9. bölüm · GİZLİ KİMLİK
7. BÖLÜM YIKIMIN SESSİZLİĞİ
YEDİNCİ BÖLÜM: YIKIMIN SESSİZLİĞİ
"Zaman durmuştu. Geriye sadece, kurtarıcıların zafer eşiğinde dahi kendi nefeslerinde boğulduğu o büyük, sağır edici sessizlik kalmıştı."
Bölüm Şarkısı ✨:
Furkan Olgaç - Nefretle Aşk Arasında
Vural Demir'den:
Sabahın güçsüz ışıkları odadan içeri girerken, son baskında yaşadığımız kayıplara bakıyordum. Her ne kadar az adam kaybetmiş olsak da, her biri önemli kişilerdi.
Elimle yüzümü sıvazlayıp dosyayı masaya savurduğumda, odanın kapısı çaldı.
Gözlerimi kapıya çevirerek solgun bir sesle "Gel," dediğimde içeriye girenin Göktuğ olduğunu gördüm.
İçeriye girdikten sonra kapıyı arkasından kapattı. Burnunu çekti ve nefes verdi. Ardından da yanıma doğru adımlar atıp konuşmaya başladı: "Olanları duydun mu? Her yer sallanıyor."
Kaşlarımı çattığımda, Göktuğ'un neyden bahsettiğini anlamamıştım. Sorgulayıcı yüzüme baktığında: "Abi Korkmazlardan bahsediyorum, ha bir de..." Kafasını önündeki savrulmuş dosyaya çevirdi: "Armağanlardan."
Armağanların ismini duymam ile koltukta yatay pozisyonumdan oturur pozisyona geçtiğimde, pürüzlü sesimle: "Armağanlar mı? Onların Korkmazlar ile ne gibi işleri var ki?" diye sordum.
Göktuğ tekrardan bana bakarak: "Bence kendin okumalısın," dedi. Masanın üstünde duran bilgisayarı kendine çevirdi. Olanlara mantık erdirmeye çalışıyordum, dizimi titretiyordum.
Göktuğ ekrana bakarken aradığını bulmuş gibi: "Evet, işte tam olarak bundan bahsediyorum," dedi ve ekranı bana çevirdi. Ona anlamsız bakışlar attım ve büyük harflerle yazılmış olan haberi okumaya başladım:
SON DAKİKA: ÜNLÜ İŞ ADAMI VE YERALTI DÜNYASININ ÖNEMLİ İSMİ HALİL KORKMAZ, BU SABAH ERKEN SAATLERDE GİZLİ MALİKÂNESİNDE DİZ KAPAKLARINDAN VURULMUŞ HALDE BULUNDU. Aynı saatlerde evde olduğu belirlenen Armağanlar'dan şüphe ediliyor. Bu intikam saldırısı, iki düşman çete arasındaki rekabetten mi, yoksa daha farklı bir sebepten dolayı mı? Araştırmalar sürüyor.
Kaşlarımı daha fazla çattım. Başımı hafif sola çevirerek bunu yapanın kim olduğunu düşündüm. O muydu bunu yapan? Beni vurduğu gibi bu sefer de Halil Korkmaz'ı mı vurmuştu? Geçerli bir sebebi var mıydı, bilmiyordum. Ama ne olursa olsun öğrenecektim.
Derin bir nefes alarak Göktuğ'a baktım. O sırada kapı bir kez daha açıldı. Göktuğ'la kapıya baktığımızda Bu sefer girenin babam olduğunu gördüğük. Göktuğ ile ayağa kalktığımızda babam eli ile oturmamızı işaret etti sonra da yavaşça Göktuğ'un karşısındaki koltuğa oturdu. Ceketini düzeltirken gözleri bilgisayarı buldu, ardından da kafasını yavaşça sallayarak: "Anladığım kadarıyla olanlardan haberiniz yok. Basının ulaştırdığı kadar biliyorsunuz."
Cevap vermediğimde, babamın bana bakan gözleri Göktuğ'a döndü. Göktuğ yerinde rahatsızca kıpırdandığında babam bu sefer de kafasını eğerek konuşmasına devam etti: "Leyla Korkmaz. Halil Korkmaz'ın yeğeni. Alacaklılarmış. 5 gün önce kafeye küçük çaplı bir baskın yaparak onu almışlar." Nefesini vererek güldü: "Armağanlar da, ya da daha doğrusu Alev Armağan, Leyla'yı bulunca tahmin ettiğiniz üzere delirmiş ve sıkmış diye düşünüyoruz. Daha tam bir bilgi yok elimizde ama olanları bağdaştırdığımızda ortaya çıkan görüntü bundan ibaret."
Babamın sözlerine yanağımı ısırdığımda Göktuğ anlamamış gözlerle babamın üzerinde gezdirdi ardından da: "İyi de Cengiz Amca, bunun bizimle ne ilgisi var? Onların düşmanlığı bizi hangi açıdan ilgilendiriyor orayı anlamış değilim," diye sordu.
