20. bölüm · GİZLİ KİMLİK
18. BÖLÜM ACIMADAN YAKTIN BENİ
ONSEKİZİNCİ BÖLÜM: ACIMADAN YAKTIN BENİ
"Bu hayatta kimi, aldığı canın yükünü taşır; kimi ise hâlâ içine çektiği nefesin bedelini öderdi. Bunun için de bazen bir bakış yeterdi, bazen ise tek bir söz…"
Bölüm Şarkısı ✨:
Fikrimin İnce Gülü - Eylem Aktaş
Hayatımda pek çok şeye üzülmüş, pek çok olayda kendimi suçlamıştım. Bunu yeri geldiğinde koruyamadıklarım için yapmıştım, yeri geldiğinde ise bizzat kendi yaptıklarım için... Fakat şimdi fark ediyordum ki; bu vicdan muhasebeleri beni bitirmekten, ruhumu aşındırmaktan başka hiçbir işe yaramamıştı. Kimin için kendimden vazgeçtiysem, günün sonunda ya duymamam gereken sırlar duymuş ya da görmemem gereken gerçekler görmüştüm. Şu an yaşadığım şey ise tam olarak buydu.
Görmemem gereken bir şeyi görmüş, bilmemem gereken bir zehri içmiştim.
Gözlerim ekrandaki isme çivilenmişken ellerimi yumruk yaptım. Vural’ın tepemde dikilmesi, dudaklarından dökülen o endişeli kelimeler kulağıma ulaşmıyordu bile. Zihnim tek bir isme takılı kalmıştı: Ceylin Armağan. Ve onun çocuğu olduğu iddia edilen o isim: Aylin Karaca.
Gözlerimi hızla ekrandan çektiğimde, yumruğumu masaya sertçe vurarak ayağa fırladım. Nefesim daralıyor, ciğerlerim bana işkence edercesine havayı reddediyordu. Delirmiş gibiydim; etrafımda ne bulursam devirmeye, parçalamaya başlamıştım. Kolum Vural’ın yanındaki sandalyeye çarptığında, onu da bir çırpıda tutup tüm gücümle yere savurdum. İçimdeki o korkunç belirsizliğin doğurduğu öfkeyi kusmam gerekiyordu. Eğer bu yangını dışarı atmazsam, tek çarem delirmek olacaktı.
Hoş, zaten aklımın yerinde olduğu pek söylenemezdi; ama yine de ruhumun tamamen karanlığa teslim olmasını istemiyordum.
Sinirle ellerimi saçlarımın arasından geçirip bir feryat kopardığımda, Vural’ın derin bir nefes aldığını duydum. Onu önemsemedim. Adımlarımı hırsla rafa doğru yönelttim; amacım ne var ne yoksa yerle bir etmekti. Kim beni nasıl mahvettiyse, dünyayı onlara aynı şekilde dar etmek istiyordum. Yumruğumu rafa indirmek için kaldırdığımda, kolumun güçlü bir el tarafından havada yakalanmasıyla hareketim yarım kaldı.
Sinir dolu gözlerimi kolumu tutan kişiye çevirdim. Vural’dı. İçimdeki öfke taşarken, "BIRAK KOLUMU!" diye bağırdım. Şu an kimse benden makul bir tepki, sakin bir duruş bekleyemezdi. "Kanına elimi bulaştırdım" diyerek her gece uykularımdan olduğum kadının, başka bir adamdan çocuğu olduğunu öğrenmiştim. Bu gerçeğin ağırlığı altında ezilirken, kimse benden sakin bir tavır isteyemezdi.
Vural beni aynı hışımla kendine çevirdiğinde kollarından kurtulmak için çırpındım. Onu kendimden uzaklaştırmak için hamleler yaptım ama yerinden milim bile kıpırdamadı. Bu sarsılmaz duruşu, sanki çaresizliğimi yüzüme vuruyormuş gibi canımı daha da sıktı. Dudaklarımı ıslatıp gözlerimi sıkıca kapattığımda, Vural’ın o otoriter sesini duydum:
"BÖYLE YAPARAK NE KAZANACAKSIN ALEV? ÖFKEMİZİN BAŞIMIZA NE İŞLER AÇTIĞINI BİLMİYOR MUSUN? KENDİNE GEL!"
Öfke, kanımda zehirli bir sarmaşık gibi dolanırken, bakışlarımı her ne kadar istemesem de içimdeki nefretle ona diktim. Kaşlarımı çatıp başımı hafifçe yana eğdim; aramızdaki mesafeyi yok edecek o son adımı atıp yüzünün tam hizasına geldim. "Kendime mi geleyim?" diye fısıldadım, ardından acı bir kahkaha attım. "Nasıl geleceğim, onu da söylesene Vural! Ben kendime geleceğim o yolu göremiyorum, bulamıyorum; çünkü ben kendimi kaybettim. Anlıyor musun?" Durdum, hıçkırığa benzeyen bir haykırışla bağırarak kelimelerime devam ettim: "BEN KENDİMİ KAYBETTİM!"
