12. bölüm · GİZLİ KİMLİK

10. BÖLÜM YALANLA SUSTURULMUŞ GERÇEKLER

Yasminn 🤍♣️

ONUNCU BÖLÜM: YALANLA SUSTURULMUŞ GERÇEKLER

"İntikam, bir yaranın kanamasını durdurmak için atılan o son ve keskin dikiştir."

Bölüm Şarkısı ✨:
Aşık Maksut Feryadi - Kim Bilir

Gerçekler mi daha ağır gelirdi insana, yoksa yalan bildikleri mi? Eskiden bir kitapta, yalanların gerçeklerden daha çok can yaktığını okumuştum. Sahiden öyle mi oluyordu? İnsan, inandığı ya da inandırıldığı şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu anladıktan sonra gerçeklere canı yanmıyor muydu?

Yanmalıydı. Yanmalıydı ki bir daha o yalanlara kanmasın. Ben bunu öğrenmiştim. "Eğer kandırılmak istemiyorsan, önce bunun ne demek olduğunu anlaman gerek," hep bunu fısıldamışlardı kulağıma. Acımadan, soğuk bir sesle.

Şimdi de ben yapıyordum. Gerçekleri bu deponun içinde acımasızca fısıldıyordum. Kelimelerimi özenle seçiyordum; tıpkı bir mermi gibi. En iyisini çekip alır gibi. Sonra da canını yakacağım kişiyi seçiyordum kendime; tıpkı bir silah gibi. Ve en sonda da hazırladığım, içi dolu silahımı doğrultuyordum kurbanıma.

Ve bir zamanlar bana yapıldığı gibi fısıldıyordum acımasızca kulaklarına. Tıpkı bir silahı birisine doğrultup sonra da tetiği çekip basmak gibi.

Karşımda bocalayan Halil Korkmaz, bu anlattıklarımı yaşıyordu işte. Yıllarca sakladığı, o dışında kimsenin bilmediği gerçeğin bir gün karşısına çıkacağını hiç düşünmemişti belki de. Fakat olmuştu. Bu bir oyun ya da bir kurgu değildi, bu tamamıyla gerçeklerdi.

Yıllar önce Cenk Korkmaz'ı gecenin bir yarısında öldüren Leyla değil, Cenk'in öz babası Halil Korkmaz'dı.

Bunu neden yapmıştı bilmiyordum. Fakat Kaan'ın toplantıda söylediği bu koz sayesinde tüm ipler artık neredeyse bizim elimizdeydi. Onlar nasıl Leyla'yı kaçırıp işkence ettilerse, hepsine beterini yaşatacaktım. Gözlerimdeki ifade bunu kanıtlıyordu.

Halil Korkmaz gözlerini sonuna kadar açtığında, afalladığı belli olan sesiyle "Sen... nerden... nasıl biliyorsun?" diye güçsüzce fısıldadı. Dudaklarım iki yana kıvrılırken tüm gözler bendeydi. Buradaki adamların hepsi Halil'in adamlarıydı. Cenk'i ve ölüm nedenini herkes Leyla olarak biliyordu. Buna emindim.

Bu söylediğime çoğu kişi inanmaz gibi bakarken, çoğu kişi de sanki böyle bir şeyi bekliyormuş gibi bakıyordu. Onlar da biliyordu ya, Halil Korkmaz'ın böyle bir şey yapabilecek biri olduğunu. Sesli bir şekilde nefesimi verdiğimde başımdaki silahın artık bir önemi yoktu.

Bu saatten sonra Halil benim vurulmamama asla müsaade etmezdi çünkü bu bilgiyi benim kadar Palabıyık'ın da bildiğini biliyordu. Bu yüzden elinden hiçbir şey gelmiyordu. Hazırlıksızdı.

"Ne oldu, beklemiyor muydun bunu öğrenmemi? Ne olacaktı Korkmaz? Sen Leyla'ya işlemediği bir suçun cezasını yaşatırken ben seni affedip serbest mi bırakacaktım?"

Adımlarımı Halil Korkmaz'a atarken başımdaki namlu artık yoktu. Geri çekiliyorlardı. "S-sen... Bunu... Nerden biliyorsun?" Kesik kesik aldığı nefesler sayesinde kekeleyen hâline baktım ve önünde durdum.

"Sen benim buraya geleceğimi biliyordun, değil mi? Hah, ben de tam o sebepten dolayı biliyorum işte bunu."

Söylediklerime güldüğümde deponun kapısının açılıp sert bir şekilde duvara vurduğunu duydum. Halil'in gözleri imkânı varmış gibi daha fazla açılırken arkamda yaşanan hareketliliğe baktı. Asıl plan şimdi başlamıştı.

Cevdet'in olanları izleyip diğerlerine komut vermesi ile tüm adamlarımız saklandıkları yerden çıkmış ve depodaki herkesi etki altına almışlardı. Bunu bildiğimden dolayı arkamı dönüp bakma gereği duymuyordum. Halil şok bir ifadeyle arkamda yaşanan karmaşaya baktığında nefesi artık yetmiyor gibi görünüyordu. "Neler oluyor?" diye fısıldadığında sesini yakınında olmama rağmen zor duymuştum.

Söylediğine kafamı iki yana sallayıp ona baktığımda Halil de bana baktı. Gözlerimi gözlerine dikip "Neler oluyor biliyor musun, Halil Korkmaz?" dediğimde Halil'e doğru eğilmiş ve başımı onun başının hizasına getirmiştim. Yüzümü onun yüzüne az daha yaklaştırıp tısladığımda ise Halil karşımda irkilmişti.

"Kaybediyorsun."

Yutkunduğunda tekrardan ayağa kalktım. Halil de benimle beraber başını kaldırmıştı. Dakikalarca bana bakmak için kaldırdığı boynu ağrımış olmalı ki nefesini verip önüne döndüğünde boynunu geriye doğru götürüp sızlandı.

Başını geriye yasladığında gözlerim onda gezindi. Beyazlamış kısa saçları, tiksindiğim yüzüne ve yaşına uyuyordu. Üstünde ise onu vurduğumda da giydiği gömlek vardı. Üstünü değiştirmemiş miydi hiç? Gözlerim bu sefer de bacaklarına kaydığında sarılı olduğunu gördüm. Onu vurduğum anı hatırladığımda ise zihnimi Leyla doldurdu.

