20. bölüm · Gölgelerin İmparatorluğu

Kırık Eller, Karışık Kalpler

⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

20.bölüm

Karan gölge turanın ağzından

Laranın güzel buğday teninden bakışlarımı uyuduğundan berri çekememiştim.

Şimdi fark ediyorum da lara mükemmel bir varlıktı. Sanki yaratılırken kusursuz bir şekilde yaratılışmıştı.

Tek kelime ile mükemmeldi.

Onu bu hâlde görmek… sinirimi bastırmıyordu. Kendi canını yakmıştı bunun bir sebebi vardı biliyordum ama üstüne gitmek istememiştim. Daha

Bir dakika bile gözlerimi çekememiştim laradan.

Ben ne yaşıyordum şuan yanımda göğüsüme yatmış olan ve benim onun şaçlarını okşuyor olduğum bu kadın bana ne yaşatıyordu.

Ama bildiğim bir şey vardı bana yaptığı şey asla önceden tatmadığım bir şeydi.

“Ne yapıyorsun sen bana. Ne yaşatıyorsun sen bana…” diye fısıldadım kendi kendime.

Bir süre daha öyle paraya bakar kaldığımda lara hafifçe kıpırdadı.

Kaşları çok küçük bir an çatıldı ama uyanmadı. Sadece pozisyonunu değiştirdi. Bana daha çok yaklaştı.

Bedeni göğsüme daha çok yaslandı.

Nefesim bir an da kesildi. Bir kadının nefesimi kesebilmesi çok garipti hemde anormal bir şekilde garipti.

Aklıma gelen şeyle huzurla baktığım yüzden gözlerimi çekip kaşlarımı çattım.

Selin.

Lara sayesinde onu buraya getirmiltim yoksa bu malikaneye admını bile atamazdıda işte. Lara sayesinde girdi. Aslında bir bakımdanda iyi oldu. Selin gerçekten celilin sakladığı kızıysa taylanla aklımızdaki planı rahatlıkla uygulardık. Ve o yüzden de selinşe konuşmam gerekiyordu.

Çenemi sıktım. Bakışlarım tekrar göğsümde uyuyan kadına kaydı istemsizce.

Nefesi tenime hafif hafif değiyordu. Bu kadar yakın olması bile zihnimi dağıtmaya yetiyordu. Sinir bozucuydu.

Çünkü ben dikkatini kaybeden bir adam değildim hiç olmamıştım. Ama o benim bütün dengengelerimi bozuyordu.

Derin bir nefes verdim.

Yavaşça onu rahatsız etmeden başını yastığa bıraktım. Sonra üstündeki battaniyeyi biraz daha üzerine çektim. Hâlâ uyuyordu.

Bir süre daha öylece baktım ona.

Sonra kendimi zorlayarak ayağa kalktım. Hiç gitmek istemiyorduma ama mecburdum işte.

Odanın loş ışıkları arkamda kalırken kapıya yöneldim. Tam çıkacakken tekrar dönüp baktım.

Lara küçülmüş gibi görünüyordu o büyük yatağın içinde. Gün boyu güçlü durmaya çalışan kadın gitmişti sanki.

Yerine sadece yorulmuş biri kalmıştı.

Ve bu görüntü hoşuma gitmemişti ben onun bu haline alışık değildim.

En önemlisi de kırılmış olmasıydı. Kırılmış olması beni rahatsız edecek kadar içime işlemeye başlamıştı.

Deri bir nefes alıp kapıyı açtıp odadan çıktım. Kapıyı sessizce kapatıp koridoeda yürümeye başladım.

Yüzümdeki ifade anında sertleşti.

Az önceki adam gitmişti.

Tekrar Karan olmuştum.

Adımlarım ağır ağır koridorda yankılanırken aklım hâlâ odadaydı.

Bu iyi değildi.

Hiç iyi değildi.

Koridor boyunca yürümeye devam ettim. Ayak seslerim mermer zeminde yankılanıyordu. Malikanenin gece sessizliği her zamanki gibi ağırdı.

