GÖLGE ANNE kitap kapağı

18. bölüm / 25

GÖLGE ANNE

18...

Yazar: Evrim Eskiçeri

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: 18...

Akşam olduğunda önce Resul dayı, eşi ve iki oğluyla geldi. Ardından teyzesi, eşi ve Busem kapıdan girdi.
Busem, Evren’i görmesiyle kucağına atladı. Birbirlerine öyle sıkı sarıldılar ki dünyadaki hiçbir güç onları ayıramazdı. Evren en büyükleri olduğu için her birine ağabey olmuştu. Büyürken, eğitimlerinde, aldıkları kararlarda mutlaka etkisi olmuştu.
“Ya ben seni çok özledim. Bu geri zekâlılar senin yerini tutmuyor.”
Busem fırsatı yakaladığı gibi diğer kuzenlerini satmıştı. Onlar Busem’e yüzlerini buruşturup özledikleri ağabeylerine sarıldılar.
Her birinin gözü Ezgi’deydi. Evren bir yanına Busem’i diğer yanına Ezgi’yi alarak onu ailesiyle tanıştırdı.
“Evin tek prensesi teyzekızı Busem, dayıoğulları Burak ve Anıl”
Ezgi samimiyetle “Memnun oldum bende Ezgi” dedi.
“Hoş geldin yenge”
“Ailemize hoş geldin”
“Oh sonunda normal bir yengem olacak”
Erkekler kibarca yaklaşırken Busem farklı bir bakış açısıyla olaya girdi.
“Normal derken?” Ezgi bin bir soruyla Evren’e baktı ancak Busem herkesin ayıplayıcı bakışını umursamayarak cevabını verdi.
“Birazdan amcaoğlunun yarım dünya karısı gelince anlarsın yenge”
Uyarı almak Busem’in umurunda değildi. Herkes gerçeği bilip susarken o açık yüreklikle fikrini söylüyordu. Tatlı sohbetleri kapı çalınmasıyla bölündü. Amca ailesiyle gelmişti. Amca, eşi, birbirine benzeyen iki oğlu ve karnı burnunda gelin.
Ezgi aynı samimiyetle onlarla da tanıştı. Büyük oğullar Hakan, Evren’e çok benziyordu. Aralarında sadece iki yaş vardı.
“Evren’le ne kadar benziyorsunuz” dedi Ezgi
“Toprak aynı yenge” diyen Hakan samimiyetle gülümsedi.
Küçük kardeş Yaman biraz daha kısa boyluydu ama onun da benzerliği tartışılmazdı. Ezgi, Yaman’ın karısı Merve’ye döndü.
“Merhaba, maşallah doğum yakın galiba” dedi çünkü Merve’nin karnı her an doğuracakmış gibi büyüktü.
Yüzünü ekşiten Merve “Hayır oğlum iri” dedi karnını okşayarak “Daha beş aylık”
Ezgi iki adım geri gidip kadının karnına baktı. Doğum uzmanı değildi ama etrafında hamile çok arkadaşı olmuştu.
“Nasıl beş aylık? Dokuz artı beş mi?” dedi aklından geçeni diline dökerek.
O an evin içinde kısa bir sessizlik oldu fakat herkes gülmesini engellemek adına kaçacak çare arıyordu.
Busem “Aa… Bu nasıl benim aklıma gelmedi” dedi.
Hakan hemen yanında duruyordu. Kolunu kuzenini boynuna sarıp ağzını kapattı devam etmemesi için ama kendisi de başını kızın saçlarına gömmüş gülüyordu.
Evren, Ezgi’nin bu ani çıkışlarına alıştığını sanırken her defasında şaşırıyor ve eğleniyordu. Yine yapmıştı yapacağını. Ortamı dağıtmak için kuzenlerine sarıldı. Hakan kulağına “Busem’in çenesini zor tutuyorduk birader. Sen ne yaptın?” derken hala gülüyordu.
