14. bölüm · GİZLİ KİMLİK

12.BÖLÜM UNUTULAN GEÇMİŞİN BEDELİ

Yasminn 🤍♣️

ONKİNCİ BÖLÜM: UNUTULAN GEÇMİŞİN BEDELİ

"Vural Demir. Rıza benim cehennemimse, Leyla da benim cennetim. Sen ise ikisi arasındaki o noktasın. Benim için ne cennet ne de cehennemsin. Sen benim arafta kaldığım o noktasın."

Bölüm Şarkısı ✨:
BİRBEY - Gidemiyorum Senden

İnsan bazen bir şeyi ne kadar isterse istesin, gerçekleştiğinde ne yapacağını kestiremiyordu. Yıllarca hayallerinin gerçeğe dönmesini, doğruların gün yüzüne çıkmasını istiyor; fakat sonra istediği gibi doğrular ile karşı karşıya kalınca da ne yapacağını şaşırıyordu.

Şaşırıyor ve inanmıyordu, bunu anlamıştım. Şayet yıllarca bu anın gelmesini beklemiştim. Yıllarca bu an gelirse ne yapacağımı, nasıl bir tepki vereceğimi düşünmüştüm. Basitti, en azından beynimin içindeki dünyada. Vural gerçekleri hatırladığında yapacağım şeyler normalde çok basitti: Önce onun gerçekten gerçekleri hatırlayıp hatırlamadığını anlayacak ve sonra ise hiçbir şey olmamışçasına, yıllardır olduğu gibi, çekip gidecektim.

Çünkü bunu yapmam gerekiyordu. Çünkü Rıza'nın tek tek içine işlediği beynim bunu söylüyordu. Herkes, her şey aynı şeyi söylüyordu da, hepsine karşı gelmeye çalışan bir şey daha vardı: Kalbim.

Her ne kadar karşısındakilere gücü yetmese bile, son gücü ile bunu yapmamam gerektiğini söylüyordu. Aksine, o gerçekleri hatırladığında ise ona yardımcı olup yanında olmamı fısıldıyordu kulağıma. Ne yapacağımı bilmiyordum; saatlerdir tepemdeki tavanı seyrediyor ama yaşadığım şeylere bir anlam katamıyordum.

Olmamalıydı, çünkü hazır değildim buna. Vural'ın her şeyi hatırlayıp karşıma geçmesine hazır değildim. Olacak mıydım, onu da bilmiyordum ama emin olduğum bir şey vardı: Şu an hazır değildim.

Hatırlamış mıydı sahiden? Yedi yıl önce o kâbus gecede yaşanan her şeyi hatırlamış mıydı? O gün birbirimize verdiğimiz sözleri de hatırlamış mıydı peki? Ya da birbirimize attığımız o bakışları...

Odanın kapısının tıklatılması ile düşüncelerim hızla dağıldığında, kuruyan boğazım ile zoraki bir çabayla, "Gel," dedim. Kapı büyük bir yavaşlıkla açılmaya başladığında ise kimin geldiğini az çok tahmin ediyordum. Eğer gerçekten her şeyi hatırladıysa, gelen ondan başkası olmamalıydı.

Kapıdaki kişi önce içeriye doğru bir adım atıp, sonra da tüm bedenini odanın içine doğru attığında yüzüne baktım ve düşüncelerimde yanılmadığımı anladım. O gelmişti: Vural Demir.

Gözlerimiz sanki anlaşmışçasına buluştuğunda odanın içine bir sessizlik hâkim oldu. Ne söylenecekti ki? Ne söylenebilirdi? İlk adımı atmayı asla düşünmüyordum. Madem aklıma bir soru bırakan oydu, cevabını da ondan başkası vermemeliydi.

Derin bir nefes alıp Vural'a bakmaya devam ettim. O da bana baktığında, sessizliği bozmayacağımı anlamış olmalı ki konuşmaya başladı: "Nasıl oldun? Az daha iyi misin?"

Sorduğu soruya inanamadığımı belli eden bir ses tonuyla güldüğümde, daha fazla dayanamadım ve yattığım yatakta hızla doğruldum. "O kadar şeyi söyledikten sonra gerçekten bana iyi olup olmadığımı mı soruyorsun?"

Vural cevap vereceğinde ise tekrardan konuşarak buna engel oldum. Önce beni dinlemeliydi, sorduklarıma cevap vermeliydi. "Her şeyi hatırladın, öyle mi? O yüzden mi oraya geldin?" Sinirle dudağımı dişledim ve devam ettim: "Ya niye? Niye ne yapacaktın Vural? Ne yapacaktın oraya gelip? Hesap mı soracaktın, neden bunca zaman anlatmaya çalışmadın diye? Bana, oraya geldiğinde söylemek istediğin şeyleri anlat, başka hiçbir şey duymak istemiyorum."

Vural gözlerimin içine uzunca baktığında bakışlarındaki hüznü gördüm. Üzülüyor muydu? O üzülüyorsa, ben neden bu kadar kin ve nefret doluydum peki? İçimdeki o tarifsiz acının sebebi neydi? Yedirememiş miydim bana düşmanca bakmasını, öldürme planları kurmasını...

Ağır adımlarla yanıma geldiğinde, tam tepemde durdu ve bana üstten bir bakış attı. Gözlerime bakıyor ve ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. Tek sorun şuydu ki, onun suçunun olmadığını bildiğim hâlde ona kızmaktan kendimi alamıyordum. Sonuçta unutan oydu. Aynı kazayı benim de yapmama rağmen vazgeçip unutan o olmuştu. İşte buydu benim içime sığdıramadığım düşünce.

Aynı savaşta ve aynı safta aldığımız ilk darbede, yanındakinden vazgeçen o olmuştu.

Beynimin içinde susmak bilmeyen düşüncelere kulak asmayıp herhangi bir şey söylemesini bekledim. Konuşmasını istiyordum, konuşup en azından kendini açıklamasını istiyordum. Hiç değilse bunu yapmalıydı. Bilmem kaçıncı kez dile getiriyordum ama ben yorulmuştum.

Artık tek başıma savaşmak istemiyordum. Birileri de benim için savaşsın istiyordum. Çabalasın ve başarsın... Tek isteğim buydu.

Fakat bunu ne kadar istiyorsam, olmayacağını da bir o kadar biliyordum. Kulağımda Rıza'nın sözleri yankılandığında gözlerimi kapattım: "Sen savaşmaya değeceğini mi sanıyorsun küçük katil?"

Susmuyordu. Ne gece ne gündüz susmuyordu, her geçen gün artıyordu hatta. Ve bu da az daha delirmeme neden oluyordu. Oturduğum yatakta bir hareketlenme hissettiğimde gözlerimi açtım. Vural, yataktaki kalan boşluğa oturmuştu.

Bana dikkatlice baktığında bir şeyler söyleyeceğini anlayıp bakışlarımı onun gibi dikkatle yüzüne odakladım. "Biliyorum, sırası değil bunu konuşmanın ama eğer şimdi konuşup bir şey düşünmezsek işler daha da sarpa saracak. Alev, sen Vedat'ı bıçakladın. Bunu öylesine yapmayacağını adım gibi biliyorum. O herif sana ne yaptı da sen onu bıçakladın? Onu geçtim, senin bugün orada onun yanında ne işin vardı?"