Onun da ayağı burkulmuştu. Yüzü yara olmuştu. Kolları, bacakları... Yaradan görünmüyordu. Gözlerimi kapattığımda aklıma doktorun Leyla komaya girdikten sonra söyledikleri geldi. Bana yaklaşıp "Aşırı şekilde elektriğe maruz kalmış. Üstelik günlerce ne bir şey içmiş ne de yemiş. Zaten zayıf bir bedeni var. Her tarafı yara olmuş ve mikrop kapmış. Açıkçası yaşaması... bir mucize," demişti.

O an bitmiştim ben. O an kesilmişti dünyayla iletişimim. Canı yanmıştı benim Leyla'mın. Onun canı bu it yüzünden yanmıştı. Gözlerimi içimde biriken nefret ile tekrar açtığımda kimse konuşmuyordu. Ta ki ben Halil'e doğru adım atıp ellerimle yakasını tutana dek. Tam yumruğumu yüzüne geçireceğimde Cevdet'in sesi doldurdu kulağımı;

"Alev! Şimdi değil. Çek ellerini Halil'den, şimdi olmaz. Önce amacımızı anlatacaksın. Halil anlaşmayı kabul ettikten sonra istediğini yap ama şimdi değil. Hem merak etme, intikam için yeterince zamanımız olacak."

Söylediklerine nefesimi sert bir şekilde verdiğimde Halil yakasını tuttuğum elime bakıyordu. Fakat tepki vermiyordu. Biliyordu çünkü, şimdi kaçsa bile sonra yine bu anın geleceğini biliyordu. Havaya kaldırdığım ellerimi yumruk yaparak geri indirdiğimde yakasını da bıraktım. Halil Korkmaz tekrar bana baktığında, telsizden sakin olmamı söyleyen Kaan'a cevap vermeden Halil'e döndüm:

"Eğer Vedat'ın bu olanları duymasını istemiyorsan, sana söyleyeceğim teklifi kabul edeceksin."

Halil Korkmaz itiraz edecek gibi ağzını açtığında, tekrardan sert bir sesle "Vedat'ın öğrenmesini istemiyorsan!" dedim ve sözünü başlamadan kestim.

Halil Korkmaz köşeye sıkışmış bir ifadeyle dişlerini dudağına geçirdiğinde "Ne istiyorsun?" diye tısladı. Sakladığı gerçeklerin şokunu hızlı atmıştı. Şimdiki derdi ise oğlu Vedat'ın tüm bunları öğrenmesiydi. Öğrenmemesi için elinden gelen her şeyi fazlasıyla yapacaktı buna emindim. Çünkü bunu göze alamazdı. Gerçeklerin ortaya çıkması ile Vedat'ın ona sırtını döneceğini biliyordu. Ve onun sırtını dönmesi ile de gidecek olan tüm servetini. Hepsini biliyordu.

Bunu kaybetmemek adına ne dersem kabul edecekti.

"Demiryurt," dediğimde kaşlarını çattı. Yumruklarımı daha fazla sıkarak konuşmaya devam ettiğimde, neden hâlâ burada durup konuştuğumu düşünüyordum. En temizinden burnunu kırmakla başlayabilirdim mesela. Ama ben burada durmuş ona anlaşma teklifi sunuyordum. Halil'e bakarken sessiz bir küfür savurdum, fakat bunu benden başka duyan olmadı.

"Demiryurt'a adam salacağız. Bu adamlar bize düşman, sana dost gibi görünecekler. Demiryurt'a ajan olarak gidecek ve bize bilgi sızdıracaklar. Bize düşman olarak gözükeceğiniz için de bizden asla şüphe edilmeyecek. Demiryurt'a yakın olacaksın, sen de onlardan bilgi alacaksın. Gerekirse onların bizim hakkımızda kurduğu planlara eşlik edecek ama yine de günün sonunda bize çalışacaksın."

Halil söylediklerimi "Ve karşılığında ise Vedat'a gerçekleri söylemeyeceksiniz. Peki, ben buna nasıl inanacağım? Belki de bilgi aldıktan sonra her şeyi ortaya sereceksiniz?" diyerek tamamladığında başımı salladım.

"Evet, karşılığında Vedat Korkmaz'a hiçbir şey söylemeyeceğiz. Güven konusuna gelirsek de; güvenip güvenmemen umurumda değil. Seçim senin. İki türlü de bir şekilde gerçekler ortaya çıkacak. Sana sunduğum teklif, sadece bunu biraz daha geciktiriyor."

Duygusuzca sarf ettiğim kelimelere Halil düşünür gibi bakarken bakışlarını yere eğdi. "Kararını vermen için fazla zamanın yok, haberin olsun," dediğimde arkamı dönmüştüm.

Kapıya doğru çıkmak için adım attığımda, ben Halil'le konuşurken arkamda oluşan manzara tamda beklediğim gibiydi. Adamların çoğunun kafasında silah, çoğunun boğazında bıçak ve çoğunun üstünde ise bomba vardı.

Az önceki aslan tavırlarından eser yoktu. Hepsi minik bir kuş misali sinmişlerdi oldukları yere.

Karşımdaki manzaraya daha fazla bakıp vakit harcamadan kapıya yöneldiğimde Cevdet'in ve Palabıyık'ın konuşmalarını duydum telsizden.

Cevdet: "Sizce teklifi kabul edecek mi?"

Fırat: "Etmek zorunda, başka şansı yok."

Yılmaz: "Ya etmezse? Belki de servet onun için o kadar da önemli değildir. Belki de Vedat'ın gerçekleri öğrenmesi o kadar da önemli değildir onun için, olamaz mı?"

İbrahim Ağa: "Sanmıyorum. Korkmazlardan bahsediyoruz. Cenk de aynı babası gibi paragöz birisiydi. Bunlar para için her şeyi yaparlar. Kabul edecek."

