10. bölüm · GİZLİ KİMLİK
8.BÖLÜM İNTİKAM'IN GERÇEĞİ
SEKİZİNCİ BÖLÜM: İNTİKAM'IN GERÇEĞİ
"İnsan ancak yüreği ile baktığı zaman gerçeği görebilirdi, gözler asıl görülmesi gerekeni göremezdi."
Bölüm Şarkısı ✨:
Duman - Her şeyi yak
Alev Armağan'dan:
İnsan bazen gerçekten sona geldiğini hissediyordu. Ama gözünü açıp etrafına baktığında, daha sona gelmediğini, hatta bazen yeni başladığını bile görebiliyordu.
Ben de gelmemiştim. Başta mıydım, ortada mıydım bilmiyorum ama sonda değildim, buna emindim. İçimdeki o ses, "Daha göreceğin çok şey var" diyordu. Her ne kadar ona kulak vermek istemesem de, gözlerimi kapattığım an zihnime doluyordu. Ve ne yazık ki buna artık engel olamıyordum.
Yüzüme çarpan güneş ışıklarıyla gözümü açmaya çalıştığımda ilk başta başaramadım. Etrafımda hiç ses yoktu, neredeydim bilmiyordum. Yattığım yerdeki yumuşaklık bir yatakta olduğumu gösteriyordu. Gözümü zorlukla açtığımda tahmin ettiğim gibi bir hastane odasında yatıyordum. Midemdeki aşırı bulantıyla sağ elimi ağzıma götürüp bir süre bekledim.
Yutkunup bulantının geçmesini beklediğim sırada neler olduğunu düşünüyordum. En son bahçedeydim. Sonra yanıma biri gelmişti; gözleri kestane tonu olan biri. Yanıma oturmuştu. Oydu. Vural Demir. Neden gelmişti? Zayıflaşan, güçsüzleşen beni oyuna mı getirmeye çalışmıştı? Yapar mıydı bunu?
"Sen onun gözünde ölesiye nefret ettiği bir düşmansın," diye fısıldadı o ses. Ben onun düşmanıydım. Alev Armağan'ın karşılığı onun dünyasında eşittir düşmana denk geliyordu. Peki ya o, benim düşmanım mıydı?
O, hatırlamıyordu. Ne geçmişi ne de şimdiyi yaşadığı şeyler ona kalmıyordu. Ondan başka herkese hediye olan anılar, ona zehir oluyordu. Acı veriyordu. Görmüştüm; zihninin ona oynadığı oyunlar karşısında etkisiz kalışını kendi gözlerimle görmüştüm. Ve yine kendimi tutamayıp kolunu tutup 'sakinleş' demiştim.
O an nedense aklımdaki tek düşünce buydu: Onun hayatını ona anlatmak.
Belki ona içinde olduğumuz oyunu anlatamazdım ama en azından fark ettirebilirdim. Bunu da ancak geçmişteki anılarla yapabilirdim. Geçmişini onun kulağına acımasızca fısıldayarak. Elimdeki tek hamle buydu. Ona acı çektireceğini elbet biliyordum, bunu bilerek bu adımı atmıştım ama yine de buna sebep olmak kötü hissettiriyordu.
Aklımdaki düşüncelerden uzaklaşmaya çalışarak etrafıma baktım. Gözlerim önce karşımdaki beyaz renkli kapıda, sonra onun yanındaki gri dolapta, ardından küçük kapıyla uyumlu beyaz renkli masada en sonunda da masanın yanındaki gri koltukta oturan kişide gezindi.
Rıza Armağan.
Kaşlarım çatılırken gözlerime nefret büründü. Günlerdir olan güçsüzlüğüm hırsa dönüşürken nefesim hızlandı. Bedenimde yorgunluk vardı ama umurumda değildi çünkü şu anda komada olan Leyla onun yüzünden oradaydı. Benim kız kardeşim onun yüzünden hayata tutunmaya çalışıyordu. Yattığım yerden sadece ona bakarak doğrulmaya çalıştığımda bükülen kolum canımı acıttı. Muhtemelen serum vardı.
Fakat koluma hiç bakmadan serbest olan elimi sol koluma götürüp serumu hızlıca asıldım. Rıza'nın acımasız bakan gözleri kolumu bulduğunda dudağının kenarı kıvrıldı, zevk almıştı. Biliyordum, canımın yanmış olduğunu bilmek ona zevk vermişti. Nefesim git gide hızlanırken yatakta yavaş bir şekilde oturur pozisyona geldim. Bacaklarımı aşağı sarkıttığımda Rıza tekrardan gözlerime baktı.
Fısıltıdan ibaret olan sesimle "Ne işin var burada?" dedim. Boğazım kurumuştu. Bayıldığımda en son akşamdı, şimdi ise gökyüzünde güneş vardı. Saatlerdir ne bir şey yemiş ne de içmiştim. Rıza bu halime tebessüm ederek baktığında bu canımı acıtmadı. "Kızımı görmeye geldim. Niye gelemez miydim?"
Sözleri odadaki havayı kapladığında kaşlarımı kaldırarak konuştum: "Hatırladığım kadarıyla, bundan tam yedi sene önce nefret dolu gözlerinle bana doğru yaklaşıp üzerime eğilmiş ve kulağıma yaklaşarak 'Senin artık bir baban yok, efendin var. Benim de senin gibi bir kızım yok, silahım var' demiştin. Noldu Kerpeten Rıza, vaz mı geçtin kararından? Kızın olduğum yeni mi aklına geldi?"
Rıza gülümsemesini bozmadan bakmaya devam ettiğinde cevap vermesini bekliyordum. Nihayet konuşmaya başladığında söylediklerine inanmadım, inanmak istemedim.
"Hayır. Gördüm ki gücünü kaybediyorsun, sana kaybettiğin gücü geri kazandırmaya geldim." Durdu, gülümsemesi soldu ve dikkatle gözlerini üzerimde gezdirdi. "Dediğin gibi bundan yedi yıl önce nasıl seninle konuşarak güçlü Alev'i yarattıysam, şimdi de güçsüz düşen bu kızı gücüne geri kavuşturacağım."
Güldüm. Bu söylediklerine kafamı sağa çevirerek güldüm. Dudaklarımı ıslatıp Rıza'ya baktığımda onun dudaklarından silinen gülümseme benim dudaklarıma geçti. "Ben gücümü senden almadım Rıza. Şimdi de almayacağım, hâlâ güçlüyüm. Ne söylersen söyle, bende koca bir boşluktan farkı olmayacak."
