36. bölüm · Gölgelerin İmparatorluğu
Gölgeme Sığındım
36. Bölüm
Zeynep Karahan buradaydı. Annem buradaydı.
Türkiye'den Moskova'ya kadar gelmiş miydi? Neden buradaydı? Her şeyden önce hangi sıfatla buradaydı bu annem olacak kadın?
Asla tahmin edemediğim, aklımın ucundan buraya kadar geleceğini düşünmediğim kişi annem buradaydı. Gelmişti.
Peki hangi yüzle?
Kızının üç kurşun ile yaralanmasına sebebiyet verip altı ay komada kalan kızını mı görmeye gelmişti? Yaptığı şaheserini mi görmeye gelmişti bu kadın?
Ben öylece ona bakarken o bana doğru kollarını açıp yaklaşınca elimle onu durdurup bir adım geri çekildim.
"Ne yüzle geldin sen buraya?" dedim keskin bir sesle.
O bu oyunu böyle oynamak istiyorsa, ben de böyle oynardım. Sıkıntı yok.
Annem olduğu hâlde yüzündeki ifadeyi okumaya çalışıyordum. Gözlerinin altında belirgin morluklar vardı. Sanki günlerdir uyumamış gibiydi. Ama umurumda değildi.
Ben onun yüzünden üç kurşun yemiştim, aylarca komada da onun yüzünden yatmıştım.
Şimdi karşıma çıkıp pişmanmış gibi bakmasının hiçbir anlamı yoktu benim gözümde.
"Aden..." dedi sesi titreyerek.
"Kes sesini." Sözünü sertçe kestim. "Senin benim adımı ağzına alma hakkın bile yok."
Sözünü sertçe kesmemle dudakları aralık kalmıştı.
"Sen bir anne olarak kızına kendi başına koyduğun ismi söyleme şansını kaybettin, Zeynep Karahan."
Zeynep Karahan'ın gözleri doldu. Benim annemin gözleri doldu ve ben çocukken yaptığım gibi annemin gözyaşlarını silmedim. Silemedim.
Dudakları birkaç kez aralandı ama tek kelime edemedi. Bütün kelimelerini onun boğazına düğümlemiştim.
"Bana böyle bakma, Aden..." dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
Acı ama kısık bir kahkaha attım. Karan'ın gelmesini istemiyordum.
"Sana nasıl bakmamı bekliyordun ki?" dedim alaycı bir sesle. "Sana koşup sarılmamı mı? 'Anne' diye boynuna atlamamı mı?"
Zeynep'in yüzü bir anda düştü. Başını yavaşça eğdi.
"Bunu hak etmediğimi biliyorum." dedi güçlükle. "Ama yine de seni bir kez olsun görebilmek için geldim."
"Geç kalmışsın o zaman." dedim titreyen sesimle.
Başımı dik tutmaya çalışırken ona doğru yürüdüğümde tam karşısında durdum.
"Bir haftanın sonunda ne olacaktı?" diye sordum. Cevap vermedi. "Cevap versene." dedim tekrar, vermedi. "Hadi ama, annemsin ya. Ver cevabını. Ben komada kalmasaydım ne olacaktı?"
Başını yavaşça kaldırdığında bir süre bana baktı.
"Karan'ı öldürtecektim... Eski LÂL için Karan'ı öldürtecektim."
"...Ne?"
Sesim fısıltıdan ibaretti.
Zeynep Karahan gözlerini benden kaçırmadı.
"Evet." dedi, sesi titrememişti bile. "Çünkü o adam senin düşmanın olması gerekirdi. Senin nefret ettiğin kişi olması gerekirdi. Aşkın değil, Aden."
Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım. İlk defa anneme bakıyormuş gibi değil de karşımdaki yabancı birine bakıyormuş gibi hissediyordum.
Bir adım geri adımladım.