Bu cinnet anıma karşılık Vural, sabır dilercesine burun kemerini sıktı. Bunu fırsat bilip ondan uzaklaştım, elimi alnıma yasladım. Bakışlarım, kaçmak istediğim o bilgisayar ekranına tekrar kaydı. Arka arkaya aldığım kesik nefesleri umursamadan ekrana tekrar yaklaştım. Ne göreceğimi bile bile, her şeyin asıl nedeni olan o isme baktım: Yaman Karaca.
"Kimdi bu adam?" diye defalarca kendime sormuş, ölümü üzerine içimde mahkemeler kurmuştum. Onu bu hale getirenlere karşı hep bir nefret beslemiş, nedenini bilmediğim bir şekilde bu adamı hep masum ilan etmiştim. Ama yanılmıştım. Hayatımın her döneminde olduğu gibi, yine devasa bir yanılgının kurbanıydım. Masum değildi bu adam... Hem de hiç değildi.
Ben doğduğumdan beri o adamın, Rıza Armağan’ın gölgesindeydim. Geçen yirmi üç yılda onun neler yapabileceğini en acı tecrübelerle öğrenmiştim. O yapmıştı, emindim. Yaman Karaca’yı babam öldürmüştü. Sebebi ise şu an ekranda, tüm çıplaklığıyla duruyordu. Bu kanlı infazın nedeni apaçıktı:
Aylin Karaca.
Neydi yani? Benim annemin, başka bir diyarda başka bir kızı mı vardı? Benim bir, kardeşim... Hayır, olamazdı. Benim annem bunu yapamazdı, o böyle biri değildi. Gücümün tükendiğini, omuzlarımın çöktüğünü hissederken arkamdan birinin bana sarıldığını hissettim. Kim olduğunu biliyordum, bu yüzden arkama dönmedim; sadece öylece bekledim.
Vural ellerini karnımın üzerinde birleştirip başını omzuma yasladığında, gözlerinin benimle aynı noktada olduğunu biliyordum. Kendi sesimi bile zor duyacağım bir fısıltıyla, "Neden?" diye sordum. Vural cevap vermedi. Kelimeler yerine, kollarını daha sıkı sararak beni sarmaladı. Zihnime dolan düşünceler nefesimi keserken ellerimi masadan çektim ve iki yanıma cansızca bıraktım. O an fark ettim ki; omuzlarımı artık yukarı kaldıramıyordum. Belki yorgunluktandı, belki de o görünmez yüklerin ağırlığından... Ama kalkmıyordu işte.
Benim omuzlarım, yaşadıklarımın ağırlığı altında artık iflas etmişti. Fakat hayat buna rağmen, "Bu daha ne ki?" dercesine üstüme gelmeye devam ediyordu. Görmüyor muydu? Atacak bir adımım, söyleyecek tek bir kelimem kalmamıştı benim. Yetmiyor muydu her şeyin bitmesi için? Yetmiyor muydu bunca acı?
Acı bir gerçek zihnimde yankılanırken, hissizleşen yüzümde tek bir duygu bile kımıldamadı. Kendimi zorlamayı bıraktım; sadece gözlerimi kapattım ve Vural’ın kollarının emniyetine sığınarak kendime fısıldadım:
"Galiba... Yetmiyordu."
Vural, ne dediğimi tam olarak anlayamamışçasına yüzünü bana çevirdiğinde, burnunun boynuma değdiğini hissettim. Bu temasın yarattığı elektrikle ben de yüzümü ona çevirdim ve o derin kestanelerine baktım. Yüzlerimizin arasında tek bir milim dahi kalmamışken, gözlerine bu sefer nefretle değil, yakıcı bir çaresizlikle baktım. Ardından bedenimi tamamen ona çevirerek masayla onun arasında hapsoldum. O da bu anı beklermiş gibi iyice sokuldu bana; ben ise belki de hayatımda ilk defa başımı yere eğdim.
Düşünmek istemiyordum ama zihnime yakıcı anılar hücum ediyordu. Kurtulmak istedikçe görünmez bir el beni tutup gerçeğin içine çekiyordu. Vural, başımı eğmemden rahatsız olmuşçasına elini çeneme koyup bakışlarımı tekrar yüzüne çıkardı. Belimdeki kolunu daha da bastırıp beni kendine biraz daha çekti ve yüzüme doğru fısıldadı: "Eğme."
Kaşlarımı çatıp gözlerine odaklandığımda, sanki bana dünyanın en büyük sırrını verecekmiş gibi kulağıma yaklaştı: "Hiçbir zaman eğme o başını. Bunu karşındaki ben olsam dahi yapma. Herkese karşı dik tut başını; herkese göster gücünü."
Kelimelerinin yarattığı hisle yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. O bunu görmedi ama ben bu gizli gülümsemeden güç alarak başımı omzuna yasladım. "Neden?" diye sordum kısık bir sesle. "İnsanları anladım da... Senin yanında neden eğmeyeyim başımı?"
Yüzündeki ifadeyi göremiyordum ama onun da başını benim omzuma yasladığını hissettim. Ardından iki dudağının arasından dökülen o sarsıcı cümlelere şahit oldum:
"Çünkü kimseden medet umarak ayakta kalma. Başını kendin kaldır. Kendin kaldır ki; yarın bir gün tek başına kaldığında, omuzlarını nasıl dik tutman gerektiğini öğrenmiş ol."