İbrahim Ağa'nın dediklerine onlar görmese bile hafifçe başımı salladığımda kapıya varmıştım. Dedikleri gibi, ya Halil bunları kabul etmezse? O zaman ne olacaktı?

Beni bekleyen arabaya yöneldiğimde arkamda bıraktığım enkaz umurumda değildi. Şu saatten sonra tek derdim Leyla'nın intikamıydı. Çünkü biliyordum ki Leyla'ya eli dokunan ya da dokunmayan, onun hakkında konuşanların dahi... Hiçbirinin ölümü kolay olmayacaktı.

Alev Armağan devri başlıyordu. Önce herkesi kendi yaktıkları ateşe atacak, sonra da kendi ellerimle ölümü onlara tattıracaktım. Çok bile beklemiştim.
Ve buna da en başta Vedat Korkmaz'ı ele alarak başlayacaktım.

Yani Leyla'yı kalbinden vuran adamla...

Halil Korkmaz’ı geride bırakıp, hızla arabama yürüdüğümde içimi kaplayan soğuk kararlılık, intikamımın ilk adımıydı. Şimdi, Vedat’ı bulmak için yola çıkmadan önce, önce kendimi toparlamalıydım.

Arabanın yanına vardığımda adamlar Halil’in nakliyle meşguldü. Onlara dönüp kısa bir emir verdiğimde sesim yorgun çıkıyordu:

"Beni hiçbiriniz acil bir durum olmadığı sürece sakın aramayın."

Duymak istemiyordum artık. Tek bir olay, tek bir gelişme daha duymak istemiyordum. Yorulmuştum. Kimse fark etmiyordu, ettirmiyordum ama yorulmuştum. Adamlar söylediklerime kafalarını salladıklarında tekrar önüme döndüm ve nefesimi sesli bir şekilde vererek arabaya atlayıp çalıştırdım. Önce gizli üssümüzdeki odama gidecek, soğuk bir duş alarak kendime gelecektim; sonra da Vedat Korkmaz’ın yanına gidecektim. Kulağımdaki kulaklığı çıkarıp kapattıktan sonra yan koltuğa attım; artık işim bitmişti onunla.

Araba asfalt yolda giderken tüm yaşananları gözden geçirdim. Ne yaşamıştık biz böyle? Leyla vurulalı ve komaya gireli neredeyse bir ay olmuştu. Bu süreç boyunca neler yaşamıştık...

Bundan sadece iki ay önce biri bana gelip bunların olacağını söyleseydi, gülüp geçerdim. Fakat şimdi tüm bu olanları yaşamış olmak canımı acıtıyordu. Leyla kaçırılmıştı. Kaçırılmış ve türlü işkenceler görmüştü. Acı çekmişti. Ve o acı çekerken ben onun yanında olamamıştım.

Sözümü yerine getirememiştim. Ve Leyla benden nefret etmişti. Sonra o gelmişti yanıma: Vural Demir. İsmi bile üstümde garip bir etki yaratırken o gelmişti yanıma. Ve belki de istemese bile benim acımı hafifletmeye çalışmıştı. Bunu anlamıştım; söylediği sözlerden, attığı bakışlardan. Önce bana acı çekmemi istemiyor gibi bakmıştı fakat sonra da babası ile iş birliği yapıp beni öldürmek istemişti. Çünkü o da nefret etmişti benden. En sonunda da Tilki ortaya çıkmıştı, bana bir anlaşma teklif etmişti ve ben de bunu kabul etmiştim.

Pişman mıydım peki? Hayır, değildim. Eğer o gün Tilki ile anlaşma yapmamış olsaydık bugün bu arabaya zaferle binemezdim.

Ben, yani Alev Armağan, herkesi alt etmiştim ama bir tek kendimi alt edememiştim. Herkesi elimin altına almışken kendimi alamamıştım. Çünkü yetmiyordu gücüm. Herkese yeten o gücüm, kafamın içindekileri susturmaya yetmiyordu. Ve onlar da gün geçtikçe daha da büyüyor ve karşı konulamayacak hâle geliyordu.

Yorgunca karşıma baktığımda titrek bir nefes aldım. Aldığım nefese sinirlerim bozulup güldüğümde sessizliğin içinde fısıldadım: "Aldığım nefes bile eskisi gibi değil. Bu bile artık yorulduğumun kanıtı."

Eskiden bastığı yeri titreten Alev, şimdi yoruldum diyerek titrek bir nefes alıyordu. Böyle mi koruyacaktım ben Leyla'yı? Böyle mi göğüs gerecektim tüm zorluklara? Kaçarak ve saklanarak mı?

Düşüncelerim gittikçe fazlalaşırken onlardan kurtulmak için radyoyu açtım. Arabanın içini Aşık Maksut Feryadi'nin sesi doldurduğunda ona eşlik ettim.

"El gözünde dertsiz gamsız biriyim
Benim neler çektiğimi kim bilir
Ben yeni közlenmiş yangın yeriyim
Benim neler çektiğimi kim bilir"

"Sinemdedir benim derdim, dağlarım
Ben yaramı gizli sarar, bağlarım
Ben gündüzler güler, gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir"

Doğru diyordu Feryadi. El gözünde dertsiz biriydim. Kim olmazdı ki. Sonuçta dert dediğimiz şey insanın sadece kendisine büyük olurdu, geri kalanının çektiği acı önemsiz ve küçük kalırdı.

"Ben maksut'um yüreğimde, yangın var
Bu yangını söndürmedi, Boran kar
Benim sessiz sessiz ahuzar'ım var
Benim neler çektiğimi kim bilir"

"Sinemdedir benim derdim, dağlarım
Ben yaramı gizli sarar, bağlarım
Ben gündüzler güler, gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir"

"Sinemdedir benim derdim, dağlarım
Ben yaramı gizli sarar, bağlarım
Ben gündüzler güler, gece ağlarım
Benim neler çektiğimi kim bilir"

Gözlerimi kısarak yola baktığımda ise Feryadi'nin tekrar sitemli sesi doldurdu kulaklarımı ve ben onun sesi ile arabayı sürmeye devam ettim.