Sözlerimi bitirdiğimde başımı havaya kaldırdım ve oturduğum yerden ayağa kalktım. Ayağımı yere bastığımda oluşan sızı, zihnimin susmayarak yarattığı acıdan fazla değildi. Bedenimi kapıya çevirdiğimde onun sesini duydum.
"Kendini fazla zeki sanıyorsun. Bu da önündekileri görmene engel oluyor. Çünkü sen gerçeklerin hep bir şeylerin ardından saklı olduğunu düşünüyorsun. Oysa Güzel kızım, gerçekler her daim saklı olmaz, bazen tam önünde olur. Sadece sen görmek istemezsin."
Adımlarım durduğunda yüzümdeki ifade kelime oyunlarına başladığımızı gösteriyordu. Kaşlarımı çatıp ona bakmadan "Neyden bahsediyorsun?" dedim. Cevap gelmediğinde başımı yavaşça sağa doğru çevirip göz ucuyla ne yaptığına baktım. Bacaklarını erkeksi bir tavırla üst üste atmış, geriye yaslanmış, yeni sigarasını yakıyordu.
Ve bunu sigaraya hassasiyetimin olduğunu bildiği hâlde yapıyordu.
Dumanı solumamaya çalışırken bana baktı ve "Sürekli baş dönmelerin, mide bulantıların, iştahsızlığın ne anlama geldiğini çözemedin mi?" dedi. Öyle bir konuşuyordu ki, ben bunca zaman kendimi düşünmüşüm de bunun farkına varmamışım gibi. Biliyordum, normal değildi ama düşünmek istemiyordum.
Bu yüzden neden bayıldığımı araştırmamıştım. Dünle bir ilgisi olduğunu biliyordum. Fakat bunu dile getirmeyi istemiyordum. Nefesimi verdim. "Asıl söylemek istediğin konuya gelsene sen," diye sitem ettiğimde artık tamamen ona dönmüştüm. Çektiği sigarasını bana doğru üfleyerek konuşmaya başladığında, duyduklarımın canımı yakacağını bilerek dinlemeye devam ettim. "Zehirlendin Güzel kızım ve bil bakalım bu nasıl oldu?" Gözlerim karşımda duran pencereden dışarı kaydığında kalbimin sıkıştığını hissettim.
Rıza konuşmaya devam ettiğinde söyledikleri olmasın istedim. "Dün Vural Demir niye buraya geldi sanıyorsun? Sen onların oyununa düştün mü, düşmedin mi bunu araştırmaya geldi." Yutkundum. Biliyordum, tahmin etmiştim.
Yanlış mı yapmıştım? Net olmasa da hatırlıyordum, bayılmadan önce zorlukla söylediğim kelimeleri. Belki de hiç bahsetmemeliydim bundan ona. Beni hep düşmanı olarak bilmeliydi. Onun aklına girmiş ve zihnini bir de ben doldurmuştum, hakkım var mıydı bunu yapmaya?
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığımda Rıza'ya cevap vermedim. Arkamı dönüp kapıdan hızlı adımlarla çıktığımda "Gücünü toplamalısın Alev," diye fısıldadım kendime. Toplamalı ve o eski yıkılmaz Alev Armağan olmalıydım. Ben gücümü nasıl Leyla'dan alıyorsam, o da benden alıyordu. Beni duyuyordu, hissediyordu, bunun farkındaydım. Bu yüzden daha fazla kaçmayacak ve artık onun yanımda durması için yıkılmaz kişiliğime geri dönecektim.
Danışmana doğru gittiğimde benim yaşlarımda olan bir kadının durduğunu gördüm. Adımlarımı oraya yönlendirdiğimde ilk olarak amacım o zehirden nasıl kurtulduğumu öğrenmekti. Adımlarımı bulantılarıma rağmen oldukça güçlü atarak kadının karşısında durdum.
Beni gördüğünde şaşırarak ayağa kalkan kadın yüz ifadesiyle aynı olan ses tonuyla konuşmaya başladı: "Siz şu zehirlenen kız değil misiniz? Nasıl ayağa kalktınız? Hemen dinlenmeniz gerekiyor, lütfen odanıza geçin." Söylediklerine kulak vermeyerek "Benimle ilgilenen doktor nerede?" diye sordum.
Karşımdaki kadın ağzını açıp bir şeyler söyleyeceği sırada tekrardan "Doktorum nerede?" diyerek onu kestim. Acımasız bakıyordum. Çektiğim acılar gücüm olacaktı bundan sonra. Kadın nefesini verdiğinde "Üçüncü katta. İsmi Nazlı Akçay, odasında olmalı. Yanınıza hemşire..."
"Gerek yok, ben bulurum."
Adımlarımı asansöre yönlendirdiğimde gelmesi için düğmeye bastım. Önüme gelen saçlarımı elimle geriye attığımda elimi indirmedim. Başımda duran elim hem saçlarımın tekrar yüzüme düşmesini engelliyor hem de ağrıyan yere masaj yapıyordu.
Elimi belli aralıklarla başımda gezdirdiğim sırada asansör açıldı ve içinden hiç beklemediğim bir şekilde Kaan çıktı. Beni gördüğünde yüzündeki mutlu ifadeye anlam veremeyerek baktım. Mutlu bir sesle "Alev" diyerek sarıldığında ondan uzaklaşmaya çalışıyordum.
Leyla bu hastaneye yatırılalı neredeyse üç gün olmuştu ve Kaan bir gün bile başından ayrılmamış, hep kapısının önünde uyumuştu. Bazen kendi kendine konuşmalarını duyuyordum. Bazense Leyla'nın yanında onun elini tutarak söylediği sözleri.
O kadar kendini kaptırıyordu ki, Leyla'nın yanında benim onu dinlediğimin farkına varmıyordu. Kaan Leyla'yı gerçekten seviyordu. Buna emin olmuştum. Tek emin olmadığım konu, bir gün Leyla ile birlikte olur sa Leyla'yı üzmesiydi. Her ne olursa olsun Kaan, etrafındaki tüm kızlara laf atan, çapkın biriydi ve bunu Leyla'nın yanında yapması hiç iyi olmazdı.