Selin’in kaldığı odanın olduğu koridora geçtiğimde yüzündeki son yumuşak ifade de silinmişti artık. Her zamanki sertliğine geri dönmüştür.

Selinin odası üçüncü katta olduğu için üçüncü kata inmek için merdivenlere yöneldim.

Açılçası seninle nasıl konuşacağımı bilmiyordum fazla korkak bir kızdı cesaretli değildi kendini savunamıyordu zaten kızda daha on dokuz yaşındaydı daha çok gençti.

Üçüncü kata indiğimde selinin odasına doğru hızlıca ilerleyip kapının önüne geldiğimde elim hemen kapı koluna gitti ama durdum. Kızı müsait olmadığı bir durumda yakalamak istemiyordum.

Elimi kaldırıp kapıyı sertçe tıklattığımda içeriden herhangi bir ses gelmedi. Hemen kapıyı açmak için kapı koluna uzanmıştım ki kapı hızlıca açıldı. Selin kapıda belirince inceleme fırsatım hiç olmadığı kızı inceledim.

Beyaz teni açık kahve şaçları koyu kahverengi gözleriyle güzel bir yüze sahipti. Yaşına göre fazla zayıftı sadece.

Tabi şuan bu evdeki en güzel olan kişi şuan iki kat yukarımızda benim odamda uyuyan kadındı. Hiç biri onu geçemez güzellikte.

Selin beni görmeyi beklemiyor olucak ki bedeni anında beni görünce kaskatı kesilmişti. Benden korktuğunun farkındaydım. Yani korkmasını doğal buluyorum aslında. Sonuçta kızın yanında tuncer piçinin kafasına bildiğin silah dayamıştım ve orda o miran denen kız ve lara olmasaydı gözünün önünde beynini dağıtmıştım.

Gözbebekleri küçülmüş. Omuzları gerilmiş. Kıza bakmaya devam ettim.

Aslına bakılırsa insanların bana korkarak bakmasına alışıktım. İnsanlar genelde bana öyle bakardı zaten.

Kız utangaç sesiyle.

“Bir şey mi oldu?”

Ses tonu temkinliydi. Her an ters bir hareket yapacakmışım gibi bakıyordu.

Çenemi sıktım.

“Konuşacağız.”

Sonra tekrar bana baktı.

“Şimdi mi?”

Kaşımı kaldırdım.

“Başka ne zaman?”

Selin birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra yavaşça kapıyı biraz daha açtı içeriye girmem için. İçeri girdim.

Oda diğer misafir odalarıyla aynıydı. Odayı göz attım. Battaniye dağılmıştı. Yatağın üstünde açık duran bir kitap vardı. Cam kenarında yarısı içilmiş kahve duruyordu.

Selin kapıyı kapattığında hâlâ temkinli şekilde bana bakıyordu.

Ben konuşmayınca dayanamayıp ilk o konuştu.

“Bir sorun mu var?”

Bakışlarımı odadan ayırıp keskin bakışlarımı ona çevirdim. Ve hemen konuya girdim çünkü odama gitmek istiyordum. Laranın uyanınca tek olduğunu görmesini istemiyordum.

“Celil’i nereden tanıyorsun?”

Kızın bu soruyla birlikte yüzündeki renk hafifçe çekildi. Tam Taylan ile tahmin ettiğimiz gibiydi.

Selin gözlerini kaçırdı.

“Tanımıyorum.”

Yalan söylüyordu. Yalan söylemek konusunda iyi olmadığı çok belli ve barış şekilde ortadaydı.

Bir adım attığımda. Selin anında gerildi.

“Benden korkmana gerek yok.” dedim sert bir sesle.

“Eğer sana zarar vermek isteseydim şu an burada konuşuyor olmazdık.”

Selin titrek sesiyle konuşurken geri çekildi.

"Gerçekten bilmiyorum."

Selin geri geri bir adım daha attığında gözlerimi ondan ayırmadım. Kız resmen köşeye sıkışmış bir tavşan gibiydi. Kaçmak istiyordu ama kaçacak yeri olmadığını da biliyordu.

Çenemi sıktım.

“Yalan söyleme.” dedim soğuk bir sesle.