Babam acımasız bakışlarını bana çevirdiğinde: "Buraya da bu yüzden geldim zaten. Leyla. O küçük kız Alev'in tam anlamıyla hayatı. Alev'in Leyla'ya bağlılığını, güçsüzlüğünü hepimiz biliyoruz. Eee, Leyla ölümün kıyısındayken Alev'in gücünün de kalmadığı bir gerçek. Eminim o yıkılmaz kişiliği yok olmuştur."
Bakışlarını Göktuğ'a çevirdi. "Bu da bizim onu kendi tarafımıza çekip güçsüz yönünden faydalanmamız için bir şans. Sen, Vural."
Bakışlarının tekrar hedefi olduğumda söyleyeceklerinin ne olduğunu tahmin ediyordum. "Sen Alev'in yanına gidecek ve onun zayıf yönünü ele alarak ağzından bilgi toplayacaksın. O zeki bir kız, dikkatli ol, amacını öğrenmesin. Olabildiğince yakın davran. Eğer zorlarsa zor kullanmaktan çekinme ama dediğim gibi yine de kolay yoldan halletmeye çalış."
Onun ismini duymam ile ellerimi yumruk yaptım. Nefesim hızlandığında, yumruk yaptığım elimi açıp bana verdiğinden beri hiç takmadığım kolyeyi cebimden çıkardım. Babama herhangi bir cevap vermedim. Sadece kolyeye baktım.
Babam cevap vermeyişime: "İstemiyorsan Göktuğ da gidebilir ya da başka biri. Onunla karşı karşıya gelmeye zorunda—" Babamın sözünü kestiğimde, elimde tuttuğum kolyeyi sıktım. "Gerek yok, ben hallederim. Siz hazırlıkları yapın."
Koltuğu geriye iterek kalktığımda babam da kalktı ve onu takiben Göktuğ da. Bakışlarımı kapıya çevirerek adımlarımı oraya yönlendirdim.
Kapıdan çıktığımda, Alev denen o kızın güçsüz düşüp oyunuma kanacağını sanmıyordum. Babamın da dediği gibi o zeki bir kızdı. Bunları tahmin edebilecek biriydi, hatta belki de beni bile bekliyor olabilirdi.
Onunla karşı karşıya geldiğimde nasıl birini bulacağımı bilmiyordum. Emin olduğum tek bir şey vardı. O da: Alev Armağan'ın tüm bu olanlara susup oturmayacağıydı.
...
Odadan çıkıp beni bekleyen arabanın içine oturmam sadece beş dakikamı almıştı. Fakat bu beş dakika bana beş saat gibi gelmişti. Aklımın içinde hiç susmak bilmeyen bu düşünceler günden güne beni bitiriyordu. Neydi bunun sebebi? O kadın mıydı? Daha hayatıma gireli ne kadar olmuştu ki?
Onu daha önce görmüş müydüm? Bu sorunun cevabını ne zaman düşünüp tartsam elimde koca bir olumsuzluk ile kalıyordum. "Hayır," diyordum kendime. Fakat sonra biri konuşuyordu. Ne sesini hatırladığım ne de yüzünü hatırladığım biri. Sadece konuşuyordu. Çoğu zaman ne dediğini bile anlamıyordum.
Aklım almıyordu, niyeydi bu aklımdan çıkmayan sorular?
O yanımda değilken, karşımda sürekli geçmiş beliriyordu. Kim olduğunu hatırlamadığım kişi tekrardan kulağıma fısıldıyordu sanki. "Yanlış yoldasın," diyordu. Doğru bir yol varmıydı da ben yanlış yola sapmıştım? Daha da kötüsü, bu gördüklerim geçmişten mi ibaretti yoksa aklımın oyunlarından mıydı, onu bile bilmiyordum.
Tek bildiğim, artık bir son göremiyordum. Hoş, ben daha başlangıcımı dahi hatırlamıyordum ki sonumu görseydim.
Düşüncelerim arabanın durması ile son bulduğunda, karşımda duran hastanenin isminde gözlerim gezindi: Umut Hastanesi.
İsmini taşıyor muydu burası gerçekten? Adı gibi umut veriyor muydu? Düşünceme derin bir nefes aldığımda, aklımdaki soruları yine susturamamıştım.
Burası umut mu veriyordu yoksa o umutları çekip alıyor muydu? Birazdan öğrenecektim.
Arabanın kapısını kapattığımda dışarıdaki yoğun havayı içime çektim. Yolculuk neredeyse altı saat sürmüştü. Hava kararmaya yüz tutmuş olmasına rağmen İstanbul'da hayat durmamıştı, devam ediyordu, hem de hızını hiç düşürmeden.
Şoföre dönüp: "Sen gidebilirsin, ben haber ederim," dedim. Hastaneye baktım, ardından da ekledim: "İşimiz uzun süreceğe benziyor zaten."