Uzun yemek masasında tabaklar havada dolaşıyor. Herkes Gülgün’ün güzel yemeklerini yemek için yarışıyordu. İlgi haliyle Ezgi’nin üzerindeydi. Büyükler daha az ve öz soru sorarken kuzenler akıllarına ne gelirse soruyor arada kendilerini tanıtıyorlardı.
Evren, Ezgi’nin bunalmaması için arada paravan oluyordu. Yemeğin ortalarında Ezgi sanki kırk yıllık gelinleri gibi olmuştu. Kendi bile nasıl bir anda uyum sağladığını anlamadı.
Burak kardeşine seslenip “Hapşırık salatayı uzatsana” dedi.
Ezgi birkaç defa daha Anıl’a hapşırık dediklerini duymuştu. Anıl ise sanki gerçekten ismiymiş gibi garipsemiyordu.
“Neden çocuğa hapşırık diyorsunuz?” diye Evren’e sorunca masada gülüşmeler oldu.
“Çünkü küçüklüğünden beri bunun her şeye alerjisi var ve hapşırıyor.”
Anıl dertli dertli araya girdi.
“Sorma yengem be! Bahar geldiğinde anamdan emdiğim süt burnumdan geliyor. Babam bahçede çalışamayacağımı kabullenince git hayvanlarla ilgili bir şey oku bari dedi. Bende zooloji okuyayım dedim ama koyun tüyüne de alerjim varmış. Okulu yarım bırakmak zorunda kaldım. Baktım doğa beni istemiyor makine mühendisliği okumaya karar verdim.”
Dayı yüzünü buruşturdu “Traktör tamir eder artık” dedi.
“Bu da geldiğim durum” diyen hapşırık Anıl babasını işaret etti. Dertli çocuk herkesin eğlencesiydi.
İlginin Ezgi’nin üzerinde olması bir süre sonra Merve’yi rahatsız etti. Evin ilk ve tek gelini unvanını paylaşmak zorunda kalmış ve bundan hoşlanmamıştı. Bir anda “Ay!” diye bağırdı. Yalandan peçeteyle alnını sildi.
“Ne oldu kızım?”
“Yok bir şey Gülgün yenge arada bizimki biraz sıkıştırıyor.”
“Olur kızım öyle” diyen Gülgün, Merve’nin çıkışının nedeni anlamıştı. Sıkıştıran bebeği değil Ezgi’nin ilgi odağı olmasıydı.
Merve’ye ilgi saman alevi gibi çabucak sönünce konuya dâhil olmaya karar verdi.
“Ezgicim sen ne zaman bebek düşünüyorsun? Gerçi sizin gibiler pek çocuk taraftarı değiller ama…”
Ezgi gözlerini kıstı “Bizim gibiler?” dedi açıklık getirmek için
“İşte canım çalışan kadınlardan söz ediyorum.”
Ezgi duruşunu dikleştirdi. Hafif öksürerek boğazını temizledi. Yıllardır çalışıp annesiyle hayat mücadelesi veren biri olarak bu yargılamadan hoşlanmadı. Evren dim dik Merve’ye bakıyordu ama araya girmedi. Önce Ezgi’nin söyleyeceklerini bekledi.
“Mervecim şimdi sen bu sözlerinle beni mi küçümsedin yoksa kendini?”
“Benim küçümsenecek bir yanım mı var?”
“Evet, çok güzel… Bizim gibi çalışan kadınlar yoğun çalışma temposu içinde zamanı çok iyi kullanırlar. Yani hayatımız sadece işten ibaret değildir. Gezmeye, eğlenmeye ve hatta biliyor musun çocuk yapmaya zaman bulabildiğimiz gibi bakmaya bile zaman bulabiliyoruz. Hele ki sırtımızı güvenle yaslayabileceğimiz biri yanımızda olursa inan çiçek bahçemiz bile olur. Yani sen, bizim gibileri dert etme”
Evren bakışlarını yüzü kızaran Merve’den kocası Yaman’a çevirdi. Uyarıyı alan Yaman “Merve akşam yürüyüşünü aksatmayalım” dedi ve itirazı engellemek için hemen ayağa kalktı. Merve ise sinirlenmiş olarak kalktı ve kapıya yürüdü.