Selin’in nefesi hafif hızlandı.

“Yalan söylemiyorum.”

Sesi o kadar zayıf çıkmıştı ki kendi söylediğine kendi bile inanmıyordu sanki.

Bir süre sessizce yüzüne baktım.

Korkuyordu. Ama korkusunun altında panikte vardı.

Sanki yanlış bir şey söylerse başına daha kötü şeyler gelecekmiş gibi davranıyordu. Bu dikkatimi çekmişti.

Kollarımı göğsümde bağladım.

“Celil seni neden sakladı?”

Bu soruyla gözleri anında büyüdü. Tam isabet.

Selin başını hemen iki yana salladı.

“Beni saklamadı onunla alakam bile yok.”

“Selin.”

Sesim sertleşmişti.

“Bak benim sabrımı zorlama.”

Kız istemsizce irkildi. Bir an konuşacak gibi oldu ama sonra tekrar sustu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri yere kaydı.

Sinirlenmeye başlamıştım. Sabrımı sınıyordu.

Birden hızlıca selinin üstüne doğru yürüyünc selin geri çekildi ama çok uzun sürmeden sırtı duvara değdi.

Kaçacak yeri kalmamıştı artık bu iyiydi.

“Celil senin neyindi?”

Konuşmadı. Sadece hızlanan nefesini duyabiliyordum.

Kaşlarımı çattığım an elimi yumruk yapığ duvara sertçe vurduğum da olduğu yerde zıpladı.

“Cevap ver.”

Selin gözlerini kapattı kısa bir an korkudan. Gözlerini açtığında nerdeyse fısıltı gibi olan titreyen sesiyle.

“Babam…”

Selin’in dudaklarından çıkan o kelimeyle birlikte oda birkaç saniyeliğine tamamen sessizliğe gömüldü.

Çenem daha sert kasıldı.

Gözlerimi ondan ayırmadan birkaç saniye boyunca öylece baktım. Çünkü bunu tahmin etmiştim. Ama duymak başka bir şeydi.

Selin’in gözleri dolmuştu. Titriyordu. Sanki o kelimeyi söylemek bile onu parçalamıştı.

Yavaşça duvardan geri çekildim. Çünkü kız gerçekten korkuyordu. Ve o korku sahte değildi bunu biliyordum.

“Elbette…” diye mırıldandım kendi kendime.

Taylan haklı çıkmıştı.

Celil piçi gerçekten kızını yıllarca saklamıştı.

Selin dudaklarını birbirine bastırdı.

“Kimse bilsin istemedi…” dedi titrek bir sesle. “Beni herkesten uzak tuttu.”

Gözlerimi kıstım.

“Neden?”

Selin birkaç saniye sustu. Sanki anlatıp anlatmamak arasında kalmış gibiydi.

Sonra yavaşça konuştu:

“Tuncer... Ben daha ilk doğduğumda Tuncer ile bir anlaşma yapmışlar.”

Kaşlarım çatıldı. Celil ile Tuncer düşman mafyalardı. Bu ara biraz durulmuşlardı ama eskiden ezeli birer düşmandılar.

Selin gözlerini yere indirdi. Parmakları birbirine daha sıkı kenetlendi.

“Devam et.” dedim, onu korkutmamaya çalışarak.

Selin gözlerini kaçırdı ve devam etti:

“Ben doğmadan önce, hatta annem bana hamile kalmadan önce Tuncer ile babamın kan davası varmış, bilirsiniz zaten Karan Bey.” Yutkundu. “Tuncer’in kız kardeşini babam o zamanlar öldürmüş. Tuncer de... ilk doğacak olan kızını alacağım demiş babama.”

Selin’in gözleri doldu.

“Bir yıl geçmiş, sonra işte annem bana hamile kalmış. Babam ve annem cinsiyetimin kız olduğunu öğrenince beni ve annemi gizlemeye çalışmışlar ama Tuncer bir şekilde bunu öğrenmiş.”

