24. bölüm · GİZLİ KİMLİK
22. BÖLÜM YIKIMIN ARDINDA KALANLAR
YİRMİİKİNCİ BÖLÜM: YIKIMIN ARDINDA KALANLAR
"Sessizlik, sevilen yaşasın diye kendi ruhunu feda etmektir. Dudaklarda kilitlenen her harf, bir başkasının hayatı için göze alınmış sessiz bir kıyamettir. Susmak; bazen en büyük sadakat, bazen de bir can uğruna kendi kalbini diri diri gömmektir."
Bölüm Şarkısı ✨:
Ayaz Erdoğan - Baba
Vural Demir'den:
Hayat acımasızdı. Bunu anlamıştım, hem de öyle bir acımasızdı ki; seni bir anda çatısız, yuvasız ve başıboş bırakabiliyordu. Önce nefesini çalıyor, ardından kalbine defalarca kez aynı paslı bıçağı saplayıp seni diri diri gömüyordu. Bu hayattan bir can koptuğunda toprakta da sadece tek bir mezar açmıyordu. Gidenin ardından iki mezar kazıyordu; biri toprağa, diğeri ise onunla beraber canı gidenin göğüs kafesine...
Kusursuz bir plan kurmuştuk ve bu planın bozulması için hiçbir sebep yoktu. Cevdet ve Hüseyin, önce Rıza Armağan’ın yanında gibi görünecek, ardından onun savunmalarını tek tek indirip Alev’in yanına geçeceklerdi. Alev, hakkı olan o nihai darbeyi indirip onu yaraladığında ise oyunu devralma sırası bende olacaktı; elinden silahı alacak ve Rıza’nın bu dünyaya bıraktığı o kirli nefesini bizzat ben kesecektim. Alev'in elini bu kana her ne kadar hakkı dahi olsa bulamayacaktım.
Fakat hesaplamadığımız o karanlık boşluktan, nefesimi saniyeler içinde benden çalıp almışlardı. Gözlerim pür dikkat Rıza’yı süzüp o anı beklerken, bir silahtan bir kurşun kopmuştu. Ancak o mermi Alev’in namlusundan çıkmamıştı. Bambaşka bir yönden gelen o metal parçası, benim kalbimi, canımı, yaşamak için tutunduğum kalan tek sebebimi bulmuştu.
Zaten birini, en kıymetlimi, hayat benden çok yıllar önce koparıp almış ve beni enkaza çevirmişti. Şimdi ise yine tüm o zehirli acımasızlığını kollarımda tuttuğum bu kızıl saçlı kadın üzerinde kullanmaya başlamıştı.
Buna izin veremezdim. İzin vermemeliydim.
Ellerim, sıcak ve koyu bir sıvıya bulandığında gözlerimi kapatamadım; kollarımda sönen o bedene öylece bakakaldım. Bedeninden aralıksız sızan o kanın rengi, saçlarının hırçın kızıllığıyla aynı tondaydı. Boğazımda, yutkunmama izin vermeyen taş gibi bir yumru hissettim. Canım yanıyordu ama boğazıma değil onun zorlanarak çektiği nefeslere yanıyordu. Zira şu an ciğerlerime çektiğim her nefes, kollarımın arasında zayıfça çarpan o yaralı kalpten geliyordu.
Bakışlarım onun gözlerine tırmandığında, takılıp kaldığı nokta dikkatimi çekti. Vurulduğu andan beri tek bir yöne bakıyordu. Başımı yavaşça o tarafa çevirdiğimde, görmeyi hiç arzu etmediğim o silüetle karşılaştım: Tilki. Elinde silahı, yüzünde o meşhur maskesi ve üzerinde her zamanki simsiyah zırhı vardı. Lakin insan, can düşmanını hangi maskenin ardına gizlenirse gizlensin hissederdi. Tanıyordu işte; düşmanı neyin ardında gizlenirse gizlensin ruhu ruhuna çarpan o nefreti tanıyordu.
Kaşlarım çatılırken, damarlarımda akan kan birer iğneye dönüştü. Az önce onun dudaklarından dökülen o uğursuz cümleler zihnimde yankılandı:
"Her ne kadar onun nefesini kesmeni istesem de zamanı değil Kızıl. Ve üzgünüm... Seni engelleyebilmemin tek yolu buydu. Ne olur... Affet beni."
O söylemişti. Tüm bu ihanet kokan kelimeleri o sarf etmişti. Sonra da gözünü kırpmadan vurmuştu onu. Tilki, Alev’e karşı Rıza’yı korumuştu. Kana bulanmış ellerimi sıktığımda, buna engel olamadığım için kendimden tiksindim. O kurşun benim göğsüme saplanmalıydı, onun narin bedenine değil.
Alev’in gözleri yavaş yavaş dünyadan koparken, güçsüz bir sesle "Kapatma," diye inledim. Başımı iki yana salladım, elimi titreyerek yanağına götürüp okşadım. Dudaklarımı saçlarına bastırıp derin bir nefes çektim. Ama o aşık olduğum çiçek kokusu yoktu artık; sadece yıllardır aşina olduğum, çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan metalik kan kokusu vardı.
Birden onu ellerimin arasından çekip aldıklarında beni ondan uzaklaştıran kolların farkına vardım. Avuçlarımdaki boşlukla ve ellerimdeki kanla baş başa kalmıştım. Cevdet, bir şeyler söyleyerek beni geriye itiyordu ama sesler boğuk geliyordu. Gözlerim sadece ondaydı; kurşunun isabet ettiği o karın boşluğundaydı.
Kendime yavaşça geldiğimde, Cevdet’in sesini nihayet zihnimde netleştirebildim: "O iyi olacak, ambulansı aradım. Merak etme, bırakmayacak."
Olacaktı. Olmak zorundaydı. Beni bu dünyada tek başıma bırakıp gidemezdi; hele ki annemden sonra bana bu yıkımı yaşatamazdı. Annemin de tıpkı onun gibi ellerimden kayıp gittiğini bildiği halde, beni bu karanlığa terk edemezdi.
İki adım geriye doğru sendeledim. Başımı gökyüzüne kaldırıp gözlerimi sıkıca yumdum. "Yıkılmamalısın," diye fısıldadım kendi kendime. Yıkılmak yerine, yıkmalıydım. Onu bu hale getiren her şeyi, herkesi yerle bir etmeliydim.
Zihnimdeki sese kafamı sallayarak elimi telefonuma götürdüm. Ekran ışığı yandığında, gözlerimin göreceği şeyi biliyordum. Tarihe çarpan bakışlarımla nefes alamadım. Aynı tarihti. Annemin ellerimden sökülüp alındığı günle milimi milimine aynıydı. Ne bir gün eksik, ne bir gün fazla... Haziranın dördüydü. Annemin bu dünyadan gitmeyi seçtiği uğursuz gün, şimdi sevdiğim kadını benden çalmaya çalışıyordu.
Tek bir fark vardı aralarında; annem bu yola bunu bizzat kendi isteyerek, Alev ise elinde olmadan çıkmıştı.
Zamanın daraldığını hissederek cebimden zorlukla çıkardığım telefondan bir numara tuşladım ve başımı kaldırdım. Arama başlatıldığında gözlerim Tilki’nin olduğu boşluğa kaydı. Gitmişti ama buna izin vermeyecektim. Benden de, ecelinden de kaçamayacaktı.
Telefondan "Ne oldu kuzen?" diye bir ses duyduğumda, bakışlarım Alev’in etrafına toplanan kalabalığa kaydı. İçimdeki yangın harlanırken, "Göktuğ," dedim sesim buz keserek. "Bütün çıkışları kapatın. Tüm kameraları tek tek izleyin. Tilki'nin, o itin kaçmasına izin vermeyin ve onu bulun!"
Göktuğ şaşkınlıkla ne olduğunu sormaya devam ederken, sabrım tükendi. "Göktuğ, zaman yok! Sen sadece telefonumun konumuna bak ve çevredeki tüm çıkışları mühürle!" diyerek telefonu yüzüne kapattım.
Ambulansın o kulak tırmalayan siren sesi bahçeyi doldurduğunda ise, Alev’e döndüm. Büyük bir çaresizlikle önce sağlık ekiplerinin müdahalesini, sonra da onu bir sedyeye koyup havaya kaldırmalarını izledim. Tek bir adım atamadım, elini tutamadım. Öylece sedyeden aşağı sarkan o kızıl saçlarını ve onlardan yere damlayan kanını izledim. Kanı, uğruna öleceğim o saçlarına bulaşmıştı. Dişlerimi birbirine geçirdim. Yumruklarımı sıktım.
Cevdet’in bana döndüğünü gördüm. Bakışları mesafeli ve soğuktu. Çünkü o, her ne olursa olsun benim bir Demiryurt olduğumu unutmamıştı Alevin yaptığını o yapmamıştı bana; aramızdaki o kanlı geçmişi hiçbir zaman yok saymamıştı. Şimdide, öncesinde olduğu gibi de...
Omuzlarımı, içimdeki yıkıma inat dik tutmaya çalışırken Cevdet’in bana doğru ağır adımlarla geldiğini fark ettim. Tam karşımda durdu, ciğerlerindeki tüm yorgun havayı dışarı üflerken bakışlarını benden kaçırdı. Bir şey demedim; dudaklarından dökülecek her neyse, o zehri akıtmasını bekledim. Cevdet, sanki tüm dünya omuzlarına çökmüş gibi bir ifadeyle, pürüzlü ve yorgun sesiyle önce ambulansa, ardından yere bakarak fısıldadığında ona dikkat kesildim:
"Geleceksen gel... Ama yanına kimseyi almayacaklar. Durumu iyi dahi olsa, yaranın mikrop kapmaması için ilk yirmi dört saat içeri girmene izin vermezler. Kaan'dan biliyorum; o koridorlar beklemen için sana sadece kaybedecek bir zaman verir."
Söyledikleri, göğüs kafesime görünmez bir ağırlık indirdiğinde derin ve sancılı bir nefes aldım ama cevap veremedim. Gözlerimi o beyaz aracın kapılarından ayıramıyordum. Az sonra ise motor çalışıp, kapılar kapandığında Hüseyin’in öne atılıp ambulansa binişini izledim. O an içimde bir şeyler koptu. Onun yanında olması gereken onlar değildi, bendim. Onu göremeyecek, dokunamayacak dahi olsam; o hastane koridorunun tozunu yutması gereken, o kapının eşiğinde nöbet tutması gereken kişi sadece bendim.
Adımlarımı kontrolsüz bir hırsla ambulansa doğru yönelttiğimde, koluma asılan sert bir elle olduğum yerde çakılı kaldım. Cevdet, sesindeki o otoriter ama bir o kadar da çaresiz tınıyla beni durdurdu:
"Demiryurt! Onun yanında zaten biz olacağız. Senin yapman gereken, onun bu hale gelmesini sağlayanları bulmak. Rıza’yı kimin, neden koruduğunu öğrenmek zorundasın. O uyanana kadar onu vuranın kim olduğunu bul ve o gözlerini açmadan geri gel. Ne kadar zaman geçerse o kadar aleyhimize işliyor her şey, bunu sakın unutma."
