47. bölüm · Gölgelerin İmparatorluğu
Kaçış Yok
47. Bölüm
Gözlerimi yavaşça araladığımda ilk hissettiğim şey başımdaki ağırlıktı. Kaşlarımı çatıp birkaç kez gözlerimi istemsizce kırpıştırdım.
Gözlerimi tamamen açtığımda bulunduğum yerin bir oda olduğunu ve bir yatakta uyandığımı algılamak zor olmamıştı.
Burası neresiydi?
Duvarlar açık renkti. Odanın içinde sade birkaç eşya vardı. Pencereden içeri giren gün ışığı, odanın sabah olduğunu belli ediyordu. Ben dünden beri baygın mıydım gerçekten?
Baygındım. Bir anlık beyin cimnastiğimden sonra hızla yattığım yatakta doğrulup oturur pozisyona geldiğimde dün akşam aklıma gelmişti.
Karan, Miran'ın ayarladığı jeti Moskova'ya göndermişti, sonra bizim bütün adamlarımızı öldürüp Elif ve Selim'i almış, sonra da ben ona direnmeye kalkınca beni bayıltmıştı. Sonra da muhtemelen buraya getirmişti.
Yatağın üzerinde aklıma gelen şeyleri düşünürken elimle başımı tuttum. Hâlâ biraz sersemlemiş hissediyordum.
Bir anlık üstüme baktığımda çarşafın üstümde olmadığını ve badiyle olduğumu fark ettim.
Bir süre daha kendime gelmeyi bekledikten sonra yataktan bir anda kalkıp başımı döndürmek istemediğimden dolayı yavaşça yataktan kalkıp bir süre olduğum yerde kaldım. Hiçbir şey olmayınca ilk aklıma gelen şeyi yaptım ve kapıya doğru ilerledim.
Kapıya doğru ilerlerken attığım her adımda gözlerimi odanın farklı bir köşesinde gezdiriyordum.
Oda beklediğimden daha büyüktü.
Duvarlar krem tonlarında, sade ve gösterişten uzaktı. Büyük yatağın iki yanında küçük komodinler bulunuyordu. Üzerlerinde yalnızca birkaç dekoratif eşya vardı. Karşı duvarda büyük bir gardırop, yanında ise boydan boya uzanan bir ayna vardı. Odanın içinde bir tane daha kapı bulunuyordu fakat orası muhtemelen lavaboydu, o yüzden merak etmemiştim.
Kapının önüne geldiğimde elim hiç düşünmeden kapı koluna uzandı. Parmaklarım soğuk metale değdiğinde aşağıya doğru kolu bastırdığımda kapı açılmamıştı. Kilitliydi. İnanmayıp bir kere daha denememe rağmen kapı hiç bir şekilde açılmamıştı.
Kendimi kandırmanın bir anlamı yoktu, değil mi? Zaten Karan'ın beni buraya getirip de kapıyı kilitlememe gibi bir ihtimali yoktu.
Dişlerimi sıktım.
"Karan, kapıyı aç!" Sesimi yükselterek kapıya vurdum. "Duyuyor musun beni?"
Cevap yoktu. Kapının arkasında en ufak bir hareket bile duyulmuyordu.
"Kapıyı aç!"
Sesim odanın içinde yankılanırken birkaç saniye bekledim fakat hiçbir ses gelmeyince kapıya sinirle bir tekme attıktan sonra sinirle geri çekildim.
"Lanet olsun!"
Bakışlarım hızlıca pencereye gittiğinde hiç vakit kaybetmeden pencereye doğru koştum. Perdeyi kenara iterek pencereyi açacaktım ki pencerede kilit olduğunu gördüğümde elim havada kalmıştı.
Kilitliydi.
"Şaka gibi..."
Camın ardından gördüğüm manzara daha da beterdi. İçinde bulunduğum yerin bir villa olduğu belliydi ve villanın bulunduğu yer şehirden tamamen uzaktı.
Etrafı sık ve yüksek ağaçlarla çevriliydi. Bazı ağaçların dalları birbirine kadar uzanıyordu. Uzakta yalnızca ağaçların arasında uzanan dar bir yol görünüyordu.
Başka hiçbir şey yoktu. Villanın bahçesine gözlerimi indirdiğimde şaşkınlıkla gözlerimi büyüttüm. Sayamadığım kadar adam bahçenin her yerindeydi. Ve hepsi de silahlıydı.