Ben Selin’i full dikkat izlerken, gözünden bir damla yaş aktığını gördüm. Titreyen sesiyle devam etti:

“Ben doğduktan sonra da babam beni annemle beraber apar topar Türkiye’den Rusya’ya göndermiş Tuncer bizi bulmadan.”

Şimdi her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu. Tuncer, Ruslarla iş birliği yapıp yer altı dünyasına ihanet etmişti.

Selin devam ettiğinde daha da meraklanmıştım:

“Biz Rusya’ya gittik, ben büyüdüm. Geçen sene annemden haber geldi: evleneceksin diye... Babam ilk başta kabul etmiş meğerse bu bir anlaşmaymış ama annemin vereceği tepkiden korktuğu için ona söylememiş. Ve babamla Tuncer, Ruslarla iş birliği yapıp yer altı dünyasının bütün bilgilerini Ruslara, yani Morozov Sokolov’a bilgi sızdırmaya başlamışlar.”

Selin başını önüne eğmişti. Artık gözyaşlarını saklamaya bile çalışmıyordu.

“Ben hiçbir şeye dahil değildim.” dedi titrek bir sesle. “Sadece saklandım… büyüdüm… sonra bir gün her şeyin ortasında buldum kendimi.”

Bir adım geri çekildim. Odadaki gerilim artık başka bir şeye dönüşmüştü.

Selin’e baktım ve ürkütmemeye çalışarak konuştum:

“Bak Selin, benden yaşça küçüksün ve seni isteyen o ecdadını siktiğimin Tuncerde senden yaşça büyük, hatta benden bile büyük. Ve şunu bilmeni isterim ki ben seni onların eline vermem.”

Derin bir nefes alıp devam ettim:

“Madem ki şu an buradasın, benim yanımdasın; seni bir amaç uğruna senden yaşça büyük birine vermeye çalışan ne o şerefi beş para etmez adama veririm ne de o Tuncer’e. O yüzden korkma, burada güvende olacaksın. Her şeyi düzelteceğiz; hem senin için hem de benim yer altı krallığım için. Sonra da sana söz veriyorum Selin, istediğim gibi bir hayatı kurup sana vereceğim.”

Sanki söylediklerimi tartmaya çalışıyordu. Güvenmek ile kaçmak arasında sıkışmış gibiydi. Gözleri dolu, nefesi düzensizdi.

Sessiz kaldı. Bu sessizlikte onun hâlâ titrediğini görebiliyordum. Ama artık o ilk panik hali biraz azalmıştı.

Kapıya doğru döndüm.

“Buradan çıkmayacaksın.” dedim sertçe ama tehdit gibi değil, net bir emir gibi.

Selin hemen atıldı.

“Beni kilitleyecek misin?”

Kaşımı kaldırdım.

“Hayır. Ama şu an bu malikanenin dışı tehlikeli senin için o kadar.”

Bu cümlemle sesi kesildi.

Kapıyı açarken tekrar ona baktım.

“Kimse sana dokunmayacak.” dedim daha düşük bir tonda. “Buna ben izin vermem merak etme keyfine bak o yüzden.”

Sonra odadan çıktım.

Kapıyı kapattığım anda yüzüm tekrar sertleşti. Koridorun sessizliği üstüme çöktü.

. . .

Aden Lâl Karahanın ağzından

Yavaşça gözlerimi açtığımda bütün bedenim tutulmuş gibiydi. Ellerimin içinde hafif ama Keskin bir acı hissettiğim de umursamadan etrafa bakındığımda bir şey fark ettim gibi yatakta hemen doğruldum.

Burası benim odam değildi lan.

Bir saniye.

Aklıma gelen şeyle yatağın diğer tarafına baktığımda uyku sersemi aklımdan çıkıp gitmiş her şey tekrardan beynimin içine gelmişti.

Karan beni odasına getirmiş ellerimi sarmış sonra o tam gidecekken elini tutup gitme demekle beraber yanıma yatmıştı.

Kahretsin.

Sabah olmuş sabah sen bu saatte kadar adamın odasında uyuyordum gerizekalı Aden.

Hızlıca üstümden yorganı ittip yataktan kalktığımda bedenim resmen kaskatı kesilmişti. Şaka olmalıydı bu.