Kaan benden ayrıldığında düşüncelerime ara verdim. "Kalkmışsın. Ne işin var senin burada? Yatıp dinlenmen gerekiyor ama sen ortalıkta geziyorsun." Kaan'a kısa çaplı bir bakış atarak asansöre girdim. Düğmelerden üçe bastığımda Kaan, her nereye gidecekse bundan vazgeçip sırtını asansörün duvarına yasladı.
Mutlu gözüküyordu. Herhangi bir gelişme mi vardı benim haberim yoktu? "Bu mutluluğun sebebini öğrenebilir miyim? Leyla hakkında mı?" Sorduğum soruya gözlerini açarak baktığında kafasını salladı ve heyecanla "Evet Alev, evet Leyla hakkında. O iyi oluyor, çok yakın bir zamanda aramıza dönebilirmiş öyle dedi doktor. Yavaş yavaş tepki göstermeye başlamış, o başardı Alev, başardı."
Söyledikleri ile yüreğimin üstüne oturan ağırlık kalktı ve derin bir nefes verdim. Aklıma gelen şeyle Kaan'a baktığımda "Bu demek oluyor ki artık kırmızı odada değil, oradan çıktı, doğru mu?" Kaan başını salladığında uzun zaman sonra ilk defa içten bir şekilde gülümsedim. Ve kapıya doğru döndüm.
Kapı iki yana açıldığında içinden seri adımlarla çıktım ve arkamdan Kaan'ın gelmesini umursamayarak gözlerimi etrafta gezdirdim. Koridordan sola dönerek şansımı denedim ve büyük odaların başında yazan doktor isimlerine baktım.
Gözlerim birkaç odadan sonra Dr. Nazlı Akçay yazan odada durduğunda Kaan da yanıma geldi. Ona doğru yavaşça dönüp "Ben bir şey konuşup geleceğim, bekleme beni," dedim. Ve Kaan'ın cevap vermesini beklemeden odanın kapısını çaldım. İçeriden gelmemi söyleyen bir kadın sesi duyduğumda kapının kolunu yavaşça açıp odaya girdim.
Başını dosyaların arasına gömmüş, otuzlu yaşlarında olduğunu düşündüğüm kadına doğru yürüdüm. Başını kaldırıp beni gördüğünde şaşkın bakışlarına şahit oldum. Beni beklemiyor gibiydi. "Sen" deyip o da ayağa kalktığında kafamı selam verir gibi eğdim.
Ayaklarımın ağrısı arttığında "Oturabilir miyim?" dedim. Kadın şaşkın ifadesinden çıkıp "Ah, tabii tabii, kusura bakma. Karşımda görmeyi beklemiyordum," deyip kendini açıkladığında sorun yok dercesine kafamı salladım.
Kendimi zorlukla karşısındaki koltuğa attığımda Nazlı Hanım da koltuğuna oturdu. Ellerini masasının üstünde birleştirip bana baktığında "Neden yatman gerekirken buraya geldiğini öğrenebilir miyim?" dedi. Gözlerimi onun ela gözlerine dikip başımı hafifçe salladığımda konuyu uzatmadan direkt girdim: "Ben, aldığım o zehirden nasıl kurtuldum?"
Nazlı Hanım bu kadar hızlı bir giriş yapmamı beklemiyor olacak ki bocaladığında boğazını temizleyerek "Anlamadım" dedi. Dudağımı ıslatarak çatlamış dudaklarımı az bir şey de olsa canlandırdığımda "Zehirlendiğimi biliyorum, bu zehrin öyle normal bir zehir olmadığını da biliyorum. Ne oldu da bu zehirden kurtuldum ben? Bunun cevabını istiyorum," diyerek sorumu yeniledim.
Kadın içine çektiği nefesi sesli bir şekilde verdiğinde yavaşça kafasını salladı ve beklediğim şeyin tam aksini söyledi: "Panzehir." Kaşlarımı çattığımda istemsiz bir şekilde "Ne?" diye fısıldadım. Doktor gözlerimin içine bakarak "Dün sen ameliyathaneye alındıktan sonra biri geldi, elinde senin zehrinin panzehiri olduğunu söyledi. İlk başta inanmadım ama panzehiri çıkarıp masaya koyduğunda fazla zamanın olmadığından ufak bir test sonucu panzehiri uyguladım. Ve dediği gibi kurtuldun."
Söylediklerine kaşlarımı çattığımda bu kişinin kim olabileceğini düşünüyordum. O muydu? Babasına rağmen beni kurtarmış olabilir miydi? Aklımdaki soruyu doktora yönelttiğimde hiç bir tahminim yoktu. "Kimdi? Bana panzehiri verip kurtulmamı sağlayan kişi kimdi?" Soruma karşılık Nazlı Hanım dudaklarını birbirine bastırdığında tiz sesiyle "Bunu sana söyleyemem. Söz verdim. Benden başka her şeyi iste ama bunu isteme. Bilmemen en iyisi."
Gözlerimi büyük bir sakinlikle kapattığımda "Bunu neden yapıyorsun? Onu bir daha görmeyeceksin belki de. Bana yardım eden kişiyi bilmek istiyorum," dedim. Karşımdaki doktor söylemeyeceğini belirtir gibi kafasını iki yana sallayıp "Bu beni ilgilendirmiyor, ben sadece sözümü yerine getiriyorum. Başka sorun yoksa çıkıp dinlenmen gerek," dediğinde sinirle ayağa kalktım.
Cevap vermeyecekti anlaşılan, daha fazla uğraşmanın manası yoktu. Adımlarımı sert bir şekilde kapıya yönlendirdiğimde Nazlı Akçay'ın sesini duydum: "Bekle! Sana sadece tek bir şey söyleyebilirim. Gelen kişi..." Durdu, sanki emin değilmiş gibi. Cevap vermediğinde söylemeyeceğini düşünerek kapının kolunu tuttum. Tam aşağı indirdiğimde beni şaşırtacak o şeyi söyledi.
"...bir kadındı."
✨
Nazlı Akçay’ın yanından çıktığımdan beri aklımda tek bir cümle dolanıyordu: "Gelen kişi bir kadındı." Panzehiri veren kişi bir kadındı. Tahminlerimde yanılmıştım. Peki ya kimdi bu kadın? Vural'ın babası Cengiz Demir'in düşmanlarından biri miydi, yoksa Demir ailesinden olup da onlara karşı olan biri miydi? Kafam allak bullak olmuştu. Eğer canına susamış biri değilse, kimse durduk yere beni öldürmeye çalışan Demiryurt'a karşı gelmezdi.