İma ettiği şey içime bir huzursuzluk dalgası yayarken kaşlarım çatıldı. Ondan bir adım geriye giderek uzaklaştım. O, bu gidişime engel olmazken tam karşısında durdum. "Ne? Ne ima etmeye çalışıyorsun sen? Ne demek yarın bir gün tek kaldığımda?"
Benim anlam veremeyen halime karşılık o sadece acı bir şekilde gülümsedi ama cevap vermedi. Bu sessizliği canımı daha çok yakarken sorumu yeniledim: "Vural, ne demek tek kaldığımda? Cevap ver bana!"
Beklediğim açıklama gelmedi. Vural, sanki az önce o derin cümleleri kuran adam değilmiş gibi adımlarını bilgisayara çevirdi ve takılı olan flash diski aldı. Huzursuzluğum büyürken tam dudaklarımı tekrar konuşmak için aralamıştım ki, onun sesiyle sustum:
"Hadi, çıkalım artık. Diski aldım, burada daha fazla durmamız sakıncalı."
Ellerimi, havada kalan sorumun öfkesiyle sıktım. Gözlerimi kapatıp kendimi sakinleştirmeye çalışarak, "Almak istediğim cevap bu değildi. Sen benim soruma cevap ver Vural!" dedim. Fakat Vural durmadı; az önceki fırtına da düşürdüğüm o sandalyeyi kaldırdı, masanın üstünden yere fırlattığım dosyaları toplamaya başladı. Bunları yaparken tek bir kelime bile etmedi. Duvar olmuştu yine; aşamadığım bir duvar.
Cevap alamayacağımı anlayıp önüme döndüğümde, ayağımın dibinde yerde yatan fotoğrafı fark ettim. Eğilip aldım. Necmi’nin cebinden çıkan o fotoğraftı bu. Dizlerimin üzerine bükülüp görüntüye odaklandığımda, gözlerim bu sefer o kanlı ceset üzerinde değil, hemen yanındaki bebekteydi... Aylin Karaca’daydı.
İçimden bir ses, "O sadece Yaman'ın değil, annenin de kızı," diye fısıldadı. Bu fısıltıyı bastırmaya çalışarak ayağa kalktım. Vural’ın düzelttiği kütüphaneye son bir kez bakıp bilgisayara yöneldim; aldığımız diskin yerine içinde önemsiz bilgilerin olduğu yedek bir disk taktım. Vural’ın tekrar seslenmesiyle ona döndüm ama bıraktığım yerde olmadığını görünce gözlerimle odayı taradım. Sesine doğru ilerledim.
Kameraların bağlı olduğu masanın başında onu gördüğümde, kayıtları sildiğini anlamam uzun sürmedi. Sabırla onu izlerken dışarıdan yükselen sesler dikkatimi dağıttı. Bakışlarımı ön kapının yanındaki cama çevirdiğimde, adamların yavaş yavaş geri döndüğünü gördüm. Birkaç dakika içinde içeri gireceklerini biliyordum. Vural’a dönüp, "Acele et," diye fısıldadım.
Başını sallayıp parmaklarını klavyede gezdirmeye devam etti. Tekrar cama baktım; dışarıdan içerisi görünmüyordu ama kapıyı açtıkları an her şey bitecekti. Şu an başımdaki bunca felaket yetmezmiş gibi bir de Rıza’nın hışmıyla uğraşamazdım.
Kapıdaki anahtar sesini duyduğumuz an Vural işini bitirmişti. Harelerini önce kapıya, sonra bana çevirdi. Saniyeler su misali hızla akarken bakışlarımızla anlaştık ve aynı anda arka kapıya doğru koştuk. Kapının eşiğine vardığımızda ise dışarıyı kontrol ettim; ve "Temiz," diyerek kapıyı açtım. Tam o sırada ön kapının açıldığını duydum.
Önce ben, ardından Vural dışarı süzüldük. Kapıyı kapattığımızda da iki kapının sesi birbirine karıştı git gide gün ışığını kaybeden sokakta.
Ön tarafta bir kapı açılırken, arka tarafta bir kapı kapandı.
Vural ile birbirimize baktığımızda, her şeye rağmen gülümsedim. O da aynı şekilde karşılık verince bahçenin çıkış kapısına doğru adımladım. Vural’ın gelmesini beklemeden kapıya ulaştığımda, bizi içeri alan Burak’ın o anki rahatlaması bana oldukça tuhaf gelmişti; neye güvendiğini ya da neyi umduğunu anlayamıyordum. En nihayetinde, başımıza gelebileceklerin sınırı belliydi. Bizi içeride görenler durumu vakit kaybetmeden Rıza’ya rapor edecek, kütüphaneye nasıl ve nereden sızdığımız en ince ayrıntısına kadar araştırılacaktı. Ardından Rıza, biz içerideyken kapıda bu işlerle uzaktan yakından alakası olmayan birinin nöbet tuttuğunu öğrenecek; önce onunla, sonra da ihmali olan tüm adamlarıyla o meşhur "nazik" konuşmalarından birini yapacaktı.