Başımı ağır ağır ona çevirdiğimde, kahverengi gözlerinde saklayamadığı o yalvaran ifadeyi gördüm. Haklıydı; o soğuk hastane koridorlarında çaresizce beklemek yerine, bu işin müsebbibini yerin yedi kat altından çekip çıkarmalı sonra da hesabını sormalıydım. Eğer o kapıda beklersem, tetiği çeken elin izini kaybedecektim. Başımı hafifçe aşağı yukarı sallayarak onu onayladığımda kolumu ellerinden kurtarıp sola doğru bir adım attım.
Ve o an, Rıza ile göz göze geldim.
Yüzünde o mide bulandırıcı, pis sırıtışıyla çalışmaya başlayan ambulansa bakıyordu. Ölümden dönmüş olmanın verdiği o iğrenç keyifle sefa sürüyordu resmen. Kendi kızı, onun yüzünden o beyaz aracın içinde yaşam mücadelesi verirken; o bencil canını kurtarmış olmanın zaferiyle etrafı süzüyordu.
İçimdeki öfke artık bendini aşmıştı. Kollarımı hırsla sıvadım. İki koca adımda yanına varıp, tüm nefretimi yüklediğim yumruğumu yüzünün tam ortasına geçirdim. Rıza ne olduğunu anlamadan savrularak yere serildiğinde durmadım; duramadım. Üzerine çöktüm, ellerimi o kirli yakasına dolayarak onu tekrar havaya kaldırdım ve bir kez daha vurdum. Burnu tekrar yarılıp kanamaya başladığında, gözlerim kendi ellerime kaydı. Alev’in kanının bulaştığı ellerimde, şimdi bu adamın kirli kanını görmek sabrımı son damlasına kadar taşırdı.
"SENİN YÜZÜNDEN!" diye kükredim, sesim bahçedeki tüm o sesi bastırdı. Bir yumruk daha indirdim. "SENİN O PİS CANIN YÜZÜNDEN O ŞİMDİ CAN ÇEKİŞİYOR!"
Acım dinene, içimdeki o yangın sönene kadar vurmak, bağırmak istedim. Lakin ne vurdukça hırsım geçti, ne de bağırdıkça ruhumdaki o sızı dindi. Aksine, yüzündeki o sinsi ifadeyi gördükçe her şey daha da ağırlaştı. Kimse bana engel olmadı; sanki herkes bu infaz anını bekliyormuş gibi sessizce bizi izledi. Ta ki zihnimde onun feryatları yankılanana kadar...
Alev bir anda gözlerimin önüne geldi. Yumruk atmak için havada duran elim, o görüntüyle beraber titremeye başladı. Daha bu sabah, Ceylin’in mezarının başında hıçkırıklara boğulan o kimsesiz kız çocuğu canlandı zihnimde.
Annesine sorduğu o yakıcı soru kulaklarımda uğuldadı: "Neden onun kızıyım?" Aylin’in babası kızı için canından vazgeçmişken, kendi babasının sadece bir soyadı uğruna onu nasıl harcadığını haykırışı... Doğrulurken feryatları ruhumu paramparça etti. Gözlerimi kapattım ama o mezar taşına ilk kez yatışı, annesinin soğuk mermerini bir şefkat arar gibi okşayışı gitmedi gözümün önünden. "Yalnızım" demişti... Yanındayken, nefesim ensesindeyken bile ona yalnız olmadığını hissettirememiştim. Yanındaydım ama acısını dindirememiştim. Biliyordum; şu an canı yediği kurşundan değil, o adamın nefesini kesemediği için yanıyordu.
Ona engel olamadığım, acılarını omuzlarından alamadığım için kendimden bir kez daha nefret ettim. O görüntüleri izlemesine mani olamadığım her saniye için kendimden iğrendim. Ben, Alev'in üzüldüğü her an için kendimi suçlarken; o belki de tüm bu olanlar yüzünden benden çoktan nefret etmeye başlamıştı. Bedenim bu düşüncenin ağırlığıyla kasıldığında, kolumda hissettiğim bir dokunuş beni o karanlık dehlizden çekip çıkardı.
Sağıma baktığımda sadık adamlarımdan Yusuf’u gördüm. Alev’in zihnimdeki hayali silikleşirken, Yusuf’un sesi gerçekliğe dönmemi sağladı.
"Abi... İyi değilsin, biliyorum ama söylemem gereken mühim bir mesele var."
Başımı geriye atıp, ciğerlerime o keskin havayı doldurarak sakinleşmeye çalıştım. "Devam et," dedim buz gibi bir sesle.
"Abi, Cengiz Baba her şeyden haberdar. Adamlarını yollamış, seni derhal yanına istiyor. Konuşacağı konu oldukça mühimmiş."
Yusuf’a kısa bir bakış fırlatıp tekrar Rıza’ya döndüğümde; yerde, baygın ve darmadağın yattığını gördüm. Sıvadığım kollarımı indirirken etrafta bizi izleyen kalabalığa bakıp sert bir uyarı attım.
"Hadi! Hepiniz işinizin başına! Beklemeyin boşuna burada!" diyerek herkesi dağıttım. Ardından da kimseye bakmadan Armağan Otele arkamı döndüm çünkü şimdi hesap sorma sırası bendeydi; hem tetiği çekenden, hem de bu oyunu kurandan. İntikam alma sırası, bendeydi...
✨
"Ne istiyorsun?"
Sorum, odanın o ağır ve sessiz duvarlarına çarpıp yankılandı ama yine bir yanıt alamadım. Sabrımın son kırıntıları da tükeniyordu. Derin bir nefes verip, bu sessiz işkenceye bir son vermek adına çıkıp gitmek için ayağa kalktım. Lakin babamın, otoritesinden hiçbir şey kaybetmeyen o buz gibi "Otur," diyen sesiyle, istemeye istemeye yerime geri oturdum. Beni ayağına kadar çağırmış, ama dakikalardır tek bir kelime dahi etmemişti. Onunla ve bu anlamsız sessizliğiyle uğraşacak tek bir saniyem dahi yoktu; bunu o da çok iyi biliyordu ama yine de cevap vermeye tenezzül etmiyordu.
"Tilki..."
İçimde durmadan sulayıp büyüttüğüm o vahşi öfke, duyduğum bu isimle beraber zihnimde yeniden kükredi. Dişlerimi birbirine geçirdim, bakışlarımı babamın yüzüne diktim. Neden durup dururken o itin adını fısıldamıştı bilmiyordum ama sabrım artık resmen bir pamuk ipliğine bağlıydı. Alev’in yanında, o hastane kapısında olmam gereken her saniye; burada bu insanlarla vakit öldürmek, kelimeleri ağızlarından cımbızla çekmeye çalışmak ruhumu daraltıyordu.
"Tilki’yi aradığını biliyorum evlat. Bundan dolayı—"
"Bana evlat deme!" Onun sözünü kesmem, odadaki havayı bıçak gibi kesti. "Ben senin evladın değilim."
Bu ani ve sert çıkışım, babamın kaşlarının çatılmasına neden olduğunda masanın üzerindeki ellerinden destek alarak bana doğru eğildi; gözlerimin en derinlerine, o sarsılmaz kararlılığıyla baktı ve "Sen benim evladımsın," dedi, sesi tartışmaya yer bırakmayacak kadar netti. "Bu konu sonsuza dek kapalı." Ardından yavaşça geriye yaslandı ve asıl konuya sadet getirdi: "Her neyse... Tilki’yi aradığını biliyorum. Bunu bildiğim gibi, şu an nerede olduğunu da biliyorum. Sana onun yerini söyleyeceğim."
Başımı "Hayhay," dercesine alaycı bir tavırla salladım. Ben de koltuğumda geriye yaslanırken, sağ ayak bileğimi sol dizimin üzerine attım. Babamı dinlemeye devam etmeden önce, zihnimin kuytu köşelerindeki o zehirli soruları dile getirdim.
"Madem Tilki’yi aradığımı biliyorsun, bunu neden yaptığımı da biliyor olmalısın."
Babam, bu gerçeği onaylarcasına başını hafifçe eğdiğinde, gözlerimi kısarak konuşmamı sürdürdüm. Sesimdeki her bir harfi, babamın vicdanına birer iğne gibi batırmak istiyordum.
"Peki, sırf sevdiği kadınla bir araya gelmesin diye 'evladını' canlı bombaya dönüştüren bir adam; nasıl oluyor da yine aynı kızın hayatı için çırpınan evladına yardım eli uzatıyor? Bana bunu da açıklasana bir, Cengiz Baba..." Tane tane söylediğim cümlelerde, özellikle "evlat" kelimesine yaptığım o iğneleyici baskı babamı hafifçe gülümsetti. Oysa gülünecek hiçbir şey yoktu; ben sadece onun bana dayattığı o sıfatı, kendi geçmişinin günahlarıyla yüzüne çarpıyordum. Hepsi bu kadardı.
Babam, masanın üzerindeki ellerini çekip koltuğunun kenarlarına yerleştirdiğinde onu sessizce inceledim. Derin bir nefes alıp başını bana kaldırmadan önce kısa bir an düşündü. Bakışlarını nihayet yüzüme çevirdiğinde, az önceki eğlenen ifadesinden eser kalmamıştı.
"Yardım etmiyorum," dedi, sesi mermer kadar soğuk bir tınıyla. "Bilirsin, ben hiçbir zaman karşılıksız bir el uzatmam. Sadece karşılığını alabileceğim hamleler için takas yaparım."
Söylediklerini onaylarcasına başımı bilmişlikle salladım ve gözlerimi yere çevirdim. Zihnim hâlâ "Tilki" diyerek yankılanıyordu lakin kalbim Alev’in yarasıyla harlanıyordu. Bir yanım "Hemen hastaneye git, onun yanına," diye feryat ederken; diğer yanım "Onu o hastaneye düşürenlerin dünyasını başına yık," diye gürlüyordu. Bu iki duygu arasında kalmak, canımı öylesine yakıyordu ki...
"Karşılığını kimden alacaksın peki?" diye sordum, sesimdeki iğneleyici tonu saklamadan. "Benden mi, yoksa o pek sevgili ortağın Tilki’den mi?"
Sorum, odanın o havasız boşluğunda asılı kaldı. Başımı kaldırıp gözlerimi babama diktiğimde, o ketum bakışlarının ardında büyük bir sır sakladığını hissettim. Bakışı bile, ardında söyleyemediklerini gizleyecek kadar derindi. Bu boğucu sessizlikten ancak yeni sorularla kaçabileceğimi biliyordum ama babamın konuşmaya başlamasıyla susup onu dinlemeye karar verdim.
"Sen sevgin yüzünden körleşmiş olabilirsin Vural, ama ben değilim. Farkında değilsin ama Tilki senin için paha biçilmez bir koz. Eğer Rıza Armağan’ı gerçekten alt etmek istiyorsan, Tilki’yi kullanmalısın. O, senin elindeki en güçlü koz olabilir."
"Koz mu?" Sesim, kontrol edemediğim bir öfkeyle yükseldiğinde oturduğum yerde dikleşip masaya doğru eğildim. "O şerefsiz, benim sevdiğim kadını vurdu! Kollarımın arasında kanlar içinde bıraktı onu! Sen hâlâ gelmiş bana kozdan bahsediyorsun."
Babam, tüm bu öfke patlamalarıma rağmen istifini bozmadığında derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştım. Fakat o, rahat bir nefes almama bile izin vermiyordu. İlla bir hareketi, tek bir sözüyle beni çıldırtmanın bir yolunu buluyordu. Şu an yaptığı da tam buydu. Elini gayet rahat bir tavırla cebine götürmesi sinirlerimi altüst ettiğinde, oturduğum yerden hızla fırladım; burada kalacağım her saniye, herkes için felaketle sonuçlanacaktı.