Yolculuk boyunca bunu dinlemiştim, başa sara sara. Ve en sonunda ise evin önüne geldiğimde durdurmuştum. Arabanın içinde karşımdaki eve baktığımda. Uyumak istiyordum. Şayet gözlerimi bir saniye bile açık tutamıyordum.

Oflayıp arabadan indiğimde yüzüme çarpan serin hava az da olsa kendime gelmemi sağlamıştı. Adımlarımı demir kapıya çevirdim. Güçsüz adımlar atarken olduğum yere bayılacak gibi hissediyordum. Midemdeki bulantı fazlalaşmıştı. Bu yaşadığım muhtemelen zehrin hâlâ tam olarak geçmemiş etkisiydi fakat yine de tüm gücümü kullanmış ve gün boyu buna karşı gelmiştim. Çok bile dayanmıştım.

Beni gören güvenlik görevlisi kapıyı açtığında hiç vakit kaybetmeden asansöre adımlamış ve katın numarasını seçmiştim. Odamın bulunduğu kata ulaştığımda ise elimdeki kartı kart okuyucuya tutup kapıyı açmıştım.

Bulunduğum daire neredeyse beş odadan oluşuyordu. Fakat ben üç odasını kullanmıyordum; kullandığım tek yer mutfak ve yatak odasıydı. Evin içinde yaşayan bir ölü gibiydim.

Kapıyı kapattığımda ellerimi gözlerime bastırdım. Sonra da ezbere bildiğim yolda her zaman ki gibi yatak odasına geçtim. Dolaptan rahat bir şeyler alıp kızıl saçlarımdaki tokayı çıkardım ve yatağın üstüne fırlattım. Ardından da oldukça hızlı bir şekilde banyoya girip kendimi soğuk suyun altına bıraktım.

---

Duşun verdiği yorgunluk ile kendimi yatağa atmıştım. Sonra da günün yorgunluğu ve uzun zamandır olan uykusuzluğum ile olduğum yerde uyuya kalmıştım.

Taki çalan telefona kadar. Bakmak istemiyordum, sadece uyumak istiyordum fakat ardı ardına çalan telefon buna engel oluyordu. Ses kesildiğinde tekrardan yastığa sarılmıştım fakat yeniden çalmaya başlayan telefonu sert bir şekilde alarak kimin aradığına baktım. Aynı zamanda kendi kendime söyleniyordum:

"İyi ki aramayın demiştim, yarım saat bile beklemiyorsunuz!"

Aramayı Kaan'ın yaptığını görüp kulağıma götürdüğümde, sert bir sesle "Ne var?" diye sitem ettim. Kaan aramayı yanıtladığımın farkına varıp heyecanla konuşmaya başladığında şaşırmıştım. Çünkü daha saatler öncesine kadar somurtkan ve ciddi duran Kaan gitmiş, yerine eski Kaan gelmiş gibiydi. Leyla kaçırılmadan önceki Kaan vardı telefonun bir ucunda. Kaşlarımı çattım, bu hâline anlam veremediğimde Kaan'ın konuşmasını bekledim fakat onun yerine Cevdet'in sesini duyduğumda gözlerim hâlâ kapalıydı. Öylesine uykum vardı ki gözlerimi açamıyordum, telefonu bile sol elimle ve kulağımla destekliyordum.

"Çok sevinecek. Alev kızım, sen niye saatlerdir arıyorum da bakmıyorsun? İlla Kaan'ın mı araması gerekiyordu?"

Cevdet'in boğuk sesine cevap vermediğimde Kaan konuşmayı devraldı. "Sen onu boş ver şimdi, benim daha büyük bir haberim var," dediğinde ofladım ve sinirli sesimle, "Derdiniz neyse söyleyin artık, uykumu daha fazla bölmeyin," dedim.

Kaan'ın söylediğim şeylere güldüğünü duyduğumda kaşlarımı çattım, fakat sonrasına söylediği şey ile anında gözlerimi şaşkınca açtım.

"Merak etme; Bölündüğüne değecek. Leyla. Seni bunun için aradık. Alev, Leyla uyandı!"

Doğru mu duymuştum? Kaan Leyla'ya "uyandı" mı demişti? Şaşkın sesimle "NE?" dediğimde tekrardan güldüğünü duydum: "Evet. Leyla uyandı. Buraya gel hadi ama bir de şey Alev..."

"Tamam, geliyorum!"

Kaan'ın sözünü kesip telefonu suratına kapatmam ile uykulu hâlimden anında çıkarak yataktan fırladım ve gardıroba yöneldim. Bir kazak ve pantolon giyerek telefonumu aldım. Sonra da hızlıca kapıya vardım. Ardından da asansörün gelmesini beklemeden merdivenlerden aşağı indim.
Öyle hızlıydım ki, merdivenleri iki dakika içinde inmiş ve çoktan arabaya binmiştim. Leyla uyanmıştı. Tüm kötü varsayımları ezerek uyanmış ve bize bir umut vermişti. Günlerce sesini duymamıştım, özlemiştim. Bana seslenişini, sarılışını özlemiştim. En çok da gözlerinin içindeki yeşillere bakmayı özlemiştim.

Yarım saatlik yolu gaza sonuna kadar basıp on beş dakikada geldiğimde arabayı park edip hızlıca Umut Hastanesine giriş yaptım. Adımlarımı hızlıca Leyla'nın alındığı odaya yönlendirdiğimde merdivenleri ikişer üçer çıkıyordum.

En sonunda Leyla'nın bulunduğu kata ulaştığımda etrafıma baktım ve Kaan'ları gördüm. Hepsi buradaydı: Cevdet, Hüseyin, hatta Rıza bile. Fakat bu, şu an moralimi bozacak son şey bile değildi. Onlara doğru koştuğumda Kaan beni fark etti ve gülen gözleri ile o da bana koştu. Ardından koridorun ortasında buluştuğumuzda birbirimize sarıldık.

Az önce yorgunum diyen ben değildim sanki; tüm yorgunluğum onun uyanması ile gitmişti. Kaan sıkıca bana sarıldığında "Uyandı mı?" diye fısıldadım. Geri çekilip ona baktığımda kafasını hızlıca sallayarak "Biz Halil'in yanındayken uyanmış," dedi.