Bu düşünceyi acı bir alayla dalgaya aldım ve sinirlerim bozulmuşçasına güldüm. Elimi cebime atıp Burak’ın telefonunu çıkardım ve ona uzattım. Yüzüne bakmadan, "Hakkını helal et," dedim.
Neden böyle dediğimi anlamamış bir halde bana bakarken bu sefer gözlerinin içine baktım: "Cenazene bizzat ben geleceğim, emin olabilirsin."
Vural’ın yaklaştığını fark edince, arabama doğru hızlı adımlarla ilerledim. Ne olursa olsun, o kütüphaneye girmemizde büyük rol oynamıştı; bir helallik istemek, boynumun borcuydu.
Nefesimi ağır bir şekilde dışarı verip arabaya ulaştığımda, direksiyon başına geçecek ne mecalim ne de zihinsel gücüm kalmıştı. Sürücü koltuğunun yanına yerleşip Vural’ı beklemeye başladım; kendi arabasıyla gelmiş olsa bile yanıma geleceğini, beni bu halde bırakmayacağını adım gibi biliyordum. Birkaç dakika sonra dikiz aynasının görüş alanında belirdiğinde tahminimde yanılmadığımı anladım ve başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım.
Ne kadar kaçarsam kaçayım, kurtulamadığım o karanlık gerçekler tekrar zihnime doluyordu. Nasıl olabiliyordu böyle bir şey? Benim annem bunu nasıl yapabilmişti? Her ne olursa olsun onu suçlamak içimden gelmiyordu; çünkü zihnimin kuytu köşelerinde başka bir ihtimal daha filizleniyordu: Ya annem de Leyla’nın yaşadığı o cehennemi yaşadıysa? O zaman ne olacaktı? Bu soru beynimi yakıp kavururken Vural arabaya yaklaştı, sürücü koltuğuna oturdu ve hiç tereddüt etmeden, kontağı istemek için elini bana doğru uzattı.
Düşüncelerimin gürültüsü arasında sesini zorlukla duyarken cebimden kontağı çıkarıp açık duran avucuna bıraktım. Elimi hemen çekmek için hareketlendiğimde, yine o aşina olduğum engelle karşılaştım. Elimi kendi avucunun içine hapsettiğinde yavaşça ona döndüm. Gözleri, sanki her bir zerremde gizli bir yara arıyormuş gibi yüzümde geziniyordu. Bu yoğun bakışlarına tepkisiz ve bir o kadar da yorgun kalarak beklediğimde, içimi tuhaf bir huzurla dolduran o yumuşak ses tonuyla sordu:
"İyi misin?"
İyi miydim? Bir kardeşim olduğunu öğrenmiştim; bu bağın isteyerek mi yoksa zorla mı kurulduğunu bile bilmiyordum. Tüm bu kaosun ortasında iyi olabilir miydim? Cevap basitti: Değildim.
Annemin yaşadıklarına dair bana o cevabı verebilecek sadece üç kişi vardı.
İlki, gerçeğin ta kendisi olan annem; Ceylin Armağan.
Diğeri ise öğrendiklerimden sonra nefretimin tek adresi haline gelen o adam; Yaman Karaca.
Ve sonuncusu, Yaman Karaca’nın celladı olan babam; Rıza Armağan.
Yaman Karaca artık yaşamıyordu. Annem ise, benim yüzümden yaşamayı çoktan bırakmıştı. Geriye kalan tek seçenek Rıza’ydı ki onun da böyle bir konuda dürüst olacağını düşünmek saflıktı. Bu yüzden, her ne kadar istemesem de zihnimde dördüncü bir isim yankılanıyordu: Namıdiğer kardeşim, Aylin Karaca.
Neredeydi, ne yapıyordu bilmiyordum; fakat bu kördüğümü çözebilecek tek kişi oydu. Elimde olsa varlığını bile öğrenmek istemezdim lakin bu hayat beni çıkmaz sokaklara sürmekten zevk alıyor ve başka bir şey bilmiyordu. Bu yüzden de bunu yapmaya n yazık ki mecburdum. Bir şekilde ona ulaşıp bilgi almam gerekiyordu.
Vural’ın elimi tutup dudaklarına götürmesiyle kendime geldim. Ona bakıyor olsam da aslında geçmişin acımazlığını gördüğümü fark etmişti. Peşimi bırakmıyordu bu anılar; nefes almamı dahi yasaklıyorlardı sanki. Vural bir şeyler söylüyordu ama zihnimdeki gürültüden onu duymadığımı fark edince başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım ve tüm dikkatimi ona verdim.
"Diski iyice araştıracağım, bulduğum her bilgiyi sana aktaracağım. Merak etme, daha fazla bunu düşünerek kendini yorma."
Bunu düşünmeden duramayacağımı bilsem de konuyu uzatmak istemeyerek başımı salladım. Zihnimi meşgul eden diğer sorulara yanıt bulmak için yeni bir kapı açtım: "Bilgileri vermesen de olur. Öğrenmek dahi istemiyorum artık... Her neyse, sana başka bir şey soracağım."