Ayağa kalkışım onun zerre umurunda değilmiş gibi, cebinden çıkardığı her neyse onu ağır ağır masaya bıraktı. Sağa doğru atacağım adım, gördüğüm o metalik parıltıyla havada asılı kaldı. Babamın avuçları içinden masaya sızan şey, Demiryurt kolyesiydi. Yıllar boyunca annemin boynunda sakladığı, ailemizin o kanlı mirası... Kaşlarım hayretle çatılırken adım atmayı kestim; elim refleksle kendi boynuma gitti. Alev’in bana geri verdiği kolyenin varlığını kontrol etmek istedim ama parmaklarım sadece boşluğu kavradı. Yerinde yoktu.
Kanım, öfkemle harlanıp damarlarımda delice akmaya başladığında masaya doğru sert bir adım attım ve kolyeyi avucumun içine hapsedip sıktım. Babam bu hamleme karşılık vermezken, öfkeli harelerimi onun gözlerine diktim. Dişlerimin arasından, "Bunun sende ne işi var?" diye tısladım.
Lakin o, sorumu duymazdan gelip dudaklarını umursamazca büzmekle yetindi. Yanıtsız bırakılmak, yumruklarımı sıkmama ve içimdeki volkanın patlamasına sebep oldu. Bir adım daha atıp kolyeyi cebime tıktım ve ellerimi masaya, odayı sarsacak bir şiddetle vurdum.
"BENİMLE OYUN OYNAMA CENGİZ DEMİR! SENİ UYARIYORUM!" diye kükredim.
Babam, bu restime sinirlenmişçesine kaşlarını çatıp ayağa kalktığında, hızlı ve kesik nefeslerimin arasından ona baktım. Merhametten arınmış gözlerim onun buz gibi bakışlarıyla çarpıştı. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi de yok edip burnunun dibine girdim. Üzerine düşen gölgemi ve aramızdaki gerilimi önemsemeden, bir şey söylemesine fırsat vermeden nefretimi kusmaya devam ettim.
"Şimdi bana hemen söyle! Bu kolyenin sende ne işi var!"
"Bana emir verme evlat, yoksa bu bataklıktan asla kurtulamazsın," dedi sesi, bir celladın son hükmü gibi odaya yayıldı. "Şimdi sana iki seçenek sunuyorum: Ya Tilki’nin nerede olduğunu öğreneceksin ya da bu kolyenin neden bende olduğunu... Seçim senin; geçmişin mi, yoksa geleceğin mi? Kolye mi, Tilki mi?"
Gözüm kontrolsüzce seğirdi. İçimde kopan kıyamete daha fazla direnemedim; geriye doğru sendeledim ve boğazımdan kopan o vahşi feryatla az önce oturduğum sandalyeye sert bir tekme savurdum. Sandalye gürültüyle devrildi ama hırsım dinmedi; önümdeki sehpayı da aynı hınçla tekmeleyip odanın diğer ucuna savurdum.
Kolye demek, benim tek sığınağım, evim demekti. Boynumdan bir saniye bile çıkarmadığım o metal parçasını benden çalabilmiş olması, en yakınımda bir yılan beslediğim anlamına geliyordu. Her anımı, her nefesimi ona rapor eden bir ajan vardı içimde. Tilki ise canım demekti, sevdiğim kadın demekti. Babam beni hayatımla kalbim arasında bir tercihe zorluyordu ve ben neyi seçeceğimi, o sinsi soruyu sormadan çok önce biliyordum.
Yine de ikisini birden ona söyletememenin hırsı ciğerlerimi dağlıyordu. Kendi boynumdaki kolyeyi bile koruyamamışken, Alev gibi başına buyruk, kural tanımaz bir kadını bu kurtlar sofrasında nasıl koruyacaktım? Sessizliğim, babamın zihninde Alev’e verilmiş bir onay gibi yankılandığında ona arkamı döndüm. Yumruklarımı sıkarak, dişlerimin arasından sadece tek bir kelimeyi süzdüm:
"Nerede?"
Artık 'baba' demeye tiksindiğim o adam, seçimimden hoşnut olduğunu belli eden karanlık bir ifadeyle "Güzel," dediğinde elimi cebime attım, o soğuk metali avucumun içinde derime batana kadar sıktım. Almak istediğim yanıtı beklerken geçen her saniye, Alev’in hayatından çalınan bir nefes gibi geliyordu. Sonunda o zehirli kelimeler kulağıma ulaştı:
"Çok uzağında değil... Şu an Alev’in yanına doğru yola çıkmış durumda. Onu Alev'in götürüldüğü hastanenin hemen arkasındaki caddede sıkıştırabilirsin."
Onun Alev’e yaklaştığını öğrenmemle kolyenin keskin uçları avcumda bir kor gibi yanmaya başladı. Bir saniye bile kaybetmeden kapıya atıldım ama o tanıdık, uğursuz ses beni kapının dışında tekrar durdurdu:
"Dikkat et evlat. Gerçekler hiç hoşuna gitmeyecek. Kendini duyacaklarına hazırlasan iyi olur."
Öfkem, mantığımın tüm barikatlarını yıktığında durdum. Ona dönüp gözlerimi kısıp sordum: "Ne biliyorsun?" Cevap vermeyeceğini sanıyordum ama Cengiz Demir, hayatımda ilk kez beni şaşırtarak sorumu havada bırakmadı:
"Tilki ne biliyorsa, hepsini."
Kaşlarım çatıldı. Bakışlarımız bir an için birbirine kenetlendi. Gitmekten vazgeçip odaya tekrar girdim; anlaşılan aradığım doğrular sadece Tilki’nin namlusunun ucunda değildi. Şaşkın ve anlamsız bir ifadeyle ona baktığımda, o her zamanki bilmiş tavrıyla fısıldadı:
"Şaşırma oğlum... Bunları başkasının yalanlarına bulanmış halde duyup sarsılacağına, benden duy ki daha iyi sindir."
Başımı yavaşça sola çevirip avucumla yüzümü sertçe sıvazladım. Sakin kalmalıydım; öfkemin sesini kısıp onun suyuna gitmeli, Tilki’nin ağzından dökülecek o zehirli gerçekleri bizzat kaynağından çekip almalıydım. Sakinleştiğime ve maskemi takabildiğime kanaat getirerek bakışlarımı yeniden Cengiz’e çevirdim. O zaten, en başından beri avını izleyen bir avcı sükunetiyle beni seyrediyordu.
Aramızdaki mesafeyi yok edecek o son adımı atıp iyice yanına sokuldum. Sesimdeki o hırçın tonu törpüleyip, daha ılımlı ama bir o kadar da kararlı bir tonda konuştum:
"Madem öyle... Sadece bunu değil, diğer tüm gerçekleri de bir başkasının yalanlarıyla kirlenmiş halde duymak yerine senden dinleyeyim. Anlat bana her şeyi... Anlat ki, kendi ellerinle kurduğun bu dünyayı nasıl sindireceğimi bileyim."
Söylediklerimle beraber başımı kaldırıp babama baktığımda, o hâlâ ketum sessizliğini koruyordu. Cevapları zihninin kuytularına gizlemiş, tek bir kelime etmeden az önce öfkeyle devirdiğim sandalyelerden birini işaret etmişti. Bu denli rahat tavırları, göğüs kafesimi daraltan bir nefes vermeme neden oldu; lakin şu an itiraz etme lüksüm yoktu. Anladığım tek bir gerçek vardı oda şuydu ki: Tilki ve Cengiz Demir arasında koparılması imkânsız bir bağ vardı ve ben, ne pahasına olursa olsun bu düğümü çözmek zorundaydım.
Babam ağır adımlarla masasına dönerken ben oturmayı istemeyerek olduğum yerde kaldım. Bir an önce duyacaklarımı duymak ve bu kasvetli odadan çıkıp gitmek istiyordum. Ancak karşınızdaki adam Cengiz Demir ise bu pek de kolay olmuyordu; zira o, tek bir hakikati dile getirmek için insana kırk takla attırıyordu. Avucumdaki kolyenin metalik soğukluğu bir süre canımı yaktığında sıkmayı bıraktım. Kolyeyi havaya kaldırıp, babam koltuğuna yerleşene dek onu incelemeye koyuldum.
Gümüşün ve çeliğin soğuk birleşimiyle dövülmüş, kılıç formunda zarif ama heybetli bir kolyeydi. Üzerinde, Demiryurt soyunun kadim simgesi titizlikle işlenmişti: Ortada, sarsılmaz bir iradeyi temsil eden kaba bir yurt çadırı, onun etrafını bir zırh gibi saran iç içe geçmiş sarmaşıklar ve kökler... Bu sadece bir takı değil, yurdumuzu, evimizi ve namusumuzu koruyan o görünmez bağın somut bir nişanesiydi. Normalde ailenin kız çocuklarına, "yuvayı kuran ve koruyan" kadınlara verilen bu önemli emanet, bizim hikâyemizde bana kalmıştı. Çünkü tek varis bendim; o yurdu savunacak, o ocağı tüttürecek tek çocuk bendim.
Yedi yıl önce, o uğursuz kazanın olduğu gece kolyeyi kaybetmiş, ruhumun bir parçasını o enkazda bırakmıştım. Taki kızıl saçlı bir kadın, bir gölge gibi hayatıma sızıp beni omzumdan vurana dek... O gün sadece yaralanmamış, emanetime de kavuşmuştum. Lakin o an bilmiyordum ki; hayat bana sadece tek bir emanet getirmemişti. Kader, kolyeyle beraber korumam gereken bir canı, Alev’i de karşıma çıkarmıştı. Üstelik hamlelerini titizlik ile oynayıp tüm o unuttuğum gerçekleri, bana bizzat o kızıl kadının eliyle hatırlatmıştı.
Alev’in adı gibi olan saçları gözlerimin önünde canlandığında, engel olamadığım bir tebessüm dudaklarıma yayıldı. Kolyenin sert demiri, parmaklarımın ucunda onun ipeksi saçlarıymış gibi bir his bıraktı; kalbim, yıllar sonra yeniden yaşadığını hatırlarcasına güçlü bir vuruşla kanı bedenime pompaladı. Tek bir hayali bile ruhumu böylesine sarsarken, hislerimi kelimelere dökmek imkânsızdı. Farkındaydım; bu kanlı dünyada onu korumak zordu ama bildiğim bir şey vardı: Ben ona veda etmeden, o bana asla veda edemeyecekti. Önce ben verecektim son nefesimi onun kollarında , sonra da...
Aklıma düşen kötü ihtimal gülümsememi dondurduğunda kaşlarım çatıldı. Sonrası olmayacaktı; ona bir zarar gelmesine müsaade etmeyecektim. Onu korumak için sadece elimden geleni değil, imkânsızı da mümkün kılacaktım.
"Hatırlıyor musun oğlum? Annenin bize veda ettiği o günü..."
Babamın kulaklarımda yankılanan o tiz ve yakıcı sesi, düşüncelerimle aramdaki o ince köprüyü yıktığında Alev’in saçlarının hayali silindi, geriye yapayalnız bir boşluk kaldı. Normalde asla yapmayacağım bir şeyi yapıp etrafıma baktım. Yalnızdım. Yanımdaki tek canımı o hastane odasında bırakarak, ben de burada yapayalnız kalmıştım. Kolyeyi tutan elim yanıma düşerken, kendi yarattığım fırtınanın içinde celladımla baş başaydım.