Bunun bir sebebi olmalıydı. Dalgın dalgın boş koridorda yürürken Leyla’nın yanına gidiyordum. Kapının önünde gitmesini söylediğim hâlde gitmeyen Kaan’dan Leyla'nın alındığı odanın numarasını öğrenmiştim. Ve şimdi zorluk çeksem de onun yanına gidiyordum. Kırmızı odaya alındığından beri onu hiç görmemiştim. Bugün, iki günün sonunda tekrar o masum yüzünü görecektim.
Adımlarımı, etrafı titretircesine sert attığımda, birazdan bu gücümün yine çekileceğini biliyordum. Çünkü onun yanına gidiyordum. Leyla'mın yanına. Gözlerimi hastane yatağında açtığımda aklımda üç şey vardı; ilkini gerçekleştirmiş ve zehirden nasıl kurtulduğumu öğrenmiştim. Şimdi ise ikinci amacıma gidiyordum: Onun iyi olduğunu görmem. Ve kendi gücümü toplamam gerekiyordu.
Rıza yanılıyordu; ben hiçbir zaman gücümü onun sayesinde kazanmamıştım. Onun karşısında kendi gücümü kendim kazanıyorum demiştim ama yalandı. Ben gücümü ne Rıza’dan ne de kendimden kazanıyordum, ben gücümü Leyla’dan alıyordum. Onun iyi olmasından alıyordum, çünkü benim hayatım ondan ibaretti. Rahat nefes almam onun gülmesine bakıyordu. Sinirlenmem tek bir damla gözyaşına. Yaşamam ise onun nefes almasına...
Derin bir nefes verdiğimde 180 Nolu Odaya gelmiştim. Kapının kolunu açtığımda adımlarımı içeriye yönlendirdim. Gözümü oldukça büyük olan odada gezdirdiğimde, beni yatırdıkları odaya göre burada daha fazla eşya vardı. Mini bir buzdolabı, daha büyük bir masa, koltuklar ve televizyon vardı. Odayı incelemem bittiğinde gözlerim bu sefer yavaşça yatağa değindi.
Dünyadaki tüm kötülüklere inat, masum hâliyle yatıyordu Leyla. Yüzümdeki ifadesizlik silinip yerini acı bir tebessüme bıraktığında yanına yaklaştım. Adımlarım, yatağın yanı başında duran sandalyede durduğunda, sandalyeyi yavaşça Leyla'nın karşısına çekip oturdum. Rahat bir nefes verdiğimde solgun gözlerimle onu seyrettim. Kaan’ın da dediği gibi yüzündeki ve bedenindeki solgunluk gitmişti, artık canlanmaya başlamıştı. Girdiği testleri başarıyla geçiyordu.
Sağ elimi havaya kaldırdığımda tereddütle onun eline götürdüm. Tutmak istiyordum, burada olduğumu hissettirmek istiyordum. Gözlerimi kapattığımda elim çoktan onun küçük ellerini tutmuştu. Soğuktu. Elleri çok soğuktu. Yutkunduğumda boğazımdaki yumru canımı yaktı. "Leyla," diye fısıldadım. Gözlerimi açmadan cevap vermeyecekti biliyordum ama yine de onunla sohbet edecektim.
Gözümü açıp karşıma baktığımda aklım burada değildi sanki. "Beni yalnız bırakmadın. Bunu başaracağını biliyordum ama beni çok korkuttun, biliyor musun? Seni orada o hâlde gördüm ya... Kanlar içinde." Kalbim sıkıştı, devam edemedim. Birkaç saniye kendimi toplamaya çalıştım. Elimi saçlarıma geçirip tekrardan karşıma baktığımda zorlukla konuştum. "Benim dünyam durdu, nefes alamadım o an. Leyla, ben bir kez daha fark ettim, sana kırmızı hiç yakışmıyor. Göğsünde gördüğümden beri en nefret ettiğim renk oldu kırmızı." Sustum, sessizliği dinledim bir süre.
Gözlerimi eline indirdiğimde aklıma gelen şeyle gülümsedim: "Hatırlıyor musun, yıllar önce bir gece yarısı bana küsmüştün? Seni koruyamadığımdan bahsetmiştin, yalan söyledin demiştin." Sesim o anı hatırlamamla cılızlaştığında susmadım, devam ettim: "O gün ilk defa Rıza sana vurmuştu. Seni ondan koruyamamıştım. Bana küçücük hâlinle küsmüştün; yüzüme bakmıyor, söylediklerime cevap vermiyordun."
Çektiğim nefesi geri verdiğimde dudaklarımdaki gülümseme fazlalaşmıştı: "Bunları hatırladıysan o gün senin gönlünü nasıl almıştım, onu da hatırlıyor olmalısın." Durdum ve ona baktım. Sessizce güldüm sonra da "Evet, o gün sana masal okumuştum. Her şeyi bir masal ile unutmuş ve heyecanla beni dinlemiştin."
Zihnim o anlara gittiğinde dalgın sesimle fısıldadım: "Leyla, sana masal okursam yine unutur musun tüm bu yaşadıklarını? Yine dinler misin heyecanla anlattığım masalı?" Gözlerim çaresizliğime dolduğunda başımı, cevap alamadığımda salladım ve koca odanın içinde git gide küçülen bedenim ile ona, şuan sığınağım ve umudum olan, bildiğim tek masalı anlatmaya başladım.
Gezegenleri gezen Küçük Prens'i.
✨
21 Kasım 2019
Her insan bir olmazdı. Bunu anlamıştım yaşadığım zaman boyunca. Kimse kimseyle aynı değildi. Hayatlar farklıydı, hayatlara giren insanlar da. Etrafıma baktığımda aile görüyordum, kendime baktığımda ise bir hiç.
Yaşadığım şeyler herhangi bir ailede yaşanacak şeyler değildi. Biz zorunluyduk aile olmaya, daha doğrusu aileymiş gibi davranmaya zorunluyduk. Farkındaydım bunun. Şayet karşımda duran adamın bana söyledikleri bir babanın kızına söyleyeceği şeyler değildi.