Vural sorularını art arda sıralarken, öfkenin iliklerime ulaştığını hissettim. Ve sesime de bunu yansıtarak, sert konuşmaya özen gösterdim: "Sen şaka mı yapıyorsun ya? Vural, bana 'her şeyi hatırlıyorum' deyip sonrasında bu konuyu açamazsın sen. Geçmiş senin için bu kadar mı? Bana cevap ver, bu kadar mı?" Dediğimde Vural böyle bir tepki almayı bekliyor gibiydi.

Eliyle yüzünü sıvazladığında tekrardan bana baktı ve "Alev, geçmiş benim için tabii ki de önemli ama şu an daha büyük bir konumuz var. Buraya geldiğinden kimsenin haberinin olmadığını biliyorum, aynı zamanda yaptıklarından da haberleri yok. Bunu o Rıza soysuzu duyarsa ne olacağını tahmin edebiliyor musun? Bunu engellemek için çırpınıyorum ben. Bana neler olduğunu anlat ki bir plan yapalım," dedi ve cevap vermediğimde devam etti:

"Bunca şeyi hatırladıktan sonra benden sakın böyle bir konuda susup kenara çekilmemi bekleme. Bu saatten sonra seni düşman olarak görmüyorum, bunu bil. Bu yüzden şimdi bana neler olduğunu anlat!"

Anlatmadan susmayacağını bildiğimden sessiz kaldım. Saklamak istemiyordum, gücüm de yoktu zaten. Gözlerimi Vural'dan çekip karşımdaki duvara çevirdiğimde yenilgi ile anlatmaya başladım. Çünkü ne geçmiş için ne de şimdi, bunları anlatmamak için çırpınacak gücüm vardı.

"Leyla... Her şey onun bir katil olmadığını öğrenmem ile başladı. Tabi daha öncesi de var ama bu kısımlar zaten Halil'in yerini tespit etmemiz ile ilgili."

Ona Tilki'den bahsetmeyecektim, bu kadarını bilmesine gerek yoktu. Sadece Vedat'ı ve Halil'i ilgilendiren kısımları anlatıp plan kurma işini ona bırakacaktım. Söylediklerimden, Leyla'nın katil olmadığını söylemem ile bozguna uğrayan Vural'a bakarken devam ettim.

"Şaşırdığını biliyorum ama gerçek bu Vural. Leyla bir katil değil. Bunu öğrenmem ile Halil'in yeni aldığı malikâneye gittik. Oraya büyük bir baskın düzenleyip tüm bilgileri aldık. Anlayacağın şu an Halil Korkmaz beş kuruşu bile olmayan birisi. Bize karşı gücü yok fakat yine de bana karşı son hamlesini kullandı ve silah çekti."

Söylediğim son şeyle Vural'ın kasıldığını hissettiğimde gözümün ucuyla ona baktım fakat onun soru sormasına izin vermeden devam ettim: "Daha doğrusu kendisi değil, etrafına sakladığı adamlar çekti. Fakat ona gerçekleri bildiğimden bahsettim. Yani..."

"Yani?"

"Yani Cenk Korkmaz'ı öldüren kişinin Leyla olmadığını, öz babası Halil Korkmaz olduğunu bildiğimi ve bunu Vedat'a söyleyeceğimden bahsettim. Sonrasında ise zaten silahı hemen geri çektiler ve onları ele geçirdik."

Konuşmaya ara verdiğimde Vural'ın kaşlarını çattığını gördüm. "Anladığım kadarıyla bir plan kurup baskın yapmışsınız ve bu planın içinde de muhtemelen bunu Vedat'a söylemek yoktu. Sen kendine yediremedin ve Vedat'a gittin..."

"Hayır! Ben bugüne kadar kendimi düşünüp hiçbir şey yapmadım Vural, bunu en iyi sen biliyorsun. Ben oraya hesap sormaya gittim. Vedat'tan Leyla'nın intikamını almaya gittim. Sonrasında ise onun Leyla'yı ziyarete gittiğini öğrendim ve atak yaptım. Fakat onun beni kolumun altından geçip yere itmesi ve boğazımı sıkmaya başlaması ile yapacak bir şey bulamadım ve botumdaki bıçağı..."

"Ona geçirdin!"

Vedat'ı başımla onayladığımda, sinirlendiğini belli eden bir nefes aldı. Bu kadar büyütmesini anlamıyordum, sonuçta şu an karşısında mıydım? Karşısındaydım. Gerisi önemli değildi. Nefesini aynı şekilde geri verdiğinde hikâyenin geri kalanına o devam etti:

"Vedat canının acısı ile senin canını acıtmak ve Leyla'nın yaptığını gün yüzüne vurmak istedi. Fakat sen de onun Leyla'yı suçlayıp durmasına dayanamadın ve ona gerçeği anlattın."

Gözlerimi büyük bir sakinlik ile kapattığımda bunu aklıma o anlar geldiği için yapmıştım ama Vural bunu galiba evet olarak anlamıştı. Vural gerisini istese de tahmin edemeyeceğinden konuşmayı ben devraldığımda sesimin titremesini beklemiyordum:
"Ona gerçeği bir çırpıda söylediğimde her şey için çok geçti, bunu anlamıştım. Fakat benim o an düşündüğüm şey Vedat'ın gerçekleri öğrenmesi değildi. Benim elimdeki... bıçaktı."

Vural bu halime bakıp konuyu daha fazla uzatmadığında ona baktım. "Tamam o zaman, şimdi kimse bir şey bilmiyor, bu iyi. Ben o ite çıkmadan bakmıştım, bıçak ölümcül noktada değildi. Zaten o da şu an hastanede tedavi görüyor, geberip gitmesi işimize gelmezdi. Şimdi tek yapman gereken beni beklemek ve kimseye bir şey anlatmamak. Ben Vedat uyandığında onunla konuşacağım. Bildiklerini herhangi birine sorarsa, bu herkesin kulağına gider."

Dediklerine sakince başımı salladığımda Vural da susmuştu çünkü artık asıl konuyu konuşmanın zamanı gelmişti. Tereddüt eder gibi bana baktığında ona anlatmadan bu odadan çıkamayacağını belli eden bir bakış attım.

Her ne olursa olsun Vedat'ın konusu beni korkutmuyordu, başkalarının duyması işime gelirdi, en azından herkes Leyla'nın suçsuz olduğunu anlardı. Bu yüzden bu konuda daha fazla durmak istemiyordum.

Nefesini verdiğinde bir şeyler söyleyeceğini anladım ve ona dikkat kesildim. "Benden almak istediğin bir sürü cevap var, biliyorum. Ama şunu unutma Alev, ben bu yaşadıklarımı kendi iradem ile yaşamadım."

Kaşlarımı çattığımda devam etti: "Sana yaşadıklarımı şöyle özetleyeyim. Bundan tam yedi sene önce, senin tanıdığın Vural bir kazada öldü Alev. Sonra da uzun uğraşlar sonucu tekrardan hayata döndü. Ben hayata geri döndüğümde yeniden doğmuştum. Ne öncem vardı ne de sonram, sadece o anım vardı."