Üstüm dağılmıştı. Ben geceden beri burdaydım. Lina şimdi uyanmıştır. Benim karanın kahvaltısını götümem gerekiyordu saat 11.37 ve beni hiç biri uyandırmamıştı.

Sikiyim.

Hızlıca kendimi toparlayıp odadan çıktığında karanın yüzüne nasıl bakacağımı düşünüyordım adama resmen benle yat dedim ya. Kafayı yiyeceğim şuan.

Zaten dün öğrendiklerimden sonra nasıl yüzüne bakacağımı düşünüyordum nasıl hiç bir şey olmamamış gibi davaranacağımı şimdide bu çıkmıştı başıma. Off.

Tam merdivenlerden inecektim ki melek anlanın elinde tepsi ile merdivenlerden çıktığını görünce.

"Melek hanım günaydın."

Melek abla beni görünce yüzünde gülümseme belirmişti.

"Oy güzel kızım iyiymisin sen." Diyip yanıma geldi elindeki tepsi ile.

Melek abla ellerime baktı.

"İyimisin sen kuzum. Gelecektim yanında karan bey uyuduğunu söyleyince rahatsız etmeyeyim dedim."

Kafamı yana eğip melek ablaya baktım.

"Önemli bir şey yok." Ellerimi kaldırdım.

"Sadece sarılılar bir kaçtane cam battı ne olacakmış sanki."

Melek abla cevap vermeden ben elindeki tepsiye baktım.

"Karan bey'e götürüyorsan zahmet etme ben götüreyim." Diyip tepkiyi alacaktım ki geri çekti tepkiyi melek abla.

Kaşlarını çatıp.

"Hele bak sen mi götüreceksin habu ellerle kızım ya Rabbim yav." Dedi. "hem karan bey kahvaltıyı iki kişilik hazırlatrı görmüyormusun kızım kahvaltıyı getirdikten sonra seni uyandırmamı istedi."

Dediği ile gözlerimi tepsiye indirdim dikkat etmemiştim kaç kişilik olduğuna ama iki çay iki çatal vardı yeni fark etmiştim ve her şeyden fazla fazla vardı.

Gözlerim tepsideki fazlalıklara kaydı. Sadece çay değil, tabaklar, peynirler, sıcak ekmekler… Karan’ın normalde tek başına bile yemeyeceği kadar çoktu.

Ve bu… benim için de hazırlanmıştı.

Boğazımda bir şey düğümlendi ama belli etmemek için hızla başımı çevirdim.

“Ben götüreyim o zaman…” diye tekrar mırıldandım.

Melek abla hemen kaşlarını daha da çattı.

“Yok kızım yok. O ellerle değil.” dedi kesin bir tonla. Sonra gözlerini biraz yumuşatıp ekledi. “Senin de dinlenmen lazım. Gel sen benimle karan bey seni uyamdırmaöı istemişti zaten düş bakalım önüme."

Melek abalaya karşı gelmedim gelmeme izin vermeyeceğini bildiğim kadar tamıştım onu artık.

Karının çalışma odasını önüne geldiğimizde ben önden gidip kapıyu tıklattım. Sonuçta melek abla tıklatamazdı kadının elinde koş koca tepsi vardı.

Kapıtı tıjlatrıktan bir kaç saniye sonra içeriden.

"Gir." Karanın sert sesini duyduğumda kapıyı açtım melek ablaya. O girdikten sonra arkasından da ben girdim.

Şahsi anlamda fazlaca utanıyordum. Hem geçmişle ilgili öğrendiklerimden hemde dün gece den fazlaca.

Küçüğe küçüle bende melek ablanın arkasından girdim içeriye. Masada oturuyordu dosyalara bakıyordu.

Melek hanım gülümseme ile karanın ünlü seri koltulaeının araındaki sehpaya tepsiyi koydu.

"Afiyet olsun oğlum. Ben çıkayım müsadenle işlerim var."

Karan başını kaldırmış bana bakarken melek ablanın sesini duymasıyla ona çevirdi bakışlarını.

"Müsade senindir melek teyze."