Tekrardan şoföre baktığımda kafasını olumlu anlamda sallayıp arabaya binip gözden kayboldu. Arabanın arkasından son bir kez bakıp hastanenin tam önünde durduğumda, ellerimi pantolonumun ceplerine yerleştirdim. Ve başımı yukarıya doğru kaldırarak büyük kapıdan içeri girdim.
Adımlarım ile bana dönen insanları fark ettim ama odağımı hiç bozmadan hastanenin kapısına ilerledim. Amacım Alev'i bulmaktı, onu da muhtemelen şu an en mantıklı yerde bulacaktım: Leyla'nın yanında.
Solumdaki sekretere yaklaştım. Genç bir adam olduğunu gördüm, üstünde işini belli eden bir takım vardı. Bana dönerek: "Evet, ne için gelmiştiniz?" dediğinde gözlerinin içine bakarak: "Leyla Korkmaz," dedim. Karşımdaki adam "yani" dercesine baktığında, gözlerimi kapattım ve burun kemerimi sıkarak: "Leyla Korkmaz'a bakmaya geldim, onun yerini söyle!"
Emrime karşı kaşlarını çattığında: "Kendisi Kırmızı Odada, göremezsiniz, çıkar mısınız?" dedi ve sandalyesinde yanındaki kadına doğru dönüp sitem etti: "Bugün aynı kişiyi daha kaç kere soracaklar merak ediyorum."
Söylediği şeylere karşılık kaşlarımı çattığımda: "Onu başka kim sordu ki?" diye sordum. Kafasını tekrar bana çevirdi ve bana doğru inanmaz bir bakış atarak: "Ne yapacaksın kardeş, kim sorduysa sordu Allah Allah! Belanı arama, göremezsin dedim işte, şimdi bas git!"
Sesli bir nefes verdiğimde, sabır çekerek asansörlerin olduğu yere ilerledim. Arkamdan seslenmesini umursamadan asansöre bindim. Katların belirtildiği yazılara bakarak kırmızı odaların bulunduğu numaraya bastım.
Kapı kapanmadan önce oturduğu yerden kalkıp bana doğru gelen sekreter umurumda değildi. Sekizinci kata ulaştığımda kapının açılması ile yukarıdaki tabelalara baktım. Kırmızı Odalar yazısını görmem ile adımlarımı oraya yönlendirdim.
Odaların bulunduğu kapıdan içeriye geçeceğimde kapıdaki güvenlik görevlisi buna engel oldu. Sinirlerime hakim olmaya çalışıyordum. Güvenliğin sesini duydum: "Buraya giremezsin, personel harici girmek yasaktır yazıyor, görmüyor musun?"
Nefesimi verdiğimde, karşımdaki güvenliğe cevap vermek için ağzımı açtım ki, sağımda duran merdivenlerden bana doğru gelen Kaan'ı gördüm. Başı yerdeydi.
Yorgun bakıyordu. Sanki ruhunun bir kısmını kaybetmiş gibi bakıyordu. Başını kaldırıp beni gördüğünde yüzündeki yorgunluğun yerini öfkeye bıraktı ve adımlarını hızlandırdı.
Bana doğru koca adımlar atarken, ağladığını belli eden sesi ile bağırdı: "Ne işin var lan senin burada!"
Güvenliği bırakarak yönümü ona döndüğümde, yüzümde bu halinden memnun olduğumu belli eden bir ifade vardı. Yanıma gelip yakama yapıştığında elimi kaldırıp hiçbir şey yapmadım. Sadece yüzüne baktım. Birazdan mahvolacak olan o yüzüne.
Sırıtışım büyüdüğünde Kaan tekrardan çıldırmış gibi bağırdı. Acısını nereden çıkaracağını bilmiyor gibiydi: "Ne bu hâl? Küçücük bir kız mı size bunları yapan!"
Alaylı sözlerime tekrardan sesli bir küfür savurduğunda, yumruğunu yüzüme atmak için hareketlendi. Yumruğu yüzüme ulaşmadan havada tutup ters çevirdiğimde, bu sefer de canının acısına bağırdı. Sanırım kırmıştım.
Az önce kapıda nefretimi kazanan genç çocuk bize doğru yaklaşırken Kaan'a döndüm. Güvenlik aklına yeni gelmiş gibi Kaan'ı benim yanımdan çekip aldığında karşı koymadım. Fakat bu, hesap sormama engel değildi. Parmağımı ona doğru kaldırarak sessizce: "Alev nerede? Bir kez soracağım, o nerede?"
Kaan kolunu tutarken, acısını unutmuş gibi: "Sanane lan, ne yapacaksın onu? Senden büyük dertlerimiz var bizim!" diye bağırdı. Sözlerine gülerek cevap verdiğimde amacım onu deli etmekti: "Ahh, çok üzüldüm. Sevdiğin içeride can çekişiyor değil mi? Zor bir duygu olmalı fakat yaşayacağını sanmıyorum. Kendini hazırla, benden sana bir dost tavsiyesi."