Gözlerini yüzümde gezdirdiğinde bakışları boynumda durdu. Sonra da devam etti: "Ve bana da o an dediler ki, 'Bu kız senin düşmanın.' Ne yap et, bu kızı alt et. Ben de..."

"Ben de ne Vural? Senin sırf beni öldürmek için girmediğin yol kalmadı ki. Aklın başına ne zaman gelecekti? Ben öldükten sonra mı? Peki sana soruyorum, geç olmayacak mıydı? Eğer ben kendimi korumayı öğrenmemiş ve sana karşı yenilmiş olsaydım, geç olmayacak mıydı?"

Vural sözlerimin ardına sustuğunda ayağa kalktım. İyi hissediyordum kendimi. Dışarıda çoktan gün doğmuştu. Çektiğim acıların üstüne saatler geçmişti. O kulübeden uzaklaşmış ve acılarımdan az da olsa arınmıştım. Şimdi ise buradaydım, onun yanında. Zaman veya mekânın önemi yoktu, tek bildiğim bir şey vardı: O da ben şu anda katilim olmak isteyen adamın yanındaydım.

"Benden nefret mi ediyorsun gerçekten? Bunca yıl sonra karşına eskisi gibi çıktım fakat sen hâlâ benden tiksinircesine konuşuyorsun."

Vural'ın camdan dışarıya bakarak söylediklerine verecek cevap bulamamıştım. Nefret mi ediyordum sahiden? Yaşadıklarımı özetleyen kelime bu muydu: nefret etmek? Sanmıyordum. Ben daha farklı hissediyordum. Ben de gözlerimi camdan dışarıya çevirdiğimde çaresizlik ile fısıldadım:

"Ben senden nefret etmiyorum Vural."

Aklıma aylar öncesinde Necmi'yi almak için gittiğim depoda yaşadıklarımız geldi. O an hiç zorlanmadan Vural'a "Senden nefret ediyorum," demiştim. Şimdi niye diyemiyordum? Ne fark vardı? Ben aynı bendim. Ve ne yaşanmış olursa olsun, sonuçta karşımdaki kişi de benim safımda değildi. Ne olmuştu da aylar önce gözümü kırpmadan söylediğim şeyi şimdi dudaklarımın arasından gönderemiyordum? Gözlerimi hâlâ dışarıyı izleyen Vural'a çevirdiğimde, bana bakmamasını fırsat bildim ve yüzünü inceledim.

Yeni çıkmaya başlayan kirli sakalları yüzünü kaplamıştı. Fakat buna rağmen keskin çene hatları rahatlıkla fark ediliyordu. Sakallarının bitiminde başlayan saçları ise her zamanki gibi düzenliydi, özenle taranmış gibi. Gözlerim saçlarından alnına indiğinde sadece tek bir noktaya odaklanmıştım: Saçlarının altında duran, her şeyin sebebi olan yara izine. Ufak ama aynı zamanda da çoğu şeyin başlangıcı, çoğu şeyin de sonu olan o yara izine. Derin bir nefes aldım, sonra da bakmayı en sevdiğim yere baktım: Gözlerine. Kestane tonunda olan ve etrafa öldürücü, bir o kadar da çaresiz bakışlar atan hareleri vardı.

Her zaman o gözlerle bakmıştı bana; yeri geldiğinde nefretle, yeri geldiğinde sevgiyle. Her türlü bakmıştı. O bana nefretle baktığı zaman benim de ona nefretle bakmam söylenmişti. Ben de sorgulamamış ve bakmıştım. Unutan oydu, cezasını çeken bendim. Böyle düşünmüştüm o bana nefretle baktığında.

Bir de sevgiyle baktığı zamanlar vardı. Nefretle baktığında ne yapacağımı biliyordum ama sevgiyle baktığında donup kalıyordum. Tek kelime edemiyordum. Öyle zamanlarda ise aklıma tüm olanları getiriyordum. Aynı şu an olduğu ve bundan sonra da olacağı gibi.

Bazı şeyler bizden geçmişti. Biz de onlardan. Bu saatten sonra da arkama dönüp bakma gereği duymuyordum. Ne yaşandıysa, hepsini bir önceki sayfada bırakmak ve artık yeni sayfaya geçmek istiyordum.

Vural, camdan dışarıya bakmayı bıraktığında onu dinledim. "Benden nefret etmiyorsun ama beni onun gibi görüyorsun. Baban... Rıza gibi."

Nefesimi güçlükle verdiğimde söylediklerim Vural'ın gözlerini bana döndürdü. "Ben senden ne Rıza'dan ettiğim kadar nefret ediyorum ne de seni Leyla'yı sevdiğim kadar seviyorum. Anlamak istemediğin kısım tam olarak burası işte."

Durakladım ve odanın içindeki havaya rağmen gözlerinin içine bakarak fısıldadım ve onun canını yakmaya devam ettim:

"Vural Demir. Rıza benim cehennemimse, Leyla da benim cennetim. Sen ise ikisi arasındaki o noktasın. Benim için ne cennet ne de cehennemsin. Sen benim arafta kaldığım o noktasın."

Yazarın Ağzından:

Hiç kimse yaptıklarının yanlış ya da doğru olduğunu o an fark etmezdi. Her şeyi zaman gösterirdi. Verdiği kararların doğru olup olmadığına zaman karar verirdi.

Alev de o an bilmiyordu. Geçmişini elinin tersiyle ittiğinde bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu. Kimse bilmiyordu, görmüyordu. Ne Alev Vural'ın içindeki o yakıcı ateşi görebiliyordu ne de Vural Alev'in içindeki o tarifsiz kırgınlığı hissedebiliyordu.

Birbirlerinden habersiz, saatlerce aynı odada gözleriyle bakışmış fakat tek bir kelime dahi etmemişlerdi. Vural defalarca konuşmak istese de Alev'in ona olan bakışlarını gördükçe bundan vazgeçmişti. Oysa Alev onu bir kere olsun anlamaya çalışsa her şey yola girecekti. Böyle düşünüyordu Vural.

Fakat Alev onu anlamaya çalışmak yerine daha da kendini ona karşı kapatıyordu. Vural'ın kendini anlatmak istediği her bir kelime için Alev iki kelime ediyor ve Vural'ın söylemek istediği her şeyi dinlemeden sonlandırıyordu.

"Yeterince acı çekmedik mi?" diye düşündü Vural, fakat konuşan Alev yüzünden bu düşüncesini dile getiremedi. Şayet şu anda Alev ona Rıza'dan ne kadar nefret ettiğini ve Leyla'yı ne kadar sevdiğini söylüyordu. Aynı şeyleri duymaktan sıkılmıştı Vural.

Babasını anlıyordu. Çünkü Rıza'nın Alev'e yaşattığı çoğu şeye bizzat kendi şahit olmuştu. Onun ne kadar nefret edilesi bir insan olduğunu biliyordu. Fakat anlamadığı şey Leyla'ya olan sevgisiydi. Sadece bir mapusta tanıştığı kızdı o. Nasıl bu kadar hayatı hâline gelmişti?