Vural kaşlarını çatıp, "Ne soracaksın?" dediğinde koltukta ona doğru döndüm. Elimi hâlâ sağ elinde tutarken gözlerinin içine fısıldayarak konuştum: "Kütüphanede ne demek istedin? Ne ima ettin sen bana?"
Söylediklerim zihninde yer ettiğinde yüzünü benden kaçırıp akıp giden yola çevirdi. Ve beni yine o ağır sessizliğiyle baş başa bıraktı. Bu durum artık canımı sıkmaya başlamıştı. Susuyordu, benden vereceği cevabın ağırlığından kaçıyordu. Sabırla bekleyip tekrar konuşmak için hamle yaptım ama Vural sözlerimi ağzıma çıkamadan geri tıktı:
"Sorma Alev. Bu konu hakkında bana hiçbir şey sorma. Düşünme diyorum sana; onu düşünmesen başka bir şeyi dert edip yine kendi canını yakıyorsun. Yapma bunu."
Bu sert çıkışına karşılık sinirli bir bakış fırlatıp elimi avucundan çektim. Kollarımı göğsümde birleştirerek cama doğru döndüm ve dışarıyı izlemeye başladım. Bakışlarının üzerimde olduğunu hissetsem de yüzüne bakmadım. Ta ki o detay aklıma düşene kadar... Aniden hatırladığım şeyle her şeyi unutup ona tekrardan döndüm:
"Vedat... Ona ne oldu? Ne yapıyor şu anda?"
Bir anda Vedat’ı sormam, sanki görünmez bir tetiğe basmış gibi Vural’ın kaşlarının daha da çatılmasına neden olduğunda bu tepkisine anlam veremedim. Tabi sözlerine de çünkü sözleri de en az tavrı kadar sertti: "Ne yapacaksın? Ne haldeyse ne halde, umurunda olmasın o herif senin! Ben ilgileniyorum diyorum ya... Hem sana başka bir şeyi merak et dedim, sen gide gide onu mu merak ettin?"
Hayretle kaşlarımı kaldırıp kollarımı çözdüm ve tamamen ona doğru dönerek konuşmaya devam ettim: "Merak ettiğim için sormadım, endişeliyim! Halil, oğlunun yokluğunu fark etmiştir; günlerdir haber alamıyor ve bu sessizlik hayra alamet değil. Vedat’ın yanına giderek zaten planı bozdum. Halil’in artık korkacağı bir şey kalmadı, bu kadar sessiz kalması normal değil."
Vural, söylediklerimin sadece kendi işine gelen kısmına odaklanmıştı: "Merak etmiyorsan endişe de etme o şerefsiz için!" dedi dişlerinin arasından. Bu saçma tavrına tepki gösterecekken, konuyu değiştirmesi dikkatimi çekti.
"Otel olayında babamla bazı önlemler aldık. Bizim ve sizin adamlarınız dışında kimse Halil Korkmaz’ı bilmiyor. Dolayısıyla çoğu kişi ne olduğunu anlamadı; anlayanlar da zaten ya bizim tarafımızda ya sizin tarafınızda. Halil’in kulağına hiçbir şey gitmedi. Bu da demek oluyor ki kozunuz hâlâ geçerli. Tek yapman gereken, babamdan önce o kozu kullanmak. Bu yüzden Vedat’ı düşüneceğine, bunu düşün."
Duyduklarım karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Uzun zaman sonra ilk kez iyi bir haber almanın sevinciyle gülümsedim. "Ne yani? Gerçekten o kozu hâlâ kullanabilir miyiz?"
Cevap vermedi, sadece başını hafifçe sallayarak onayladı. Gökyüzü kızıldan siyaha dönerken, bu loş ışık Vural’ın keskin yüz hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Başını sallarken alnına düşen o asi saç tutamlarına baktım; konuyla tamamen bağımsız bir şekilde onlara dokunmak, o karmaşayı düzeltmek istedim. Dikkatim dağılmış, Vedat’ı da Halil’i de unutup onu izlemeye başlamıştım. Bir anda sessizleşmem üzerine kaşları çatıldı, yola kısa bir bakış atıp tekrar bana döndüğünde benim gibi oda fısıldadı. "Ne oldu?" dercesine göz kırptığında kestanelerine hapsoldum.
Bir nefes alıp verdim, gözlerimi kırpıştırarak önüme döndüm. Bu ani çekime anlam veremeyip zihnimi dağıtmak için konuya geri dönmeye çalıştım ve "Tamam, bu işimize gelir. Ayrıca, Vedat’ı düşünsem ne değişecek, düşünmesem ne? Niye bu kadar abartılı bir tepki verdiğini gerçekten anlayamıyorum." dedim.
Vural’ın az önceki o huzurlu ifadesi anında yerini öfkeye bıraktı. Kaşları çatıldı, dilini dudaklarında gezdirdi. Bir şeyler söylemek ister gibi araladı dudaklarını ama sonra vazgeçip başını sağa eğerek mırıldandı: "Ya sabır, ya selamet..."
Ruh halindeki bu ani değişime garipseyerek baktıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettim: "Vural?"