Evren kolunu Ezgi’ye sarıp hafifçe okşadı. Ezgi masayı gerdiği için üzülmüştü ama kendini korumak onun özünde vardı.
“Biraz sert çıktım kusura bakmayın ama ben olduğum halimden gurur duyuyorum. İşimde de başarılı olabilmek için çok çalışıyorum ve bunun üzerine eleştiri almayı sevmiyorum.”
Amcanın karısı hemen atıldı.
“Kusur olur mu kızım. Biz seni gayet iyi anladık. Merve ilgiyi sever. Ondan biraz buruldu her halde”
“Densiz densiz… Eğitilmiyor da…” nene söylenmeye başlamıştı. Oluşan gerginliği çocuklar ortaya atılarak kapattılar. Masa yine eski haline döndü.
Geç saatte misafirler gitmiş ve herkes odasına çekilmişti. Evren ve Ezgi yatağın başında yan yana durdu.
“Sağ mı sol mu?”
“Sağ”
“Tamam. O zaman ben sola geçip arkamı dönüp yatıyorum” diyen Evren dediğini yaptı. Yorganı açtı ve mis gibi kokan yatağa yattı. Tüm gün çok yorulduğunu şu an ağrıyan kaslarından anlıyordu. Ezgi de yanına yattı.
“Gece fena geçmedi sanki” Evren düşüncelerini merak ediyordu.
“Güzeldi. Kuzenlerine bayıldım. Merve hariç tabii. Aslında susmaz daha pek çok tirat atardım ama büyüklere dua etsin.”
“Bence bu bile ona yetti. Araya girmek istemedim çünkü senin kendini benden daha iyi savunacağını biliyordum.”
Ezgi yan gözle adama baktı.
“Yaman’ı kaş gözle uyardın”
Evren şaşırarak Ezgi’ye döndü.
“Nasıl anladın?”
“Bak sen beni çok hafife alıyorsun bu sinirime dokunuyor.”
“Her gün şaşıracağım bir yanın çıkıyor.”
Ezgi kıkırdayarak aşağıya kaydı ve başını yastığa yasladı. O da çok yorulmuştu.
“Deli mi yatarsın yoksa sakin mi?”
Evren bu soruya ne cevap vermesi gerektiğini düşündü. Sakin dese arkasını dönüp yatmak zorunda kalacaktı. Deli yatarım derse belki gece yanaşıp sarılabilirdi ama bu defa Ezgi kaçabilirdi.
“Bilmem uyurken kendimi görmüyorum” diyerek orta bir cevap buldu. Ezgi “İyi” diyerek arkasını döndü. Kısa sürede ikisi de uykuya dalmıştı fakat Evren’in uyanması uzun sürmedi çünkü Ezgi’den sağlam bir tekme yemişti. Kıvranarak kadına baktığında uyuduğunu gördü. Tekrar gözlerini kapattığında bu defa okkalı bir tokat yedi. Dirseklerinin üzerine kalkıp yanağının acısının geçmesini bekledi.
‘Eh be kızım… Sabaha sağ çıkarmayacak’
Evren ancak sabaha karşı uykuya dalabilmişti çünkü her an kendini savunmak zorunda kalmıştı. Sabah yatağın sallanmasıyla hemen gözlerini açtı. Yeni bir darbe geliyor sanmıştı.
“Ay nasıl güzel uyudum. Temiz hava çok iyi geldi.”
Evren’e bakınca gözlerinin kızarıklığı dikkatini çekti.
“Sen uyumadın mı?”
“Akşam çok iyi bir dövüş vardı.”
“Gece gece televizyon mu izlenir Evren? Bir de yorgundun.”
Evren yorganı başına geçirdi. Bu kadını yese mi öpse mi nasıl bir ceza verse karar veremedi.