Bana doğru, önündeki güvenliği umursamadan tekrar yanaşmaya çalıştığında sekreter ve ekibi yanımıza gelmişti. "Sen laftan anlamıyor musun? Defol git dememiş miydim ben sana!" Yanındaki adamlara dönüp: "Alın şu dengesizi buradan!" dediğinde, çok bile dayanarak üstüne atıldım.
Kolumdan çekiştirmeye çalışan iki adamı başımdan savarak sekreteri yere yatırdım ve üstüne eğilerek yumruklarımı geçirmeye devam ettim.
Kendini savunamayacak hale geldiğinde tekrar bizi izleyen Kaan'a çevirdim bakışlarımı. Az önceki kavgayı eden ben değilmişim gibi takım elbisemin üstündeki tozları temizlediğimde sakin bir şekilde: "Alev nerede?" dedim.
Az önceki güvenliğin: "Ne Alev'miş arkadaş," dediğini duydum. Bakışlarımı ona çevirdim. Öldürücü bakışlarımın hedefi olduğunda bana bakarak yutkundu ve: "Şu kızıl saçları olan kızı soruyorsanız, arka bahçeye doğru giderken gördüm en son."
İstediğimi aldığımda, oluşan hengameyi arkamda bırakarak merdivenlere yöneldim. Basamakları ikişer üçer inerken, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.
Ya babamın dediği gibi yıkılmış bir Armağan ile karşılaşırsam ne olacaktı? İlk günden itibaren ateş saçan gözleriyle karşımda durup gözlerimin içine korkusuzca bakan Alev yok olduysa ne olacaktı?
Alev Armağan'ın gücü gerçekten o kızda mı saklıydı?
Bahçeye çıktığımda arkama baktım, gelen giden yoktu. Zaten dışarıda olduğum için artık önemseyeceklerini sanmıyordum. Ellerimi tekrardan ceplerime sıkıştırdım ve bahçenin arka tarafına yöneldim.
Burası ön tarafa göre daha tenhaydı. Nadir insan vardı. Sanki ön tarafta umutla dolu insanlar varken bura umutsuzlara kalmıştı.
Gözlerim etrafı kaplamaya başlayan karanlığın içinde kızıl saçın sahibinde durduğunda, az önce savaş çıkartan Vural kaybolmuştu sanki.
Yerine ne yapacağını bilemeyen bir Vural gelmişti. Oysa belli değil miydi? Onu can evinden, tam kalbinden vuracak ve bu savaşı kazanacaktım.
Peki neden aklımdaki buyken kalbim tam tersini söylüyordu? Bunca yıl varlığını belli etmemiş olan oyken, ne diye çıkıp şimdi atmaya başlamıştı?
Başımı iki yana sallayıp ona doğru adım attığımda, beni fark etmesini bekledim. Duvarın dibindeydi. Bir bacağını yere uzatmış, diğerini de kendine çekmiş ve kolunu da dizine koymuş, karşısına bakıyordu.
Ona yaklaştıkça vücudundan gelen o kan kokusu ciğerlerimi yakmaya başlamıştı. Üstünde Leyla'nın olduğunu tahmin ettiğim kanlı gömlek vardı. İki hafta önce beni vuran kadının kokusuydu bu. Ama şimdi karşımda duran görüntü tam aksini iddia ediyordu, bu kokunun altına hapsolmuş, çürümeye yüz tutmuş gibiydi.
Adımlarımı hızlandırdığımda beni vurduğu anı aklıma getirdim. Gözündeki nefreti hatırladım, düşmanlığını hatırladım. Necmi'yi vurduğum gün gözlerimin içine bakarak "Senden nefret ediyorum" deyişini...
O benden nefret ederken ben niye ona iyi yönden bakacaktım ki? O hak etmiyordu sevilmeyi. O, birinin sevemeyeceği kadar bencildi. Gözü kendinden başkasını görmezdi.
İçimde susmak bilmeyen ses "Eğer kendinden başkasını düşünmeseydi, şu an burada bu halde olmazdı" dediğinde, ona sessiz bir küfür savurarak yanına gittim. Adımlarımı yanı başında durdurduğumda beni, düşüncelerimin aksine, fark etmedi. Ya da fark etmek istemedi.
Ona yakın davranmak zorundaydım. Onu ele geçirmek için yakın davranmam gerekiyordu. Onun yanında ben de sırtımı duvara vererek oturdum. Onun yaptığı gibi bir bacağımı öne uzatarak oturdum.
Gözlerim onun yanına oturuncaya kadar üstünde gezmişti. Dudakları kurumuş, hafif bir şekilde çatlamıştı. Yüzündeki makyajın izleri, saatler süren ağlamanın ardından çenesine kadar akmış, kurumuştu. Boynunun hemen altındaki zincir, onu boğuyor gibiydi. Bir gün önce İstanbul'u titreten kraliçe, şimdi bir harabeydi.