Kaan'a gülümsediğimde "Peki görebilir miyim?" diye sordum. Mahcup bakışlarla yüzüme baktığında "Evet," demesini bekliyordum. "Evet girip onu görebilirsin," demesini bekliyordum fakat demiyordu. Neden demiyordu?

Gülümsemem solduğunda korkarak "N-ne... Ne oldu? Niye öyle bakıyorsun?" dedim. Kaan yutkunup Cevdet'e baktığında ben de Cevdet'e baktım. Cevdet de Kaan'a bakarak kafasını salladığında kaşlarımı çattım.

Kaan bana tekrar baktığında, "Eğer telefonu yüzüme kapatmasaydın söyleyecektim ama diyemedim. Alev, Leyla uyandı evet ama..." dedi.

Sustuğunda kafamı "Ee!" dercesine salladım ve "Ne ama? Ona ne oldu Kaan, söyle artık!" dedim.
Kaan tekrar konuşmaya başladığında tek nefeste söylediği kelimeler canımı yaktı.

"Leyla uyandı fakat hatırlamıyor. Hiçbir şey hatırlamıyor. Sadece çalıştığı kafeyi ve bizi biliyor; son zamanlarda yaşadığı hiçbir şeyi hatırlamıyor."

Yutkunduğumda gülmeye çalıştım: "Tamam, bu iyi bir şey değil mi? Zaten orada yaşadığı şeyleri hatırlamıyor. Tekrar hatırlayıp üzülmeyecek."

Kaan başını iki yana salladığında, "Biz de öyle düşündük ama farkında. Yani farkına varmış. Doktora ne demiş biliyor musun? 'Bana bayıldığımı söylediniz ama benim tenimde bir sürü iz var, yara izleri... Ben sadece bayılmadım, benden bir şey saklıyorsunuz.' Aynen bunu demiş." Sustu ve devam etti: "Kendini hatırlamaya zorluyor ve bu onun canını yakıyor. Doktor her ne kadar kendini zorlamaması hakkında uyarsa bile yine de geçmişi hatırlamaya çalışıyor. Doktor, bir anda tekrar unuttuğu şeyleri hatırlarsa bunun böyle bir zamanda çok riskli olacağını söyledi."

Boğazıma bir yumru oturduğunda başımı yavaşça Leyla'nın olduğu odaya çevirdim. Kaan'a hiçbir şey demeden yürümeye başladığımda Kaan ne yapmak istediğimi anlamıştı ve buna müsaade ediyordu.

Adımlarım Leyla'nın kapısının önünde durduğunda elimi kapı kulpuna götürdüm. Ve açtım. Ardından da açılan boşluktan yavaşça içeri süzüldüm. Bakışlarım büyük odanın içinde Leyla'yı bulduğunda uyanık olduğunu fark ettim. Başını pencereye çevirmiş ve sırtını yatak başlığına vermiş oturuyordu.

Kapının örtülme sesiyle daldığı yerden bana baktığında gözleri sevinçle büyüdü. Ve hasret duyduğum sesi ile "Alev!" diye coşkuyla seslendi. Vücudu her ne kadar bitkin görünse de mutlu gözükmeye çalışıyordu. Ona gülümseyerek yanına yaklaştığımda kollarını açtı.

Açtığı kollarına hasretle bakarken daha fazla beklemedim zaten manası da yoktu. Ben de kollarımı açıp onu göğsüme bastırdığımda elini belime sardı. Kokusunu içime çekip saçlarını öptüğümde "Leylam," diye fısıldadım. Gözümden bir yaş düştü. Hâlâ inanamıyordum. Onun uyandığına hâlâ inanamıyordum.

Leyla geri çekilip bana baktığında bacaklarının yanına oturdum ve ellerini avucumun içine aldım, sonra da arka arkaya öpücükler kondurdum. Nefesim hızlanmış, gözümden yaşlar akıyordu. Her bir öpüşümde yaşlarım çoğalıyordu.

Leyla bu halime şaşkınca baktığında kendimi toparlamam gerektiğini fark ettim ve derin bir nefes alarak ona baktım. Leyla, "Alev sen, sen niye bu haldesin? Ne oldu sana?" dediğinde kaşlarımı çattım, ardından da kapının yanındaki aynadan kendime baktım. Saçlarım dağılmıştı, gözlerimin altı mosmor, tenim bembeyazdı. Berbat hâldeydim.

Nefesimi vererek tekrar Leyla'ya döndüğümde, "Yok, benim bir şeyim. Sen beni boş ver, asıl sen iyi misin, kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordum. Davranışlarımın onu şüpheye düşürmemesi gerekiyordu, o neler olduğunu hatırlamıyordu. Sakin davranmalıydım. Gözümde akmaya hazırlanan yaşları uzun bir uğraşla geri gönderdiğimde zoraki bir çabayla gülümsemeye çalıştım.

Leyla başını tutup güçsüz sesi ile konuşmaya başladığında gözlerinin içine bakıyordum. "Evet, ben iyiyim sadece başım çok ağrıyor."

Telaşla, "Başın mı ağrıyor? Neden!" dediğimde Leyla da kaşlarını çatmıştı. Anlamsız sesiyle, "Alev sen iyi olduğuna emin misin? Neden böyle garip tepkiler veriyorsun? İyiyim işte. Doktorların da söylediğine göre kafede çalışırken ayağım kaymış ve başımı çarpmışım. Öyle diyorlar fakat ben hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama iyiyim. Sadece başımda bir ağrı var," dediğinde dudaklarımı ıslattım.

Ve gözlerimi kapatarak, "Evet eminim. Sadece seni hastanede görmeyi sevmiyorum, bir şey olacak diye korktum. Ondan dolayı bu telaşım," dediğimde Leyla'nın yüzümü avucunun içine aldığını hissettim. Güçsüz parmakları ile başımı kendi başının hizasında kaldırdığında, "Bana güven, iyiyim ben," dedi.