Vural kadar Alev de biliyordu oysa Vural'ın başındaki izin sebebi Leyla'ydı. Vural'ın her şeyi unutmasının sebebi de Leyla'ydı. Alev'in Vural'a karşı duyduğu o ne olduğu belli olmayan duygunun sebebi de Leyla'ydı. Fakat yine de Alev için sadece Leyla önemliydi. Vural onun için bir kaybediş, bir vazgeçiş demekti. Her şeyin sebebi olan Leyla ise hayat demekti.

"Vural Demir. Rıza benim cehennemimse, Leyla da benim cennetim. Sen ise ikisi arasındaki o noktasın. Benim için ne cennet ne de cehennemsin. Sen benim arafta kaldığım o noktasın."

Alev, acımasızca sarf ettiği bu sözlerin ardından Vural ne olduğunu bile anlayamadan çıkıp gitmişti odadan. Nerede olduğunu bile bilmiyordu, fakat o an içerideki o suçları taşıyan hava yüzünden nefes alamamış ve çıkmıştı. Bir otelde yalnız başınaydı şimdi; ne arkasında bıraktığı enkaz vardı ne de kendisini bekleyen felaketler. Hiçbiri umrunda değildi. Tek istediği şey rahat bir nefes alabilmekti.

Alev bir hışımla Armağan otele giderken, Vural hâlâ aynı şekilde karşısına bakıp Alev'in söylediklerini düşünüyordu. Hak ediyor muydu tüm bu olanları? En masum oyken, Alev ile karşı karşıya geldiğinde azılı suçlu durumuna düşüyordu. Ve sesini bile çıkarmıyordu. Neden oluyordu bu?

Vural yavaşça ayağa kalktığında, bozguna uğramış adımlarını kapıya yönlendirdi. Ve dışarıya çıkmak için adım attı. Alev ona geçmişi nasıl hatırladığını sormamıştı bile. Merak mı etmemişti, yoksa soramamış mıydı? Emin değildi Vural ama her ne olursa olsun sormasını isterdi.

Çünkü hiç beklenmedik bir şekilde hatırlamıştı gerçekleri Vural. Alev'i ilk gördüğü o yerde: 'Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda.'

Bir Mayıs sabahı babasının yanına giderken görmüştü Alev'i. O gün her zaman gittiği yollarda çalışma olması nedeniyle hayatını değiştirecek o yolu seçmişti. Yoldan geçeceği sıra elinde bir valizle öylece bekliyordu Alev. Daha 18 bile olmamıştı belki ama yüzündeki yorgunluk kendini o kadar belli ediyordu ki. Vural, istemsizce her an yıkılacakmış gibi duran kızı görmezden gelememiş ve arabasını sağa çekip yeri izleyen kıza bakmıştı.

Dakikalar dakikaları kovalarken Vural gözünü bile kırpmadan Alev'i izliyor, Alev ise soğuk bakışlar ile yere bakıyordu. Alev her şeyin bittiğini düşünürken daha yeni başladığından habersizdi. Şayet o an aklındaki tek şey, babası olan adamın yanında çalışacak ve onun istediklerini yapacaktı. Karşılığında ise Leyla'yı özgürlüğüne kavuşturacaktı.

Fakat o an ikisi de bilmiyordu ki, Alev Leyla'yı özgür bırakmak isterken kendini tutsak edecekti. Hem de hiç ummadığı birine: Yoldan geçen bir adama.

Vural bir süre daha ismini bilmediği kızı izlemiş ve kimsenin gelmeyeceğine emin olduktan sonra arabadan inme kararı almıştı, ta ki kıza yaklaşan siyah bir limuzini görene kadar. Kapıya attığı elini geri çekip yerinde kıpırdandığında hâlâ izlemeye devam etmişti. Limuzinden bir adam inmişti önce, yere inmiş ve kızın elindeki küçük valizi almıştı. Sonra biri daha inmişti. Vural'ın kaşlarının çatılmasına sebep olacak biri: Rıza Armağan.

Babasının azılı düşmanlarından biri olan adamın bu kızla ne ilgisi var diye düşünürken, genç kız ve Rıza konuşmaya başlamıştı. Sakin başlayan konuşma dakikalar geçtikçe şiddetlenip kavgaya dönüşürken, az ilerideki jandarmaların bu tarafa baktığını görmüştü Vural. Tabi onunla beraber Rıza da fark etmişti bunu. Ve tam o sıra genç kızı kolundan tuttuğu gibi arabaya doğru fırlatmıştı.

Bu hareketi ile kendisine yaklaşmaya başlayan jandarmalara ise kısa bir açıklama yapmış ve o da limuzine binmişti. Her ne kadar bir bağlantısı olmasa bile sırf babasının düşmanı olmasından dolayı takip etmişti o gün onları Vural, başına ne geleceğini bilmeden hem de.

İlk başta yarım saat kadar bir yolu gitmişlerdi, normal hızda olmaları dolayısıyla rahatlık ile takip edebilmişti Vural onları. En sonunda ise tekinsiz bir uçuruma geldiklerinde yavaşlamışlardı. Vural onların ne yaptığını çözmeye çalıştığında, çoktan arabayı onlardan uzakta durdurmuş ve arabadan inmişti.

Sessiz adımlar ile onları duyabileceği bir çalılığın arkasına geçerken, aynı anda da onlarca koruma, Rıza Armağan ve elinde sanki bir eşya gibi sürüklediği kız da uçurumun tam ortasına geçmişti. Gittikçe karmaşıklaşan duruma baktığında Vural, bu kızın kim ve Rıza ile ne gibi bir ilgisi olduğunu daha çok merak etmişti.

Rıza Armağan önce kızı sert bir şekilde yere savurmuş, sonra da işaret parmağını kızın üzerine dikmişti. En sonunda da bağırarak: "SEN BANA MEYDAN OKUYAMAZSIN ANLADIN MI. SEN BANA ANLAŞMA TEKLİF EDEMEZSİN. SEN BANA..." demiş, diliyle dudaklarını yalamış ve bu sefer sakin bir sesle devam etmişti: "Sen bana, karşı gelemezsin."

Vural, yerde dizlerinin üstüne düşmüş fakat buna rağmen başını eğmeden dimdik karşısındaki adama bakan kıza dikmişti gözlerini bu sefer de. Bu kız Rıza'nın neyi oluyordu? Bu düşünce aklını kemirirken kızın görünüşüne rağmen canlı ve gür çıkan sesini duymuştu: "Benim hayatıma sen karışamazsın. Her şeyin sebebi senken bana gelip hesap soramazsın. Buna izin vermem!"

Kız dolan gözlerini dilini dudaklarında gezdirerek saklamaya çalışırken bu sefer de son gücüyle bağırmıştı: "DUYDUN MU BENİ!"

Vural tüm bu olanlara kaşlarını çatmış bakarken, Rıza'nın sesli bir küfür ettiğini duymuş, ardından da herkesi şoka düşürecek o hamleyi yaptığını görmüştü: Yerde duran ve kendisine bakan kızı yine kolundan sert bir şekilde tutmuş, kaldırmış ve uçurumun kıyısına getirmiş, ardından da savunma almasını bile beklemeden kızın kolunu bırakmıştı.

