18. bölüm · ÎKLA
19. Bölüm: Sessiz Tanıklar
Saray sabaha uyandı
ama Sultan uyanmadı.
Güneş, taş duvarlara vurduğunda
hiçbir emir yankılanmadı.
Davullar sustu.
Bayraklar yarıya inmedi bile.
Çünkü kimse
ilk sözü söylemek istemedi.
Ceset bulunduğunda
zehir çoktan görevini bitirmişti.
Yüzünde korku yoktu.
Sadece… şaşkınlık.
Sanki son anda şunu anlamış gibiydi:
gücün en zayıf olduğu yer
yalnız kaldığı andı.
Hizmetkârlar konuşmadı.
Muhafızlar göz göze gelmedi.
Vezirler —hayatta kalanlar—
ilk kez aynı fikirdeydi:
“Bu bir suikast değil,” dediler.
“Bu bir sonuç.”
İkla’nın arması salonun tepesindeydi.
Kimse bakmak istemedi.
Ama herkes biliyordu:
o arma artık korumuyordu, izliyordu.
Sarayın dışında
halk henüz bilmiyordu.
Ama şehir, bir şeylerin değiştiğini
sezgisel olarak hissederdi.
Fırınlar erken açıldı.
Sokaklar gereğinden sessizdi.
Ve bir söylenti
rüzgârdan hızlı yayıldı:
“Sultan öldü…
ama düzen ölmedi.”
İşte asıl tehlike buydu.
Çünkü zehir
bir kadehle sınırlı kalmazdı.
Zehir fikirlerde kalırdı,
kanunlarda kalırdı,
sessiz kalanlarda kalırdı.
O gün sarayda
bir çocuk vardı.
Kimse fark etmedi.
Taş sütunların ardında
her şeyi görmüştü.
Kadehi,
yalnızlığı,
ve düşüşü.
Adını kimse bilmiyordu.
Ama yıllar sonra
İkla’nın kaderini değiştirecek
ilk cümleyi o kuracaktı.
Ve o cümle
şöyle başlayacaktı:
“Gerçek ihanet,
zehri veren el değil,
onu hazırlayan düzenin kendisidir.”