Ses tonumdaki "istek" tınısını anlayıp, "Hı?" dediğinde cesaretimi topladım. "Beni onun yanına götürür müsün? Artık onunla konuşmam gerek." Dediğimde kaşları merakla havalandı, bir süre düşündü ama kimden bahsettiğimi bulamayıp bana döndü. "Kimin yanına?"
Omuzlarımı silkerek, aklımdaki o ismi gayet rahat bir şekilde telaffuz ettim ve Vural'ın değişen bakışlarına bizzat şahit oldum.
"Vedat’ın."
Sözüm bitmeden araba öyle bir sarsıntıyla durdu ki, emniyet kemerine rağmen öne savruldum ve hızla koltuğa geri çarptım. Öfkeyle ona kızmak için döndüğümde, bana yönelttiği o öldürücü bakışları görünce yutkunup camdan dışarı baktım. Tek bir kelime bile etmeden arabayı tekrar çalıştırmasını bekledim lakin o arabayı, yolun ortasında inatla sessizliğe bürütmüştü. Bakışlarım tekrar ona kaydı; kestaneleri sinirle parlıyor, gözlerini üzerimden çekmiyordu. Omzuma dökülen saçlarımı gerginlikle geriye atıp ceketimin yakasını düzelttim ve tekrar göz ucuyla ona baktım.
Vural hâlâ aynı sertlikle bana bakmaya devam edince de dayanamadım ve "Sürsene ya! Ne bekliyorsun yolun ortasında?" Diyerek çıkıştım.
Gözleri sertleşirken önüne döndü, ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Ne dediğini anlayamasam da, yeni bir patlamaya sebep olmamak için üstelemedim ve onun gibi önüme döndüm.
Vural tek bir kelime dahi etmezken, ben tekrar başımı cama yasladım ve zihnimin o karanlık dehlizlerine süzülüp kendimi düşüncelerimle cezalandırmaya devam ettim. Yaşadıklarım gerçekten hak ettiğim şeyler miydi? Hayat, aldığım canların, söndürdüğüm nefeslerin bedelini mi ödetiyordu bana? Oysa ben, zaten hayat beni en başından cezalandırdığı için öldürmeye başlamamış mıydım? Eğer öyleyse, bu bitmek bilmeyen savaş neden daha doğduğum ilk an başlamıştı? Sona ulaşmak, bu yıkımdan kurtulmak için daha neyi görmem, hangi acıdan geçmem gerekiyordu?
Derin bir nefes alıp dışarıyı izlediğimde, tekerleklerin altında akıp giden yolun bana hem çok aşina hem de bir o kadar yabancı geldiğini fark ettim. Tanıyordum bu kaldırımları, bu ağaçları ama bilmemezlikten geliyordum. Çünkü Vural’ın beni götürdüğü bu yolun sonu, doğrudan geçmişe çıkıyordu.
Hem en derin acıların hem de en naif güzelliklerin harmanlandığı o puslu geçmişe...
Pek çok şeyin başlangıcı olan, anıların duvarlarına sindiği o eve gidiyorduk.
Vural’ın evine.
✨
Araba, iki saatlik uzun ve sessiz bir yolculuğun ardından o tanıdık bahçe kapısında durduğunda, motorun sesiyle birlikte içimdeki o gürültülü savaş da sona erdi. Vural kontağı kapatmış ama inmek için acele etmemişti; ben de öyle. İkimiz de önümüzdeki o görkemli taş eve, sanki içinde çocukluğumuzun en saf halleri saklıymış gibi baktık. Burası bizim kalemizdi; dünyanın bizi henüz parçalamaya gücünün yetmediği o yedi yıl öncesinin sığınağıydı.
Gözlerim hüzünle karışık bir özlemle karşımdaki eve bakarken Vural’ın sesini duydum. "Hadi," dedi. Sesi, saatler önceki hırçın haline tezat, şaşırtıcı derecede sakin ve yatıştırıcıydı. "Gel girelim, dinlen biraz."
İtiraz etmedim. İnatlaşacak halim, savaşacak gücüm kalmamıştı. Bir şey söylemeden kapıyı açıp aşağı indiğimde, zihnimde mazi, bir film şeridi gibi canlanmaya başladı. Leyla’yı hatırladım. Bu eve ilk geldiğimde o uçurumun kenarından, ölümün kıyısından kurtulmuştum. Aklımda Leyla’nın sızısıyla, onun yokluğunu iliklerimde hissederek sığınmıştım bu çatının altına. O zamanlar isteksiz ama mecburdum.
Şimdi ise adımlarım eşiğe varırken ne bir zorunluluk hissediyordum ne de bir direnç. Sadece istiyordum. Uzun bir aradan sonra, ruhumu dindirecek o huzura kavuşmayı diliyordum.
Kapı açılıp içeri girdiğimizde o tanıdık koku karşıladı beni; biraz deri, biraz eski kitap sayfaları, biraz rüzgar ve en çok da 'o'. Hava, sanki zamanı dondurmuş ve her şeyi bıraktığımız gibi saklamıştı. Ne bir eksik vardı ne de fazlalık. Bu değişmezlik beni halsizce gülümsetirken, ceketime uzanıp omuzlarımdan sıyırdım. Gözlerim evin içinde gezerken, ceketi ezbere bildiğim o vestiyere astım; yedi yıl önce, her geldiğimde ceketimi bıraktığım o aynı noktaya...