Bakışlarım babama tırmandığında, onun da aslında burada olmadığını fark ettim. İkimiz de aynı anda geçmişin tozlu ve kanlı sayfalarında kaybolmuştuk. Onun gözleri, avucumda sarkan kolyeye çivilenmişti. Nasıl ki ben o kolyede sevdiğim kadını görüyorsam, o da bir zamanlar kendi elleriyle boynuna taktığı kolyede karısını, Handan Demir’i görüyordu. Biliyordum; babamın hayatı boyunca tek bir zayıf noktası olmuştu ve hayat onu yıllar önce elinden almıştı. Bakışları benimkilerle aynıydı; kolyeye, benim Alev’e baktığım o derin hüzünle bakıyordu.
Belki de bu yüzden bana engel olmaya çalışmıştı. Zaafım olsun istememişti. Bir gün hayat en zayıf noktamdan vurursa, öylece ortada kalmamı istememişti. Bilmiyordum ama görüyordum; ben bu demir parçasında Alev’i görüyorsam, babam da tek zaafını; Handan Demir'i görüyordu.
✨
4 Haziran 2008
Vural Demir’den:
Boynumdaki kolyeyi iki parmağım arasında huzursuzca çevirirken, gözlerim babama kilitlenmişti. Odada bir o yana bir bu yana gidiyor, nefes nefese emirler yağdırıp bağırıyordu. Yanına gidip "Baba, ne oldu?" diye her sorduğumda ise, aniden sessizleşiyor ve benden bir hayalet görmüş gibi uzaklaşıyordu. Onu ilk kez böyle görüyordum. Sanki çok kıymetli, dünyadaki en değerli eşyasını kaybetmiş de onu yana döne her yerde arıyormuş gibi telaşlı görünüyordu.
Oturduğum koca koltukta kalbim aniden sıkışınca, elimi istemsizce göğsüme bastırıp yere indim. Boyum yaşıtlarıma göre uzun olsa da, Demiryurt Malikanesi’nin bu devasa sandalyeleri bacaklarımdan iki kat daha yüksek geliyordu bana. Yine de bir şekilde inmenin yolunu buluyordum; ne de olsa ileride babam gibi kudretli bir adam olduğumda bu koltuklara çok kez oturup kalkacaktım. Alışmak, her halükarda işime gelirdi.
Yere basan ayaklarımın üzerinde doğrulup etrafıma bakındığımda, elimi boynumdaki kolyeden çoktan çekmiştim. Küçük adımlarla ilerliyor, evin içinde kopan bu kargaşayı anlamlandırmaya çalışıyordum. Neden herkes bu kadar telaşlıydı? Ben en son annemin boynuma taktığı bu emaneti bulamadığımda böyle korkmuş, malikaneyi birbirine katmıştım. Eğer ben kolyem için bu kadar panik yaptıysam, babam neyini kaybetmişti de bu kadar delirecek gibi olmuştu?
Sağımdan elinde telefonla hızlıca geçen bir adam koluma çarptığında oflayarak önüme döndüm. Ama kararlıydım; bu telaşın sebebini bulacaktım. Adımlarımı babamın çalışma odasına doğru yönlendirirken, bakışlarım koridordaki tablolarda geziniyordu. Her merdiven çıkışımda hayranlıkla izlediğim o tablolar, bu sefer içimde tarif edilemez bir sıkıntı peydahlamıştı. Sanki birazdan kötü bir şey olacaktı; öyle bir şey ki, bir daha kimse eski haline dönemeyecekti. Öyle bir hissiyat doğuyordu içime...
Düşüncelerimle boğuşarak babamın kapısına ulaştığımda, altın sarısı kapı koluna asıldım. Kapı yine açılmamak için direndiğinde kaşlarımı çattım. Tüm gücümü verip kapıyı zorlukla araladığımda rahat bir nefes bıraktım. Bu odaya her girişimde aynı savaşı veriyordum; bu ağır kapıyı açmak için tüm çocuksu kuvvetimi kullanmam gerekiyordu. Bazen acelem olduğunda bu durum öyle sinir bozucu bir hal alıyordu ki...
Durduk yere aklıma gelip beni öfkelendiren o inatçı kapı koluna son bir ters bakış atıp içeri süzüldüm. Babamın, duvarları tavana kadar kitaplarla örülü o devasa odasıyla baş başa kalmıştım. Normalde buraya ondan izinsiz girmem kesinlikle yasaktı; lakin dışarıda kopan fırtınanın sebebini öğrenmemin tek yolu da buydu. Henüz Demiryurt okuluna başlamadığım için babamın karmaşık dosyalarını okuyup anlamam imkânsızdı. Elimdeki tek çare, bu odaya gizlenip onun ağzından dökülecekleri sessizce dinlemekti.
Gözlerimi duvar raflarında gezdirerek nereye saklanabileceğimi düşündüm. Masanın altı fazlasıyla riskliydi; babam odaya girdiğinde ilk oraya otururdu ve yakalanmam kaçınılmaz olurdu. Kapının arkası da bir o kadar tehlikeliydi; konuşulanlar duyulmasın diye kapı kapandığında kabak gibi ortada kalırdım. Mutlaka beni arasalar bile bulamayacakları bir köşe olmalıydı. Bakışlarım odada bir kez daha kısılarak gezindiğinde, gördüğüm boşluk yüzümde küçük bir gülümsemeye sebep oldu. Eskidiği için değiştirilmek üzere boşaltılmış ve yerinden hafifçe öne çekilmiş büyük bir kitap rafı vardı. Dışarıdaki kargaşa yüzünden olsa gerek, kimse onu yenisiyle değiştiremeden öylece bırakıp gitmişti.
Yüksekliği boyumu pekte aşmayan bu rafın arkasına adımladığımda, arkasındaki boşluğu görünce sessizce kıkırdadım. Kimsenin beni fark edemeyeceği o mükemmel sığınağı sonunda bulmuştum. Bir bacağımı kaldırıp önümdeki kutunun üzerinden atlarken ellerimle rafa tutundum. Fakat rafın o an hafifçe sallanmasıyla donup kaldım. Çıkan gıcırtı gözlerimin irileşmesine, dişlerimi alt dudağıma geçirmeme sebep oldu. Gözlerimi sıkıca kapatıp bu rafın gerçekten de "eski" olarak damgalanmasına hak verdim.
Sonra da daha dikkatli davranmaya çalışarak diğer bacağımı yanıma çektim. Rafın arkasındaki o daracık boşluğa bir heykel gibi tünediğimde, nefes almaya bile korkar olmuştum. Babamın ne zaman geleceğini bilmiyordum; ufacık bir hareketimde gıcırdayan bu rafın ardında saatlerce beklemek fikri korkunçtu ama geri adım atamazdım. Mecburdum.
Sırtımı soğuk duvara yaslayıp beklemeye başladığımda, zihnimden geçen saniyeleri sayarak kendimi oyalamaya çalıştım. Ancak saniyeler dakikalara, dakikalar ise bacaklarımdaki o sızlatan ağrıya bakılırsa saatlere devrildiğinde, artık umudumu kesmeye başlamıştım. Babamın gelmeyeceği düşüncesi zihnimi kurcalamaya başlamıştı.
Bacaklarımın ağrısı da artık dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı ama ben bu acıya alışkındım. Ne de olsa babama karşı geldiğim her an verdiği o meşhur ceza buydu: Saatlerce, hiçbir yere yaslanmadan, tek bir nokta üzerinde heykel gibi dikilmek... Bedenim bu disipline alışmıştı ama içimdeki o kördüğüm olmuş huzursuzluk, hiçbir şeye alışkın değildi. Normalde böyle zamanlarda, sonunda annemin gelip babamı sakinleştireceğini ve beni bu azaptan kurtaracağını bildiğim için beklemek canımı sıkmazdı. Fakat şimdi, beni bu yalnızlıktan çekip alacak kimsenin olmadığını hissetmek iliklerime kadar korkutuyordu beni. Tüm gün boyunca annemin yüzünü bir kez bile görmediğimi düşünürsek, bu sefer gerçekten yapayalnızdım.
Dizlerimdeki derman iyice çekildiğinde, burada en az iki saati devirdiğimi anladım. Yine de yerimden kıpırdamadım; zihnimden birden altmışa kadar sayıp duruyordum. Tam artık dayanamayacağımı hissedip çıkmak için yeltendiğimde ise, kapının önünden yükselen sesler beni olduğum yere çiviledi. Ellerimi iki yanımda hazır pozisyona getirip nefesimi tutarak dinlemeye başladım. Önce babamın o alışık olmadığım endişeli sesini, ardından da birkaç korumanın rapor veren tekdüze tonlarını duydum.
"Nereye kaybolmuş olabilir?" diye kükredi babam. "Daha dün gece huzurla yatağına giren, oğluna sarılan bir kadın; ertesi sabah nasıl olur da yer yarılmış da içine girmiş gibi yok olur!"
"Efendim," dedi korumalardan biri çekinerek. "Bahsettiğiniz tüm mekanlara, çevre caddelere baktık; lakin en ufak bir ize rastlayamadık. Kameralar onun evden tek başına çıktığını ve bir süre sonra kör noktada gözden kaybolduğunu doğruluyor."
Diğer bir ses araya girdi: "Telefon sinyaline baktırdım efendim. Sinyal hemen yakınımızdaki bir caddede kesiliyor, orayı dronlarla da tarattık. Anlayacağınız... Handan Hanım kaçırılmış gibi durmuyor; bizzat kendi isteğiyle izini kaybettirmiş, gibi."
Duyduğum isimle ciğerlerimdeki hava çekildiğinde; Ellerim bir çırpıda boynumdaki kolyeye gitti ve metali var gücümle sıktım. Annemden bahsediyorlardı... Benim annem kayıp mıydı? Babam bu yüzden mi bir o yana bir bu yana koşturuyor, ben her sorduğumda yüzüme bakamıyordu? Yumruğumu sıkıp sesleri dinlemeye devam ettim.
"Bulun!" dedi babam, sesi bu kez daha derinden, daha karanlık geliyordu. "İllaki bir nedeni vardır... Bir anda çekip gitmesinin bir sebebi olmalı! Tüm İstanbul’u delik deşik edin. Burada bulamazsanız çevre illere adam salın ama benim karımı bana geri getirin! DUYDUNUZ MU BENİ?"
Babamın odanın duvarlarında yankılanan o hiddetli sesi, iliklerime kadar ürpermeme neden oldu. Bulunduğum dar boşluğa iyice sindim; zira bu öfke patlamasının ortasında beni burada, onları gizlice dinlerken yakalaması hiç de iyi sonuçlar doğurmazdı. Elimi titreyerek dudaklarımın üzerine kapattım. Korumalar, kapanan kapının ardından gelen sessizliğe bakılırsa çoktan çıkmışlardı. Babamın çevirdiği numarayı ve ardından gelen o mekanik sesi duydum; belli ki yeni bir arama yapıyordu.
Arama beşinci çalışta açıldığında, babamın buz gibi sesi odayı tekrar dondurdu: "Handan’ın yaptığı tüm telefon görüşmelerini, attığı her mesajı istiyorum. Bana telefon dökümlerini hemen çıkartın!"