Leyla küçük elleri ile kolumu tuttuğunda düşüncelerim hızla uçup gitti. Leyla’ya baktığımda ağlıyordu. O an bulunduğumuz durumun daha çok farkına vardım. Babam, takma adıyla Kerpeten Rıza, Leyla’nın karşısına geçmiş, ona pis bir teklif sunuyordu.
"Bana eğer karşı gelirsen, zorla olur bu iş, geleceksin!"
Onun sesini duyduğumda Leyla’yı arkama daha çok sakladım. Fakat Leyla saklanmayı istemiyor gibiydi. "Ben senin o pis madde için satabileceğin herhangi bir eşya değilim. Sen korkunç bir adamsın, çok korkunçsun!" Korkmadan söylediği kelimeler bunu gösteriyordu.
Nefesimi verdiğimde Rıza bana döndü. "Ya sen, küçük katil. Madem küçük kardeşin istemiyor, onun yerine sen de bu görevi üstlenebilirsin. Yapmadığın şey değil onu korumak, bu sefer de korusana onu!"
Kaşlarımı çattığımda yumruklarımı da sıkmıştım. Sırf para kazanmak için pis bir madde satıyordu. Ve bu yetmemiş olacak ki, karşılığında bir de Leyla'yı bu işe sokmaya çalışıyordu. Güçlü çıkardığım sesimle "Ne Leyla ne de ben senin için kendimizi feda etmeyeceğiz. Kendi teklifini kendine sakla ve ondan uzak dur!" dedim.
Rıza’nın cevap vermesini beklemeden Leyla'ya döndüğümde "Hadi gidiyoruz," diye fısıldadım. Sonra da kolunu tuttum ve arkamı dönüp kapıya adımladım. Fakat bu amacım, Leyla'nın kolundaki elimi itmesi ile son buldu. Bu hareketine kaşlarımı daha çok çattığımda ona döndüm. Fakat bu sefer de Leyla'nın beni göğsümden itmesi ile olduğum yerde afalladım.
"Ne yapıyorsun sen?" Sesim fısıltı olarak çıkmıştı. Leyla’nın niye böyle davrandığını anlamamıştım. Leyla üstüme adım atarak ilk defa bana bağırmaya başladı: "Senin yüzünden! Senin yüzünden bunları çekiyorum ben. Bana gelip neredeyse her gün aynı şeyleri söylemelerinden yoruldum, anlıyor musun?" Durdu, sanki bir şey daha söylemek istiyor fakat söyleyemiyor gibiydi. "Keşke..." dediğinde arkasında ne söyleyeceğini bilmiyordum. "Keşke seni hiç tanımasaydım."
Söyledikleri kanımı dondurduğunda sarsıldım. Rıza’nın bir önemi kalmamıştı o an. Boğazımda oluşan sızı gözlerime vurduğunda titreyen sesimle sadece "Neden?" dedim. Gözlerine baktım, Leyla’nın yeşilin en güzel tonu bildiğim gözlerine. Her zaman böyle mi düşünmüştü? Ben ona hep bela mı açmıştım? Oysa benim uğraştığım tek bir şey vardı, o da onu bu dünyadan uzak tutmaktı.
Leyla acımasız sözlerini sıralarken gözünde pişmanlığın zerresini görememiştim. Babam gibi bakıyordu. Tek suçlu benmişim gibi. İnsanların bakışlarındaki suçlayıcı ifade canımı yakmazdı. Her zaman gördüğüm şeylerden biri olduğu için bende etki yaratmazdı.
Şimdi de yaratmamalıydı. Peki ama o zaman niyeydi bu kalbimdeki acı?
Leyla arkamdan çıkıp kapıya yöneldiğinde arkasından gitmedim. Karşımdaki duvara yönelttim bakışlarımı. Leyla’nın arkasından Rıza adımladığında bile adım atmamış, olduğum yere çakılı kalmıştım.
Bir projeksiyon vardı sanki tam arkamda. Ve karşımdaki duvara benim zorlukla yaşadığım hayatımı sunuyordu. Acımasızca. Tekrar tekrar. Ne geriye bir adım atabiliyordum ne de ileriye. Bir güç beni tutuyordu, engelliyordu gitmemi.
Nefesimi verdiğimde Leyla'nın çırpınışlarını duydum. Rıza mı tutuyordu onu? Engellemek için yanlarına gitmem gerekmiyor muydu benim? Peki neden hâlâ buradaydım?
"Onu o yanında değilken de koruyabilirsin," diye fısıldadım kendime, kimsenin duymayacağı bir sesle. Madem Leyla beni istemiyordu. Madem benim yüzümden yaşadığı tek hayatı ona zehir oluyordu. Saygı duyup kenara çekilmem gerekiyordu. Öyle de yapacaktım. Onun hayatına karışmayacaktım fakat bu onu korumayacağım anlamına gelmezdi.
Onu koruyacaktım. O, onu koruduğumu bilmese dahi ben onu her daim koruyacaktım, kendimden bile.
Sesler arttığında gözlerimi kapattım ve bu anın bitmesini istedim. Leyla'nın beni yanında istemediğini hatırlattım kendime. Gitmemeliydim. Ve...
Gitmedim.
Leyla'nın çırpınışları son bulup odayı Rıza’nın acı dolu sesi doldurduğunda da kendime engel oldum.
Gitmedim.
Yutkunduğumda gözlerimi açtım. Burada değil gibiydim. Yorulmuştum artık. Arkadan Leyla’nın Rıza’ya sarf ettiği sözler kulağıma iliştiğinde duymazdan gelmeye çalıştım, aynı şekilde Rıza'nın da Leyla'ya söylediği akıl almaz kelimeleri de. Duymak istemiyordum. Çıkıp gitmek istiyor ama bir adım dahi atamıyordum.
Fakat kendimi zorlamam gerekiyordu. Muhtemelen Leyla Rıza’ya onun canını acıtacak bir şey yapmıştı. Rıza Leyla’ya zarar vermeden onu buradan çıkartmam gerekiyordu. Zoraki bir şekilde kendimi onlara doğru döndürmeye çalıştığımda duyduğum ses geç kaldığımı gösterdi.
Bir tokat, ardından da Leyla'nın acı çığlığı.