Ve baktığı yöne baktım. İki tane küçük kız çocuğu vardı. Biri bankta oturuyor, diğeri de onun önünde eğilmiş, bacağındaki kanı temizliyordu. Banktaki kız ağlıyordu, yerdeki kız onun gözyaşını siliyordu.
Nefesimi verdiğimde, "O kadar mı zor başa çıkmak?" dedim. Alev bana bakmadan konuştuğunda, sesindeki güçsüzlüğe şahit oldum. "Sen Göktuğ'a bir şey olsa başa çıkabilir miydin?" Sesi kısılmıştı, konuşamıyordu. Yanında olmasam duyamazdım.
Sorusuna kaşlarımı çattığımda bakışlarımı ona çevirdim ve yüzünü yakından inceledim. Uzun kirpikleri yeşil gözlerini çevreliyordu. Küçük burnu, her zamankinin aksine, bu sefer kıpkırmızıydı. Kırmızı dudakları yara doluydu. Sanki bulduğu her fırsatta yolunmuş gibi.
Bitkin görünüyordu.
Şu an göremediğim tek şey gözleriydi. Karşısındaki çocuklara odaklanmış ve bana hiç bakmıyordu. Sorusuna cevap vermediğimde devam etti: "Bunu düşünmek bile seni deli ederken bana gelip 'zor mu' diye soramazsın." Sesi fısıltıdan ibaretti, gözünden bir damla yaşın aktığını gördüm.
O konuşurken zihnimde günlerdir susmayan o kişinin sesi tekrar canlandığında gözlerimi kapatıp geçmesini bekledim. Zihnime ya Alev'i hatırladığımda ya da onu gördüğümde hücum ediyordu.
Alev'e baktım. Babamın sürekli aklıma işlediği o düşman kavramı neden bu kadının yanına gelince anlamsızlaşıyordu?
Bugün yanında oturup baktığım kişi, daha önce hiç karşılaşmadığım biriydi sanki. Alev Armağan ölmüştü. Yerine de bu güçsüz kız gelmişti. O an anlamıştım ki, ölen sadece Leyla Korkmaz değildi, onunla beraber Alev de ölmüştü.
"Haklısın, soramam. Ama sence de normal mi onun için bu kadar mahvolman? Elinden bir şey gelmez, o artık öl—"
"Ölmedi!"
Sözümü kestiğinde yeşil gözlerini benimkilere çevirdi. Gördüklerim ile duraksadım ve kaşlarımı daha fazla çattım. O an sanki ateşe yaklaşmış gibi ürperdim. Fakat gözlerine bakmaya devam ettim. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözlerine.
Benim konuştuğum kişi kimdi, artık tanıyamıyordum. Eğer bu Alev'se, bundan hiç hoşlanmamıştım. Çünkü o çok güçsüzdü, çok zayıflamıştı. Gözaltları morarmış, canlı gibi bakmıyordu. Yaşayan bir ölü gibi bakıyordu.
Etrafımızda hiç kimse kalmamıştı. Sadece biz vardık. Gece çökmüştü artık şehre, karanlık hâkim olmuştu tüm iyiliklere. Örtmüştü hepsinin üstünü, geriye acımasızlığı kalmıştı. Etraftaki karanlığa rağmen onun yeşil gözleri canlıydı ama. Yeşilin en canlı tonu olan gözleri, başka bir yere bakmamı engelliyordu. Belki gözlerinin ışığı sönmüştü ama hâlâ içinde bir yaşam sürdürüyordu.
Konuşmadı. Gözlerinden anlamamı ister gibi bakıyordu. Ben de sustum. Aramızda yok denecek kadar az mesafe vardı lakin biz birbirimizin gözlerinden başka hiçbir yere bakmıyorduk.
Bu gözlerde gördüğüm acı benim içimdeki boşluğa o kadar benziyordu ki, ilk defa bir düşmanla değil, kayıp bir yansıma ile konuştuğumu hissetmiştim. Bu kadın düşmandan öteydi, sanki benim diğer yanım gibiydi. İçimizde ben ne kadar kötüysem, o da benim dengem gibi bir o kadar iyiydi.
Bugüne kadar işlediği suçlar onun hakkında düşüncelerimi değiştirmezdi. Şu an hissettiklerim Cengiz Demir'in dünyasında olmayan o atmosfere yabancı olan bir bağdı. Daha önce böylesini hiç yaşanmamıştım. Ben düşmanı gözünden tanırdım. O bana düşman gibi bakmıyordu.
Dili her zaman aksini söylese de gözleri bunu söylüyordu.
Gözleri aslında çok şey anlatıyordu. Ama anlamak istemiyordum. Anlarsam planımı gerçekleştiremezdim. Başımı önüme çevirip boynumu kütlettiğimde onun da başını çevirdiğini hissettim.
Şu an onun ağzından çete hakkında bilgi almam gerekiyordu. Babamın emrini yerine getirmem gerekiyordu ama yapamıyordum. Sanki zihnimdeki o ses beni oturduğum yere, bu kadının yanına çivilemişti.