İnanamıyordum. Bir anne nasıl olur da kendi evladının sevdiği adamı öldürmek isterdi? Nasıl ona bu acıyı vermeyi düşünebilirdi?
"Sen affedilmezsin, Zeynep Karahan." dedim. Sesim netti, tek bir kez bile titremedi. "Ben yaşadığım sürece de sana hakkım helal değildir, bunu da böyle bil. Ne yaşarken ne ölürken hakkım helal değil."
Sözlerimden sonra lavabonun içini ağır bir sessizlik kapladı.
Zeynep Karahan'ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Durdurmaya çalışıyordu gözyaşlarını ama yapamamıştı.
"Biliyorum..." dedi kısık bir sesle. "Belki de bunu hak ediyorum-."
Sözünü kesip başımı iki yana salladım.
"Etmiyorsun, evet." dedim. "Ama ne zaman bir kızının olduğunu hatırlayacaksın biliyor musun?" Gözlerimle onu süzdüm. Ağlamayacaktım, ağlayamazdım. "Öldüğümde."
Bu iki kelimeyle birlikte yüzündeki bütün renk çekildi.
"Aden..." diye fısıldadı korkuyla.
"Çünkü insanlar hep kaybettikten sonra değer biliyor." dedim. "Sen de o gün anlayacaksın."
Bir adım daha geri çekildim.
"Ama o zaman iş işten geçmiş olacak."
Zeynep Karahan hıçkırışını bastırmaya çalıştı.
"Ben seni hiç sevmemiş değilim." dedi gözyaşları içinde. "Seni her zaman sevdim."
"Aman." dedim alay eder gibi. "Sen beni sevmedin, Zeynep Karahan. Sadece kendi kurallarına göre bir lider yetiştirdin sen. Hepsi bu."
Lavabonun içindeki sessizlik ikimizin de nefes alışlarını bastıracak kadar ağırlaştığında aynadan kendime baktım. Sonra da ona. Bir şey söylenememişti. Söylemesini de istemiyordum zaten. Tahammülüm yoktu onun sesine bile artık.
Aynadan bakışlarımı çekip arkamı döndüm. Kapıya yöneldim.
"Bugünden sonra yollarımız tamamen ayrıldı, Zeynep Karahan."
Kapıya doğru yürümeye devam ettim.
"Aden!"
Bu kez sesi daha yüksekti. Durmadım.
"Aden, ne olur... Bir kez dinle."
Elim kapının kolunda dondu. Başımı hafifçe eğdim ama yine de arkamı dönmedim.
"Bundan sonra ne yapsan sana kızmayacağım. Görüşürüz." dedim. O an kaşlarım havaya kalkmıştı. "Beni gerçekten sevenleri bekletmek istemiyorum."
Dediğim gibi ona cevap hakkı tanımadan lavabodan nasıl çıktıysam artık, Karan yaslandığı karşı duvardan koşarak yanıma gelmişti.
"Laram, güzelim iyi misin sen?" Yüzümü avuçlarının arasına aldığında, "Yüzün bembeyaz senin, ne oldu?"
Yüzümü avuçlarının arasına aldığında gözlerinin içindeki endişeyi görmemek mümkün değildi.
Ona birkaç saniye baktım.
İçimde kopan fırtınayı ve acıyı ondan saklamaya çalışıyordum.
Zoraki bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.
"Bir şey yok." dedim.
Karan'ın kaşları çatıldı.
"Bana yalan söyleme."
Başımı iki yana salladım.
"Karan, sadece biraz başım döndü. Bir şeyim yok, gerçekten. Geçer birazdan zaten."
Karan gözlerimin içine birkaç saniye daha baktı. Beni artık tanıyordu.
Ben ne kadar güçlü görünmeye çalışırsam çalışayım, gözlerimin bana ihanet ettiğini biliyordu.
Derin bir nefes verdi.
"Tamam..." dedi sakin ama kesin bir sesle. "Madem bir şeyin yok..."