“Ben aşağıya iniyorum. Sende geç kalma”
Ezgi tüm enerjisiyle adeta yataktan fırladı. Banyoda üzerini değiştirip odadan çıktı.
**
Evren’in yokluğunda artan iş yüküyle başını işten kaldırmayan Kıvanç akşamüstü yorulup arkasına yaslandı. Kendini helak etse bile inşaatın gidiş hızında bir değişiklik olmuyordu. Gerçi o inşaattan çok sonrasını düşünerek daha fazla çalışıyordu. Yaz turizminin en hareketli yerlerinden birinde isimlerini altın harflerle yazdırmaları gerekiyordu. Bu sadece Şafak Yurtoğlu için yapılan bir çalışma değildi. Sonuç olarak işin altında iki adamın imzası olacaktı.
Hemen yan odasında olan Özüm’e seslendi.
“Özüm akşam yemeği dışarıda yiyelim mi?”
Saniyeler sonra ince topuk sesleri yaklaşmaya başladı ve Özüm kapıda belirdi.
“Olur da neden bağırıyorsun?”
“Duy diye üzüm”
Özüm sevimsiz bir surat yapıp odasına geri döndü. İki saat sonra Özüm, çıkmaya hazırlanan Kıvanç’ın yanına geldi.
“Kıvanç sorun olmazsa yemeği yarın yiyelim mi?”
Kıvanç biraz şaşkın biraz buruk “Olur” dedi. Bir anda değişen kararını merak etse bile sorgulamadı. Evde yemekle uğraşacak hali olmayan adam tek başına merkeze gitti. Hava soğumuş olsa da hala Kıvanç için ılımandı. Gerçek soğuğu Rusya’da çalışırken görmüştü. Ondan sonra bir daha üşüdüm kelimesini kullanmamıştı. Özellikle Antalya’da ona göre kış mevsimi yoktu.
Önce biraz çarşıda dolaştı. Uzun zamandır tek başına amaçsız dolaşmamıştı. Bu hoşuna gitti. Hayatı hep bir koşturmacanın içinde geçiyordu. Genç olduğu için kolay ayak uydurabiliyordu fakat zaman geçtikçe daha sakin, yerleşik bir hayata geçmesi gerektiğini de biliyordu. Renkli vitrinlere bakarken karnının guruldamasına kayıtsız kalamadı. Bu defa dikkatini restoranlara verdi. İyi bir yemekle kendini mutlu etmek istiyordu.
Büyük camekânlı şık bir restoranın önüne geldi. Buranın kendini mutlu etmek için doğru yer olduğunu düşünürken restoranın beş metre ilerideki kapısından Özüm ’ün girdiğini gördü.
Özüm hızlı adımlarla içeri girmiş ve ortalarda olan bir masaya kocaman gülümsemesiyle ilerlemişti. Masada tek başına olan adam Özüm’ü görünce ayağa kalktı. Önce el ele ayakta kısa bir sohbet yaptılar. Ardından da sıkıca sarıldılar. Her ikisi de oldukça mutlu gözüküyordu.
Kıvanç tüm bu gelişmeleri dışarıdan izlemişti. Özüm’ün bir anda planı bozmasının nedenini öğrenmiş oldu. Daha önemli ve özel bir adam için geri plana atılmıştı.
Ellerini kabanının cebine sokup hızlı adımlarla oradan ayrıldı. Siniri açlığını bastırmıştı. Yeri döven adımları tüm siniri belli ediyordu. Özüm’ün mavi boncuk dağıtır gibi önce bu adamla ertesi gün kendisiyle randevulaşması adamın sinirlerini iyice dağıttı. Madem bir ilişkisi vardı o zaman neden onun teklifini kabul etmişti? Belki özel bir yemek yemeyeceklerdi fakat hiçbir adam sevgilisinin iş arkadaşı da olsa başka bir adamla yemeğe çıkmasından hoşlanmazdı. Tabii Kıvanç’a söylemediği gibi o adama da söylemezse…
Otoparka bıraktığı arabasını alıp zaman kaybetmeden eve gitti. Duş alıp kendine kahve yaptı. Geç saate kadar koltukta oturup Özüm’ün evine baktı. Saat gece yarısına gelmişti ama Özüm’ün evinde tek ışık bile yanmamıştı. Kendine eziyet etmeyi bırakıp ışıkları kapattı ve yattı.