Solgun sesi ile tekrar konuşmaya başladığında sussun istedim. Konuşmasın. Çünkü anlamıştım, o konuşmaya çalıştıkça acı çekiyordu. Ama inadına da konuşmaya devam ediyordu. Sanki bu çektikleri ona yetmiyormuş, daha fazlasını istiyormuş gibi.
"O ölmedi. Sadece çok yoruldu, dinlenmek istiyor." Sustu. Ardından içine çekerek devam etti: "Komada. Kalbi durdu, tekrar canlandırdılar. Yaşayacak dediler ama şimdi de umut yok diyorlar. Makineye bağlı yaşıyormuş. Hayata tutunması çok zormuş. Önce onun yaşadığını söyleyip beni canlandırdılar ama sonra umut yok diyerek öldürdüler."
Ne diyeceğimi bilmeyerek tekrar ona baktım. Gözlerini kapatmış, başını da duvara yaslamıştı.
"Ben daha kaç defa öleceğim bilmiyorum. Artık yaşamak istiyorum."
Onun yüzüne bakarken söylediği bu cümleler kafamda şiddetli bir ağrı başlattığında elimi başıma götürdüm. Gözümün önüne geçmiş geldiğinde başımdaki ağrı daha da şiddetlendi. Başımı iki elimin arasına aldığımda sesler boğuklaşmıştı.
Bu cümle... Bunu hatırlıyordum.
Başımdaki ağrı fazlalaştığında verdiği acıdan dolayı inlediğimde hiçbir şey yapamıyordum. Nefesim hızlanmıştı. Birinin koluma dokunduğunu hissettiğimde kendimi geri çekerek ayağa kalktım.
"Ben çok korkuyorum."
Aklımda canlanmaya başlayan sözlere kafamı delirmiş gibi iki yana sallıyordum ama sesler susmuyordu.
"Ben onu kurtardım ama kendimi kaybettim."
Elimle başıma vurduğumda gözümün önünde küçük bir kız canlandı. Yüzü belli değildi, arkasında güçlü bir ışık vardı, gözlerimi alıyordu. Sadece küçük bir kız çocuğu olduğunu görüyordum.
Başımdaki ağrı şiddetlendiğinde kolumdan sarsıldığımı hissettim. Biri sürekli olarak gözlerimi açmamı söylüyordu. Ama aynı zamanda o küçük kız da gitgide kaybolan sesi ile aynı cümleleri tekrarlıyordu.
"Ben daha kaç defa öleceğim bilmiyorum. Artık yaşamak istiyorum."
"Ben onu kurtardım ama kendimi kaybettim."
"Ben çok korkuyorum."
Başıma tekrar vurduğumda birinin yüzümü avuçları arasına aldığını hissettim. Nefesim yavaş yavaş düzene girerken aynı kişinin bu sefer de kulağıma yaklaşarak "Sakin ol, geçecek" demesini duydum.
Sakinleştiğimde gözlerimi açtım ve karşımdaki kişiye baktım. Oydu. Kendi için savaşmayan ama benim için ayağa kalkıp sakin olmamı söyleyen kişi oydu. "Alev," diye fısıldadım. Başını salladığında gözünden bir damla yaş daha aktı. Bunu gördüğümde kendimden nefret ettim.
Yarım saat öncesine kadar onun hakkında düşündüklerim için kendimden nefret ettim. Tekrar bana baktı. Ardından dudaklarını birbirine bastırarak: "Biliyorum, zor... Ama başa çıkmak zorundasın." Durdu. Sonra da ekledi: "Hep yaptığın gibi."
Ellerini yanaklarımdan çekip uzaklaştığında ona şüpheyle bakıyordum: "Sen niye her seferinde beni tanıyormuş gibi konuşuyorsun?" Söylediklerime karşılık gözlerini kapattığında elini boğazına götürdü ve kazağının boğazını çekiştirdi. Nefes mi alamıyordu?
Ben de alamıyordum. Onu gördüğümden beri başıma giren bu şiddetli ağrıların sebebini anlayamıyordum. Niye sadece onun yanındayken oluyordu bu? Bana yaklaştığında onu geriye doğru ittim. Zaten cansız olan bedeni itilmenin etkisiyle sarsıldığında yaptığım şeyin farkına vararak kendime yine bir küfür savurdum. Sonra da onu kolundan yakaladım.
Yutkunduğunda ayakta duramıyor gibiydi. O an gerçeğe tekrar döndüğümde gözlerinin sürekli gidip geldiğini gördüm. Eliyle onu tutan kolumu tutup dengesini sağladığında gözlerime baktı. Tekrardan yaptığıma hak veriyormuş gibi bakıyordu.
Kolumu sıkan elleri güçsüzleşirken: "Sana tek bir şey söyleyebilirim... Daha da bir şey yapamam" Nefes aldı ve acı çekiyormuş gibi gözlerini kapattı: "Vural, biz seninle... düşman değiliz."