Evdeki huzurlu kokuyu Vural’a fark ettirmeden içime çektiğimde, gözlerim istemsizce kapandı. Salonun girişinde öylece kalakaldım; sanki bir adım daha atsam bu büyü bozulacak, anılar toz olup uçacaktı. Vural beni unutmuş, ismimi hafızasının en tozlu raflarına kaldırmış olsa da bu evin düzenine tek bir parmak dahi sürmemişti. Farkında olmadan, yaşadığımız her ana birer kutsal emanet gibi sahip çıkmıştı.
Vural’ın hemen arkamda olduğunu bildiğim için daha fazla ayakta bekleyip omuzlarımdaki yorgunluğu sergilemek istemedim. Sarsak adımlarla salona doğru ilerleyip, geniş camların önündeki o büyük beyaz koltuklara kendimi bıraktım. Gözlerimi etrafta gezdirdiğimde, lüksün ve zarafetin sessiz bir uyumla iç içe geçtiğini bir kez daha gördüm.
Yüksek tavanlar, duvar boyunca uzanan devasa kitaplıklar ve şöminenin üzerindeki o şık ayna... Her şey tam da bıraktığım yerindeydi. Yerlerdeki koyu renkli ahşaplar, üzerindeki yumuşak halılarla kusursuz görünüyordu. Salonun köşesindeki piyano ise sanki üzerindeki notalarla birlikte yıllardır çalınmayı bekliyordu. Büyük pencerelerden içeri süzülen ay ışığı, içeriyi loş ve huzurlu bir renge boyuyordu. Burası bizim için sadece bir ev değildi; burası dış dünyadan tamamen kopmuş, geçmişin her sırrını kuytusunda gizleyen bir sığınaktı.
Bu ev bizim yurdumuz, ruhumuzda ki yangının dindiği tek yerdi.
Şayet şu an fark ediyordum ki; her ne kadar "Leyla’nın yanında huzurluyum" desem de Leyla'nın yanında Vural’ın yanındaki o eşsiz emniyet hissinin tadına hiçbir zaman tam anlamıyla varamayacaktım. Bakışlarım salondan çıkıp Vural’ı bulduğunda, onun da en az benim kadar yorgun olduğunu gördüm. Ona bakarken hiçbir şey söylemedim; o da ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Sanki bu eve ilk defa gelmişiz, ilk defa bu çatıyı paylaşıyormuşuz gibi yabancı ve tedirgindi.
Oysa öyle değildi. Biz sadece yedi yıl sonra, farklı yıkıntıların arasından çıkıp gelmiştik bu eve. Ama hayat ikimizi de öyle hırpalamıştı ki, bu kavuşmanın mucizesini bile tam bir şekilde fark edemiyorduk.
Zihnimde canlanan hatıralarla dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldığında Vural'da yanıma gelip, tıpkı benim gibi kendini koltuğa bıraktı. Başını koltuğun arkasına yaslayıp yüzünü bana çevirdiğinde, ben gözlerimi karşımızda tüm ihtişamıyla duran piyanoya dikmiştim. Hâlâ çalıyor muydu? Yedi yıl önce olduğu gibi, tek başına kaldığı o ıssız anlarda yine müziğe sığınıyor muydu?
Düşüncelerimle birlikte koltuğa iyice yerleşirken fısıldadım: "Hâlâ çalmaya devam ediyor musun?"
Merak ediyordum. Geçmişini silip atan o kaza, ruhunun en zarif parçasını da alıp götürmüş müydü? Başımı çevirip ona baktığımda, onun da bakışlarını piyanoya sabitlediğini gördüm. Hüzünle bakıyordu. Sanki karşısındaki piyanoya değil de orada donup kalmış anılara bakıyormuş gibiydi. Derin bir iç çekişi salonun sessizliğinde yankılandı.
"Tek unutmadığım şey bu olmuş sanırım," dedi boğuk bir sesle.
Verdiği cevap, ruhumdaki tüm kelimeleri sustururken bakışlarını üzerimde hissettim. Yedi yıl önce olduğu gibi, yeniden o tabureye oturup aynı şarkıyı notalara dökse ne olurdu? Bu ihtimal, yorgunluğumu bir anlığına zihnimin tozlu raflarına kaldırmama yetti. Koltuktan yavaş olmayan bir hareketle kalkıp ona doğru bir adım attım ve tam karşısında durdum. Kestaneleri beni bulduğunda, hiçbir şey söylemeden sadece yüzümü izledi. Neden orada durduğumu anlamaya çalışır gibi başını hafifçe kaldırdığında gülümsedim. Sonra da;
"O zaman unutmadıklarını, yedi yıl önceki gibi yeniden melodiye dök," diyerek elimi ona uzattım.
Bir bana, bir de uzattığım elime baktı. Ne demek istediğimi anladığı an, yürek yakan o hüzünlü gülüşü dudaklarına yayıldı ve elimi sıkıca kavrayıp dizlerinden güç alarak ayağa kalktı. Bu hareketiyle bir anda tam yanımda belirdiğinde, bakışlarım az önce oturduğu boş koltuktan ona kaydı.
