32. bölüm · Gölgelerin İmparatorluğu

O Gün Her Şey Susturuldu

⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

32.Bölüm

Karan Gölge Turan'ın Ağzından

Kimin yaptığını öğrendiğimde Miran'ın yalan söylemediğini de net bir şekilde anlamıştım. Gerçekten de Tuncel ve Celal yapmıştı. en arabadan indikten birkaç dakika sonra Tuncel arabanın içine girmiş ve işini hallederken, Celal de çatışmanın içindeydi.

Şu an ikisi de Türkiye'ye gidiyordu. Türkiye'ye indikleri gibi onları aldıracaktım. Türkiye'ye gittiğimde de onları yaşamdan soğutup sonra öldürecektim.

Taylan'la hastaneden ayrılalı neredeyse iki saate yaklaşıyordu ve hastaneye ilk geldiğimiz andan itibaren dört saattir Forest'ım içeride canıyla cebelleşirken hiçbir şey yapamıyordum.

Ve ben buraya geleli de bir saat olmuştu. Hâlâ ne bir doktor çıkmıştı ne de bir hemşire... Hiçbir şey söylemiyorlardı ve ben her an iyice kendimden geçiyordum.

Koridorun bir ucundan diğer ucuna durmadan, neredeyse nefes almadan yürüyordum. Ayak seslerim hastanenin o boğucu sessizliğinde sert sert yankılanıyor, her birkaç saniyede bir gözlerim istemsizce ameliyathanenin kapısının üzerindeki kırmızı ışığa kayıyor, hâlâ yanıp yanmadığını kontrol ediyor, hâlâ bitip bitmediğini anlamaya çalışıyordu.

Hâlâ yanıyordu.

Hâlâ bitmemişti.

Her geçen dakika içimde biriken sabrı biraz daha tüketiyor, beni olduğum yerde daha da huzursuz, daha da öfkeli ve daha da çaresiz bırakıyordu.

Sinirle yüzümü ovuşturdum. Hayatım boyunca ilk defa beklemek bu kadar ağır, bu kadar dayanılmaz ve bu kadar yakıcı geliyordu.

Tam o sırada ameliyathanenin kapısının üzerindeki kırmızı ışık söndü.

Ayaklarım olduğum yere çivilendi. Kapı yavaşça açıldığında gözlerimi kapıya kilitledim.

Mavi önlüklü doktorlardan biri maskesini indirerek dışarı çıktı. Alnındaki ter damlaları, saatler süren ameliyatın ne kadar ağır geçtiğini anlatmaya yetiyordu.

Hiç beklemeden üzerine yürüdüm.

«Как?» diye sordum boğuk bir sesle.

"Nasıl?"

"Forest'ım nasıl? Lara nasıl?"

Doktor birkaç saniye boyunca bana baktı.

«Прежде всего, операция технически прошла успешно.»

"Öncelikle ameliyat teknik olarak başarılı geçti."

Söylediği ilk cümleyle ciğerlerime hava doldu. Ama doktor devam etti.

Miran,

«Как Лара?»

"Lara nasıl?"

diye sordu.

Taylan da,

«Каково её состояние? То есть как она сейчас?»

"Durumu ne? Yani şu an nasıl?"

diye sordu.

Ben ise sadece doktorun söylediklerine odaklanmıştım.

Doktor konuşmaya devam etti.

«Мы извлекли все пули, попавшие в её тело. Нам удалось остановить внутреннее кровотечение. Мы восстановили повреждённые кровеносные сосуды и провели необходимое хирургическое вмешательство на повреждённых тканях.»

"Vücuduna isabet eden mermilerin tamamını çıkardık. İç kanamayı durdurduk. Kanayan damarları onardık ve hasar gören dokulara gerekli cerrahi müdahaleyi yaptık."

«Однако...»

"Ancak..."

Doktor devam etti.

«Во время операции наша пациентка потеряла очень большое количество крови. Её артериальное давление длительное время оставалось на критическом уровне.»

"Hastamız ameliyat boyunca çok ciddi miktarda kan kaybetti. Kan basıncı uzun süre kritik seviyelerde seyretti."

Yutkundum.

«Её сердце несколько раз входило в состояние аритмии. С помощью наших вмешательств нам удалось снова стабилизировать его.»