Kollarıma yığıldığında söylediği son şey bu oldu. Onu yere yatırdığımda elimle yüzünü hafifçe tokatlamaya başladım. İsmini sesleniyordum ama bana karşılık vermiyordu.
Onu itip bağırdığıma şimdiden pişman olduğumda dudağımı ısırarak onu kucağıma aldım.
Adımlarımı hastaneye yönlendirdiğimde ismini sayıklamaya devam ediyordum. Kapıya vardığımda az önceki sekreterin kapıdan bana baktığını gördüm.
Alev'i sarsmaya devam ederek kapıya vardığımda içeriye girmek için adım attım fakat önüme geçen koruma buna engel oldu. Ona şaşkın şaşkın bakarken sekreter önüme geçti ve: "İçeriye giremezsin, yasak," dedi.
Bakışlarımı ona çevirdiğimde: "Ulan kız baygın, görmüyor musun? Çekil önümden, kendim için girmiyorum!" diye kükredim.
Sekreter gözlerini Alev'e indirdiğinde: "Görüyorum," dedi. Sonra da acıyan gözlerle ona bakmaya devam ederken: "Zaten kaç günden beri ölü gibi. Dün zorla hemşireler tarafından bir şeyler yemişti ama yetmemiş galiba, belliydi böyle olacağı."
Alev'i kucağımda daha da sıkı tutarken sabrımın sınırına gelerek ayağımı ona doğru kaldırdım ve tekmemi karnına geçirdim. İki büklüm olduğunda bu sefer de güvenlikler önüme geçti. "ÇEKİLİN ÖNÜMDEN!" Çığlığım bahçede yankılandığında önümde duran iki güvenlik de afalladı. "Hepinizi beter ederim," diye tısladım ve onların geriye çekilmesini beklemeden kapıdan içeriye girdim.
Kucağımdaki kızı görmeleriyle sedye getiren hemşirelere baktım. Alev'i sedyeye yerleştirdim. Kolumda duran güçsüz eli sedyeden aşağı düştüğünde ağzından akan köpüğü gördüm kaşlarımı çattım. Anlam veremeyip onu götüren hemşirelere arkalarından bakarken Kaan'ın asansörden çıktığını, kolunda da bir sargı olduğunu gördüm.
Hemşireler hızla Alev'i acil müdahale odasına aldıklarında arkalarından giremedim. Kapı üzerime kapandığında, koridorun ortasında ne yapacağımı bilemez halde dikiliyordum. Bütün gücüm, öfkem nereye kaybolmuştu böyle?
Kaan, tek kolu sargılı olmasına rağmen beni güçlü bir şekilde kendine çevirdiğinde yüzündeki acı, saf nefrete çevrilmişti.
"Ne yaptın ona, lanet olası!" diye bağırdı. Sesi koridorda yankılandığında üstümüze çevrilen bakışlar çoğalmıştı.
Cevap veremediğimde yutkundum. Onu ben mi sokmuştum o odaya? Ben mi sebep olmuştum buna? Ben onu ittiğim için mi olmuştu bu? Kaan bugün ikinci kere yakama yapışıp beni duvara ittiğinde: "Sakın yalan söyleme, sen geldin o bayıldı! Ona ne söyledin, ne yaptın? Yeterince bitkin durumda zaten görmedin mi? İntikamını mı aldın? Öyle mi? Mutlu musun peki? İki kız da şu an içeride can çekişiyor, mutlu musunuz lan, mutlu musunuz!"
Kaan çıldırmış gibi yumruklarını göğsüme indirdiğinde sargılı kolunu önemsemiyor gibiydi. Az önce ben kırmıştım o kolu, şimdi niye bir şey yapamıyordum? Niye elim ayağım böyle boşalmıştı?
Kaan bana vurmaya devam ederken
cebimdeki telefon titremeye başladı. Etraftaki hiç kimse niye ayırmaya çalışmıyordu bizi? Güçleri sadece bana mı yetiyordu onların? Bu muydu hastalara şifa oluyoruz dedikleri yer, bura mıydı?
Şayet burası hastaları iyileştirmiyor, aksine ölenlere ya da ölecek olanlara göz yumuyordu. Buradaki hasta olan hiç kimse, hiçbirinin umrunda değildi.
Kaan yumruklarını indirmeye devam ederken: "Yeter!" diye bağırdım. Ben yapmamıştım, onu oraya sokan ben değildim. "Ben yapmadım diyorum lan, niye anlamıyorsun? Görmüyor musun, ben de endişeliyim işte!"
Kaan söylediklerimde duraksarken sakat kolu acımış gibi yüzünü buruşturdu ve pes edip kenara çekildi: "Ne yapacağımı bilmiyorum tamam mı? Bana bir şey söyleme. Önce Leyla, şimdi Alev. Bana bir şey söyleme, ben bittim tamam mı, bittim."
Nefesimi verdiğimde sessizce "Biliyorum," diye mırıldandım. Kaan cebimde durmaksızın çalan telefona baktığında, az önceki patlamasının tersine yorgunca bakarak: "Açmayacak mısın?" dedi. Onun baktığı gibi gözlerimi telefona değdirdiğimde çıkarıp kimin aradığına baktım.