Sözünü bitirmedi.
Bir anda bir kolunu dizlerimin altından, diğer kolunu sırtımdan geçirerek beni güçlü kollarıyla zorlanmadan kucağına aldı.
Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü.
"Karan!"
Koridorda bulunan birkaç kişi istemsizce bize dönerken Karan hiç kimseye aldırmamıştı.
"İndir beni."
"Hayır."
"Karan, herkes bize bakıyor."
"Baksın."
"Rezil oluyoruz."
Kaşlarını hafifçe çattı.
"Benim umurumda değil."
Omzuna hafifçe vurdum.
"Gerçekten iyiyim."
Karan bana öyle bir baktı ki söylediklerime kendisinin bile inanmadığını anlamıştım.
Bir şey söylemeden yürümeye devam etti. Asansörün önüne gelmişti. Beni kucağından indirmeden kapılar açıldığında içeri benimle birlikte girip beni odama götüreceğini anlayınca, onun yapmasını beklemeden kucağındayken üç numaraya elimi uzatıp bastım.
Asansörün kapıları kapanıp harekete geçerken kollarımı Karan'ın boynuna dolayıp başımı omzuna gömdüğümde göz ucuyla bana baktığını gördüm.
Gerçekleri anlatsam ne olabilirdi ki?
En kötüsü ne olabilirdi ki? Döver miydi, öldürür müydü, işkence mi ederdi? Ne olurdu ki?
Ben bunların hepsine alışkındım.
Ama ben gerçekten ilk kez sevmiştim. İlk kez âşık olduğumu hissetmiştim. Ve bunların hepsini Karan'la birlikte yaşamıştım.
O yüzden de ne kadar göstermemeye, ne kadar düşünmemeye çalışsam da ona yalan söylemek benim canımı yakıyordu. Onun nefret edebileceği kadın olmak, kendimden nefret etmemi sağlıyordu.
O da benimle aynı kaderi yaşamıştı. Aynı cehennemin içinde doğmuştu. Sadece büyüdükçe başka hayatlara dağılmıştık. Ben onun benimle aynı kaderi yaşadığını bilmeden onu kötü bir insan olarak bellemiştim; sırf yeraltı dünyasının Gölge Yöneticisi diye.
Ama öyle değildi.
Zeynep Karahan, Yavuz'u öldürmeseydi ve başka bir kardeşim olmasaydı ben de babam olacak adamın yerine oturacaktım illaki.
Karan da babasının yerine oturmuştu.
Ona kötü diyordum bir zamanlar.
O zaman ben neydim?
Ben de kötü değil miydim?
Ben de insanların canına kıyıyordum. Bu zamana kadar kaç cesedi toprağın altına gömdüğümü, kaç insanın ruhunu bedeninden kopardığımı bile bilmiyordum.
Şimdi ben kötü olmuyor muydum?
Sadece o mu kötü oluyordu?
Oysa ikimizin de ellerinde aynı lekeler vardı. Tek farkımız, onun lekelerini herkes görüyordu. Benimkileri ise yıllarca "adalet" adı altında gizlenmişti. Gizlemiştik.
Başımı Karan'ın omzuna biraz daha yasladım.
Bütün düşüncelerimin arasından çıkmamı sağlayan, asansörün kapısının mekanik bir sesle açılması oldu. Daldığım dünyadan çıkmıştım.
Kafamı omzundan çekip yüzüne baktım. Bu adam neden hiç yorulmuyor, diyecektim ki adamın vücudunun taş gibi sert kaslarla dolu olduğu aklıma gelince bunun normal olduğuna kanaat getirdim.
Karan asansörden çıktığında aklıma Lina geldi. Bahçede kalacaktı.
"Karan, Lina bahçede kaldı." dediğimde bana bakıp,
"Melek Hanım'ı gönderirim onun yanına."