"Kalbi birkaç kez ritim bozukluğuna girdi. Müdahalelerimizle tekrar stabil hâle getirebildik."

«А сейчас?»

"Peki şimdi?"

Doktor derin bir nefes verdi.

«Сейчас мы можем сказать, что она преодолела угрозу для жизни.»

"Şu an hayati tehlikeyi atlattığını söyleyebiliriz."

Ama doktor henüz bitirmemişti.

«Но... её организм вошёл в защитный режим из-за тяжёлой травмы.»

"Fakat vücudu yaşadığı ağır travma nedeniyle kendini koruma moduna aldı."

Kaşlarım çatıldı.

«Что это значит?»

"Ne demek bu?"

«Мозг не способен поддерживать нормальные функции из-за пережитой травмы, а также длительной потери кислорода и крови.»

"Beyni, yaşadığı travma ve uzun süreli oksijen ile kan kaybı nedeniyle normal fonksiyonlarını sürdüremiyor."

Doktor gözlerimin içine baktı.

«Поэтому наша пациентка сейчас находится в коме.»

"Bu yüzden hastamız şu anda komada."

"N... ne?"

Sesim kendime bile yabancıydı.

«В медицине это состояние называется травматической комой. Сейчас жизненные показатели стабильны. Сердце работает самостоятельно, дыхание поддерживается.»

"Bu duruma travmatik koma denir. Şu an hayati bulguları stabil. Kalbi kendi kendine çalışıyor, solunumu destekleniyor."

Miran sordu.

«Сколько это продлится?»

"Ne kadar sürecek?"

Doktor başını iki yana salladı.

«Этого никто не может сказать. Это может длиться один день... может месяц... может и год. Некоторые пациенты просыпаются, а некоторые — никогда не приходят в сознание.»

"Bunu kimse söyleyemez. Bir gün de sürebilir, bir ay da, bir yıl da... Kimi hastalar uyanır, kimi hastalar ise hiç uyanmaz."

Dizlerimdeki güç çekildi. Duvara yaslanmasam yere düşecektim.

Doktor son kez konuştu.

«Сейчас единственное, что мы можем сделать, — это ждать. Всё остальное зависит от борьбы нашей пациентки.»

"Şu an yapabileceğimiz tek şey beklemek. Gerisi hastamızın mücadelesine bağlı."

Bunu söyledikten sonra son kez,

"Geçmiş olsun."

diyerek yanımızdan ayrıldı.

Ben ise donup kalmıştım.

Doktorun ayak sesleri koridorun sonunda yavaş yavaş kaybolup giderken ben hâlâ kıpırdamadan, sanki olduğum yere çivilenmiş gibi öylece kalmıştım.

Komadaydı.

Forest'ım...

Gözlerimi boşluğa dikmiş, bir noktaya bakıyormuş gibi yaparken aslında hiçbir şeyi görmüyordum; nefes almaya çalışıyordum ama ciğerlerimin içine sanki taş doldurulmuş gibi her nefes almak için uğraştığımda boğazımda düğümlenip kalıyordu.

"Yok..."

Sesim neredeyse bir fısıltıdan ibaretti, kırık dökük ve tanınmayacak kadar zayıftı.

"Yok..."

Başımı iki yana, inatla ve çaresizce salladım.

"Hayır..."

Bir anda içimde bir şey koptu, sanki uzun zamandır tutmaya çalıştığım bütün duvarlar aynı anda üzerime yıkılmıştı.

"LANET OLSUN!"

Öfkeyle en yakındaki duvara bütün gücümle yumruğumu geçirdim ve koridorun içinde tok, sert, yankılı bir ses çınladı.

Acıyı hissetmedim. Bir kez daha vurdum.

"LANET OLSUN!"

Durmadım.

Her darbede sanki içimde biriken çaresizliği, korkuyu ve öfkeyi parçalamaya, dağıtmaya, yok etmeye çalışıyordum.

"BEN KORUYAMADIM ONU!"

Yumruğum duvara bir kez daha çarptığında derim sıyrılmış, eklemlerim açılmıştı. Parmak eklemlerimden ince ince, çizgi çizgi kan süzülmeye başlamıştı.

Umurumda değildi. Canım yansın istiyordum. Forest'ımı koruyamayışımın, onun canının yanmasına ve uyanamamasına sebep olduğum için benim de canım yansın istiyordum.