Rıza Armağan o gün gencecik bir kızı defalarca oradan oraya savurmuş ve en sonunda bir uçurumdan aşağıya itmişti.

Vural gözlerini sonuna kadar açtığında, kızın korkuyla attığı çığlığın kesildiğini duymuştu. "Bu kadar mıydı?" diye düşünmüştü. Kendini bildi bileli öldürdüğü insanların bile bu kadar çabuk nefesini kesmemiş biriydi Vural. O gün o uçurumda, karşısında gözü dönmüş olan bu adamın bu kızı bu kadar kolay bir şekilde itmesine şaşırmıştı.

Vural bakışlarını yutkunarak yere indirdiğinde, elini beline koymuş ve doğrulmuştu eğildiği yerden. Sonra da arabasına doğru adımlamıştı. Fakat onunla beraber limuzine doğru adımlayan diğer korumaları görmesi ile olduğu yerde kalmış ve bir süre daha bekleme kararı almıştı. Limuzin uzaklaştıktan sonra o da kendi arabasına binecek ve bir an önce buradan uzaklaşacaktı.

Aklındaki plan buydu. Bakışlarını Rıza'ya çevirdiğinde, onun da arabaya adımlayıp içine bindiğini ve uzaklaştıklarını görmüştü. Kendisi de bu hareketle beraber adımlayınca duyduğu ses onu olduğu yere çakmıştı.

Şayet az önce Rıza Armağan'ın uçurumdan ittiği kız bu sefer de son gücüyle bağırmıştı. Hem de onu oraya iten adama değil, dakikalardır onları izleyen adama, yani Vural Demir'e.

Vural afallayıp uçuruma döndüğünde ise kızın bağırışlarını duymaya devam etmişti:

"ORDASIN BİLİYORUM. EĞER BENİ BURADAN ÇEKİP ALMAZSAN, TAM OLARAK ON İKİ DAKİKA SONRA ONLAR GELİP SENİ ALACAK!"

Vural şaşkın gözlerle uçuruma bakmaya devam ederken yaşadığı olayın şokunu üzerinden atamamıştı. Onu yerinden oynatan şey ise kızın yeniden attığı çığlıktı:

"DAHA FAZLA TUTUNAMAYACAĞIM. GELECEKSEN GEL! ELLERİM KAYIYOR!"

Vural tam o sıra hızlanan nefesiyle kafasını sağa sola sallayıp uçuruma doğru koşmuş ve elini saçlarına geçirip aşağı eğilmişti. İşte o an bir şok daha yaşamıştı çünkü gözlerinin içine bakan kız, hayatını kurtaracak o hamleyi yapmış ve solunda bulunan taştan tutunmuş, sağ ayağı ile de ayağının yanındaki çıkıntıya basmıştı.

Vural kıza bakmaya devam ederken kız acele etmesi gerektiğini belirten birkaç cümle daha söylemiş ve Vural'a bakmaya devam etmişti. Vural ise o uçurumun kıyısında elini o kıza uzatarak hayatının dönüm noktasını başlatmıştı.

O gün Vural birinin öldürmek istediği bir canı kurtararak aslında kendi sonunu yazdığını bilmiyordu.

Tek bildiği, bu kızı burada bu hâlde bırakıp giderse günlerce uyuyamayacak olmasıydı ve sırf bu sebepten dolayı:

Vural Demir, hiç hesapta olmayan bir şekilde Alev Armağan'ı ölümden döndürmüştü.

Alev Armağan'dan:

Yanlış mı yapıyordum, doğru mu yapıyordum, hiçbir fikrim yoktu. Sadece yapıyordum; sonrasında ne olacağını umursamadan, sadece yapıyordum. Pişman mıydım? Ona da emin değildim. Sonrasında ne olacaktı, onu da bilmiyordum. Bugün ne bir şey biliyor ne de bir şeyden emin olabiliyordum.

Kestiremiyordum, çünkü durmadan adım attığım bu yolun sonu nereye varacaktı? Bu yol hakkında emin olduğum tek şey, eğer yürümeyi reddeder ve geriye dönersem beni bekleyen kişinin Rıza'dan başkası olmayacağıydı.

Ve belki de bu hareket yüzünden Leyla'yı bile kaybedecektim. Sırf bunların olmaması için de bu yolun sonuna gelecektim. Karşıma hangi tür engel çıkarsa çıksın, sonuna varacaktım. Çünkü... Bu yolun sonu ya sonum ya da başlangıcım olacaktı.

Dakikalar önce Vural'ı o odada, can yakan sözlerim ile baş başa bırakmış ve çıkmıştım. Şimdi de bir takside otele doğru gidiyordum. Vedat'ı Vural halledecekti, bu yüzden bunu kafaya takmadan diğer ailemi korumaya başlamam gerekiyordu. Taksi asfaltın üstünde ses çıkarmadan ilerlerken ben de telefonumdan Leyla'nın kaldığı hastanenin numarasını tuşlamıştım.

Sabit telefonu aramıştım. Leyla'nın komadan yeni çıkması nedeniyle telefon kullanmasına izin vermiyorlardı. Bu yüzden en azından nasıl olduğunu bilip kendimi rahatlatmam gerekiyordu. Telefona yazdığım numarayı aramak için yeşil kısma bastığımda hastanenin açmasını bekliyordum. Telefon üçüncü çalışta açıldığında, genç bir kızın "Buyurun, Umut Hastanesi" dediğini duydum.

"İyi günler. Ben bir yakınımın durumunu öğrenmek için aramıştım. Kendisi komada, ben de yanına gelemiyorum. Nasıl olduğu hakkında doktoru ile konuşacaktım."

Söylediklerimin karşısında genç kız, anladığını belli eden sesler çıkartırken kimin için aradığımı sordu. Derin bir nefes alarak "Leyla Korkmaz" dediğimde ise beni daha fazla bekletmeden, "Tamam, sizi doktoruna bağlıyorum. Lütfen hatta kalın," demiş ve sesi kesilmişti.

Başımı koltuğa geriye yasladığımda taksici ile göz göze geldim. Aynadan bana bakıyordu. Kaşlarımı çattığımda doktorun sesini duymam ile başımı tekrardan kaldırıp doktora "Merhaba. Ben Leyla için..." demiş, fakat kesilen sözüm ile susmuştum.

"Leyla için aramışsınız, biliyorum. Durumu gayet iyi, hatta belki de yarına çoktan çıkmış olur. Şu anda kendisi odasında, görüştürmeyi isterdim fakat maalesef bunu yapamam."

Sanki doktor görebilecekmiş gibi başımı salladığımda, aklıma gelen şeyi doktora soru olarak yönelttim. "Anladım. Ben şu an oraya gelemem. Sadece iyi olduğunu bilmek istedim. Bu arada, benim size bir sorum var. İzninizle sorabilir miyim?"

Doktor söylememi belirttiğinde ise aklıma hücum eden her şeyi bir kenara itmiş ve saatlerdir aklımı kurcalayan soruyu sormuştum. "Leyla'yı, onu ziyaret saati dışında görmek için birisi geldi mi? Sizden ricam, kamera kayıtlarına ve ziyaretçi listesine bakıp beni bilgilendirmeniz."