Koridorun ucundaki hastane odamın önüne geldiğimizde korumalardan biri saygıyla selam verip kapıyı hızla açarak kenara çekildi. Karan hafifçe başını ona çevirdi.
"Melek Hanım'a söyleyin, Lina'nın yanına bahçeye insin hemen."
Koruma hemen başını aşağı yukarı sallayarak harekete geçti.
"Hemen efendim."
Karan benimle odanın içine girdiğinde arkamızdan kapıyı ayağıyla kapattı.
Beni yatağa oturtmak yerine, direkt yatar pozisyona gelecek şekilde, sanki kırılgan bir cam parçasını bırakıyormuş gibi yatağa yerleştirdiğinde Karan'a tebessüm ettim.
"Teşekkürler, gölgem."
Karan bana birkaç saniye boyunca baktı.
Yüzündeki sert ifade, dudaklarımın arasından dökülen iki kelimeyle yumuşamıştı.
"Gölgem..." diye mırıldandı, belli belirsiz gülümseyerek. Bana doğru eğilip dudaklarımı öptü, sonra geri çekildi.
"Bu kelimeyi her söylediğinde bütün ayarlarım bozuluyor."
İstemsizce gülümsemem biraz daha büyüdü.
"Her zaman kullanmamı istiyorsun yani?" diye sorduğumda cevabını biliyordum aslında.
Karan gözlerimin içine baktı.
"Her zaman." dedi hiç düşünmeden. "Hatta mümkünse her gün."
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
"Bu kadar mı etkiliyor seni?"
Derin bir nefes verdi.
"Farkında bile değilsin, değil mi?" Başparmağı yanağımın üzerinde yavaşça dolaştı. "Bana ismimle sadece bir gün benden nefret edersen seslenmeni istiyorum ki o gün benden gerçekten vazgeçtiğini anlayayım, tamam mı?"
Sözleriyle birlikte boğazıma görünmez bir düğüm oturdu.
Nasıl bu kadar emindi?
Nasıl bir gün ondan nefret edebileceğimi bile düşünmüştü ki?
İçten bir gülümsemeyle, gülmeye çalışarak yanağımı okşayan elinin üzerine elimi koydum.
"Şu kasvetli konuşmaları bırakalım, gölgem." dedim gülümseyerek. "Senden asla nefret etmem. Hiç değilse sen benden nefret etmediğin sürece."
Öyle uzun baktı ki sanki gözlerimin içinde söylediğim cümlenin doğruluğunu arıyordu.
Sonra başını yavaşça iki yana salladı.
"Benden nefret etsen bile..." dedi kısık ama kararlı bir sesle. "Ben senden edemem."
Başımı hafifçe eğip gülümsedim.
"O kadar iddialı konuşma." dedim alay etmeye çalışarak. "Bir gün pişman olursun."
Karan burnunu hafifçe burnuma değdirdi.
"Olmam."
"Emin misin?"
"Eminim."
Bir süre sonra benden uzaklaşıp dediğine göre ben komadayken aldığı deri koltuğa yürüyüp oturdu ve dimdik bana bakmaya başladı.
Ona "Ne var?" dermişçesine bakınca geniş omzunu belli belirsiz silkti.
"Bir sıkıntın mı var?"
"Yok."
"Ee o zaman?"
Karan koltukta iyice yayılıp rahat bir pozisyona geçerken bana bakmaya devam ediyordu. Kollarını deri koltuğun baş kısmına dayayıp iki yana açtığında siyah gömleğinin altındaki sıkı kasları belirginleşmişti.
"Seni izliyorum." diye yanıtladı.
Alayla güldüm.
"Yakınımdan izlemek istesen yanıma gelebilirsin," dedim.
Karan, yeni oturduğu koltuktan dediğim cümleyle anında ayaklanıp hızla yatağın yanına geldi.
Dünden razıymış bu da.
Küçük kahkahamı tutamadım.
"Bir saniye düşünür insan."
Kollarını iki yana açıp omuz silkti.