Bakışlarımı biraz daha dolaştırdığımda havuzun yanında duran iki tanıdık bedeni görmüştüm.
Karan. Yanında da Taylan vardı.
Taylan'ın elleri cebindeydi. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Karan ise karşısında durmuş, onu dikkatle dinliyordu. Belli ki ciddi bir şey konuşuyorlardı.
Bir süre kesintisiz onları izledim fakat bir süre sonra sanki Karan bakışlarımı üzerlerinde hissetmiş gibi bakışlarını benim olduğum pencereye doğru çevirmişti. Bakışları doğrudan beni bulduğunda ifadesiz bir şekilde bana bakıyordu.
Taylan da Karan'ın baktığı yöne doğru başını çevirdiğinde o da beni görmüştü. Bir anlık Taylan'a gözüm gitse de çok uzun sürmemiş, gözlerim istemsizce Karan'a geri dönmüştü.
Ona baktığımda kalbimin daha hızlı atmaya başladığını hissedebiliyordum. Bunlar gerçeklerdi. Karan beni bakışlarıyla bile etkileyebiliyordu.
Karan bakışlarını benden çekerek Taylan'a bir şeyler söyledikten sonra villanın girişine doğru yürümeye başladığında Taylan olduğu yerden hareket etmemişti.
Karan benim yanıma gelmiyordur, değil mi?
Hızlıca camdan uzaklaşıp perdeyi geri çektikten sonra beklemeye başlamıştım. Zaten başka ne yapabilirdim ki?
Bir süre sonra odanın dışında ayak sesleri duymaya başlamıştım. Adım sesleri odanın girişine her adımda daha çok yaklaşıyor gibiydi. Ve ben bu soğuk adımları nerede olursa olsun tanırdım. Yabancı değildi. Karan geliyordu, değil mi?
Bir süre sonra kapının kilidi çevrilmiş, daha sonra da kapı ağır bir şekilde açılmıştı.
Ve karşımdaki kişi tahmin ettiğim kişiydi.
Karan.
Kapının önünde birkaç saniye boyunca bana hiçbir şey söylemeden baktığında ben de hiçbir şey söylememiştim. Arkasına dönüp kapının kilidine anahtarı sokup bir tur çevirip kilitledikten sonra anahtarı pantolonunun cebine atmıştı.
Üstünde her zamanki gibi simsiyah, jilet gibi bir takım elbise vardı. Takım elbise bir adama bu kadar çok yakışamazdı gerçekten. Mükemmel gözüküyordu takım elbisenin içinde.
Hadi ama, Aden.
Şu an gerçekten bunları düşünmenin sırası mıydı?
Bakışlarımı hızla yüzüne çıkardım.
"Elif ve Selim nerede?"
Karan'ın yüzündeki ifade değişmedi.
"İyiler."
"Onları görmek istiyorum."
"Göremezsin."
Kaşlarımı çattım.
"Ne demek göremezsin?"
Sesimdeki öfkeyi artık gizlemiyordum.
Karan ise sanki karşısında öfkeden deliye dönmüş biri yokmuş gibi sakince bana bakıyordu.
"Tam olarak söylediğim gibi," dedi sakince. "Onları görmeyeceksin."
"Onlara ne yaptın?"
"Şimdilik hiçbir şey."
Kaşlarımı çatıp ona baktım.
"Nasıl yani, 'şimdilik hiçbir şey'?"
Karan'ın yüzündeki ifade değişmedi.
"Onlara zarar gelmesini istemiyorsan yerine getirmen gereken iki şartım var."
"Ne şartı?"
Karan birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra hiç kendini basmadan, germeden:
"Birincisi, benimle evleneceksin." Dediğinde şaşkınlıkla ona baktım. Ne dediğinin farkında mıydı, yoksa ben mi yanlış algılıyordum?
Sanki yanlış duymuşum gibi yüzüne baktım.
"Anlayamadım, tekrar eder misin?"
"Edeyim." Karan birkaç adımla tam önümde barikat gibi dikildikten sonra konuştu: "Benimle evleneceksin."
Kendimi tutamayarak öfkeden istemsizce güldüm. Bu saçmalıktı.