Gece doğru düzgün uyuyamayan Kıvanç kâbuslarına son verip kendine zül olan yatağından kalktı. Hazırlanıp ofise gitti.
Saat dokuza doğru Özüm geldiğinde ilk Kıvanç’ın kapısından içeri bakıp gülümseyerek “Günaydın” dedi. Kıvanç başını bilgisayardan kaldırmadan soğuk bir sesle “Sana da” diye yanıtladı. Akşam normal insanlar gibi ayrıldıktan sonra sabahına Kıvanç’ın bu suratsız hali Özüm’ün garibine gitti.
“Sen iyi misin?”
“Evet”
“Bir şey mi oldu?”
Sonunda gözünü bilgisayardan ayıran adam donuk bakışlarıyla “İşim var” dedi. Özüm bu soğuk ifadeye bozulsa da nedeni kendi olarak görmediği için “Peki, kolay gelsin” diyerek kapıdan ayrıldı.
Gün içinde Kıvanç iş dışında Özüm’le neredeyse hiç konuşmadı. Çok gerekli olursa da ifadesi ciddi, ses tonu sertti. Öğleden sonra inşaata giderken bile kimseyle konuşmadan çıkıp gitmişti.
Evine dönmüş dalgın gözlerle bahçesini izliyordu. Özüm’e bu kadar sinirlenmesini, kadına karşı hislerinin basit bir akıl karmaşası olduğuna inandırdı. Zaten aksi olamazdı.
Bir anda yeşil çitlerin arasındaki bahçe kapısı açıldı ve Özüm elinde dumanı tüten iki kupayla bahçeye girdi. Kıvanç hızla uzandığı koltuktan kalkıp ışıkları kapattı ve olduğu yerde gizlenerek Özüm’ün ne yapacağına baktı.
Özüm kararlı adımlarla ilerlerken sönen ışıklar kadını durdurdu. Bir an ne yapacağını bilemeyerek bir ileri bir geri gitmiş sonra kararını verip geldiği yoldan geri dönmüştü. Özüm bahçeden çıkınca Kıvanç da karanlık evinde yatak odasına gitti.
Ertesi gün Kıvanç yine aynı suratsızlığı ve soğukluğu ile çalışıyordu. Adeta robot gibi önündeki işlere itiraz etmeden sırayla bitirip kenara koyuyordu. Özüm, Kıvanç’ın bu halini garipsedi. Belki çok iyi anlaşamıyorlardı, gerginlikleri bitmiyordu ama şu ana göre daha iyi durumda oluyorlardı. En azından sinir etmek için bile olsa Kıvanç onunla konuşurdu. Artık bu soğukluğa bir son vermeliydi. Her zamanki kararlı adımlarıyla Kıvanç’ın odasına girdi fakat içeri adım attığı anda omuzları düştü. Kıvanç yerinde değildi. Asistan kız onun inşaata gittiğini söyledi. Yine haber vermeyi düşünmeden gitmişti.
Özüm odasına dönüp elindeki işleri tamamladı. Kabanını ve beresini takıp inşaata doğru yola çıktı. Vardığında hava alacakaranlıktı. Topuklu botlarının müsaade ettiği hızda kumlu yolda ilerledi. Ofis olarak kullanılan konteynırın ışığı yanıyordu. Kapı açıktı ve Kıvanç içeride tek başına arkası dönük duruyordu. Yine üzerinde ince bir triko kazak vardı. Bu adam gerçekten üşümüyordu.