Melek abla hzılı adımlarla odadan çıkınca karana baktım. Dik dik bana oturduğu masanın arkasondan bakıyordu.

Bakma işte bakma be adam.

"Bende müsade istesem iyi olacak karan bey." Dediğimde çıkmka için aekamı dönmüştüm ki sesi durmama yetti.

"Sana müsade yok forest."

Sesi odanın içinde yankılanmadı bile… daha çok üstüme çöken bir ağırlık gibi yerleşti.

Olduğum yerde durdum. Sırtım kapıya dönük, elim hâlâ yarı havadaydı. Kaçmak ile kalmak arasındaki o ince çizgide sıkışıp kalmıştım.

Yutkundum.

“Ben… rahatsız etmeyeyim dedim.” diye mırıldandım, sesi düşük tutmaya çalışarak.

Arkamdan sandalyesinin hafifçe geriye çekildiğini duyduğumda geri ona döndüm. Ayağa kalkmıştı.

Karan yavaşça bana doğru adımlamaya başlayınca olduğum yerde yere çivilenmiştim resmen öylece kalmıştım.

Karan benim önümde iki adımlık bir mesafede durunca üstten üstten bana bakmaya başladı.

Neden üstten bakıyorsa artık. Tamam uzun olabilirdi. Tamam biraz iri yarıda olabilirdi de üstten bakışlar atmana ne gerek var hayvan herif.

Karan başını hafifçe yana eğdi.

"Beni rahatsız eden sen değilsin... Senin yokluğun."

Kalbim göğsümün içinde öyle sert çarptı ki eminim o bile duymuştur sandım.

Karan hâlâ önümde duruyordu. O sert yüz ifadesi yerindeydi ama gözleri… gözleri farklı bakıyordu.

Benim bütün dengemi bozan sözlerinden sonra. Boğazımı temizledim.

“Bence siz iyi değilsiniz Karan Bey.” dedim istemsizce.

Kaşı hafifçe kalktı.

“Öyle mi?”

“Evet.” dedim bu sefer daha hızlı. “Dün gece beni odanızda götürüp yatırdınız, şimdi de böyle şeyler söylüyorsunuz. Büyük ihtimalle ateşiniz falan var sizin.”

Karan’ın dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı. Gülmemeye çalışıyordu.

Koş koca yer altı liderinin karşısında durmuş adamı ateşi var diye ciddiyetle kontrol etmeye çalışıyordum.

Rezillik.

Karan bir adım daha yaklaştı.

İçgüdüsel olarak nefesimi tuttum.

“Forest.” dedi yavaşça. “Şu an heyecandan saçmalıyorsun.”

“Ne heyecanı? İçimde en ufak heyecan kırıntısı bile yok, ne alaka şimdi?” dedim kaşlarımı çatıp.

Karan gözlerini gözlerimden ayırmadan birkaç saniye daha sustu. Sanki verdiğim tepki hoşuna gitmiş gibi bakıyordu bana.

Karan bu sefer gerçekten hafifçe güldü. Küçüktü. Kısıktı. Ama gerçek bir gülüştü.

Ve bu adamın güldüğünü görmek… garip şekilde dikkat dağıtıcıydı. Çünkü nadirdi.

“Yalan söyleme konusunda Selin kadar kötü değilsin.” dedi sakin bir sesle. “Ama yine de beceremiyorsun.”

Gözlerimi devirdim.

“Ben yalan söylemiyorum ki.”

Karan bana biraz daha yaklaşınca istemsizce geri çekilecektim ki arkamdaki kapıya yaslandığımı fark ettim.

Kaçamıyordum.

Bu adamın sürekli insanı köşeye sıkıştırma huyu vardı zaten.

Karan bakışlarını yüzümde gezdirdi.

“Sabah kalkınca ilk yaptığın şey ne oldu biliyor musun?” dedi.

Kaşımı kaldırdım.

“Ne olmuş?”

“Kaçmaya çalıştın.”

Ağzımı açtım ama cevap veremedim.

Çünkü… haklıydı. Karan bunu fark edince gözleri hafifçe kısıldı.