"Sen çağırdın."
"Ben şaka yapmıştım."
"Ben de ciddiye aldım."
Yatağın kenarına oturup bana doğru hafifçe eğildi. Zifir gibi gözleri yine sadece bana odaklanmıştı.
"Kaçırır mıyım hiç böyle bir fırsatı?"
İstemsizce başımı iki yana salladım.
"Doyumsuzsun, gölge."
"Senin yanında olmaktan şikâyetçi değilim de ondan."
İçim söyledikleriyle ısındı. Bu adam bunu bilerek yapıyordu; beni utandırmaktan başka bir şey bilmiyordu. Her cümlesiyle kalbimi biraz daha hızlandırıyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yüzüme bakıyordu.
"Niye öyle bakıyorsun?" diye sordum.
"Doymaya çalışıyorum."
Kaşlarım çatıldı.
"Neye?"
"Sana."
Yanaklarımın kızardığını hissedince gözlerimi kaçırıp başımı istemsizce aşağı eğdiğimde yanıma uzandığını hissettim.
Karan, bir kolunu belime dolayıp beni kendine çekerken, diğer eliyle çenemi tutup başımı kendine çevirdi.
"Benden utanmanı gerektirecek bir şey yok bence," dedi erkeksi sesiyle. "Utanmanı gerektirmeyecek her şeyi seninle yaşadığımızı düşünüyorum."
Başımı istemsizce yavaşça iki yana salladım.
"Senin sorunun ne biliyor musun?" dedim, sesimi olabildiğince kısık tutmaya çalışarak.
Karan kaşını hafifçe kaldırdı. Yüzünde hem merak hem de alay karışımı bir ifade belirdi.
"Neymiş?"
"Her cümlenle beni utandırmayı başarıyorsun. Bunu nasıl yaptığını da gerçekten anlayamıyorum."
Dudaklarının kenarı belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Sanki bu sözüm onu daha da eğlendirmişti.
"Hoşuna gitmiyor mu?"
"Gitmiyor desem yalan olur."
Küçük bir tebessüm yayıldı yüzüne.
"İyi o zaman," dedi, yüzüme iyice yaklaşıp nefeslerimizi birbirine karıştıracak kadar aramızdaki mesafeyi kapatarak. "Bana seni utandırmak için bir sebep daha vermiş oldun."
Bir anda ne oldu bilmiyordum ama hiç düşünmeden başımı Karan'ın göğsüne yasladım. Sanki orası benim için en güvenli yerdi ve başka hiçbir yere ihtiyaç duymayacak gibi hissetmek içimi ısıtmaya yetiyordu.
Karan'ın kolları beni biraz daha kendine çekerken çenesini saçlarımın üzerine bıraktı. Ardından saçlarımı uzun uzun öptü.
Odada birkaç saniye sessizlik oldu ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Tam tersine huzur vericiydi.
Karan'ın kalbinin düzenli atışlarını duyabiliyordum.
"Gölgem..." diye fısıldadım, sesim onun göğsüne karışırken.
"Hı?"
"İyi ki varsın."
Kolları bir an daha etrafımda sıkılaştı. Kokumu içine çekti.
"Sen de iyi ki varsın, forestim." diye fısıldadı.
Gözlerimi kapattım.
Dışarıda hayat bütün karmaşasıyla devam ediyordu ama herkesin hayatı bizimki gibi miydi, bilmiyordum. Bilemezdim de zaten.
Başkaları da bizim neler yaşadığımızı bilmiyorlardı. Ama bilselerdi eminim, imkânsız bir hayali imkân dahiline getirmeye çalıştığımızı söylerlerdi.
Arkadaşlar, bölümler biraz aksayabilir çünkü ben bu ara biraz yoğun bir dönemdeyim. O yüzden bölümler geç gelebilir. 😘💞
Okuduğunuz için çok teşekkür ederim. 🩷