Karan, sanki söylediği şey çok normalmiş gibi:
"Ne gülüyorsun?" diye sorduğunda:
"SEN AKLINI MI KAYBETTİN? NE DEMEK BENİMLE EVLENECEKSİN?" diye bağırdığımda ses tellerim kopabilirdi.
Karan'ın çenesini sıktı.
"Bağırmadan dinle, Lara."
Bir adım ona doğru yaklaşıp başımı kaldırıp ona baktım.
"Öyle bir şey olmayacak."
"Olacak."
"Olmayacak!"
"Sen kendini ne sanıyorsun, Karan? Birkaç adamın var diye, herkesi istediğin her şeyi yapabileceğini mi?"
Zifir karası gözlerindeki bakışların sertleştiğini gördüğümde bakışlarımı ondan kaçırıp bir adım geri atacaktım ki Karan buna izin vermemiş, iri eliyle kolumu kavradığı gibi beni tekrar kendine doğru çektiğinde diğer eli de boynuma gitmiş ve yüzlerimizi hizalamıştı.
Dudaklarımızın arasında mesafe kalmayana kadar yaklaştırmıştı. Bu, nefeslerimizin birbirine karışmasına ve benim bedenimin alev almasını sağlamıştı.
Çok sıcaktı.
Konuşmak için yüzümü onun yüzünden uzaklaştırmak istedim ama boynumdaki eli buna izin vermemişti. Nefesim hızlanırken kolumu tutan eli yavaş hareketlerle belime doğru kaydığını hissettiğimde hareket eden ellerine onun kolları arasında istemsizce kıpırdandım.
Kolu ince belime dolanırken bütün kaslarım geriliyordu. Elinin sıcaklığı ince badiye, tenime sızıyor, her bir kasımın gerilmesine sebep oluyordu. Sanki zaman durmuştu ve sadece onun varlığıyla nefes alıyordum. Ne olacağını merak ederken gözlerim Karan'ın gözlerine kilitlenmişti. O an, ne kadar çaresiz olduğumu hissettim ama aynı zamanda bu yakınlığın verdiği heyecanla da dolup taşıyordum.
"İkinci şartımı da dinleyeceksin." Fısıltı gibi konuşmuştu ama dudaklarımız birbirine değdiği için irkilmiştim.
Evet, iki elim de serbestti ama şu an bedenim donmuş, kaskatı kesilmiş gibi hareket edemiyordum. Sadece kollarının arasında ne yapacağını bilmeyen bir kuş gibi titriyordum.
"Duymak bile istemiyorum." Dediğinde dudaklarımız tekrar birbirine değmişti. Her konuştuğumuzda dudaklarımız birbirine değerse sıkıntıydı.
"Miran." Dedi Karan. "Taylan'ın yanına geri dönecek."
İsmimi değil, onun adını söyleyişindeki sakinlik bile sinirlerimi bozmuştu.
"Sen ciddi misin?" Dediğimde yeni aklım başıma gelmişti. İki elimi kaldırıp onun kaslı göğsüne bastırdığımda olabildiğince uzaklaşmaya çalıştım ama boynumdan ve belimden tuttuğu için sadece yüzlerimizin arasında rahat konuşabileceğimiz bir mesafe kalmıştı.
"Evet."
"Ne ben kabul ederim ne de Miran kabul eder bunu."
Karan'ın bakışları değişmedi.
"Ben kimseyi zorlamıyorum zaten."
"Öyle mi?" Öfkeyle güldüm.
"Elif ve Selim senin elinde. Miran'ı Taylan'ın yanına göndermek istiyorsun. Bir de benim seninle evlenmemi bekliyorsun." Sinirle soludum. "Sonra da buna anlaşma diyorsun."
Karan birkaç saniye boyunca bakışlarını yüzümün her zerresinde gezdirdi.
"Sen bu örgütün lideri değil misin, Lara?" dedi. Sesinde hiç bir şekilde merhamet yoktu. "Size karşılık o çok sevdiğiniz arkadaşlarınız yaşayacak işte... Liderliğini yap, iki kişinin canını kurtar."
Hiçbir şey söylemeden boş boş ona bakıyordum. Karan, benim cevap vermediğimi, sustuğumu görünce beni bıraktığında onun teninin ısıttığı yerler buz tutmuştu sanki.
"Düşün." Dedi Karan, geriye doğru giderken. "Zaten Taylan'la Miran'la benim seninle yaptığım bir konuşma yapacak. O zamana kadar buradasın."