Forest'ın çektiği acının yanında bunun hiçbir anlamı yoktu zaten, hiçbir ağırlığı yoktu, hiçbir şeyi değiştirmiyordu.

Bir darbe daha indirmek üzere kolumu yeniden kaldırdığım anda biri bileğimi sertçe kavradı.

"Karan!"

Taylan'ın sesi koridoru doldurdu, sertti ama içinde korku da vardı.

Kolumu bütün gücüyle geriye çekti.

"Yeter!"

"BIRAK BENİ!"

Kurtulmaya çalıştım, bütün bedenimle direndim, çünkü o an beni tutan her şeyden, herkesten, her sesten kurtulmak istiyordum.

"YETER DEDİM!"

İki eliyle omuzlarımdan tuttu, beni kendine çevirmeye çalıştı.

Ama ben onu bile görmüyordum. Gözümün önünde sadece Forest vardı. Kanlar içindeki hâli vardı. Bana attığı son bakışı vardı. Gülümsemesi vardı. Yaşadıklarımız vardı. Onu gördüğüm ilk gün vardı.

"Komada..." diye fısıldadım.

"Forest'ım komada..."

Dizlerimin bağı çözüldü. Bu kez Taylan tutmasa yere yığılacaktım, ağır bedenim beni taşımayı çoktan bırakmıştı.

Başımı onun omzuna yaslamadım.

Ama ayakta durabilecek gücüm de kalmamıştı; sanki bütün kemiklerim, bütün kaslarım, bütün iradem bir anda çekilip alınmıştı.

"Ben..." dedim güçlükle, kelimeler boğazımda sürünerek çıktı. "Ben ona söz vermiştim."

Boğazımdaki düğüm nefes almama bile izin vermiyordu, her yutkunuşumda içimdeki acı biraz daha büyüyordu.

"Hiçbir şey olmayacak demiştim..."

İçimdeki sessizlik, attığım çığlıklardan daha gürültülüydü.

"Yalan söyledim..." diye fısıldadım.

"Ona yalan söyledim."

Ellerim titriyordu.

Kan, parmak eklemlerimden hâlâ damlayarak hastanenin beyaz zeminine düşüyordu.

Forest benim yüzümden o ameliyathaneye girmişti. Forest benim yüzümden yaşamla ölüm arasında sıkışıp kalmıştı. Ve şimdide gözlerini ne zaman açacağını, hatta açıp açmayacağını bile bilmiyorduk.Bilmiyordum o ormanda gibi gözlerini bir daha görememe ihtimali beni yiyip bitiriyordu.

Taylan’ı itip koridorda yürümeye başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum bile. Sadece kendimi parçalamak, yıkmak, yok etmek istiyordum. Başkalarının bana yapamadığını ilk kez kendime yapmak istiyordum.

...

Zeynep Karaca'nın Ağzından

Hastanenin yoğun bakım odasının olduğu koridorun boş olduğunu görünce Selim’e hızlıca doktorlardan birine para ödetip, yoğun bakım odasına girmiştim.

Özel yapım olan bu odanın içinde kızım vardı, uyuyordu. Ama bu sefer komada bir şekilde uyuyordu.

Odanın içindeki boş sandalyeyi Aden’imin yattığı hasta yatağının yanına getirip oturdum.

Odanın içinde sadece monitörden çıkan kızımın kalp atışları duyuluyordu. Yaşam belirtisinin sesleri duyuluyordu.

“Merhaba güzel kızım,” dedim kısık bir sesle. Elimi saçlarına götürüp okşadım. “Bu sefer neden annenin ninnilerinden istemeden uykuya daldın, he kızım?”

Gözlerim dolmaya başlamıştı. Benim kızım benim yüzümden komadaydı. Buradaydı; onun iyiliği için yaptığımı düşündüğüm şey, onun zararı olmuştu. Üzülmem tabii ki onun zarar görmesini asla onayladığım anlamına gelmezdi ama ilk önceliğim kızımdı.

Evet, yıllardır ona çocukluğundaki kadar annelik duygumu Aden’im’e karşı hiç açmamıştım. Çünkü onun annesi olmadan da bir şeyleri başardığını ve üstesinden geldiğini görebilmek için ona eski anne sıcaklığıyla yaklaşamazdım.

Elimi yavaşça saçlarının arasından geçirirken parmaklarım titriyordu.