Üzerimdeki kasveti kenara atarak hızla arkamı döndüğümde kendime sessiz küfürler ettim. Leyla’ya baktığımda küçücük bedeni ile duvarın köşesine sinmiş, korku dolu gözlerle yanağını tutuyordu. Aynı hızımla yanına varmam ve yanına eğilmemle gözlerim eliyle tuttuğu yanağına kaydı.
Elimi kaldırıp onun narin elini tuttuğumda yavaşça aşağı indirdim. Sonra da elinin arkasında kalan ize baktım: Rıza’nın elinin izine. Öfke iliklerime ulaştığında Leyla’ya bakmadan ayağa kalktım ve Rıza’ya döndüm.
Nefretle yüzüne baktım. Ne istiyordu? Leyla ona ne yapmıştı? Leyla'dan ne istiyordu? Ellerimi onun göğsüne koyup ittiğimde sabrımın son sınırı ile bağırmıştım: "LAN NE İSTİYORSUN SEN BU KIZDAN NE!"
Bağırışıma karşılık sinsice güldüğünde, sinirden kafayı yiyecektim. Elimi yüzüme sıvazlayıp derin bir nefes aldığımda Rıza karşımda hâlâ çapkınca gülüyordu. Bu günün sonu güzel bitmeyecekti. Bunu anlamıştım. Leyla’ya bakmadan emrivaki sesimle "Odaya geç," dediğimde neler olacağını Leyla da anlamıştı.
Biliyordu, bu iki kelimenin ardında saklanan acımasızlıkları. Ona ne zaman bu cümleyi söylesem, akşamında onun yanına geldiğimdeki hâlimi biliyordu. Ya onun bana armağan ettiği morluklarla ya da vücudumun çeşitli yerindeki yanık izleriyle geldiğimi biliyordu.
Hiç ikiletmeden odadan çıkan Leyla’yla gözlerim duvarda asılı olan siyah demire kaydı. Olacaklar gözümün önünde canlandığında kendimi nasıl koruyacağımı düşünüyordum. Yeter miydi gücüm onu uzaklaştırmaya? Bilmiyordum. Bugüne kadar yetmemişti ki şimdi yetsindi.
Belirli olan senaryo gerçekleşecek ve ben hiçbir şey yapamayacaktım çünkü bu bir kabullenişti. Leyla ile karşı karşıya konulduğum bu tartıda her zaman onu havada tutmaya çalışıyordum. Onu suçsuz, onu masum tutmaya çalışıyordum.
Ama aynı zamanda da kendimi dünyanın en azılı suçlusuymuş gibi ceza çekerken buluyordum.
Kerpeten Rıza adımlarını duvardaki demire yönlendirdiğinde gözlerimi kapattım. Sesleri dinledim. Karşı koyamazdım. Küçük bedenim ona kafa tutmaya yetmezdi.
Ama her zaman yaptığım gibi bir söz verebilirdim kendime.
Sesleri dinledim. Önce duvardan alınan demirin acımasızca duvara çarparak çıkardığı o tiz sesi duydum.
Sonra adımları buraya yönlenmiş olan adamın, Rıza Armağan'ın sesini duydum.
Bir gün gelecekti elbet.
Bir gün gelecekti. Hem de öyle bir gelecekti ki, zayıfların zafer çığlıklarını attığı, güçlülerin ise kaybeden yakarışlarını attığı bir gün olacaktı bu.
Bunu kimse yapmasa bile ben yapacaktım. O günü, ne olursa olsun, ne yaşamış olursam olayım getirecektim.
Ve herkese doğru bildikleri yanlışları gösterecektim.
---
Gitmişti. Kapıyı ardından kapatıp gitmişti. Ne gözlerimde bir yaşam vardı ne de içimde. Kaybediyordum. Mutluluğumu, üzüntümü, acımı, sevincimi, her bir duygumu gün geçtikçe beynimden siliyordum.
Çünkü canım yanmıyordu. Bedenime aralıksız yediğim darbeler artık canımı yakmıyordu, en çok da bunu anlamıyordum. O kadar mı alışmıştım? Tepki vermeyecek kadar, bağırıp çığlık atamayacak kadar. Şayet eğer acılarımı hissetseydim, şu an tenimin çeşitli yerlerinde oluşan morluklara gözyaşı dökmem gerekirdi.
Ama yapamıyordum. Saatlerdir git gide şişen ayak bileğimdeki morluğa bakıyor ama acımı azaltacak herhangi bir şey yapamıyordum. Bakıyordum sadece. Artık sorgulamıyordum bile. "Neden?" demiyordum. Ya da "Niye?" demiyordum.
Dediğim tek bir şey vardı, o da şuydu: "Ne zaman bitecek?"
Yerdeki siyah demire baktığımda çocukluğumu görüyordum. Atamadığım çığlıkları duyuyordum, verdiği acıyı hissediyordum. Ama her şeye rağmen yine de karşı çıkmıyordum. Hak ediyordum belki de.
Sonuçta ben bir katildim. Annesini öldüren bir katil.
"Katiller yaşadığı tüm acıları hak ederler" diyordu Rıza. Ben de hak ediyordum. Karşı çıkmıyordum. Çünkü hakkım yoktu buna. Aklıma o anlar hücum ettiğinde uyanışımı hatırladım.
Elimde kanlı bir bıçak ile annemin başında kendime gelişi. Onu nasıl, neden öldürdüğümü hatırlamıyordum. Sadece öldürmüştüm. Bunu biliyordum, bu yüzden çektiğim, yaşadığım her şeyi sonuna kadar hak ediyordum.
Nefesim hatırladıklarımla yetmemeye başladığında yutkunarak ellerimi yere koydum ve acımalarına rağmen onlardan destek alarak ayağa kalktım.
Duygusuz gözlerim ile kapıya baktığımda sarsak adımla oraya doğru varmaya çalıştım. Adımı daha atamadan yere düşecek gibi olduğumda, bulunduğum duvar dibinden tutundum.
Canım acısa dahi gitmek zorundaydım. Leyla'nın yanına gitmek zorundayım. Olmuyordu, yapamıyordum. Bu belki bencillikti ama başka türlü uzaklaşamıyordum geçmişten. Gün geçtikçe batıyordum bu çukura.
Adımlarımı yavaş bir şekilde Leyla'nın odasına yönlendirdiğimde çoktan kapıyı açmış ve koridora yönelmiştim.