İsminin seslenilmesiyle adam korkup yerinde sıçradı ve sıcak kahve eline döküldü. Elinin acısıyla yüzü buruştu. Özüm hemen önündeki iki basamağı çıkıp yanına gitti.
“Özür dilerim Kıvanç. Çok acıyor mu?”
Adamın yanan elini tutmuş hasar kontrolü yapıyordu. Derisi sıcak suyla haşlanmış ve kıpkırmızı olmuştu. Görünce “Hİ!” dedi.
Kıvanç “Tamam sorun değil” diyerek elini çekip lavabonun başına giderek yanan yere soğuk su tuttu. Canının acısı hala yüzünden belli oluyordu.
“Ne işin var bu saatte burada? Anladık oteli seviyorsun da buranın bir inşaat alanı olduğunu unutuyorsun.”
“Neden benimle dik konuşuyorsun?”
“Dik konuşmuyorum. Uyarıyorum. Bekçi de olsa burası açık bir alan. Gece yabancı birileri girebilir. Ben bile karanlıkta elimde sopa olmadan dolaşmıyorum. Sen neyine güveniyorsun?”
Özüm’ün kaşları çatıldı. Bu adamın derdi neydi?
“Şu an resmen azarlanıyorum.”
“Azarlamıyorum! Anlamıyorsun, anlatmaya çalışıyorum.”
Kıvanç’ın sesi yükselmeye başlayınca Özüm de altta kalmadı.
“Aa tabii… Neden anlamıyorum? Çünkü sarışınım değil mi? Sarışın sevmemenin nedeni bu demek. Sende sarışınların aptal olduğuna inanan ahmaklardansın. Kusura bakmayın Kıvanç Bey. Rengimin sizi bu kadar rahatsız ettiğini bilmiyordum.”
Özüm esip gürleyip gitti. Kıvanç tek kelime etme fırsatı yakalayamadı. Anca arkasından bağırdı.
“Ne alakası var sarışın olmanla! Gece inşaata girersen sikerleri anlatmaya çalışıyorum! Ayrıca…” dedi ama Özüm’ün patinaj çeken tekerlekleri yüzünden cümlesini tamamlayamadı. Konu kapanmamıştı ve Kıvanç’ın daha söyleyecekleri vardı. Montunu aldığı gibi arabasına bindi.
Akşam trafiğinin tüm olumsuzluklarını yaşadıktan sonra sonunda siteye ulaşabilen adam arabayı otoparka bırakıp saniye kaybetmeden Özüm’ün kapısına gidip yumruklayarak çalmaya başladı.
Özüm kapıyı açtığında ikisi de kızgın boğa gibi burnundan soluyordu. Kıvanç işaret parmağını kaldırıp kadının yüzüne doğru salladı.
“Kavga edeceksen cesurca dövüş. Öyle laf çarpıp arkanı dönüp gidemezsin!”
“Ben seninle kavga etmeye değil insanca konuşmaya geldim. Kavga çıkartan sensin!”
“Ben sana olması gerektiği gibi davranıyorum.”
Özüm ellerini beline yerleştirdi. Kaşlarını çattı.
“Nasılmış olması gereken? Bir iyi bir kötü… Şakacı ve düşünceli davranıp arkasından yok saymak mı olması gereken?”
Kıvanç boynunu sağa sola kıvırıp derin bir nefes aldı.
“Özüm… Bak yorgunum, işim başımdan aşkın ve yetmiyormuş gibi sürekli seni korumak zorunda kalıyorum. Bu benim değil sevgilinin görevi. Rica etsem artık bu sorumluluğu alabilir mi?”
Özüm’ün kaşları yavaşça havalandı. Yüzünde şaşkın bir masumluk belirdi. Siniri sönünce duruşu da yumuşamıştı.
“Sevgilim mi?”
“Evet Özüm sevgilin!” derken adam kelimeleri resmen ezmiş, ağzında kötü bir tat bırakmıştı. Yüzünü buruşturmaktan son anda döndü.
“Benim sevgilim mi var?”
“Yok mu?”