Ona gülümsedim. Vücuduna baktığımda o da baktı ve konuşmaya başladı: "Biliyor musun, ben onlara inanmıyorum. Ben sadece düşmedim, daha başka bir şeyler de oldu. Baksana kolumdaki, bacağımdaki, alnımdaki şu izlere. Daha önceden olmuş ve geçmişler, sadece izleri kalmış. Bunlar bir ya da iki günde geçecek şeyler değil. Alev, daha başka bir şey var. Sen biliyor musun ne olduğunu?"

Ne cevap vereceğimi biliyordum. Yutkunduğumda gözlerim ile odayı taradım. Leyla bu hâlime bakıp konuşmaya devam ettiğinde gözleri dolmuştu: "Alev, biliyorsan söyle! Bak, benim canım çok yanıyor. Beynim bana öyle bir oyun oynuyor ki, sanki çok önemli bir şeyi unutmuşum gibi hissediyorum. Hatırlamaya çalıştıkça başıma katlanılmaz bir ağrı giriyor. N'olur sana yalvarırım, söyle! Bir şey biliyorsan n'olur söyle, canım çok yanıyor." Bana bakıp göğsünü gösterdiğinde fısıltı gibi çıkan sesiyle konuşmaya devam etti. "Alev, be- benim göğsümde de bir iz var. Bu diğerleri gibi değil, daha başka bir şey gibi. Alev... benim başıma ne geldi?"

Çaresizce Leyla'ya baktığımda gözünden bir damla yaş düştü. Gözüm yanağından süzülen yaşı takip ettiğinde kendime söz verdim.

Buradan çıktığımda daha fazla beklemeden her şeyi bitirecektim.

Leyla'nın gözünden akan yaşlarda boğacaktım onları.

Ağzımı açıp bir şey söyleyeceğim sıra, kapının açılması ile ikimiz de başımızı oraya çevirdik. Gelen, Leyla'ya bakan hemşireydi. Beni Leyla kırmızı odaya alındığı gün içeriye sokan kadındı.

Bana baktığında hafifçe gülümsediğini gördüm. Aynı şekilde karşılık verdiğimde neşeli sesiyle Leyla'ya döndü ve "Evet, daha nasıl hissediyorsun bakalım? Az daha iyi misin?" dedi.

Leyla yavaşça başını salladığında hemşire bu sefer de bana döndü ve ılımlı bir ses tonuyla, "Sizi dışarıya almam gerek, bir kaç kontrol yapacağım," dedi. Başımı olumlu anlamda sallayıp Leyla'ya baktığımda hemşireye dönmüştü: "Bana uyumam için yardımcı olacak bir ilaç verir misiniz? Çok uykum var fakat başımdaki ağrı yüzünden uyuyamıyorum."

Hemşire güleç bir şekilde Leyla'yla konuşmaya başladığında Leyla'ya daha sonra tekrar geleceğimi söyleyerek odadan çıktım ve başımı kaldırıp etrafa baktım. Kimse yoktu. Bizim adamlardan bir kaçı dışında kimse yoktu. Nereye gitmişlerdi bilmiyordum fakat şu an bunu düşünmek ile zaman harcamayacaktım. Çünkü daha büyük bir görevim vardı.

İntikam oyunuma başlamak.

Telefonumdan Cevdet'e mesaj attığımda adımlarımı çıkışa yönlendirmiştim. Artık daha fazla beklemeyecektim. Leyla'nın gözünden akan yaşı görmem son darbeyi koymuştu.

Bugün başlayacaktı büyük yıkım. Çünkü bugün;
Herkese Leyla'ya yaşattırdıklarını yaşatacaktım.

Hem de fazlasıyla...

Hasteneyi geride bırakıp, hızla arabaya atlayarak Vedat Korkmaz'ın yerini öğrenmiştim. Cevdet ne kadar gitmemi istemese de zorla yerini buldurtmuştum ve onun olduğu yere doğru gelmiştim. Amacım onu öldürmek değildi, acı çektirmek istiyordum. Leyla'nın yaşadıklarını, hatta iki katını yaşasın istiyordum.

Bunun için şu an buradaydım; Vedat Korkmaz'ı ilerideki bir taşın arkasından izliyordum. Yolculuk boyunca hava kararmıştı, güneş yerini aya bırakmıştı.

Vedat Korkmaz korumasız ve yalnızdı. Küçük bir kulübeye gelmişti, sanırım onun kulübesiydi. Dışarıdaki odun parçalarını topluyordu. O içeriye geçtiği an, saklandığım yerden çıkıp direkt kapısına varmayı ve açtığı gibi de saldırmayı düşünüyordum.
Herhangi bir plan yapmamıştım çünkü yenilmeyecektim. Ne olursa olsun, bugün en azından içimi rahatlatmak adına intikam yolunda ilk adımı atacaktım.

Vedat Korkmaz elindeki birkaç odun parçası ile kulübeden içeri girdiğinde zamanın geldiğini anladım. Olduğum yerde ayaklandığımda Vedat çoktan içeriye girmiş ve kapıyı kapatmıştı.

Her bir adımımda zihnimin içinde susmayan o sesler artıyordu. Leyla'nın onu bulduğumdaki hâli ekleniyordu sonra seslere. Ve ben çıldırma noktasına geliyordum. Bitmiyordu; Leyla tamamen iyi olmadığı sürece de bitmeyecekti.

En sonunda kapıya vardığımda hiç beklemeden cebimdeki maskeyi yüzüme geçirdim. İçeriye geçmem için beni tanımaması gerekiyordu; bir süreliğine hırsız gibi gözükmem gerekiyordu.
Elimle kapıya vurduğumda içeriden ateş sesleri geliyordu. Vedat galiba şömine yakıyordu.

Kapıyı tıklatmam ile kaşlarını çattığına emindim. Farkındaydım, burası bir hırsızın gelmeyeceği bir yerdi ama direkt olarak beni görmesinden daha iyiydi. Vedat bir süre beklemenin ardından kapıya yaklaşıp "Kimsin?" dediğinde, bir tetik sesi duydum. Mükemmeldi! Şimdiden önlem alıp silahını çıkarmıştı, üstüne bir de tetiğini çekmişti!