Onun bu sert emri zihnimde yankılanırken, annemin nereye gitmiş olabileceğini düşünmeye çalıştım. Nereye gidebilirdi ki? Babama mı sinirlenmişti, yoksa bilmeden yaptığım bir şey yüzünden bana mı kızmıştı? Daha dün gece, beni ve babamı asla bırakmayacağına dair sözler fısıldayıp saçlarımı okşayarak uyutmuştu beni. Bir insan, bir gecede nasıl bu kadar keskin bir karar verip yok olabilirdi? Aklım almıyordu. Ağzıma bastırdığım elim, düşüncelerimin ağırlığıyla gevşemiş, nefes alışverişlerim biraz olsun rahatlamıştı. Tam elimi yavaşça indirmeye karar vermiştim ki, babamın çıldırdığını belli eden o korkunç bağırtısı odayı sarstı.
Daldığım düşüncelerden bir kabusla uyanır gibi fırladım. İstemsizce ağzımdan kaçan o küçük, boğuk ses rafın arkasında yankılanırken ellerimi hemen tekrar dudaklarıma bastırdım. Kalbim artık göğüs kafesimde değil, tam ağzımda atıyordu. Babamın beni duymuş olma ihtimali midemin kasılmasına, dizlerimin bağının çözülmesine yelpaze açmıştı. Az önce aldığım o rahat nefesler şimdi boğazıma dizilmişti. Gözlerimi sıkıca kapatıp bu anın geçmesi için bildiğim tüm duaları etmeye başladım. Böylesine uğursuz bir günde babamla karşı karşıya gelip o ağır cezalardan birini daha çekmek istemiyordum; bacaklarım zaten saatlerdir ayakta durmanın etkisiyle cayır cayır yanıyordu.
Canımın daha fazla acımasını istemiyordum. Zaten annem de istemezdi... Buraya geri geldiğinde, babamı gizlice dinlediğim için belki bana kızardı ama yine de beni korurdu. İşte tam bu yüzden, kendimi daha fazla ele vermemem gerekiyordu.
Babamın ağır adımlarının saklandığım rafa doğru yöneldiğini hissettiğimde, ceza alacağıma artık emin olmuştum. Yine de sessizliğimden ödün vermedim; bir mucize olsun, beni bulmasın diye yalvardım içimden. Tam o sırada, odanın kapısının hırsla çalınmasıyla babamın adımları bıçak gibi kesildi. Bir mucize gerçekleşmişti. Babamın "Gel!" diyen o otoriter sesi, ne zamandır tuttuğumu bilmediğim nefesimi bırakmama neden oldu. Ciğerlerime çekebildiğim kadar taze hava çekip, kapıdan giren yeni sesin kime ait olduğunu anlamak için kulaklarımı dört açtım.
Gelen her kimse o kadar kısık sesle konuşmuştu ki tek bir kelimesini bile seçememiştim. Sadece babamın, "Tamam git, ben geliyorum," deyişini anlayabilmiştim. Ardından da ağır bir çekmecenin gıcırdayarak açıldığını duymuştum. Tabi birde babamın, "Neredesin be Handan... Neredesin?" diye kendi kendine fısıldayışını. Adımları kapıya yönelip odadaki sesler tamamen kesildiğinde ise, gittiğinden emin olmuştum. Yine de tedbiri elden bırakmamak adına birkaç dakika daha bekleyip; içimden üç kez altmışa kadar saydıktan sonra ancak o zaman yaslandığım duvardan ayrılabilmiştim.
Önce sol bacağımı önümdeki kutunun diğer tarafına, ardından sağ bacağımı da yanına atarak o daracık boşluktan kurtulduğumda; Geniş alana çıkmanın verdiği rahatlıkla kendimi anında dizlerimin üzerine bıraktım. Bacaklarımdaki o zonklayan ağrı dinene kadar bekledim. Fakat fazla zamanım olmadığını, babamın her an odaya dönebileceğini biliyordum. Bu yüzden de ellerimden destek alarak yavaşça ayağa kalktım; o kısa dinlenme bile bacaklarımdaki sızıyı hafifletmeye yetmişti.
Bu küçük zaferin mutluluğuyla hafifçe gülümsedim ve çıkmak için kapıya yöneldim. Ancak tam o anda yükselen bir telefon sesi, beni olduğum yere çiviledi. Bu ritim... Babamın telefonuna aitti. İyi ama o az önce odadan çıkmamış mıydı? Yakalanmış olmanın verdiği o acı hisle gözlerimi kapattım. En azından biraz dinlenmiştim; bu beni iki saat daha ayakta tutacak olan "ceza" için yeterli olurdu diye kendimi avuturken, ağır ağır arkamı döndüm.
Fakat karşımda öfkeli bir baba değil, çalışma masasının üzerinde kendi başına çınlayan bir telefon buldum. İçimdeki korku, yerini bir anda çocuksu bir meraka bıraktığında kapıya kısa bir bakış atıp masaya doğru hızlı adımlarla ilerledim. Telefonu elime aldığımda ekrandaki numarayı okuyamıyordum ama arayanın kayıtlı olmadığını anlayabiliyordum. Belki de annemdir, diye içimden geçirdim. Bu umutla, kimin aradığını sormadan telefonu açtım ve sessizce kulağıma götürdüm.
Tahmin ettiğim gibi telefondan bir kadın sesi yükseldi ama bu annemin o kadife sesi değildi. Kaşlarımı çattım. Telefondaki kadın, sanki birinden kaçıyormuş gibi nefes nefese ve aceleyle konuştuğunda söylediği bazı şeyleri anlamasam da yine de onu pürdikkat dinlemeye devam ettim.
"Cengiz... Cengiz, ben Ceylin Armağan. Ne olur bir an önce buraya gel!" diyordu titreyen sesiyle. "Handan her şeyi öğrenmiş... Nasıl yaptı bilmiyorum ama ne biliyorsa hepsini Rıza’ya anlatacak! O hepimizi öldürür, sana yalvarıyorum, gel al karını buradan!"
Daha "Siz kimsiniz?" diyemeden, ses kesildi ve hemen ardından daha da telaşlı bir şekilde devam etti: "Sizin evinizin ardındaki uçuruma çağırmış Rıza’yı. Şu an oraya gidiyorum. Rıza’nın telefonundan ona geleceğime dair mesaj attım ve mesajları sildim. Sen de çabuk gel, kapatıyorum, Rıza geliyor!"
Telefondan gelen dıt dıt sesleri boş odada yankılanırken öylece kalakaldım. Evimizin çevresindeki uçurumları düşündüm; tek bir yer vardı, o da çok uzağımızda değildi. Yolunu ezbere biliyordum. Eğer annemin bildiği şeyler yüzünden birilerinin canı yanacaksa, bunu ben engelleyebilirdim. Belki de annemi eve ben getirirdim... Ve işte o zaman, babamın gözünde sadece bir "çocuk" değil, onun gerçekten sevdiği ve gurur duyduğu o kahraman olurdum.
Bu fikrin verdiği heyecanla telefonu aldığım yere bıraktım ve adımlarımı hızla kapıya yönelttim. Elim o altın rengi kapı kolunu kavradığında, birkaç zorlu denemenin ardından nihayet kapıyı aralamayı başardım. Başımı dışarı uzatıp etrafı gözetledim; koridorda kimsenin olmadığına emin olduğumda dışarı süzüldüm ve kapıyı sessizce arkamdan kapattım. Zihnimde uçuruma giden yolu tarif etmeye başladım. Yanlış bir yoldan gitmek ya da bu altın fırsatı kaçırmak istemiyordum. Annemi babamdan önce ben bulmalıydım; onun başka insanları üzmesine ya da kendisine bir zarar gelmesine engel olmalıydım.
Evdeki kargaşa hâlâ tüm hızıyla devam ediyordu ancak şansıma bulunduğum katta fazla kişi yoktu. Merdivenlere yönelip, sürekli çevreyi kolaçan ederek hızlıca aşağı indim. Nihayet dış kapıya ulaştığımda, kapıdaki korumalardan nasıl kurtulacağımı düşündüm. Aklıma gelen fikirle kapının ağır kulpunu kendime doğru asılarak açtım ve güneşin yavaş yavaş veda ettiği sokağa, kızıl bir gökyüzüne adım attım. Gözlerim babamı aradı; burada olmadığını anlayınca telaşlı bir ifadeyle yanımızdaki korumaya döndüm. Onun beni sorguya çekmesine izin vermeden, sanki çok önemli bir emir getirmiş gibi nefes nefese konuştum:
"Koşun! Babam herkesi bahçeye topluyor! Annem hakkında bir iz bulmuş, hepinize görev verecekmiş. Sizi çağırmam için beni yolladı, acele edin! Zaten çok sinirli, sakın onu kızdırmayın!"
Aceleci ve kendinden emin tavrım onları ikna etmiş gibi görünürken; önce şüpheyle birbirlerine baktılar ama ben "Hadi senize!" diye seslenince ve tam o sırada evin içinden babamın birine öfkeyle bağıran sesi yankılanınca, daha fazla beklemeden içeri sıvıştılar. Babam hayatında ilk defa tam zamanında bağırmıştı. Bu duruma içten içe kıkırdayıp önüme döndüm. Annemden kalan kolyeyi parmaklarımın arasına aldım, onun dün gece bana mırıldandığı şarkının melodisini fısıldayarak büyük bahçeden çıktım. Uçuruma giden o patikada yürümeye başladım.
Korumaların yalanımı anlaması çok uzun sürmezdi; bu yüzden yürümek yerine koşmam gerekiyordu. Bacaklarım sızlıyordu ama zamanımın her saniyesi altından daha değerliydi bunu da biliyordum. Bugün acıyı bir kenara itmeli ve amacıma ulaşmalıydım.
Zaten çok uzak olmayan uçurum kenarına yarı koşarak yarı yürüyerek vardığımda, ağaçların gölgelediği ıssız alanla baş başa kaldım. Birkaç metre ötemde uçurum başlıyordu. Buluşma noktasına gelmiştim ama ortalıkta bir hareketlilik göremeyince kaşlarım çatıldı. Adımlarım yavaşladı, sessizce ilerlemeye devam ettim. Tam o anda duyduğum feryat figan bağırışlar, doğru yerde olduğumu kanıtladı. Şayet şu an çıldırmışçasına bağıran kadın annemdi; onun karşısındaki ise telefonda duyduğum o sesti: Ceylin Armağan.
Adımlarım yaşlı bir ağacın gövdesine sığındığında, her iki kadın da artık tam karşımdaydı. Annem, uçurumun birkaç adım ötesinde ellerini iki yana açmış, öfkeyle haykırıyordu. Karşısındaki saçları turuncuya çalan kadın ise başını suçlu gibi önüne eğmiş, sessizce onu dinliyordu.
"Siz nasıl insanlarsınız? Sen evlisin be kadın, evli!" Annemin sesi uçurumun derinliklerinde yankılanıyordu. "Senin benim kocamla ne gibi bir işin olabilir?" Karşısındaki kadına, nedenini bir türlü kavrayamadığım bir nefretle bağırıyordu.