Kaşlarımı çattım.
"Ne demek—"
Cümlemi tamamlamama izin vermeden kapıya yöneldi.
"Karan!"
Hiçbir şey söylemedi.
Kapıyı açtı ve dışarı çıktı.
"Karan, bekle!"
Kapı arkasından kapandığı anda kilidin sesi yeniden duyuldu.
Bir saniye boyunca olduğum yerde kaldım.
Sonra öfkeyle kapıya doğru yürüdüm.
"KARAN!" diye bağırdım. Cevap yoktu. Kapıya sertçe vurdum. "AÇ ŞU KAPIYI!"
Kapı kolunu sinirle zorlamaya başladığımda aynı anda kapıyı tekmeledim.
"NE DEMEK TAYLAN MİRAN'LA KONUŞACAK, KARAN!" diye bağırdığımda onun kapının önünde olduğuna emindim. "MİRAN'I KARIŞTIRMAYIN BU İŞE!"
"Boşuna bağırma, Lara." Kapının ardındaydı hâlâ. "Ben istemediğim sürece buradan çıkamazsın sen."
Dışarıdan adım sesleri gelmeye başlayınca kapıya art arda vurmaya başladım.
"GİTME! AÇ ŞU LANET KAPIYI!"
Ses gelmiyordu. Gitmişti.
Kapıya son kez tüm gücümle vurdum ama ellerim öylece kapının üstünde kala kaldı. Bir anda gözlerimin dolmaya başladığını hissettim.
Bedenimi tamamen bırakıp sırtımı kapıya doğru dönüp kapının önüne yığıldım.
Dizlerimi kendime doğru çekip başımı kapıya yasladım.
Gözlerimden süzülen birkaç damla yaşa engel olamamıştım.
Ağlamak istemiyordum. Güçsüz görünmek de istemiyordum ama oluyordu işte. İstemesem de oluyordu.
Gözlerim boşlukta kaldı. Sanki annem karşımda duruyormuş gibi gözlerimi onun hayaline çevirdim.
"Anne..." Sesim titremişti. "Ben yapamıyorum."
Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Ben senin bana emanet ettiğin Lâl'i koruyamıyorum."
Gözlerimden istemsizce birkaç damla daha yaş aktı.
"Ben nasıl senin yerini dolduracağım, anne?" Gözlerimi kapattım. "Sen olsaydın ne yapardın ki?"
Cevap gelmeyeceğini biliyordum.
Ama yine de sormaya devam ettim.
"Ben ne yapmalıyım?" Elimi göğsümün üzerine koydum. "Onları kurtarmak için Karan'ın istediğini mi yapmalıyım?"
Başımı iki yana salladım.
"Yoksa hiçbir şey yapmadan bekleyip onların başına bir şey gelmesini mi izlemeliyim?"
Bir damla yaş daha yanağımdan süzüldüğünü hissettim.
"Sözde liderim, anne." Acı bir şekilde gülümsedim. "Ama ben daha kendimi bile koruyamıyorum."
Başımı yeniden kapıya yasladım.
"Senin emanetini bile koruyamıyorum."
Gözlerimi kapattım.
"Özür dilerim, anne."
...
İki gün sonra
İki gün geçmişti.
Koskoca iki gün.
Ve bu iki gün boyunca o odanın kapısından içeri giren tek kişiler hizmetlilerdi. Ne Karan gelmişti ne de Taylan'ı görmüştüm. İkisi de ortalarda yoktu ve bu beni tedirgin ediyordu.
Sabahları kapının kilidinin açıldığını duyuyor, birkaç dakika sonra içeri giren hizmetlilerden kahvaltımı alıyordum. Öğlen ve akşam da aynı şey tekrarlanıyordu.
Hiçbiri benimle konuşmuyordu.
Ben bir şey sorduğumda ise yalnızca başlarını eğip konuşmuyorlardı.
Odanın içinde kaç kez bir uçtan diğerine yürüdüğümü bilmiyordum. Pencerenin önünde kaç kez durmuş, dışarıdaki adamları izlemiştim, onu da bilmiyordum.
Ve çaresiz olmak bok gibi bir şeydi.
Ama artık böyle oturup beklemekten bıkmıştım. O yüzden artık oturmayı planlamıyordum.