Teninin sıcak olması tek tesellimdi.

Soğumamıştı. Hâlâ buradaydı benim güzelim.

“Herkes seni güçlü sanıyor,” dedim kısık bir sesle. “Ben de öyle sandım.”

Dudaklarım acıyla titredi.

“Çünkü sen küçücük yaşından beri hiç düşmedin ki. Düşsen bile kalktın. Ağlasan bile kimseye göstermedin, yaşına göstermedin.”

Derin bir nefes aldım.

“Ama unuttum…” Gözlerim yeniden doldu. “Sen de insandın kızım.”

Elini avuçlarımın içine aldım. Parmakları incecikti. Çocukken de böyleydi.

Bir an gözlerimin önüne yıllar önceki hâli geldi.

Yürümeyi yeni öğrenmişti.

Düşüp dizini kanattığında, koşarak onun yanına gittiğimde babası kızmasın diye ağlamamıştı.

Baba olacak Yavuz Karahan, kendi öz çocuğunun ağlamasından bile sinirlenen o adam yüzünden kızım ağlayamamıştı bile. Acısını içinden çekmişti, aynı şimdi olduğu gibi.

Gözlerim doldu.

“O gün dizindeki küçücük yara için bile ağlayamamıştın,” diye fısıldadım.

Titreyen elimle yanağını okşadım.

“Affet beni, güzel kızım…”

Sesim ilk kez bu kadar kırılmıştı.

“Seni koruyamadım,” dedim, yüzünde kıpırtı arıyordum. “Ne şimdi ne de geçmişte koruyamadım seni kızım.”

Gözlerimden süzülen yaşlar yanağıma sessizce aktı.

“Seni çocuk olmaya hakkın varken büyümek zorunda bıraktım,” dedim. Sesim her kelimede biraz daha titriyordu.

“Henüz on üç yaşındaydın… Bir çocuğun sırtında okul çantası taşıması, arkadaşlarıyla gülüp oynaması gereken yaşta ben senin omuzlarına silahların, sırların ve kanın yükünü yükledim.”

Başımı utançla öne eğdim.

“Seni bu acımasız dünyanın içine ben soktum. Bir anne kızını oyuncaklarla, kahkahalarla, güzel anılarla büyütmeliydi. Ama ben seni düşmanlarla, ihanetlerle ve ölümle büyüttüm.”

Titreyen parmaklarım elini biraz daha sıkıca kavradı.

“Sen daha on üç yaşındaydın, Aden… O yaşta korkman gerekiyordu. Ağlaman, hata yapman, çocuk gibi davranman gerekiyordu. Ama ben bunların hiçbirine izin vermedim.”

Gözyaşlarım sessizce elinin üzerine damladı.

“Ve bunun en büyük suçlusu… benim.”

Yavaşça eğilip alnına bir öpücük kondurdum.

“Ne olur… Bir gün gözlerini aç. İstersen bana bir daha hiç ‘anne’ deme. İstersen beni hiçbir zaman affetme. Bana öfke duy, benden nefret et… Hepsine razıyım.”

Sesim tamamen kırıldı.

“Ama ne olur yaşa… Çünkü ben bu yükü ömrümün sonuna kadar taşımaya razıyım. Yeter ki sen nefes almaya devam et, güzel kızım.”

Yoğun bakım odasının kapısı yavaş ama kontrolsüz bir şekilde açıldığında, hızla gözyaşlarımı silip arkama baktım. Miran’ın bana sinirli şekilde bakan kehribarlarını görmek bir oldu.

Sertçe kapıyı gösterdi.

“Çık dışarı.”

Kıpırdamadım.

“Miran…”

Bu kez sesi daha sert çıkmıştı. Ben yine yerimden kalkmayınca bir adım daha yaklaştı.

“Bu odada olmayı hak etmiyorsun.”

Sözleri bıçak gibi saplandı.

“Neden biliyor musun?”

Gözleri bir an Aden’e kaydı.

“Çünkü o yatakta yatmasının en büyük sebeplerinden biri sensin.”

Yutkundum. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum.

“Miran…”

“Sus ve çık,” dedi, sesini alçaltmaya çalışıyordu. “Yoğun bakım odasında seninle tartışmayacağım.”

Bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse nefes almayı bile zorlaştıracak kadar azalmıştı.

“Çık.”