"Bak, hiçbir şey tahmin ettiğin gibi değil," dedi kadın, sesi titriyordu. "Benim senin kocanla bir işim yok. Dediğin gibi, ben zaten evliyim. Ben sadece Cengiz’den—"
"Ne demek tahmin ettiğim gibi değil? Sen!" Annem lafını ağzına tıkadı. "Sen evli bir adamın evinde sekiz ay kaldın, sekiz! Bunun neresinde yanlış anlaşılma olabilir?"
"Handan Hanım, ne olur bir dinleyin. Zorundaydım... Benim de bir kızım var, ne yaşadığınızı anlayabiliyorum. Siz de beni anlayın. Hem bakın, benim Cengiz ile aramda adamakıllı bir konuşma dahi geçmedi, siz neden bahsediyorsunuz?"
"Pardon? Konuşma dahi geçmedi mi?" Annem sinirli yakarışları arasından bir kağıt parçası çıkarıp kadının yüzüne doğru savurdu. "Peki, bu rapor ne o zaman Allah'ın belası kadın! Ne bu? Ne yazıyor burada?" Merakım artıyordu ama yanlarına çıkacak cesareti kendimde bulamıyordum. Annemin sakinleşmesini bekliyordum fakat o her saniye daha da kontrolden çıkıyordu.
Karşısındaki kadın raporu alıp incelediğinde, o da ilk kez görüyormuş gibi gözlerini dehşetle açtı. Anneme dönüp şaşkınlık içinde, "Bu... bu yalan! Yok öyle bir şey! Bunu nereden aldıysanız size yanlış rapor vermişler—" demeye kalmadan, annemin attığı sert tokatın sesi ormanda yankılandı.
Kadın ürkütücü bir sessizliğe bürünüp elini sızlayan yanağına götürdüğünde merakla onlara baktım. Kadın sabrının sonuna gelmiş gibi başını yavaşça kaldırdığında anneme doğru iki büyük adım atıp onu uçurumla kendi arasında bıraktı. Elini yanağından çekip annemin benimkilerle aynı renk olan gözlerine nefretle baktı: "Yeter! Eğer kocanı azıcık tanısaydın, ona zerre güvenseydin bugün burada bana hesap sormazdın. Ayrıca sen nasıl her şeyden bu kadar emin olabiliyorsun? Yoksa... aynısını daha önce de mi yaşadın? Onun seni aldatacağından bu kadar emin olacak kadar?"
Annem duyduklarıyla sarsılmış gibi kadına baktığında; ellerini her zaman yaptığı gibi sıkıca yumruk yaptı. Karşısındaki kadına tekrar vurmak için hamle yaptı ama kadın kolunu havada yakalayıp annemi engelledi. Aralarındaki kavgayı daha fazla izlemeye yüreğim dayanmadı. Saklandığım yerden çıkıp onlara doğru bir adım attım. Aralarına girmek, "Durun!" diye seslenmek istedim. Ancak o saniyede, kadının annemi omuzlarından itmesiyle dengesini kaybeden annemin acı dolu çığlığı, tüm kelimelerimi boğazıma dizdi.
Zaman dondu. Annemin gözleri kadından çekilip beni buldu. Ben ona bakarken, o saniyeler içinde geriye doğru devrilerek görüş alanımdan çıktı ve boşluğa yuvarlandı. "Ağrıyor" diye sızlandığım bacaklarım artık beni taşıyamaz hale geldiğinde az önce annemin durduğu o korkunç boşluğa bakarak, sesimin bile çıktığından emin olamadan fısıldadım:
"Anne..."
Kalbim, tanık olduğum bu korkunç sahnenin ağırlığıyla sıkışırken; gördüklerimin ne anlama geldiğini kavramak boğazımın düğümlenmesine yetti. Gözlerim doldu, nefesim daraldı. Bakışlarım, annemi o boşluğa iten kadını buldu. Kadın, elini ağzına bastırmış, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi dehşetle o karanlık boşluğa bakıyordu. Tıpkı benim gibi, o da annemin onun yüzünden düştüğü gerçeğine şahitlik ediyordu. Havada asılı kalan adımımı yere atarken sendeledim; küçücük yumruklarımı hırsla sıktım. Küçük ve sarsak adımlarla uçurumun en ucuna kadar geldim. Eğilip aşağı bakmak, annemi görmek istedim... Lakin tam o sırada kadının buz gibi eli kolumu kavradı ve beni kendine doğru çekti. Gözlerim, annemi son bir kez göremeden kadının yüzüne kilitlendi.
Bana dokunmasını istemiyordum. Annemi o karanlığa iten bir katilin bana temas etmesine tahammülüm yoktu. Kendimi sarsak bir hamleyle geriye çektim. Bakışlarımı bir uçurumun derinliğine, bir de karşımda titreyen o kadına değdirdim. Hayatım boyunca ilk defa, sol gözümden sıcak bir damla yaş yanağıma doğru süzüldü. Kocaman olmuş gözlerimle, kalbimin bile kabul etmekte zorlandığı o kanlı gerçeği karşımdaki kadının yüzüne fısıldadım:
"Sen... Benim annemi, öl-dür-dün."
✨
4 Haziran 2025
Zihnim, yıllar öncesinin o kanlı sayfasından sıyrılıp annemin o sessiz vedasını tekrar gözlerimin önüne serdiğinde, dişlerimin arasından sessiz bir küfür savurdum. Bu yakıcı kasveti ve anıların boğucu nefesini dağıtmaya çalışarak babama döndüm:
"Hatırlıyorum..." dedim, sesimdeki her bir harf buz kesmişti. "Ama bu, şu an konuşacağımız bir konu değil."
Konu uzasın istemiyordum. Unutmak için kendimi yıllarca paraladığım o görüntüler, zihnimin karanlık köşelerinden çıkıp tekrar canlanmasın diye direniyordum. Fakat babam, sanki yaralarımı deşmekten zevk alıyormuş gibi, her bir detayı bizzat kendi diliyle bana hatırlatmaya devam ediyordu.
Fakat buna izin vermeyecektim. O günden sonra başıma ne gelirse gelsin bir daha asla ağlamamış, tek bir damla gözyaşımı sadece annemin anısına saklamıştım. Bu yemine ihanet etmeyecektim. Ona verdiğim o sessiz sözü tutmak, her ne pahasına olursa olsun ayakta, dimdik ve güçlü durmak zorundaydım.
Gözlerimi babama çevirdim; annemin ölümüyle birlikte insanlığını tamamen yitiren o adama. Beni o günden sonra sadece yalnızlıkla değil, her gün yeniden icat ettiği o korkunç acılarla cezalandırmıştı. Annemin, Alev’in annesi Ceylin Armağan yüzünden ellerimizden kayıp gittiği o uğursuz günden sonra, babam bütün hıncını bende dindirmişti. O kadına söyleyemediği, kusamadığı ne kadar nefret varsa hepsini benim üzerimde test etmişti. Üstelik bunu sadece döverek de yapmamıştı; yeri geldiğinde bedenimde, kollarımda derin kesikler açarak sakinleşmişti. Eğer canı çok sıkılırsa, öfkesi kabından taşarsa da namlusunu bana çevirerek dindirmişti acısını.
Vücuduma giren o ilk kurşun babamın silahından çıkmış ve annemin yokluğunda, henüz yedi yaşımdayken beni bulmuştu. İşte o gün vazgeçmiştim gülümsemekten. Güvenmek denen o zayıf duyguyu o gün toprağa gömmüştüm. Başkalarını koruma isteğim, kendi kanımın sıcaklığını hissettiğim o an sönüp gitmişti.
Zihnim, annemin katilinin sevdiğim kadının annesi olduğu gerçeğini kaldıramıyordu. Dişlerimi birbirine geçirdim, gözlerimi sıkıca yumup bu kanlı gerçeği ruhumun en derin mahzenlerine hapsettim. Alev, annemin eceliyle öldüğünü sanırken; onun karşısına dikilip, "Senin annen, benim çocukluğumun katili," diyemezdim ne de olsa. En mantıklı, en güvenli ama en acı verici seçenek; susmaktı. Sırf o üzülmesin, sırf o hayattaki tek dayanağından nefret etmesin diye bu zehri tek başıma yutmaktı.
"Her neyse, aradığın cevaplar bende değil evlat. Şimdi git Tilki’yi bul. Gerçeklerin ucundan bir kere tutarsan gerisi çorap söküğü gibi gelecektir zaten, emin ol," dedi babam. Gözlerimin tam içine bakarak ekledi: "Ve sakın öğreneceklerinden sonra delice bir hareket yapmaya kalkma."
Dudaklarımda, söylediklerinin o buz gibi acımasızlığı sayesinde alaycı bir gülüş peydahlandı. Vakit kaybetmek istemiyordum bu yüzden ona arkamı döndüm ve; açık kapıdan çıkmadan hemen önce, sadece onun duyabileceği o bıçak gibi sesimle fısıldadım:
"Sinirlendiği an delice bir hareket yapan ben değilim, Cengiz Demir."
Odadan uzaklaşırken ellerim çoktan yumruk olmuştu. Sol kolumu kaldırıp saate baktım; Alev hastaneye yatırılalı üç saati geçmişti. Bu sürenin yarısını yollarda, diğer yarısını ise babamın o zehirli varlığının yanında harcamıştım. Artık tek bir saniye bile kaybetmeye tahammülüm yoktu. Arabamı gördüğümde adımlarımı daha da hızlandırdım, saniyeler içinde sürücü koltuğuna atlayıp motoru çalıştırdım. Demiryurt’tan uzaklaşırken gaza sonuna kadar yüklendim. Gözlerimin önünde annemin o uçurum kenarındaki son bakışı canlanıyordu. Ölmüştü benim annem... Daha kötüsü, öldürülmüştü. Bir uçurum kenarında, beni celladımla yapayalnız bırakıp gitmişti.
Düşüncelerim çalan telefonumla bölündüğünde Direksiyonu sol elimle zapt ederken arayanın Cevdet olduğunu gördüm. Telefonu hoparlöre verip konsola bıraktım.
"Vural, sana çok ciddi bir soru soracağım."
"Dinliyorum."
"Leyla’nın yatırıldığı hastaneye ne yaptın?"
Gözlerim yoldayken zihnimi zorladım; Alev’in zehirlendiği o yerden bahsettiğini anladım. Emin olmak için, "Umut Hastanesi'nden mi bahsediyorsun?" diye sordum. Aldığım onay cevabıyla da, o anki ifadesiz yüzümde karanlık bir gölge gezindi.
"Ta kendisinden."
Yaşananlar bir film şeridi gibi aklımdan geçerken, Cevdet’in bu cevaptan sonra bürüneceği o şaşkın yüz ifadesini hayal ederek tane tane konuştum: "Yıktırdım. Hem de içinde o iki şerefsizle birlikte."
Cevdet’in hattın diğer ucunda okkalı bir küfür savurduğunu duydum. Sormasını beklemeden, nedenlerimi tek tek sıraladım: "Geçerli sebeplerim vardı gerçi. Oradaki sekreter, Alev içeride can çekişirken içeri girme süremizi uzatıp vaktimizden çaldığı için... Diğer şerefsiz de Alev’in yerini öğrenmeye çalışırken onun hakkında ileri geri konuştuğu için nefeslerini kestim." Sustum, Cevdet’in bu yıkımı zihninde tartmasını bekledim. Sert bir virajı dönerken devam ettim: "İkisiyle ayrı ayrı uğraşmak istemedim. Binada sadece o ikisinin kalmasını sağladım ve orayı başlarına yıktım."