Uzun uğraşlar sonucunda Leyla’nın odasının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. İçeriye girdikten sonra nasıl bir Leyla ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Kapıyı tıklatıp Leyla'nın gelmemi söylemesini bekledim. Dakikalarca beklememe rağmen içeriden bir ses gelmediğinde, söylediklerinde ciddi olduğunu anladım Leyla'nın.
İstemiyordu beni. Titreyen bacaklarımı umursamayarak arkamı döndüğümde, açılan kapı ile olduğum yerde kaldım. Açmıştı kapıyı. Uzun sürmüştü ama kapıyı açmıştı bana Leyla. Yüzümde buruk bir tebessüm ile arkamı döndüğümde dolu gözleriyle bana bakan küçük bir kız çocuğu görmeyi beklemiyordum.
Dolu dolu olan gözleri canımı yaktığında kısılmış sesimle "Girebilir miyim?" diye sordum. Leyla bir şey demeden kapıdan çekildiğinde nefesimi vererek yavaşça odanın içine girdim.
Odaya girip kapıyı kapattığımda Leyla duvarın dibine oturmuştu. Zoraki adımlarla yanına gittim ve sorgulayan gözler ile yanına oturdum. Cevap vermiyordu bana. Yüzüme de bakmıyordu. "Çok mu kızgınsın bana?" diye sorduğumda aniden bana dönmesi beklemediğim bir şeydi.
Dolu gözlerine eş değer titrek sesiyle "Yalan söyledin," dediğinde kaşlarımı çattım ve yüzüne daha dikkatli baktım. Gözünden bir damla yaş düştüğünde sözlerine devam etti: "Beni hep koruyacağına söz vermiştin. Yapmadın."
Söylediklerine başımı eğdim, haklıydı. Ona söz vermiş ama tutmamıştım. "Haklısın," Kendi sesimi kendim bile zor duymuştum. Gözlerim ayağımdaki morluğa kaydığında Leyla'nın da oraya baktığını hissettim. Sonra da "Çok acıttı mı?" diye sorduğunu duydum.
Başımı hayır anlamında sallarken aslında yalan söylemiyordum. Çünkü acısını hissetmiyordum. Bedenimdeki hissizlik buna engel oluyordu. Leyla saatler öncesine kadar söylediklerinden pişman olmuş gibi mırıldandığında dudağımın kenarı kıvrıldı.
"Alev... ben söylediklerimde ciddi değildim."
Bakışlarımı onun yüzüne çıkardığımda gözlerinin içine baktım. Ve "Biliyorum," diye fısıldadım. Sonra da "Ama yine de bana seni korumadığım için kızgınsın, bunu da biliyorum," dedim. Bakışlarını kaçırdığında başımı gülerek salladım ve kafamı ona doğru eğerek oyunbaz bir tavırla "Sana bir teklifim var," dedim.
Göz ucuyla bana baktığında teklifimin ne olduğunu merak ediyor ama bunu sormuyordu. Sesimi heyecanlı çıkarmaya çalışarak "Sana bir masal anlatmamı ister misin?" dediğimde tahmin ettiğim gibi hızla bana dönüp "Ne masalı?" diye sordu.
Gözlerinde çocuksu bir heyecan vardı ama bana olan öfkesi de vardı. Bu hâlini göz ardı ederek konuştum: "Gezegenleri gezen Küçük Prens'in masalı."
Bakışları meraklı bir ifadeyle dolduğunda cevap vermedi. Bu demek oluyordu ki masalı merak etmiş ve okumamı istiyordu. Bacağımı yavaşça yere doğru uzattığımda Leyla önce yeşil gözleriyle bacağıma, ardından da bana baktı ve hep yaptığı gibi yavaşça başını bacağıma yasladı ve yere uzandı.
Elimi kıvırcık saçlarına geçirip saçlarını okşadığımda aynı zamanda da Küçük Prens'i anlatmaya başladım.
"Küçük Prens kendi gibi küçük bir gezegende yaşıyordu. Bu öyle bir gezegendi ki, Prens bir sandalyeyi çekerek gün batımını tam 44 kez izleyebilirdi. Öyle bir gezegen düşün; bu gezgende küçük Prens çok yalnızdı, tek bir arkadaşı vardı: bir gül. Fakat bu gül öylesine kibirliydi ki, Prens'in ona verdiği sevgiye, değere hiçbir zaman aynı şekilde karşılık vermedi. Ve bundan yorulan küçük Prens yedi gezegeni de gezmeye karar verdi."
Leyla'ya baktığımda kaşlarını çatmış, pür dikkat beni dinliyordu. Aklına takılan bir şey varmış gibi bana döndüğünde "Gül Prens'i sevmiyor muydu ki Prens gitti?" diye sordu. Sesi cılızdı.
"Gül, sevgisini yanlış gösteriyordu Leyla. Prens de bu yüzden büyüklerin dünyasını görmeye karar verdi. İlk ziyaret ettiği gezegen bir Kral'ın gezegeniydi. Bu Kral yalnızca emretmekten anlıyordu, hatta öyle ki Küçük Prens esnemek istediği zaman bile Kral buna karşı çıktı ve kural koydu. Prens o an bu Kral'ın sadece emretmekten ibaret olduğunu anladı."
"İkinci gezegen bir şöhret budalasının gezegeniydi. Sadece alkışlanmak isteyen, neye alkışlandığını bile bilmeyen biri. O bir şeylerin değeri yerine hep başkalarının onayını arıyordu. Küçük Prens 'çok garip' diye düşündü."
"Üçüncü gezegen daha da kötüydü, bir ayyaşın gezegeniydi. Ayyaş içmekten utanıyor, sonra da utancını unutmak için içiyordu. Küçük Prens bu ayyaşın bu kısır döngüden nasıl kurtulacağını düşündü."
"Dördüncü gezegen," dedim, sesimi alçaltarak. "Bir iş adamının gezegeniydi. Bu adam sürekli yıldızları sayıyor ve sahibi olduğunu iddia ediyordu. Prens bu adama 'Yıldızlara faydan ne?' diye sorduğunda bile adam yıldızları saymaya devam etmişti."
"Peki ya beşinci gezegen, bu gezegen kime aitti?" Leyla merakla sorduğu soru ile yaşadığımız şeyleri unutmuş gibiydi. Bu hâline gülümseyerek devam ettim.