Başım omzunun hizasında kaldığı için hafifçe kaldırıp ona baktım. Ne bir adım attım ne de bir kelimeyle bu kırılgan anı bozdum. Sadece baktım... Gözlerimle her şeyi, dilime dökemediğim her acıyı ona fısıldadım. O da bu sessizliğimden memnun olmuş gibi bozmadı beni; sessizliği ikiye böldük, ayakta öylece bekledik. Evet, bitkindim; kendimi yaşıyor bile hissetmiyordum. Ama bunların hiçbiri içimdeki o huzur dalgasını bastıramıyordu. İçimden bir ses, "Sadece bu ana odaklan," diyordu. Ve ben, belki de yıllar sonra ilk kez, o sese boyun eğecektim.
Bu gece ne geçmişi düşünüp kendimi yıpratacak ne de geleceğin korkusuyla bize zarar verecektim. Ben bu gece burada sadece onu düşünecektim.
Daldığım yerden, kollarımı nazikçe kavrayan elleriyle sıyrıldım. Adımlarını piyanoya doğru atarken hafifçe arkama geçmiş, beni de beraberinde yürütmeye başlamıştı. Ona karşı koymadım. Piyanonun önüne geldiğimizde durduk. Elleri hâlâ kollarımdayken, bedeninin sıcaklığını hemen arkamda hissetmek nefesimi hızlandırdı. En son yedi yıl önce, Aralık ayına girdiğimiz o ilk gece bu piyanonun başına beraber geçmiştik.
Geçmişi düşünmeyeceğim desem de kalbim aklıma ihanet ediyordu; zihnimde eski sahneler belirmeye başladı. O geceyi hatırladım... Leyla’yı yanımıza almamızın üstünden üç gün geçmişti. Onu hıçkırıklar içinde uyutmuş, bir süre başında beklemiştim. Uyku tutmayınca aşağı inmiş ve tam Vural’ın yanına gidecekken bu melodiyi duymuştum. Tıpkı bugün olduğu gibi, o gün de Vural sadece çalmıyor, notalarla bütünleşiyordu. Bildiğim bir şey varsa oda şuydu: Vural piyanoyu çoğu zaman kendini kaybetmemek, çoğu zaman ise sadece var olduğunu hissetmek için çalıyordu...
Vural kollarımı bırakıp önüme geçtiğinde büyük bir ciddiyetle tabureye oturdu ve piyanonun kapağını yavaşça kaldırdı. Onu hayranlıkla izlerken sandalyesini ayarladı. Derin bir nefes alıp gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katladı; parmakları beyaz tuşların üzerinde veda eder gibi gezinmeye başladığında ise, melodi ağır ağır odaya yayıldı. Ve bir kaç saniye sonra, o hayran olduğum sesi kulağımı doldurdu:
"Fikrimin ince gülü, Kalbimin şen bülbülü..."
Dudaklarımda teslimiyet dolu, güçsüz bir gülümseme oluşurken başımı hafifçe omzuma yatırıp kollarımı kendime doladım. Vural, başını piyanoya doğru biraz daha eğip o sarsıcı sesiyle şarkıya devam ederken, tüm dikkatimi ona verdim. Bir insan nasıl bu kadar güzel olabilirdi? Nasıl tek bir bakışıyla koca bir dünyayı durdurabilirdi? En önemlisi de, nasıl tek bir bakışıyla ölmek üzere olan bir ruha yeniden hayat verebilirdi?
Bunları merak ediyordum; çünkü o, bana tam olarak bunu yapıyordu. Tek bir çift bakışıyla damarlarıma hayat pompalıyor, tek bir kelimesiyle zamanı ve mekanı yerinden oynatıyordu. Kendini müziğin akışına kaptırmışken dudaklarından dökülen her nota da zaten, bu gerçeği kanıtlar nitelikteydi.
O, benim için dünyayı durduruyordu.
"Gördüğüm günden beri, Olmuşum inan deli..."
Olduğum yerde dona kalmış ona bakarken, o da gözlerini piyanodan çekip bana çevirdi. Kestaneleri en derinime, ruhumun en ücra köşelerine sarsıcı bakışlar atarken, yıllar önce bana soyadım gibi armağan ettiği o şarkıyı gecenin sessizliğinde tekrar bana armağan olarak bıraktı:
"O gün ki gördüm seni, Yaktın ah yaktın beni...
O gün ki gördüm seni, Yaktın ah yaktın beni..."
"Ateşli dudakların, Gamzeli yanakların...
Ateşli dudakların, Gamzeli yanakların..."
"O gün ki gördüm seni, Yaktın ah yaktın beni...
O gün ki gördüm seni, Yaktın ah yaktın beni..."
Şarkı bittiğinde salon tekrardan o ağır sessizliğine gömüldü. Ama bu sessizlik, yine Vural’ın dudaklarından fısıltıyla dökülen ve zihnime kazınan o son cümleyle darmadağın olduğunda gözlerinin içine bakakaldım:
"O gün gördüm seni bir uçurum kenarında... Ve sen, hiç acımadan yaktın beni."