Cevdet cevap veremezken, görmeyeceğini bildiğim halde başımı iki yana salladım ve "Kapatıyorum," diyerek telefonu suratına kapattım. Pişman değildim. O sekreter, ben Alev’in yaşam savaşıyla boğuşurken boş konuşarak bizim zamanımızı çalmıştı. Diğeri ise Kaan ile karşı karşıya geldiğimde Alev hakkında kurduğu o hadsiz cümlelerle kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Hak edene hak ettiği sonu hazırlamıştım; olan sadece hastaneye olmuştu ama zaten orası da isminin aksine pek "umut" vaat eden bir yer değildi. Bu yüzden üstüne düşmemize gerekte yoktu.
O sekreterin ukala tavrı tekrar aklıma geldiğinde sakin kalmaya çalışarak arabayı yol kenarında durdurdum. Tilki’nin gelmesini beklemeye başladım. Babamın doğruyu söyleyip söylemediğini bilmiyordum ama doğru söylemiş olmasını umut ediyordum. Şu an sağ tarafımdaki hastanede Alev yatıyordu, ben ise sadece bir arka caddesindeydim. Kaybedilecek her saniye, onun ciğerlerine çekeceği nefesler için birer tehditti. Buradan çıktığım an onun yanına gidecektim. Ne öğrenirsem öğreneyim Alev’i yalnız bırakmayacak, Cengiz ve Tilki’nin o kirli oyunlarında onlara istediklerini vermeyecektim.
Kendi kendime sıraladığım nedenlerle boğuşurken olduğum tarafa yansıyan araba feneriyle beklediğim anın geldiğini anladım. Ve arabayı tekrar çalıştırıp solumdan gelecek olan arabanın önüne sürdüm ve onun önünü kestim.
İki araba, burun buruna çarpışmalarına santimler kala sert bir frenle durduğunda hafifçe öne savruldum; ama bunu zerre önemsemeden kapıyı tekmeleyerek dışarı attım kendimi. Gözlerimi, Tilki’nin içinde olduğuna emin olduğum o siyah arabaya diktim. Ve sönen farların ardından karanlığın içinden beliren o silüet ile dudaklarımda zafer dolu, buz gibi bir gülüşün peydahlanmasına izin verdim. Ellerimi iki yana açıp meydan okurcasına bir adım attım. Bununla beraberde Tilki'nin indirdiği camı görerek konuşmaya başladım;
"Yolun sonu Tilki," dedim, sesimdeki ölümcül tını önemsemeyerek. "Hesap verme vakti geldi. İn aşağı!"
Attığım her adımda Tilki’nin o sinir bozucu, gür kahkahasını duymak derin bir nefes almama sebep olduğunda başımı kaldırıp arabasına baktım ve kapısını ağır ağır açıp dışarı süzüldüğünü gördüm. Botlarının yere vuruşunu izlerken ellerimi ceplerime yerleştirdim ve tam karşıma geçip durmasını bekledim. Tilki, tam da en son gördüğüm o kurnaz haliyle karşımda durduğunda kurnaz gözlerinde sessiz bir savaş sürdürüyordu. Beni burada görmeyi beklemediği her halinden belliydi, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Ben ise bir tilkiyi andıran göz bebeklerine, onu oracıkta yok edeceğime dair yemin eden bir bakışla bakıyordum.
O da bana aynı buz gibi ifadeyle bakarak karşıma dikildiğinde tek kelime etmiyordu. Hesaplaşma vaktinin geldiğini o da benim kadar iyi biliyordu. Sadece süreyi uzatıyordu, sonunu geciktirmeye çalışıyordu. Lakin ben bu derece kör bir öfkeyle harmanlanmışken, o sonun uzaması imkansızdı. Yumruklarımı, eklemlerim beyazlayana kadar sıktım. Gözlerimin önüne Alev’i vurduğu o an, kanlar içinde kucağıma yığılışı geldi. Daha fazla duramadım; dakikalardır biriktirdiğim o hınçla iki koca adımda yanına varıp yumruğumu tam yüzünün ortasına indirdim.
Tilki ise hiçbir karşılık vermedi. Alev’in canı yanarak aldığı her nefesin bedelini ödetmek istercesine savuruyordum yumruklarımı. Yüzündeki maskeye rağmen, darbe aldıkça maskenin altından sızan kanın sıcaklığını hissetmiştim. Gözüne doğru inen o ince kan sızıntısı da, tahminimde yanılmadığımı gösteriyordu. Yine de bu görüntü, ondan akıtacağım kanın yanında hiçbir şeydi. Bütün gün bu anın hayaliyle yanıp tutuşmuş, en sonunda hedefime ulaşmıştım. O yüzü tanınmayacak hale getirecektim.
Bu kararlılıkla yakalarından yapıştım, onu geriye doğru savurup sertçe arabasına yasladım. Tilki, tüm bunlara rağmen hâlâ tek bir kelime dahi etmedi. Sıkıca tuttuğum yakalarını kendime çekip bedenini tekrar metal yığınına çarptım. Yüzü arabanın yan aynasına denk geldiğinde durmadım; onu sırtından tutup kendime çevirdim ve bu sefer de alnımı var gücümle yüzüne geçirdim. Ellerimin arasında kısık sesle sızlandığını duyunca derin bir nefes alıp geriye çekildim. Biraz kendine gelmesini bekleyecektim; onu acele etmeden, dinlene dinlene mahvedecektim.
Tilki’ye toparlanması için bir alan yaratırken, düzensizleşen nefesimi kontrol altına almaya çalıştım. Neden karşılık vermediğini anlayamıyordum. Suçlu gibiydi... Sanki bu yumrukları, bu acıyı hak ettiğini biliyormuş gibi bir teslimiyet içindeydi. Anlamadığım asıl nokta ise şuydu: Madem bu kadar suçlu hissedecekti, neden o tetiği çekip Alev’i vurmuştu? Tilki eğitimli bir adamdı; nerede aldığını bilmediğim profesyonel bir geçmişi vardı. Fakat şu an kendini savunmuyor, yüzünü parçalamama sessizce izin veriyordu. Kaşlarım kuşkuyla çatılırken, Tilki’nin maskesinin altından yükselen o boğuk sesiyle ona baktım:
"Bitti mi?"
Geçmesini beklediğim sinirim, onun o pervasız sorusuyla daha da hiddetlendiğinde, elimi tekrar yakasına yapıştırdım ve onu sertçe yere fırlattım. Üzerine doğru eğilirken nefret dolu bir sesle kükredim: "Lan sen bununla kurtulabileceğini mi sanıyorsun!"
Etrafıma binlerce adam yığsa, bu yolun sonunda öleceğimi bilsem dahi, onu bu dünyadan silmeden huzura ermezdim. Bakışlarımda sadece bu kararlılık vardı. Bana baktığında görebileceği tek duygu, onu yok etmek için ne kadar ileri gidebileceğimdi.
"Bu kadar mı seviyorsun onu?" diye sordu, sesi hala o sinir bozucu tondaydı. "Uğruna ölecek kadar mı?"
Bu cümlelerle beni en hassas noktamdan vurmaya çalışıyordu farkındaydım. Ona zarar verirsem, karşılığının ölüm olacağını öne sürüyordu. Fakat bilmediği bir şey vardı; ben bu ihtimali çoktan göze alarak bu yola çıkmıştım. Beni korkutabileceği tek bir zayıf noktam kalmamıştı. Bu gece burada, onun kanlar içindeki bedenine şahitlik etmeden tek bir adım dahi atmayacaktım. O da bunu biliyordu; kelimeleri, aslında içine düştüğü teslimiyetin kanıtıydı.
Gözlerimi kısıp yerdeki bedenine bakarken, dizimi az önce hırpaladığım göğsüne var gücümle bastırdım. Canının yandığını, acı dolu bir iniltiyle karışık attığı o çarpık gülüşle belli ettiğinde, alayla gözlerinin içine baktım. Acısını gülüşünün ardına saklamaya, bana yenildiğini göstermemeye çalışıyordu. Ama ben, onun o sahte gururunun altında yatan acıyı görebiliyor ve bunu bizzat ellerimle parçalamak istiyordum. Gözleri gözlerimi bulduğunda, ellerimi yavaşça boğazına dolayıp baskıyı artırarak tıpkı onun gibi alaycı bir tonda fısıldadım: "Bu durumdayken mi soruyorsun bunu?"
Tilki, ellerini boğazımdaki ellerimin üzerine koyduğunda, kesik nefesleri arasından çıkan kelimeleri zorlukla seçebildim. "Yanlış yoldasın Demir... Kimin boğazını sıktığına dikkat et. Çünkü senin aksine, sonrasında acı çekmeni istemem ben." Nefes almaya çalışarak gözlerini kapattı ve devam etti: "Beni tanıyanların bildiği bir şey var, o da ne biliyor musun?"
Söylediğinin arkasındaki karanlığı anlamak için kafamı hafifçe sallayıp "Ne?" diye sordum.
"Ben," dedi, bir yılan gibi tıslayarak. "Benim boğazımı sıkanın nefesini, ellerimi onun boynuna dolayarak değil; onun 'nefesi olanı' eceline ulaştırarak alırım. Bunu asla unutma."
Sözlerinin hedefinde Alev olduğunu anladığımda, beynime kan sıçradı. Alev’in o güzel yüzü zihnime düştüğünde gözlerimi hırsla kapatıp açtım. Dizimi göğsüne daha da sertçe gömüp yüzüne doğru iyice eğildim. "Ben de," dedim, her kelimeyi zehir gibi akıtarak, "Ecelim olmak isteyenin, ölmek için yalvardığı tek kişi olurum. Sen de bunu unutma!" Dedim ve cümlem biter bitmez, kol dirseğimi var gücümle tam burnunun ortasına indirdim.
Burnundan gelen o tok kırılma sesini duyduğumda geri çekilip ayağa kalktım. Tilki, maskesinin üzerinden burnunu tutarak yerde acıyla kıvranırken, halini zerre önemsemeyen sert bir sesle, "Ayağa kalk!" diye gürledim. Elimi saçlarıma geçirip ona arkamı döndüm ve bir süre karşımdaki hastaneyi izledim. Ona toparlanması için zaman veriyordum. Bir de bana gaddar diyorlardı... Oysa yaşamayan anlamıyordu; kurbanıma kendine gelmesi için zaman tanıyacak kadar merhametliydim ben. Bunu benden başka kim yapardı?
Zihnimde kendi soruma, "Tabii ki kimse," diye cevap verdim. Tekrar arkamı döndüğümde Tilki'nin hâlâ yerinden kalkamadığını gördüm. Dişlerimi birbirine geçirdim; yanına varıp yakasından tuttuğum gibi onu havaya kaldırdım. Kendi arabam daha yakın olduğu için onu kaportaya sertçe yasladım. Sırtı metale çarptığında çıkan sesi umursamadan, işini bitirmek için belimdeki silahıma uzandım. Fakat bu hamlem, Tilki’nin zoraki, hırıltılı sesiyle yine yarım kaldı. Söylediklerini anlamak için ona odaklandım.
"Bilmiyorsun değil mi?" dedi gülerek, her kelimesi birer iğne gibi batıyordu. "Nasıl sevilir bilmiyorsun. Şu an bile onun yanında olmak varken, sen gelmiş benim ecelim olmakla uğraşıyorsun. Bazen sana gerçekten üzülüyorum; şu an da o anlardan biri işte. Hata yaptın Vural Demir... Bugün Alev’i o hastanede yalnız bırakarak büyük hata yaptın."