Cevap vermeyip tekrar kapıya vurduğumda Vedat'ın şüphelendiğini anladım. Muhtemelen pencereye gidecek ve oradan bakacaktı. Pencerelerin göremeyeceği bir şekilde yere çömeldiğimde, gecenin karanlığı da sanki yardımcı olmak ister gibi beni gizliyordu. Tam da tahmin ettiğim gibi, içerinin ışığı ufak bir açıklıktan önüme düştüğünde duvarın dibinde olduğuma şükrettim, çünkü içerinin ışığı tam olarak az önce durduğum yere vuruyordu.

Vedat pes edip tekrar perdeyi kapattığında adım sesleri kapıya vardığını gösteriyordu. Kapıyı açacak ve silahı doğrultup etrafa bakacaktı. Nefesimi verip duvar dibinde beklemeye başladığımda saymaya başladım. Üç. Adım sesleri kapının arkasında durdu. İki. Kapı kolu tutuldu, açılmaya başladı. Ve bir. Kapı açıldı. Sonra da tahmin ettiğim üzere elinde silahla Vedat dışarıya çıktı.

Onun dışarıya çıkması ile eğildiğim yerden kalkıp elinde etrafa doğru tuttuğu silaha tekme attım. Silah, tekmem ile ağaçların yanına savrulurken Vedat hızla bana döndü ve yumruğunu yüzüme geçirmeye çalıştı.

Geriye doğru eğilerek kurtulduğum yumruktan sonra bu sefer de ben ona bir yumruk savurdum fakat o da kolumun altından geçip yumruğumu boşa çıkardığında derin bir nefes aldım ve olduğum yerden hızla yer değiştirip Vedat’ın soluna geçtim. İçeriden süzülen hafif ışık bile birbirimizi görmemize yardımcı olmuyordu.

Tamamen sezgiler ve duygularımız ile hareket ediyorduk şu an. Duyduğumuz tıkırtılara ve adımlara göre savunma pozisyonu alıyorduk.
Vedat tekrardan bir yumruk savurduğunda bu sefer yumruğundan kaçmadım; aksine, attığı yumruğu sağ avucumun içinde tutarak ters çevirdim ve kolunu büktüm.

Vedat'ın acıyla sızlanması karşılığında ettiği küfüre, "Sus, Allah'ın cezası!" diyerek açık kapının boşluğundan yararlanıp onu pencereye doğru ittim ve kapıdan içeri girdim. Vedat da arkamdan hızla girdiğinde eline baktım. Fırlattığım silahı almamıştı. Ya zaman kaybetmek istememişti ya da bu karanlıkta bulamayacağını düşünmüştü.

Kulübenin içine hızlıca göz gezdirdiğimde şöminenin yandığını gördüm; tahminlerim doğruydu. Vedat, beni tanımaya çalışır gibi bakmaya çalıştığında o kapının yanındaydı, ben de onun tam karşısında, duvarın dibindeydim. Sadece birbirimize bakıyorduk.

Vedat sessizliği bozup "Kimsin dedim?" dediğinde ise daha fazla uzatmadan elimi maskeme götürdüm ve hiç beklemeden tek bir harekette çıkardım. Dağılan saçlarımı elimle düzeltip sonra da bakışlarımı Vedat'a çevirdiğimde söylediklerime ve gördüklerine şaşırmamıştı.

"Benim. Alev Armağan."

Beni bekliyor gibiydi. Kafamı sola eğip aklımdan geçenleri dile getirdiğimde Vedat’ın sinirli bir gülüş sergilediğini gördüm: "Ne o, beni bekliyor muydun yoksa?"

Vedat olduğu yerde az önce ters çevirdiğim kolunu tutarak bana baktı ve "Beklemek değil de bilmek diyelim; er ya da geç geleceğini biliyordum."

Dediklerine kafamı yere eğip güldüğümde Vedat konuşmaya devam etti: "Hoş geldin demek isterdim ama kılığına bakacak olursak pek de hoş gelmiş gibi gözükmüyorsun. Savaştan çıkmış gibisin."

Gözlerimi Vedat'ın gözlerine çevirdiğimde, dediklerine kısa bir cevap vererek üstüne yürüdüm. "Savaştan değil de antrenmandan çıktık diyelim," dedim ve tekrardan yumruğumu kaldırdım fakat bu sefer amacım yumruk vurmak değildi.

Vedat kendini yumruğuma hazırladığında ise hızlıca ona arkamı dönerek dirseğimi Vedat'ın yüzüne geçirdim. Vedat yüzüne yediği dirsek ile acıyla bağırıp tekrar atağa geçtiğinde bu sefer öne doğru eğildim ve Vedat geri çekildiğinde sağ bacağımı boynuna doğru geçirip etrafımda döndüm ve olduğum yerde zıplayarak bu sefer de sol ayağımı karın boşluğuna doğru savurdum.

"SANA LEYLA'YA BİR ZARAR GELİRSE BEDELİNİ ÖDERSİN DEMİŞTİM!"

Vedat bir eliyle yüzünü tutarken, bir eliyle karın boşluğunu tutuyordu. Nedenini bilmediğim bir şekilde bana karşılık veremiyordu. Söylediklerimi de pek önemsemiyor gibiydi. Vedat'ı tanırdım, dövüşte en az benim kadar yetenekli ve bilgiliydi fakat şu anda sanki aklı başka bir yerdeydi. Benimle, beni alt etmek için değil de kafasındaki düşüncelerden uzaklaşmak ister gibi dövüşüyordu.

Bağırışımın içinden sadece belli bir kısmı alıp "Ona bir şey mi oldu? Yoktu bir şeyi, ben onu daha dün gör—" dediğinde, sanki ne dediğinin farkına varmış gibi anında sustu. Söylediklerine kaşlarımı çattım. Ne demişti o? Leyla'yı görmeye mi gelmişti?

"Ne dedin sen? Sen... Sen Leyla'yı ziyaret mi ettin?"

Sinirle sarf ettiğim kelimelere karşı Vedat gözlerini kapatıp "Hayır, sordum nasıl olduğunu. Oradaki doktorlara sordum. Gitmedim onun yanına, sordum. Aradım ve sordum, bu kadar. Sonuçta katil olmak istemem," dediğinde, öldürücü bakışlarımı ona atıyordum.