“Benim bildiğim yok ama sen tanıyorsan beni de tanıştır. Kendisiyle bir iki fantezi kıvırırız.”
Özüm’ün dalga geçtiğini anlayan Kıvanç dumura uğradı. Kollarını göğsünde bağlayıp dikkatle kadının yüzüne baktı.
“Benim yemek teklifimi kabul ettikten sonra vazgeçip restoranda buluştuğun adamdan söz ediyorum. Hatırlamana yardımcı oldu mu?”
Bu kadar ayrıntıdan sonra inkâr edemeyeceğini düşünüyordu. Özüm bahsi geçen adamı hatırlamak için gözlerini kısarak adamın yüzüne karşı dalıp gitti. Aklına gelmesiyle gülümsedi. Özüm güldükçe Kıvanç’ın sinir katsayısı artıyordu. Kapı önü muhabbeti çok uzamıştı. Özüm “Gel içeri” diyerek onu eve davet etti.
“Senin çalkantılı aşk hayatını dinlemek istemiyorum Özüm.”
Kıvanç daha fazla ayrıntı duymak istemediği için direniyordu.
“Gel ben sana başka bir şey anlatacağım.”
Kıvanç şüpheyle bakmaya başlayınca elinden tutup içeri çekti fakat yanan elini tuttuğu için adam acıyla zıpladı. Hemen Kıvanç’ın eline baktı.
“Tipik erkeksin. Hem acıya karşı cengâverlik yapıyorsun hem de bilmediğin konularda zeytinyağı gibi üste çıkıyorsun.”
Özüm’ün iteklemesiyle koltuğa oturan adam Özüm’ün içeri gidip gelmesini bekledi. Özüm elinde kremle gelip yanına oturdu. Adamın elini kucağına alıp itinayla kremi sürmeye başladı.
“Reşat ve Bahar benim çocukluk arkadaşım. Bundan bir sene önce Almanya’ya taşındılar. Ailelerini ziyarete gelmişler. Otelin satıldığını duyunca nasıl olduğumu görmek için buluşmak istediler. Restorana girdiğimde önce Reşat’ı gördüm çünkü Bahar tuvalete gitmiş.”
Anlatması bitince kremin kapağını kapatıp kenara koydu. Kıvanç alt dudağını dişleyerek başı önde duruyordu. Yanlış anlamıştı. Gerçekler tokat gibi vurmuştu.
“Küçükken kanaryam vardı. Onun da adı Reşat’tı.”
Kıvanç şu an için en gereksiz bilgiyi sunmuştu.
“Neden kuşa Reşat adını koydun?”
“Komşumuz Reşat amca vardı. Onu hiç sevmedim ve çok konuşurdu.”
Özüm gülmeye başladı. Bu adamın değişik intikam yöntemleri vardı. Yüzüne doğru yaklaşıp “Dengesizsin” dedi.
Kendini savunmaya geçen Kıvanç “Herkes yanlış anlayabilir” dedi.
“Senin bu yaptığın kıskançlık oysa aramızda kıskançlık gerektiren bir bağ yok.”
“Kıskanmadım. Başka bir adama tercih edilmek kanıma dokundu. Erkeklik gururu işte”
“İlkel” sohbet ilerledikçe Kıvanç’a yeni sıfatlar ekliyor ve bununla eğleniyordu.
“Elimi yaktın üzüm! Canım yanıyor. Lütfen biraz ilgilenir misin?”
“Krem sürdüm.”
“Geçmedi.”
“Öpeyim mi?”
Kıvanç piç bir sırıtış attı.
“Yine bahaneler bahaneler…”
“Ya sen ne kendini beğenmiş bir adamsın”
Kıvanç koltuğa yayılıp kıkırdayarak gülmeye başladı. Şu an onu mutlu eden aralarının düzelmesi mi yoksa hala sevgilisinin olmaması mı bilmiyordu. Belki hepsiydi ama bir gerçek vardı ki Özüm’le gülmeyi sevmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

98okunma 28beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…