“Dün gece bana gitme dedin Forest.” dedi alçak bir sesle. “Ve şimdi benden kaçmaya çalışma.”

Söyledikleriyle Boğazım kurudu.

Lanet olsun.

“Ben…” diye başladım ama devamını getiremedim.

Çünkü ben de neden kaçtığımı bilmiyordum. Belki de biliyordum da kabul etmek istemiyordum.

Karan birkaç saniye daha yüzüme baktıktan sonra geri çekildi.

“Gel.” dedi sonra sakin bir tonla. “Kahvaltı edeceğiz.”

Sanki az önce kalp ritmimi mahveden adam o değilmiş gibi gidip deri koltuklardan birine oturdu.

Ben hâlâ kapının önünde dikiliyordum.

Başımı hafifçe yana eğdim.

“Bu kadar normal davranmayı nasıl başarıyorsunuz?”

Karan çaydan kendine doldururken göz ucuyla bana baktı.

“Normal davranmıyorum.”

Bu cevabı beklemiyordum. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra derin bir nefes verip ağır adımlarla gidip karşısında ki koltuğa oturacattım ki iyi elini yanındaki boş yere vurduğunda ona baktım. Bir süre baktım kararından vaz geçmeyeceğini anlayınca gidip aramıza biraz mesafe koyacak şekilde oturdum.

Karan bana sabır çekermiş gibi bakıp bana baktı.

"Seni yiyecek halim yok lara kahvaltıyı yiyeceğim şuanlık yaklaşsana."

Kaşlarımı çattım ona baktım.

"Şuanlık derken."

Karan yüzüne alaycı bir sırıtış yerleştirip hepsinin üstünden aldığı çayı bana uzattı.

"Her şeyin zamanı var sonuçta."

Gözlerimi kısıp ona baktığımda aklından düşündüğüm şeyi geçirmemiş olmamasını diliyordum.

Bana uzattığı çay bardağını elinden alırken konuyu kapatmak adına.

"Teşekkür ederim."

Karan önüne dönüp kahvaltı tabağına bir şeyler doldururken konuştu.

"Özürün kabul edilmedi."

"Sebeb."

Dediğimle bana bakınca yanını gösterdi. Yaklaşmamı istiyordu. Neden mız mız çocuk gibiydi ki bu adam.

"Tamam." Dedim gözlerimi devirirken. "Ama bir şartım var."

Karan çaşlarını çattıp bana bakmaya devam etti.

"Şartının kabul edilip edilemeyeceği ne olduğuna göre değişir."

"Karan." Dedim bir anlık sinirle. Nedediğimin farkına varınca hemen düzelttim. "Yani karan bey."

Derin bir nefes aldım.

"Yarın eski evime uğramak istiyorum."

Karan’ın bakışları bir anda değişti.

Az önceki hafif alaycı ifade silinmişti yüzünden. Gözleri direkt gözlerime kilitlendi.

“Eski evin mi?” diye tekrarladı

sakin ama dikkatli bir sesle.

Başımı hafifçe salladım.

“Evet.”

Karan birkaç saniye sustu. Elindeki çayı masaya bıraktığında çıkardığı ses odanın içinde yankılandı.

“Sebep?”

Derin bir nefes aldım.

“Bazı eşyalarım orda kaldı.” dedim omuz silkerek. "Onları almam gerek."

Karan bana bakmaya devam etti.

“Korumalara söylerim alırlar.”

Karan birkaç saniye bana baktım.

"Ben giderim onlar bulamazlar hem."

Karan bana bakıp yanını gösterdi.

"İyi tamam... Şartın kabul edildi yaklaş yanıma şimdi."

Bakışlarını benden kesmeden bakınca dediğim şeylerin arkasında duran biriydim ve şuanda durmam gerekiyordu. Utana sıkıla yanına yaklaşınca bir kolunu arkama attı.

Aslında normalde asla utangaç bir insan değildim ama bundan utanıyordum işte bu adam beni utandırıyordu. Hemde herşeyi bakışları hareketleri minik dokunuşları bile.

Bu fazla gariptir olmaması gereken bir şeydi.