Ziyaretçi saatini bilerek sormamıştım çünkü o anlarda ya Kaan vardı Leyla'nın yanında ya da ben. İkimiz de gözümüzü bile kırpmadığımızdan dolayı içeriye giren kimsenin olmadığından emindim. Boşuna zaman kaybetmek yerine, bizim olmadığımız anları inceletmesini istemiştim doktordan.

Telefondan duyduğum onay sesi ile başımı tekrar salladığımda, memnuniyetle telefonu kulağımdan uzaklaştırdım ve ekrana baktım. Yüzümdeki memnun ifade, gelen cevapsız çağrıları ve mesajları görmem ile tekrardan asıldığında başımı kaldırıp telefonu kapattım.

Derin bir nefes aldığımda ise sonunda otele geldiğimizi gördüm. Dün buradan yanımda Kaan ve Cevdet ile çıkarken tek bir amacım vardı: Korkmaz'ı bitirmek. İstediğime ulaşmıştım ama aynı zamanda Rıza ve Korkmaz'ın benim aracılığım ile yaptığı anlaşmayı da çöpe atmıştım.

Daha düne kadar elimdeki koz ile Halil'i her şeyi Vedat'a anlatmak ile tehdit ediyordum. Şimdi ise bozduğum anlaşmanın anlaşıldığı an ne yapacağımı düşünüyordum.

Taksi durduğunda, tutan miktarı taksiciye fazlası ile verdiğimde karşılığını beklemeden taksiden indim ve başımı Armağan Otel yazısının üstüne çevirdim.
Koca bir otel vardı karşımda, bahçesinde yüzlerce yabancı insan. Her biri birer tehdit olabilirdi bizim için. Hiç kimseye güvenemezdik.

Buraya geliş amacımı hatırladığımda, adımlarımı otele çevirdim ve büyük çelik kapı benim için açılırken kimseyle göz göze gelmeden otelin bahçesine giriş yaptım. Güvenlikler beni görmesi ile bana yol verirlerken onlara kısaca kafamı sallayıp "Günaydın," dedim.

Hepsi gür bir tonda karşılık verirken bu halleri nedensizce komiğime gitmişti. Çünkü her birinin ağzından farklı bir şey çıkmıştı:

"Günaydın Alev Hanım."
"Günaydın hanımım."
"Günaydın patron kızı."
"Günaydın efendim."

Hepsine kısa ve çok belli olmayan bir şekilde gülümsediğimde önüme döndüm ve koşarken bana çarpacak olan çocuğu son anda fark edip geriye adım attım. Çocuk jet misali önümden koşup gittiğinde ona baktım. "Geriye çekilmemiş olsaydım, muhtemelen o hızla bana çarpıp dengesini sarsacaktı," diye mırıldanırken erken konuştuğumu anladım. Çünkü az önceki çocuğun arkasından koşan bir diğer çocuk aynı hızda bana çarpmıştı.

Ani çarpması ile sağa doğru sarsakça adımladığımda, çocuk bunu umursamadan koşmaya devam ederken "Pardon abla," demişti. Arkalarından baktığımda ikisi de birbirlerini kovalıyor, gülüp eğleniyordu.

Onlara da yüzümde ufak bir tebessüm ile başımı yavaşça iki yana sallamıştım.

Çocuk olmak bile fazla gelmişti bana. Buradaki çocuklar hangi oyunu oynayacaklarını düşünürken, ben onların yaşındayken ne yaparsam Rıza beni ne yaparsam dövmez diye düşünüyordum. Hep bir koşuşturmaca içinde gelip geçen hayat bu konuda da yüzüme gülmemişti yani.

Aldığım nefesi oflayarak geri verdiğimde çoktan otelden içeriye girmiştim.

Gördüğüm tanıdık yüzlerle hiç düşünmeden yanlarına vardım. Kaan ve Hüseyin, lobinin duvarında birbirleriyle gülüşerek bir şeyler tartışıyorlardı. Beni ilk fark eden Kaan olduğunda, Hüseyin'i kenara doğru çekmiş ve ellerini iki yana açarak bana doğru adımlamıştı. Tabi aynı zamanda da eski halindeki gibi neşeli bir ses tonuyla konuşmuştu.

"Ooo, Alev Hanım, sen buralara gelir miydin? Dünden beri tek bir telefonu açmayışın yüzünden en son bir işe bulaştığını düşünecektim."

Bulaştığım işleri ah bir bilseydi böyle güler miydi, emin değildim. Söylediklerine alaycı bir tavırla cevap verdiğimde, onlara olanlardan bahsetmeyi istemiyordum. "Bakıyorum da eski neşen yerine gelmiş. Bunun sebebini öğrenebilir miyim?"
Kaan, serseri bir tavırla bana doğru eğildiğinde ise söylediklerine istemsizce gülüp elimi omzuna koyup geriye doğru itmiştim.

"E ama normal değil mi? Artık uyanacak mı diye düşünüp sonra da ölüp ölüp dirildiğimiz kız uyandı. Ben neşeli olmayayım da kim olsun be Alev?"

Kafamı sallarken neşesi bana da bulaşmıştı; sessizliğime kısa bir süre veda edecek gibi görünüyordum. "Haklısın," dedim yüzümde bir gülümseme ile. "Leyla'nın iyi olması... her şeyi eski haline çevirmiş bile."

Kaan tam bana cevap verecekken, onun önüne geçip Kaan'ı duvara doğru iten Hüseyin'i görmem ile yine bir tartışmanın başlayacağını anladım. Onlar bu otelde birbirinden en az haz etmeyen iki insandı fakat en çok yan yana takılan da onlardı.

Bu hallerine ne kadar anlam veremesem de alışmıştım. Şayet şu anda da Hüseyin avucunun içini Kaan'ın suratına bastırmış, onu geride tutmaya çalışıyor; Kaan ise elleriyle Hüseyin'in yakasını bulmaya çalışıyordu. "Ya Kaan, bir defol git! İşin gücün övgü almak zaten, az da ben alayım. Dimi Alev?"

Sessizce gülerken, "Bence övgü istemeniz gereken kişi ben değilim. Siz birbirinizi yeterince övüp sövüyorsunuz zaten," dedim ve onların yanında daha fazla durmayarak güvenlik ile uğraşan çalışanların yanına adımladım.

Arkadan Kaan'ın sinir ve hayal kırıklığı dolu sesini duyduğumda ise arkamı dönüp bakmadım. "Sen bana ne zaman sövdün lan? Ne diyor bu kız? Doğruları söyle bana Hüseyin..."

Galiba son dakika ortalığı karıştırmış ve geriye çekilmiştim. Bilgisayar başında oturan genci gördüğümde söyleyeceklerimi düşünüyordum. Bakışlarımı gencin yüzüne odakladığımda beni fark etti ve bilgisayarda birkaç yere basarken bana, "Buyurun Alev Hanım, bir isteğiniz mi vardı?" diye sordu.