"Beşinci gezegen bir fenerciye aitti. Tek bir görevi vardı: feneri açıp kapatmak. Başka hiçbir şey yapmıyordu, belli saatlerde feneri açıyor ve her zaman aynı saatte feneri kapatıyordu..."
"Altıncı gezegen ise bir coğrafyacıya aitti. Coğrafyacı sürekli yeni bulduğu yerleri bir deftere yazıyordu. Küçük Prens 'en başarılı ve işe yarar bir şey yapan büyük bu adam' diye düşündü, fakat sonra coğrafyacının etrafındaki çiçeklerin geçici olduğunu söylemesi ile bu kararından vazgeçti."
"Ve sırada yedinci gezegen, yani Dünya'ya geldi. Burada ise uçağı bozulan bir pilot ile karşılaştı. Küçük Prens’i gören pilot da ilk başta diğer büyükler gibi davransa da, zamanla Prens ona kalple bakmayı öğretir. Ve küçük Prens en sonunda da bir tilki ile tanışır."
"Tilki," dedim, en önemli yere gelerek. "Küçük Prens'e evcilleştirmenin, bağ kurmanın ne demek olduğunu öğretir. Sonra da küçük Prens'e 'Sen dünyada benim için tek olursun, ben de senin için tek olurum' der. Böylece küçük Prens, hiç küsmeden baktığı gülü aslında evcilleştirdiğini ve onunla bağ kurduğunu anlar."
Git gide gözleri kapanan Leyla’ya baktım, sonra da devam ettim.
"Artık ayrılma vakti geldiğinde ise tilki Prens'e çok önemli bir sır verir: 'İnsan ancak yüreği ile baktığı zaman gerçeği görebilir, gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.' Ve Prens bu sırla sorumluluklarını hatırlayıp gezegenine geri döner."
Sustum. Leyla’nın yüzündeki tokat izine baktım, beyaz teninde izi çıkmış olan tokat izine.
"Affettin mi beni?" diye sordum, sesim güçsüz çıkıyordu.
Leyla başını hafifçe kaldırıp bana baktığında "Affettim," dedi ve boynuma sarıldı. O an canım acısa da önemli değildi. Beline sardığım kollarım ile Leyla’yı sıkıca sarmaladığımda o uyuya kalmadan önce son cümlelerimi fısıldadım.
"Bundan sonra ne zaman seni bıraktığımı düşünürsen bu masalı hatırla ve bu düşünceden uzaklaş, Leyla'm."
✨
23 Mayıs 2025: Günümüz
Alev Armağan'dan:
Leyla’nın yattığı odadan çıktığımda, geçmişin acısı ve masalın umudu içimde karmaşık bir düğüm oluşturmuştu. Yedi yıl önce Leyla’ya vurulan o tokat, beni Rıza’nın en sadık silahı yapmıştı. Bugün ise Leyla'yı komaya sokan zehir, beni Halil Korkmaz'ın en büyük düşmanı yapacaktı. Benim Leylam komaya gireli neredeyse 1 ay olmuştu. Artık durmak yoktu.
Boş koridorda yürürken, Nazlı Akçay'ın söylediği o kelime zihnimi kemiriyordu: "Kadın." Panzehiri getiren kadın kimdi? Bu, Vural'ın ailesinden bir müttefik miydi yoksa tamamen bağımsız bir düşman mıydı? Hiçbir şey bilmiyordum.
Kaan'ın duvara yaslanmış, beni bekleyen sıkılmış tavrını gördüğümde tam ona doğru adım atmıştım ki, çalan telefonum ona varmama engel oldu. Telefonu çıkarıp numaraya baktığımda gizli numara olduğunu gördüm. Aramayı reddedeceğimde içimde bir huzursuzluk belirdi. Ve aramayı sağa kaydırarak yanıtladım.
Soğuk ve keskin tonda olan sesim ile konuşmaya başladım: "Kimsiniz?"
Hattın diğer ucundan boğuk ve kısık ama oldukça tanıdık bir erkek sesi geldi. Bu sesin kime ait olduğunu düşünürken karşı taraf konuşmaya devam etti: "Çok acele ettin Alev Armağan. Babanın ve Halil'in kökünü kazımak için çok acele ettin. Bu acele ile hiçbir ilerleme kaydedemezsin sen."
Sesin sahibini hatırlamıştım. Bu, zamanında Rıza'nın borçlularından, yeraltı dünyasında Tilki unvanı ile anılan bir aracıydı.
Öfkenin hızlı bir şekilde bedenimi ele geçirmesi ile "Ne istiyorsun, Tilki?" diye tısladım.
"Beni hatırlaman güzel. Benim bir şey istediğim yok. Bir şey veriyorum. Düşmanımız ortak, Alev Armağan: Halil Korkmaz. Onu bulmana yardım edeceğim, yanlış yoldasın. Halil'in şu an saklandığı yeri biliyorum."
Duyduklarımla donakaldığımda Kaan git gide yaklaşıyordu. Halil Korkmaz'ı daha Kaan'a bile söylememişken, bu Tilki nereden biliyordu?
"Nerede!"
"Eski Sanayi Bölgesi. Terk edilmiş 19 Nolu Depo. Ve acele et. Halil'i bu kez elinden kaçırma. Bu şansı kaçırırsan Cengiz Demir onu sana karşı kullanacak. Unutma Alev, senin en büyük düşmanın bile en değerli müttefikin olabilir."
Hattaki ses, cızırtı sesi ile kesildiğinde telefonu yavaşça indirdim. Vücudumdaki tüm yorgunluk gitmişti. Geriye sadece saf bir öfke ve hedef odaklı bir kararlılık kalmıştı.
Kaan nefes nefese yanıma geldiğinde, yüzüme bakışı endişeyle doluydu: "Ne oldu Alev, kimdi arayan?" dedi.
Ona baktım. Gözlerimdeki acımasızlık, geri dönülmez bir yola adım attığımın kanıtıydı.
"Gerçekler, Kaan," dedim. "Rıza’nın ve Cengiz’in sonu olacak gerçekler. Leyla'nın intikamı başlıyor. Hemen arabayı hazırla. Eski Sanayi Bölgesi, 19 Nolu Depo'ya gidiyoruz. Halil Korkmaz'ı görmeye ve..." Karşıma baktım. Sonra da başımı kaldırarak devam ettim.
"Bu işi burada bitirmeye..."