Babamın ismi ekranda yanıp sönerken sessize alıp kendimi Kaan'ın yanındaki sandalyeye attım.
İkimiz de konuşmuyorduk. Konuşulacak ne vardı ki? Dakikalar geçmesine rağmen hiçbir hareket yoktu. Cebimdeki telefon dışında.
Telefon tekrar titremeye başladığında Kaan sabrının sonuna gelmiş gibi: "Bakacaksan bak, yoksa alıp karşıdaki duvara ben fırlatacağım," dediğinde nefesimi vererek telefonu elime aldım ve dış kapıya yöneldim.
Kapıdan çıkarken en son tekme atıp susturduğum sekreterin yerinde bana ölümcül bakışlar attığını gördüm. Alev ve Leyla buradan sağ salim çıktıklarında artık Umut diye bir hastane kalmayacaktı ortada. Başlarına yıkacaktım.
Attığı bakışlara karşılık verip kapıdan çıktığımda aramayı yanıtlayıp kulağıma götürdüm. Babamın sinir dolu sesiyle karşı karşıya kaldığımda sakince nefes alarak: "Ne oldu?" dedim.
Babam: "Saatlerdir arıyorum, niye bakmıyorsun sen bu telefona? Ben seni oraya 'Oradan oraya geç, otur, konuş' diye yollamadım. Ne halt ediyorsun sen?" Dediğinde gözlerimi kapattım ve başımı gökyüzüne kaldırıp bekledim. Konuşması kesildiğinde: "Bittiyse sadede gelebilir misin, baba?" dedim.
Babam telefonun ardından nefes alışverişi yaparak sakinleştikten sonra: "Bitti, Vural," diye gür bir sesle konuştu. Kaşlarımı çattığımda söylediğine anlam veremeyerek bir soru yönelttim: "Ne bitti, anlamadım. Düzgünce anlatsana şunu."
Babam nefesini vererek konuşmaya başladığında duyduklarımla kapalı olan gözlerimi hızla açtım: "Sen tahmin ettiğim gibi görevi yerine getiremedin. Ve ben de zaten bunu bildiğim için hazırlıklıydım diyelim oğlum. Görevin bitti, şimdi kimseye görünmeden çık ordan."
Dudaklarımı birbirine bastırdığımda: "Sen neyden bahsediyorsun? Alev senin—"
Sözlerimi anında kestiğinde sesinde öyle bir zafer vardı ki içimi buz kesti.
"Her şey bitti oğlum, çık ordan diyorum sana."
Yutkunduğumda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum: "Ne yaptın baba?" Sesim neden titrek çıkmıştı? Kendimi zorlayıp konuşmaya devam ettiğimde duyacaklarımdan endişe ediyordum: "Ne yaptın Alev'e? Bayılması... Seninle mi ilgili?"
Güldü. O zehirli, acımasız gülüşü telefondan beynime işledi. Sonra da yaptığı her neyse bundan hiç pişman değilmiş gibi konuştuğunda gözlerimi karşıdaki çıkış kapısına çevirdim.
"Evet, Vural. Onu bu hale ben getirdim. Senin beceremeyeceğini tahmin ederek yaptım bunu. Dün hemşireler aracılığıyla ona Leyla'yı gösterdik, acısını kullandık ve bir şeyler yemesini sağladık."
Vücudumdaki kan anında dondu. Aklıma sekreterin sözleri geldi: "...Dün zorla hemşireler tarafından bir şeyler yemişti..."
"Yoksa sen..." diye fısıldadım, nefesim kesilmişti.
"Evet, oğlum." Cengiz Demir, son darbeyi indiriyordu. "Alev Armağan'ın dün yediği yemekte benim özel zehrim vardı. Vücudu güçlü olduğu için tepki vermedi ama zehir şimdi devreye girdi. İntikamımızı aldık oğlum. O kız da, Leyla'nın yanında ölüp gidecek."
Bütün dünya sustu. Çığlıklar, sirenler, hastane, Kaan'ın öfkesi... hepsi bir anda kaybolmuştu. Babamın sesi bile bir uğultuya dönmüştü o an etrafımda. Alev'in son sözleri zihnimde yankılandı: "Biz seninle... düşman değiliz."
Telefon elimden kaydı, yere düştü.
"Hayır..." diye fısıldadım, sesim kendi kulağıma bile zor ulaştı. Bütün gücümle arkamı döndüm ve Umut Hastanesi'nin kapısına baktım. Kızıla dönen ışıklar gözlerimi alıyordu.
Yeni bulduğum kimliğimin tek tanığını, kendi ellerimle babama teslim etmiştim.
O an içimden bir ses, tüm gücüyle haykırdı:
"Senin ışığın zifiri karanlıkta kendimi bulmamı sağlamışken, o ışığı kaybetmeme asla izin vermem!"