Akşam olmak üzereydi. Her zamanki gibi birazdan akşam yemeği gelecekti. İçeriye giren hizmetliyi bayıltıp anahtarı alıp kaçmayı deneyecektim. Karşıma birkaç tane adam çıksa basit bir şekilde hallederim de dışarıda çok sayıda adam vardı. Artık onları ne yapardım, bilemiyordum.
Duvar saatine baktığımda saat birazdan dokuz buçuk olacaktı. Ve hizmetli her zaman yemeği bu saatte getiriyordu.
Bir süre daha sabırsızca bekledikten sonra koridordan ayak sesleri duyduğumda hemen oturduğum yerden ayağa kalktım.
Kilidin açılma sesi geldiğinde derin bir nefes aldım. Kapı çok beklemeden açıldı.
Elinde yemek tepsisiyle yine aynı hizmetli kadın içeri girdiğinde kadın, her zamanki gibi hiçbir şey söylemeden yatağın yanındaki komodine doğru ilerleyip tepsiyi komodinin üstüne koydu.
Bir anlığına gözüm kapıya iliştiğinde kapının hâlâ açık olması güzel bir şeydi.
Kadın hiçbir şey söylemeden arkasını döndüğünde art arda onun arkasından, onunla beraber adımladım. Kadın hareketimi fark edip bana döndüğünde ikimiz de birkaç saniye boyunca birbirimize baktık.
"Hanımefendi?"
Cevap vermedim. Bakışlarım kapıdaydı.
Kadın ne yapmak istediğimi anlamış olacak ki geri çekildi.
"Buradan çıkamazsınız."
Dişlerimi sıktım.
"Denemeden bilemem, değil mi?"
Bir anda aramızdaki mesafeyi kapatarak kadını sertçe tutup omzuna hiç düşünmeden dirseğimi geçirdiğimde kadın yere yığıldı.
Yaşlı olmadığı için dua etmem gerekmez miydi?
Yaşlı olsaydı yapamazdım kesinlikle çünkü.
Daha fazla vakit kaybetmeden hemen kapıya yöneldim. Odadan çıktığımda koridor sessizdi, hem de epey bir sessizdi.
Bakışlarımı koridorun iki tarafında gezdirdim. Hiçbiri yoktu.
Ana kapıdan çıkamazdım. Bunu çok iyi biliyordum. Dışarıda onlarca adam vardı ve onları alt edemezdim.
Başka bir çıkış olmak zorundaydı.
Böyle büyük ve yüksek bir villada mutlaka acil durum için başka bir çıkış olmalıydı. Ama kötü olan şey, villanın içini hiç bilmiyordum ve bulmak zor olacaktı.
Sessizce koridorda ilerlemeye başladım. Hiçbirinin olmadığına emin olmaya çalışıyordum, o yüzden arkamı her zaman kontrol ediyordum.
İlk olarak bulunduğum katı dolaştım.
Birbirine benzeyen birkaç koridor, kapalı odalar ve geniş pencerelerden başka hiçbir şey yoktu.
Yangın merdivenine benzeyen bir çıkış bulamamıştım.
Çok kötü bir villaydı burası.
Burada daha fazla oyalanırsam biri beni fark eder endişesiyle merdivenlere yöneldim. Bir üst kata çıktığımda da pek farklı bir şey görememiştim.
Bir kat daha vardı. En alt katta hizmetliler vardır diye gidemiyordum. Ama en üst kata çıkabilirdim. Villayı dışarıdan görmediğim için kaç katlı olduğunu bilmiyordum ama bunun son kat olduğunu düşünüyordum.
En üst kata çıktığımda villanın diğer katlarından tamamen farklı bir ortamla karşılaştım.
Burası daha sessizdi.
Koridor daha dardı ve duvarlarda neredeyse hiç eşya yoktu. Villanın geri kalanından biraz daha izole edilmiş gibi gözüküyordu.
Tam birkaç adım daha atmıştım ki—
VİİİİİİİİİİİİT!
Bir anda villanın içinde yüksek bir siren sesi yankılandı. Ve bu, ben merdiven basamağından ayağımı zemine bastığım zaman olmuştu.
Olduğum yerde irkildim. Katta alarm sistemi vardı. Kahretsin, ben bunu hiç düşünememiştim.
Siren sesi bütün villayı doldururken birkaç saniye boyunca ne yapacağımı bilemeden etrafıma baktım.