Ben daha bir şey söylemeden, kızıma son kez bakıp Miran’ın yanından yoğun bakım odasından çıktım. Yüzümdeki maskeyi düzeltmeye çalıştım.

Kapı arkamdan kapanır kapanmaz koridorun soğukluğu yüzüme çarptı. Başımı dikleştirdim tekrardan.

“Hepiniz gidin. Hadi,” dedim. “Karan ve Taylan gelir birazdan.”

Miran’ın sert sesini duyduğumda Arda, Selim ve Elif aynı anda bana baktı.

Hepsi bir an birbirine baktı.

Selim kaşlarını çattı.

“Ne demek gidin?” dedi.

Miran aynı anda cevap verdi:

“Sizin yüzünüzden Aden içeride yatıyor, farkında mısınız? Siz o kızın kimliğini açığa çıkarıp buralara gelmeseydiniz, Aden şu an içeride komada olmayacaktı Selim.”

Miran’ın dedikleriyle Selim’in yüzü bir anda gerilmişti.

“Ne diyorsun sen?” dedi sert bir sesle. “Bizim yüzümüzden mi? Biz miyiz her şeyin sorumlusu?”

Miran bir adım öne çıktı.

“Evet,” dedi soğukça. “Aynen sizin yüzünüzden. Ve evet, en çok kendi öz annesi her şeyin sorumlusu.”

Miran’ın alev gibi yanan gözleri, buradaki herkese haddini bildirmeye hazır gibiydi.

Elif araya girmeye çalıştı.

“Miran, dur bir dakika, biz sadece—”

“Sus.” diye kestirip attı Miran. Bakışları buz gibiydi. “Sen hiç konuşma. Daha dün akşamki baloda gelip bize Zeynep Hanım’ın dediklerini bildirirken, aynı anda bize had bildiren birinin sözünü dinlemeye tahammülüm yok, Elif.”

Elif ne diyeceğini bilemeyip kafasını yere eğip susunca Miran bana baktı.

“Ne olacaktı?” dedi dişlerinin arasından. “O bir haftanın sonunda ne olacaktı Zeynep Karahan? Şimdi ölmesinden korktuğun kızını, kendin mi öldürecektin?”

Benim gözlerim anında büyüdü. Evet, planlarım vardı ama aklımın ucundan Miran ve Aden’e zarar verme gibi bir düşünce geçmemişti.

“Ne diyorsun sen?” dedim titreyen bir sesle.

Miran geri adım atmadı.

“Soruyorum sana,” dedi bu kez daha net, daha sert. “Plan buydu değil mi?”

“Ben…” dedim ama devamını getiremedim.

Miran’ın bakışları hiç kırılmadı.

“Bir hafta sonra ne olacaktı Zeynep Karahan?” diye tekrarladı. “Aden’in kimliğini açığa çıkarıp onu hedef yaptınız. Sonra da ‘koruyoruz’ dediniz.”

Arda araya girdi, sesi öfkeliydi.

“Biz onu öldürmek istemedik!”

Miran ona döndü.

“Ama ölümün kıyısına getirdiniz, öyle mi?” dedi. Miran acı bir şekilde güldü. Sonra bana baktı. “Sen gönderdin, Zeynep Karahan. Aden’i Gölge’nin, Karan’ın evine sen gönderdin. Aden’in çocukluğundaki o çocuğun Karan olduğunu bildiğin hâlde onu oraya gönderdin.”

Miran’ın sesi kırıldı.

“Sen olacakların hepsinin farkındaydın, Zeynep Karahan.”

O an arkadan keskin bir erkek sesi duyuldu. Miran’a olan bütün odağım bozulduğu an arkama döndüm ve onları gördüm.

“Ne oluyor burada?”

Gölge…

Gölge ve Pençe, koridorda bize doğru hızlı adımlarla gelirken Miran kendini hemen toparlamıştı bile.

Karan’ın yüzü taş gibiydi ama gözleri kanlıydı. İçindeki bütün öfkeyi kusmuş gibiydi; ellerinin üstü kan içindeydi.

Karan Gölge Turan ve Taylan Pençe Kaplan buradaydı.

Gerçekten Aden'in uyandığı bölümler beklediğimden çok daha güzel oldu. Bölümleri yayımlamayı heyecanla bekliyorum.🩷

Okuduğunuz için teşekkür ederim. 🩷