Dalgınlığının Leyla'yla mı ilgisi vardı? Tam yeni bir soru sormak için ağzımı açtığımda, üstüme gelen Vedat ile bu isteğim yerle bir oldu. Yüzüne dikkatlice baktığımda o da bana baktı, gözleri kırmızıydı; yeni fark ediyordum.

Ağlamış mıydı? Yoksa uyumamış mıydı?

Kaşlarımı çattığımda, Vedat'ın deli gibi bağırıp üstüme doğru geldiğini fark ettim: "ALEV ARMAĞAN! KAYBEDECEĞİN SAVAŞLARA GİRME! PİŞMAN OLURSUN."

Bağırması ve aynı anda, savunma için açtığım kolumun altından geçmesiyle belimden tutup beni yere doğru savurdu. Geriye doğru sert bir şekilde düştüğümde, kısa bir sürede düştüğüm yerden takla atıp tekrar ayağa kalktığımda ellerimi yumruk yaparak karşısına geçtim. Bu sefer ben Vedat'ın üstüne doğru yürüdüğümde sağa doğru adımladım. Vedat sağa doğru savunma aldığında ise sola doğru geçip yere doğru hızla oturdum ve bacağımı ayaklarının arkasına koyup dengesini sarstığımda yere düştü.

"Daha kendini bile savunamazken beni mi pişman edeceksin!"

Nefretle söylediğim kelimelere karşı o da kaşlarını çattığında konuyu değiştirmişti; bunu anlamıştım. Ve bunu da öğrenecektim. Vedat, Leyla'yı görmüş müydü, ne olursa olsun öğrenecektim. "Ya ona bir zarar verseydi?" diye düşündüğümde bu daha fazla sinirlenmeme neden oldu ve nefesimi hızla soluyarak oturduğum yerden Vedat'ın üstüne doğru eğildim ve elimi boğazına götürdüm. Boğazını sıkmaya başladığımda Vedat eliyle beni uzaklaştırmaya çalıştı.

Gözlerim yüzünde gezindiğinde kanayan burnunu fark ettim, az önce attığım dirsekten dolayı olmalıydı. Dudağının kenarı patlamıştı ve gözünün altı mosmor olmuştu. Ortaya çıkardığım esere bakarken sırıttığımda son gücümle boğazını sıkmaya devam ediyordum. Vedat elimi boğazından çekemeyeceğini anladığında bu sefer de dizini bükerek karnıma koydu ve itti. Tam tersi şekilde düştüğümde bu sefer yerde yatan ben ve benim boğazımı sıkansa Vedat’tı.

Ellerim ile kendimi kurtarmaya çalıştım. Başaramayacağımı anladığımda nefesim kesilmeye başlamıştı. Zoraki bir çabayla dizimi büküp elimi botuma götürdüğümde gözümden yaş gelmeye başlamıştı.

Az önce katil olmak istemem diyen adam, şimdi beni öldürmek için nefesimi kesiyordu.

Botumdaki deri kapağı zorlukla açıp altına sabitlediğim bıçağı aldığımda hiç düşünmeden bacağımı geri uzattım ve elimdeki bıçağı Vedat’ın sırtına geçirdim.

Ani sapladığım bıçakla sarsılan Vedat açılan gözleriyle bana bakarken, sırtının çoktan kanamaya başladığını anladım. Çünkü sırtındaki kanlar üstüme eğildiği için yüzüme damlıyordu. Boğazımdaki eli gevşediğinde onu üstümden yana attım. Hızlı hızlı nefes alıp verirken elimi boğazımda gezdiriyordum.

Nefesim gelmiyordu. Elimi yumruk yapıp göğsüme vurduğumda almak istediğim nefesi yine alamadım. Karşımdaki aynaya baktığımda yüzümün morarmaya başladığını gördüm. Elimi hızla tekrar göğsüme vurduğumda sonunda küçük bir nefes aldığımda rahatlayan bir nefes verdim ve yutkundum.

İki dakika olduğum yerde nefesimi düzene sokmaya çalıştığımda Vedat da sırtındaki bıçak yüzünden sızlanıyordu.

Tekrardan zorda olsa nefes aldığımda gözlerim Vedat’a döndü. Sırtındaki kanlar çoğalmıştı. Ölmesini istemiyordum fakat şu an onu kurtaracak durumda değildim. Bütün gücünü uyguladığı boğazımda parmaklarının izi çıkmıştı ve hâlâ nefes almakta zorluk çekiyordum.

Acilen temiz bir hava almam gerekiyordu. Fakat önce asıl amacımı tamamlamam gerekiyordu. Vedat’a doğru adım attığımda bana baktı. Bıçak ölümcül bir noktada değildi fakat çok kan kaybı vardı. Yanına doğru zorla eğildiğimde gözlerime bakıp "Neden yaptın bunu?" dedi. Konuşmakta zorlanıyordu.

Kendimi es geçerek Vedat’a kaşlarımı çatıp "Siz neden Leyla’ya yaptınız bunları?" dedim. Vedat söylediklerime dilini dudaklarında gezdirerek,
"Çünkü o... benim kardeşimi benden aldı, anlıyor musun? O kız... senin canını verdiğin kız... benim canım olanı benden aldı. Leyla...Benim kardeşimi—"

"SUS!"

Bağırdığımda boğazımın acısı ile öksürdüm, ardından da derin bir nefes alarak tekrar Vedat’a baktım.

"Dinle beni Vedat Korkmaz." Gözlerimden nefret akıyordu. Gözlerim yaşarıyordu. Nefesim gelmiyordu. Fakat bunu yine de söyleyecektim. Daha fazla Leyla’ya suç yüklenilmesine katlanamazdım. Ne anlaşma ne de çete, hiçbiri umurumda değildi.

Vedat'a bakarak söylediğim kelimeler, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi böldüğünde Vedat'ın gözlerime bakakaldığını gördüm. Şok olmuştu. Çünkü ben, dilime hâkim olamamıştım.

"Senin o intikamını almak için yemin ettiğin, sırf bu yüzden de gencecik bir kızın hayatını mahvettiğin Cenk varya... Onu Leyla değil... Halil Korkmaz öldürdü!"