Bir anda alt katlardan birbirine karışan sesler gelmeye başladığında adamların buraya yığılacağını anlamıştım.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Az önce odadan çıktığımda kimse beni görmemiş olsa bile yerde bıraktığım hizmetli kadın çoktan bulunmuştu, değil mi? O kadını orada bırakmamalıydım.
Merdivenlerden uzaklaşacaktım ki—
"Kal orada!"
Diye yabancı bir sesin bağırdığını duydum.
Siren seslerinin arasında arkamı dönüp baktığımda bir sürü adamın silahlarını bana doğrulttuğunu gördüm.
Siren sesi bir anda kesildiğinde kulaklarımda birkaç saniye boyunca az önceki alarmın uğultusu kalmıştı.
Koridor sessizleştiğinde karşımdaki adamları izlemeye devam etmiştim. Hiçbir şey yapamazdım şu an. Evet, yakın dövüşüm çok iyiydi ama hepsinde silah vardı ve fiziksel açıdan hepsi benden yüksekti, artıdan fazlalardı. Şansım yoktu. Şu an koşsam bile beni yakalarlardı.
Adamlardan birinin kulağındaki kulaklıktan biri bir şey söylemiş olacak ki dikkatle dinliyordu. Adam başını hafifçe yana eğip birkaç saniye boyunca dinledi.
Sonra bakışları doğrudan bana çevrildi.
"Tamam, patron."
Patron derken Karan mıydı?
Adam elini kulaklığından çekerken diğer adamlara kısa bir bakış attı.
"Alın," dedi adam. "Bodruma götüreceğiz."
Bodrum mu? Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Normalde karşımdaki bu kadar adamı görünce kaçmanın başka bir yolunu arardım. Ama şu an bunun hiçbir anlamı yoktu. Silahım yoktu ve etrafım tamamen sarılmıştı. En ufak bir hareketimde üzerime gelecekleri belliydi.
Bu yüzden daha fazla zorluk çıkarmanın bir anlamı yoktu. Sadece derin bir nefes alıp olduğum yerde kaldım.
"Yürü."
Dediklerinde onlara ters ters baktım. Bana emir verilmesinden nefret ediyordum.
Hiçbir şey söylemeden yürümeye başladım. Arkamda birkaç kişinin daha olduğunu biliyordum.
Merdivenlere geldiğimizde aşağıya doğru ilerlemeye başladık. Birkaç kat indikten sonra villanın diğer bölümlerinden tamamen farklı bir yere geldiğimizi fark ettim.
Burada hava daha soğuktu.
Duvarlar daha karanlık, koridor ise daha dardı. Tavandaki birkaç loş ışık dışında neredeyse hiçbir aydınlatma yoktu.
İçimdeki huzursuzluk giderek artıyordu.
Bir süre sonra önümüzde büyük, koyu renkli bir kapı belirdiğinde içeriden sesler geldiğini duydum. Fazla gelmiyordu, belli ki ona göre tasarlanmıştı.
Öndeki adam cebinden anahtarı çıkardı ve kapıyı açtı. İçeriden tanıdık bir ses geldi.
"Dur, tamam, yeter! Yapma!"
Diye bağırıyordu.
Elif'in sesi miydi bu?
Sesleri duyduğum an korumaları bile beklemeden endişeyle içeri daldığımda gördüklerimden bir anlık bir şok dalgası yaşamıştım.
Selim bileklerinden duvara zincirlenmiş, Elif de Selim'in sağındaki duvara zincirlenmişti.
Selim'in yüzü kanlar içinde kalmıştı.
Odanın içinde bulunan iki kişi daha vardı. Bunlardan biri Elif'in yanında duran ve Selim'i izleyen, aynı zamanda beni direkt görüş açısına alan Taylan'dı. Selim'in karşısında ise Karan vardı.
Yumruğu havadaydı.
Bir sonraki hareketini anlamam yalnızca bir saniyemi aldı. Düşünmeden ileri atıldım.
Karan'ın eli aşağı doğru hareket edecekken araya girip arkadan kaslı kolunu iki elimle kavradığımda yumruğu havada asılı kalmıştı.
Karan, benim geldiğimi fark etmemiş olacak ki kimin tuttuğunu görmek için yüzünü sağa doğru çevirdiğinde beni görmüştü.
Bakışlarımız buluştu.
Zifirî gözleri doğrudan yeşillerimin içine bakıyordu.