Daha yirmilerine yeni gelmiş olduğu çok belli olan gence kısa çaplı bir bakış atarak, "Evet, son zamanlarda olanları az çok biliyorsunuz. Bu yüzden otele gelen misafirlere dikkat etmeliyiz. Bana son günlerde, özellikle son iki gün boyunca gelen misafirlerin adlarını ve bilgilerini çıkar. Bir de güvenliği artır. Kimseye güvenemeyiz," dediğimde pür dikkat bana bakıyordu.

Ben de ona baktığımda, bakışlarını benden çekti ve kafasını sallayarak tekrardan bilgisayara döndü. Gözlerim yakalığına kaydığında Mete yazdığını gördüm. İsminin Mete olduğunu anladığım çocuk, elleriyle bir şeyler yazarken konuşmaya başladı. "Evet, duyduk Alev Hanım. Merak etmeyin, bundan sonra gelen her misafiri araştıracağız. Şüpheli bir durum olmayacak, buna emin olabilirsiniz."

Mete'ye kafamı salladığım sıra cebimde titreyen telefonu fark ettiğim de, onun masasından uzaklaştım ve gelen mesaja baktım. Yirmi üç mesajın arasından sabah konuştuğum numarayı gördüğümde, mesajı hastaneden attıklarını anladım. Merdivenleri çıkarken atılan mesajı okudum:

Bilinmeyen numara: "Alev Hanım, kamera kayıtlarını ve ziyaretçi dosyalarını inceledim. Ziyaret saati dışında Leyla Hanım'ın odasına ne gelen olmuş ne de giden. İçiniz rahat olsun."

Mesajı okumayı bitirdiğimde, içimin rahat olması gerekirken rahat olmamıştım; aksine daha fazla endişelenmiştim. Madem Leyla'yı görmeye gelen şüpheli biri yoktu, Vedat neyin ziyaretinden bahsediyordu?

İkinci kata ulaştığımda, elimdeki telefona, daha doğrusu mesaja bakarak Cevdet'in odasının önünde vardım. Ellerimi derin bir nefes alarak klavyenin üstünde gezdirdiğimde, yazdığım mesajı son kez okuyarak gönder tuşuna bastım:

Ben: Tamam, teşekkür ederim bilgilendirdiğiniz için. Yine de herhangi bir durum olursa aramaktan çekinmeyin lütfen. İyi günler.

Telefonu yandan kapatıp kapıyı tıklattığımda, bu işin arkasında bir iş olduğunu düşünüyor, hatta buna emindim. İçeriden "Gel" sesini duymam ile kapıyı açtığımda, Kaan ve Hüseyin'i görmeyi beklemiyordum. Onlar da beni gördüklerine şaşırmış gibi bakarken, ben şaşkınlığımı çabucak atıp Cevdet'e ve diğerlerine ufak bir selam verdim.
"Merhaba. Siz buraya ne zaman geldiniz, daha az önce aşağıdaydınız?"

Soruma Hüseyin cevap verdiğinde Kaan kafasını sallıyordu.

"Biz zaten buraya gelecektik de seni görüp selam verdik işte. Sonra da sana döndüğümüzde sen çoktan kaybolmuştun. Biz de buraya çıktık."

Anladığımı belli eden sesler çıkartırken Cevdet'e baktım; yorgun ama mutlu görünüyordu. Onun önündeki krem renkli koltuğa kendimi attığımda, o da yerinde dikleşmişti. Şu anda Cevdet'in odasındaki geniş kanepede Hüseyin ve Kaan oturuyordu. Tekli koltuklarda ise Cevdet ve ben. Bacaklarımla koltuğun üstünde bağdaş kurup oturduğumda, Cevdet'in bakışlarını üstümde hissettim.

Düşünüyordum; ne olacaktı? İçimde bir his vardı, çünkü. Garip ama kötü bir his. Yönümü Kaan ve Hüseyin'e çevirdiğimde, sağ kolumu sol kolumun altına koymuş, sol elimi de çeneme koymuştum. Parmaklarımı kapatıp, elimi yumruk şeklinde, düşündüğümü belli eden bir hareketle dudaklarıma yasladığımda, Hüseyin ve Kaan yeniden bir konu üstünde konuşmaya başlamışlardı.

Vedat uyanmış mıydı? Ya da en önemlisi, bana inanmış mıydı? Sanmıyordum; bayılmadan önce bile ona yalan söylediğimi mırıldanıp duruyordu. Belki inandıramamıştım ama en azından içine kurt düşürmüştüm.

Vedat Korkmaz artık babasından istemese de şüphe ediyordu.

Gözlerimi kapattığımda, Cevdet'in sesini duymuş ve uzun sürmeden geri açmıştım. "Senin bir şeyin mi var? Durgun gibisin. Bakışlarımı Cevdet'e odakladığımda başımı iki yana sallamıştım.

"Hayır, merak etme ben çok iyiyim. Hem niye bir şey olmuş olsun ki? Her şey tam istediğimiz gibi ilerliyor. Halil... elimizde. Leyla uyandı. Ben iyiyim ya..."

"Alev, beni kandıramayacağını bilmen gerek. Seni yedi yıldan beri tanıyorum, neye nasıl tepki verdiğini de biliyorum. Sende başka bir şey var. Kötü bir şey. Dün gece bir şey yaşadın, değil mi?"

Cevdet'in art arda sıraladığı sözcükler ile onu kandıramayacağımı anladığımda, göz ucuyla Kaan'lara baktım ve bizi dinlemediklerine emin olduktan sonra Cevdet'e döndüm. Durgun çıkan sesim ile konuşmaya başladım.

"Senden bir kere olsun bir şey saklasam şaşıracağım. Gözünden bir şey de kaçsın be adam. Evet... Dünkü gece ile ilgili ben evde değildim."

Cevdet zaten biliyorum dercesine baktığında, devam etmeye hazırlandım fakat kapının önündeki bağırışlar beni engellediğinde dördümüzün gözü de kapıya dönmüştü. Cevdet ve Hüseyin savunma moduna geçerken, Kaan anlamsız bakışlar ile kapıya bakıyordu. Elim belimdeki silaha gittiğinde, Cevdet'in açtığı kapıdan hızlıca dışarı çıktım.

Ve herkesin işini bırakıp ayakta durduğunu, çoğu kişinin de aşağı bakarak aralarında konuştuğunu gördüm. Kaşlarımı çatıp başımı yana çevirdiğimde, sarışın ve esmer saçları olan, aynı zamanda da kendi arasında konuşan kızlara doğru adım attım. Sert çıkan sesim ile "Ne oluyor burada? Ne bu karmaşa?" diye sordum.

Sarı saçları olan kız bana dönüp dudağını büzerek, "Galiba otele iki kişi gelmiş. Duyduğuma göre biri yaşlı, biri de genç bir adammış. İsimlerini de söylemişlerdi ama aklıma gelmiyor. Neydi yaa?" dediğinde ona bakıyordum. Biri yaşlı, biri de genç olan iki kişi mi?

Sarışın kız esmere dönüp baktığında, "Şey değil miydi? Cevdet, yok şey Cengiz. Cengiz Demir yaşlı olanın ismiydi, genç olanınki de galiba Vural'dı," dediğinde, çatılan kaşlarım düz şeklini aldı ve kızlara teşekkür etmeden yanlarından ayrıldım. Merdivenlere doğru koşarken kızlardan birinin, "Bu da kendini bir şey sanıyor. Hem soruyor hem de dinlemeden çekip gidiyor," dediğini duydum. Fakat önemsemedim.