Kaşlarım duyduklarımla anlamsızca çatıldı. Silahımı çekmekten vazgeçip Tilki’nin o maskeli yüzüne kilitlendim. Ne demeye çalışıyordu? Alev’in adını o pis ağzına aldığı için silahıma giden elimi var gücümle sıkarak yumruk yaptım. Dişlerimin arasından, "Ne ima ediyorsun sen?" diye tısladım ve üzerine bir adım daha yürüdüm. Gözlerim nefretin ateşiyle har har yanarken, Tilki’yi arabayla aramda bir kez daha sıkıştırıp sıktığım yumruğumu suratına indirdim. Artık bir şeyler itiraf etmesini istiyordum. Var gücümle bağırdım: "NE İMA EDİYORSUN DEDİM SANA!"
Tilki, bugün kaçıncı kez olduğunu bilmediğim o sabır taşmalarıma alayla bakmaya devam etti. Konuşmaması artık canıma tak etmişti. Yakasını bırakıp saniyeler içinde silahımı elime aldım, tetiği çekip namluyu gökyüzüne doğrultarak üç kez ateşledim. Silahın sesi boş sokakta yankılanırken namluyu bu sefer doğrudan beynine dayadım sonra da; "SÖYLE LAN ARTIK ŞU SİKTİĞİMİN İMASINI!" diye kükredim.
Tilki, gözleriyle önce bana baktı, ardından ağır ağır bakışlarını arkamdaki bir noktaya çevirdi. O an, beklediğim o karanlık kelimeleri Tilki’den değil, arkamda biten ve sesini hiç tanımadığım bir başkasından duydum.
"Ben söyleyeyim. Demek istediği şu: O hesabını sorduğun kadının hayatı bir telefona bakıyor. Bundan bahsediyor."
Duyduklarımla birlikte elimdeki silahın kabzasını var gücümle sıktım. Bakışlarımı ağır ağır arabamın camındaki yansımaya çevirdim. Gözlerim daha önce hiç görmediğim bir silüetle çakışınca kaşlarım çatıldı. İki adımda sola geçip alanı kontrol altına aldım. Solumda, arabadan destek alarak yere çöken Tilki’den gözlerimi çekip sağımda dikilen o kadına baktım.
Beline kadar inen kumral, dümdüz saçları rüzgarda hafifçe dalgalanıyordu. Üzerindeki siyah deri ceketi ve yüzündeki o sarsılmaz özgüveniyle, tehlikeli olduğu kadar büyüleyici bir havası vardı. Keskin yüz hatları, soğuk bir mermer gibi ifadesizdi ama gözlerindeki o alaycı parıltı, her şeyi kontrol altında tuttuğunu haykırıyordu. İlk defa karşılaştığım bu yabancı, sanki bir savaş meydanına değil de bir podyuma çıkmış kadar rahattı. Tilki’ye doğru bir iki adım attı ve elini ona uzatarak kalkmasına yardım etmeye yeltendi.
Kulaklarımda kadının az önce kurduğu cümleler yankılandı. Alev’in hastanede tehlikede olduğunu söylemişti. Ben onu emin ellerde sanırken, onlar bu ihtimali çoktan kendi lehlerine çevirmiş, Alev’in hayatını avuçlarının içine almışlardı. Öfkem kontrolden çıktığında silahımı, kadının yardımıyla ayağa kalkmaya çalışan Tilki’ye doğrulttum ve kadının gölgelemediği tek noktaya, sol bacağına hiç tereddüt etmeden ateş ettim.
Tilki, bacağına yediği mermiyle inleyerek başını arabaya yasladı. Kadın ise bu silah sesine o kadar alışıkmış gibi, irkilmedi bile. Arkasına bakmadan Tilki’nin ağırlığını omuzlamaya devam etti. Yumruklarımı sıkarken silahımı bu kez Tilki’nin karın boşluğuna, Alev’i vurduğu tam o noktaya çevirdim. Lakin kadının buz gibi sesi havayı kesti: "Onu kaybetmek istiyorsan durma, sık."
Boğazımdan vahşi bir feryat yükseldi. Parmağımı tetikten çekmedim ama hedefimi değiştirdim. Silahımı onların geldiği arabaya çevirdim ve şarjör boşalana kadar ateş ettim. Kurşunlar camları tuzla buz ederken, öfkem her bir parçalanma sesinde daha da katlandı. Araba hurdaya döndüğünde nefes nefese kendi arabama baktım. Kadın, az önce benim yaptığım gibi, camdaki yansımasından beni izliyordu.
Bakışlarımız cam üzerinde çarpışırken yavaşça bana doğru döndü. Tilki’den çektiği eliyle bir anda beni alkışlamaya başladı. Bu alaycı tavrına tepki vermeden bekledim. Tam karşıma geçene kadar ağır ağır alkışladı, sonra durup gözlerimin en derinlerine baktı.
"Alev’i gönülden tebrik ediyorum," dedi, sesi hem hayranlık hem de gizli bir nefret barındırıyordu. "Bu devirde sevdiği kadın için etrafı harabeye çeviren adam bulmak zor. Şanslı kız... Gerçi tüm şansını burada kullanmış gibi duruyor ama neyse, konumuz bu değil."
Derin bir nefes alıp dudaklarını alayla büktüğünde, ona bakarak soğuk ve bıçak gibi bir tonda sordum: "Kimsin sen?"
Bakışları, sanki bir şeyi hatırlamış gibi şaşkınlıkla parladığında elini büyük bir kibarla uzatarak, "Benim hatam, üzgünüm. Tanışamadık," dedi. "Ben Hilal. Gerisini bilmesen de olur, zaten bundan sonra her köşe başında ismimi duyacaksın." Bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafeyi hiçe sayarak gözlerimin içine daldı. "Sen de namıdiğer Alev’in sevgilisi Vural Demir. Ben de memnun oldum, bir numaralı düşmanım."
Özellikle üzerine basa basa söylediği "düşman" kelimesi zihnimde yankılanırken yumruklarımı sıktım. Bakışlarım Tilki’yi buldu; yaralı bacağına rağmen dişlerini sıkarak ayağa kalkmış, arabaya yaslanarak bize doğru yaklaşmıştı. Gözleri önce beni, sonra yanındaki kadını bulduğunda yüzüne gururlu bir ifade yayıldı. Meydan okuyan o tavrı, içimde harlanan ateşi daha da körükledi. Ona doğru öfke dolu bir adım attım ama isminin Hilal olduğunu öğrendiğim kadının buz gibi sesi beni olduğum yere çiviledi.
"Adımını geri çek... Tabii hâlâ şu 'şanslı kızı' önemsiyorsan."
Tiksinti dolu bir ifadeyle gözlerimi Hilal’e çevirdim. Onun o her şeyi biliyormuş gibi duran kendinden emin tavrı karşısında gözlerimi yumup Alev’i düşündüm. Elimi cebime atıp kolyeyi avucumun içine hapsettim. Parmaklarımın ucunda annemin son dokunuşunu, kapalı gözlerimde ise Alev’in o hayranlık uyandıran yüzünü hissettim. Nefesim yavaşça düzene girerken gözlerimi tekrar açtım. Hilal’i tamamen yok sayarak sadece Tilki’ye odaklandım ve "Amacın ne?" diye tısladım.
Kurdukları o karanlık planı dökülmesini bekliyordum. Tilki başını iki yana sallayıp kan donduran bir sesle güldüğünde, avucumdaki kolyeyi metalini ezecekmiş gibi sıktım. Ve sonunda Tilki, o beklediğim zehirli kelimeleri kusmaya başladı:
"Çok basit... Rıza Armağan’a dokunmayacaksınız. Sen Alev’in ona ulaşmasını engelleyeceksin, ben de onun öğreneceği gerçeklerin önüne set çekeceğim."
Dediklerine kaşlarımı kaldırdığım da hangi gerçeklerden bahsettiğini anlamak istercesine başımı hafifçe salladım. Hilal’den uzaklaşıp doğrudan Tilki’nin üzerine yürüdüm. Arkamda bıraktığım kadının adımlarını umursamadan tam karşısında durdum. Büyük bir oyunun içine çekildiğim belliydi ve piyon olarak beni seçmişlerdi. Tilki başını kaldırıp bana baktığında, bahsettiği gerçeği açıklaması için sabırsızca bekledim. Derin, canı yandığı belli olan hırıltılı bir nefesi içine çekti ve o ismi bir hançer gibi kalbime sapladı:
"Aylin Karaca..."
Kaşlarım, Alev’in yıllar önce ölden kardeşinin ismiyle çatıldı. Aylin’in bu konuyla ne ilgisi olabilirdi? Bu ismin arkasında nasıl bir gerçek saklanıyor olabilirdi ki? Zihnimdeki sorularla boğuşurken, arkamdan gelip tam karşıma, Tilki’nin yanına geçen Hilal’e baktım. Ona ne saçmaladıklarını soracağım sırada, Hilal’in tane tane dökülen kelimeleri ile başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi ona bakakaldım.
"Yani..." dedi, gözlerimin içine alayla bakarak. "Şimdiki ismiyle Alev Armağan."
Sol elimde öylece tuttuğum silah, duyduğum bu korkunç gerçekle birlikte parmaklarımın arasından kayıp yere düştüğünde başımı şok içinde Hilal’e çevirdim. Söylediği bu akılalmaz şeyi sindirmeye çalışarak, buz kesmiş bir sesle "Sen ne..." demeye çalıştım; fakat beni kesen Tilki’nin hırıltılı sesiyle olduğum yerde sarsıldım.
Ve işte o an kâbus gibi bir gerçeği tüm benliğimle idrak ettim: Beni devasa bir oyunun içine düşürmüşlerdi. Bir kumar masası kurup tüm hamleleri önceden planlamışlardı. Doğru bilinen her şeyi büyük bir ustalıkla saklamış, zamanı geldiğinde ise tek tek ortaya dökerek galibiyeti ilan etmişlerdi. Aldığım nefes ciğerlerime ulaşamazken, zihnimde Tilki’nin alaycı bakışları, gözlerimin önünde ise Alev’in vurulduğu o kanlı anın görüntüleri birbirine karıştı.
Evet, yapayalnızdım. Bugünden sonra omuzlarıma binen bu yükle, düştüğüm bataklığın en dibine gömülecektim. Tilki’nin kumar masasına sürdüğü şey, Alev’in bana olan güveniydi. Bir plan kurmuş ve elimi kolumu bağlamıştı. Şimdi önüme iki seçenek sunuyordu: Bir yanda Alev’in bana olan sarsılmaz güveni, diğer yanda ise onun hayatı...
"Evet Vural seninde anladığın üzere, Alev..." dedi Tilki, yüzündeki o sinsi gülüşle. "Rıza Armağan’ın değil; Yaman Karaca ve Ceylin Karaca’nın kızı. Şimdi sen düşün... Yolun sonu benim için değil, senin için geldi Demiryurt. Oyunuma düştün. Ya tüm gerçekleri Alev’e anlatıp onun ölüm fermanını imzalayacaksın ya da bu gerçekleri ruhunun en derinine gömüp onun senden vazgeçişini izleyeceksin. Seçim senin."
