3. bölüm · ÎKLA
3. Bölüm: Kanlı İz
O gece, İklân Beyliği uyudu.
İKLA ise uyanıktı.
Gün doğmadan ormana girdiler. Sis, ağaçların gövdelerine tutunmuştu; her adımda ayak izlerini yutuyor, geride yalnızca soğuk bir nem bırakıyordu. İKLA, sessizliğin içinde ilerledi. Kuşlar bile susmuştu.
Öncü, yere çömeldi. Parmağıyla toprağı gösterdi. Taze izler… Ama dağınıktı. Kaçan birliğin değil, acele eden birinin iziydi bu.
Kara Turgut başını salladı. “Tek kişi,” diye fısıldadı. “Ama yalnız değil.”
Bir süre sonra yanmış bir oba kalıntısına vardılar. Duman çoktan dağılmıştı. Küller soğuktu. Yerde devrilmiş bir kazan, yarım kalmış bir ateş… Burada aceleyle gidilmişti. Ve acele, her zaman hata bırakırdı.
Genç alp, yanık toprağın kenarında bir parça bez gördü. Elini uzattı, duraksadı. Bez, İklân’ın renklerini taşımıyordu. Düşman değildi. Ama dost da değildi.
“İz konuşuyor,” dedi Kara Turgut. “Biri yol göstermiş.”
Orman derinleştikçe izler sıklaştı. Bir dere kenarında durdular. Su, her şeyi yıkar; kanı da, korkuyu da. Ama dere kenarındaki taşta ince bir çizik vardı. Kılıç darbesi değil… İşaret.
Kara Turgut taşı çevirdi. Altında küçük bir işaret kazılıydı. İKLA’nın bilmediği bir dil, ama tanıdığı bir niyet.
“Bu iz,” dedi, “bizi sınamak için bırakılmış.”
Güneş yükselirken bir çığlık duyuldu. Uzak değildi. Bir an sürdü; sonra kesildi. İKLA, koşmadı. Koşmak, izleri bozar.
Bir açıklığa vardıklarında her şey bitmişti. Yerde yatan adam nefes almıyordu. Yanında bırakılan hançer, temizdi. Çok temiz.
Genç alp, yüzünü gördü. Tanıdı. Geçitlerde karşılaştığı, selam verdiği bir yüzdü bu. Düşman değildi. Ama susmuştu.
Kara Turgut diz çöktü. Adamın elini açtı. Avucunda, bir mühür izi kalmıştı. Silinmeye çalışılmış, ama tamamen yok edilememiş.
“Geç kalmışız,” dedi komutan. “Ama yol doğru.”
Geri çekilmediler. Çünkü İKLA için geri dönüş, ancak hesap görüldüğünde olurdu.
Gün ilerledi. Sis dağıldı. İz, dağ yoluna saptı.
Ve herkes anladı: Bu görev, yalnız düşmanı bulmak için değil; kim olduklarını hatırlamak içindi.