Şayet şu an ikişer ikişer indiğim merdivenlerde gördüğüm kişiler, akıp giden zamanı durdurmaya yetmişti. Cengiz Demir ve oğlu Vural Demir otelin tam ortasında duruyor ve karşısındaki adama, yani babam Rıza Armağan'a bakıyorlardı.

Kaşlarım tekrardan çatıldığında, Rıza derin ve hızlı nefesler alıp veriyordu. Öfkelendiği her halinden belliydi. Onu öfkelendiren şeyin ne olduğunu merak ettiğimde, Cengiz'in babama doğru elini açıp bir şeyler söylediğini gördüm. Alayla söylediği şeyleri uzaktan okuduğumda adımlarımı durdurmuştum:

"Sana dinleteceğim şeyden sonra hâlâ aynı düşünmeyeceğini biliyorum, Armağan."

Bu adam neyi dinlemekten bahsediyordu? Anlam verememiştim ama öğrenecektim. Tekrardan onlara doğru adım attığımda, Cengiz Demir'in elinde bir kumanda tuttuğunu fark ettim. Gözleri beni bulduğunda dudakları iki yana kıvrıldı ve hiç düşünmeden kumandadaki düğmeye bastı.

Aniden, otelin lobi ve ortak alanlarına kurulu tüm hoparlörlerden, kulakları sağır eden bir ses yayıldığında, olduğum yerde çakılı kalmıştım. Ses, o kadar yüksek ve tanıdıktı ki, herkes olduğu yerde dondu kaldı.

Çünkü hoparlörlerden yayılan ve bomba gibi tam ortamıza düşen ses benim sesimdi. Kendi sesimi dinlemeye başladığımda fark ettiğim şeyle gözlerimi kapattım.

"Leyla... Her şey onun bir katil olmadığını öğrenmem ile başladı. Tabi daha öncesi de var ama bu kısımlar zaten Halil'in yerini tespit etmemiz ile ilgili."

"Bunu öğrenmem ile Halil'in yeni aldığı malikâneye gittik. Oraya büyük bir baskın düzenleyip tüm bilgileri aldık. Anlayacağın şu an Halil Korkmaz beş kuruşu bile olmayan birisi. Bize karşı gücü yok fakat yine de bana karşı son hamlesini kullandı ve silah çekti."

Daha bu sabah Vural ile konuştuğum şeyler şimdi otelde hoparlörler sayesinde herkese dinletiliyordu. Vural bana ihanet etmişti. Bir plan kuracağını söyleyip beni tuzağa çekmişti. Sabah konuştuğumuz her şeyi kayda almış ve önemli kısımları kesmişti.

Ve bunu bana, beni artık düşmanı olarak görmediğini söyledikten sonra yapmıştı.

Gözlerim kapalı ses kaydını dinlerken tüm otelden tek bir çıt dahi çıkmıyordu. Buna, karşımda Rıza'nın yanında bekleyen Cevdet, Kaan ve Hüseyin üçlüsü de dahildi.

"Yani?"

"Yani Cenk Korkmaz'ı öldüren kişinin Leyla olmadığını, öz babası Halil Korkmaz olduğunu bildiğimi ve bunu Vedat'a söyleyeceğimden bahsettim. Sonrasında ise zaten silahı hemen geri çektiler ve onları ele geçirdik."

Acıyla yutkunduğumda Vural'ın sesi kulaklarda yankılanmaya devam etti.

"Anladığım kadarıyla bir plan kurup baskın yapmışsınız ve bu planın içinde de muhtemelen bunu Vedat'a söylemek yoktu. Sen kendine yediremedin ve Vedat'a gittin..."

"Ben oraya hesap sormaya gittim. Vedat'tan Leyla'nın intikamını almaya gittim. Sonrasında ise onun Leyla'yı ziyarete gittiğini öğrendim ve atak yaptım. Fakat onun beni kolumun altından geçip yere itmesi ve boğazımı sıkmaya başlaması ile yapacak bir şey bulamadım ve botumdaki bıçağı..."

"Ona geçirdin!"

Tam olarak bu noktada gözlerimi açtım ve Vural'a baktım. Yapmıştı. Gözlerimin içine baka baka bana bunu yapmıştı. Gözlerim dolduğunda, yaşın akmaması için büyük bir çaba gösterdim. Yumruklarımı sıktım, gözlerimi kapatıp açtım, dilimle dudaklarımı ıslattım. Ve gözyaşımın akmasını engelledim.

Gözyaşımın akmasını engellemiştim ama Vural'ın acımasızca sarf ettiği sözleri engelleyememiştim. Hoparlörlerden son kez Vural'ın sesi duyulduğunda sadece ona bakıyordum.

"Vedat canının acısı ile senin canını acıtmak ve Leyla'nın yaptığını gün yüzüne vurmak istedi. Fakat sen de onun Leyla'yı suçlayıp durmasına dayanamadın ve ona gerçeği anlattın."

Vural'ın gözleri de yavaş bir hızda beni bulduğunda, ihanetin bıçağını sırtımda hissettim. Ayaklarını iki yana, omuz hizasında açmış, başı dik bana bakıyordu.

Yaptığını biliyor ama hiç pişman olmadığını belirtiyordu.

O gün etrafımızda yüzlerce insan varken, hiç kimsenin bir önemi kalmamıştı benim için. Çünkü kötü de olsa bir kez daha anlamıştım: Benim yanımda kimse yoktu. Herkes karşımdaydı.

Dudaklarıma acı bir tebessüm bulaştığında, hüzünlü bakışlarımı bir kez daha Vural'a çevirdim. Ve duymayacağını bilsem dahi, oteldeki sessizliğe rağmen fısıldadım:

"Teşekkür ederim."

Gözleri dudaklarımı bulduğunda kaşları çatıldı ve ben, dudaklarımı okuduğunu ama anlam veremediğini anladım. Bir kez daha yutkunduğumda başımı sağa eğdim, yumruk yaptığım ellerimi açtım, ona baktım.

Bakışlarımdan anlamasını istedim ama bunun olmayacağını fark ettiğimde ise ona bakmaya devam ettim.

Tek başıma savaşmam gereken bu yolda çok kez yere düşmüştüm. İlk elimden tutan annem beni bırakıp gitmişti. İkinci kez elimden tutan Leyla ise benden korkmuş ve elini geri çekmişti. O an anlamıştım ki yıllar önce üçüncü kez elimden tutan Vural ise, bugün kimsenin yapamadığını yapıp beni önce kaldırmış ve sonrada itmişti.

Beni yıllar önce bir uçurumun kenarından kurtaran adam, şimdi o uçuruma beni geri getirmiş ve kurtardığı gibi geri itmişti.

Hala yüzümde aynı tebessüm varken, titrek bir nefes vererek sessiz kelimelerime devam ettim:

"Bana aslında kim olduğunu gösterdiğin için sana çok teşekkür ederim Vural..."