21. bölüm · GİZLİ KİMLİK

19. BÖLÜM SESSİZ FERYAT

Yasminn 🤍♣️

ONDOKUZUNCU BÖLÜM: SESSİZ FERYAT

"Ben Alev Armağan; bu sefer adım gibi alev alev yakmıyor, adım gibi alev alev yanıyordum."

Bölüm Şarkısı ✨:
Cem Adrian - Kül

Hayatım, acımasızdı benim. Öyle bir acımasızdı ki... Ne zaman kendimi yenilmiş hissetsem, ne zaman ruhumun yorgunluktan diz çöktüğünü fark etsem; bu gerçeği tokat gibi yüzüme vurmaktan asla çekinmemişti. Bu yüzden kimsenin eline muhtaç kalmamış, her seferinde kendi enkazımdan yine kendi ellerimle doğmuştum. Hayatla aramda görünmez, amansız bir savaş vardı ve ben, o meydanda ona her zaman dik bir başla meydan okumuştum.

Ta ki yedi yıl öncesine kadar...

Yine o savaşın tam ortasındayken, ömrümde ilk kez yenilgi bayrağını çekmiştim. Bunun benim sonum olacağını, bu sessizliğin beni bir mezara mahkûm edeceğini bile bile vazgeçmiştim savaşımdan. Biliyordum çünkü; bu sefer sadece ölmeyecek, bizzat öz babam tarafından öldürülecektim. Kendi kanımdan olan o adamın beni bir uçurumun kenarında, boşluğun kucağına iterek nefesimi çalmasını kabul etmiştim. Çünkü yorgundum. Ruhumun dermanı tükenmiş, savaşacak tek bir hücrem bile kalmamıştı. Her şeyi kabullenmiştim.
Hayatımın yeniden başlayacağından habersiz, kendi sonumu çoktan kabullenmiştim.

O arabaya bindirildiğimde, artık kum saatindeki son tanelerin de döküldüğünü anlamıştım. Bu yüzden ne çırpınmış ne de başıma geleceklere karşı tek bir kelime etmiştim; öylece, infaz edileceğim yere gitmeyi beklemiştim. Tekerleklerin durduğu o ıssız uçurumun kenarına geldiğimizde ise, içimden bir fısıltı yükselmişti: "Burası mı?" demiştim kendi kendime. "Gözlerimin son göreceği yer, burası mı?"

Zamanı durdurmak, her bir saniyeyi ellerimle tutmak istesem de beni hızla indirmişlerdi arabadan. Sanki bir saniye daha fazla nefes almam, koca bir evren için büyük bir suçmuş gibi aceleci olmuşlardı. Ayağım toprağa değdiğinde etrafıma bakmış, kimsenin olmadığına kanaat getirmiştim. Fakat o an, o ölümcül sessizliğin içinde bir gölgeyi fark etmemle içimdeki kördüğüm yerinden oynamıştı.
Kim olduğunu, neden orada olduğunu bilmesem de hayatın bana bu acımasız savaşta bile bir çıkış yolu hediye ettiğini hissetmiştim. Çaresizliğim, bana uzanan o gizli ele tutunmuştu; onu gördüğümü kimseye belli etmemiştim, hatta ona bile...

Belki ben, ömrüm boyunca defalarca kez öldürülmeye çalışılmıştım. Düşmanlar, dost kılıklı yılanlar ve hatta bizzat babam tarafından bile... Hepsi nefesimi kesmek istemişti ama hiçbiri başaramamıştı. Kimse istediği o kanlı sonuca ulaşamamıştı. O gün de aynısı olmuştu; öz babam tarafından boşluğa fırlatılmıştım. Eğer o gün o kayalık çıkıntısına tutunmasaydım, eğer o gün kader beni şu an dizinde yattığım adamla buluşturmasaydı, bugün sadece bir anıdan ibaret olacaktım. Hayat bana bir nefes daha bağışlamasaydı, bu sabahı asla göremeyecektim.

Gözlerim bu yakıcı hatıralarla dolduğunda, dizinde yattığım Vural’a bakmak için hafifçe kıpırdandım. Başımın üzerindeki elinin varlığını hissedince de durdum; derin bir nefes alarak geçmişin zihnimde yarattığı o hızlanmış nabzımı düzene sokmaya çalıştım. Boğazımdaki yumruğu yutkunarak yok ettiğimde elim, yavaş ve bir o kadar titrek bir hareketle onun bileğini kavradı. Onu incitmekten korkarak elini havaya kaldırdım ve başımı dizinden çekip koltukta doğruldum.

Vural’ın ifadesiz, dingin yüzüne bakakaldığımda göğsümden derin bir iç çekiş yükseldi. Pürüzsüz yüzünde, o sarsıcı kestanelerini örten göz kapakları ve kıpırtısız duran dudakları bile birer sanat eseri gibiydi. Bakışlarım saçlarına kaydığında, dün gece arabada bastırdığım o isteğe daha fazla karşı koyamadım. Dağılmışlardı; sanki parmaklarımın arasında düzeltilmeyi bekliyorlardı. Elim ağır çekimde saçlarına giderken, nefesimi tutmuştum. Kafası geriye doğru hafifçe düştüğü için arkaya yatan saç tellerine parmak ucumla değdiğim an, bedenimde elektrik çarpmasına benzer bir ürperti yayıldı. Bu saçlara ilk dokunuşum değildi belki ama yine de her seferinde yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Kirli sakallarıyla kusursuz bir uyum içinde olan o saçlara dokunmaktan kendimi alıkoyamıyordum; ne zaman karşıma geçse, ne zaman yan yana gelsek, parmaklarımın ilk adresi hep orası oluyordu.

Pamuk saçları parmaklarımın arasında öylece kalırken, gözlerim, bu sefer bana bakmayan gözlerine kaydı. Ne kadar da güzel bakıyordu bana... Karşıma bir düşman olarak dikildiği, beni sadece nefretle hatırladığı o anlarda bile kestaneleri ne kadar da derin, ne kadar da sarsıcı oluyordu. İnsan, o bakışların içinde kaybolup gitmeyi isteyecek kadar savunmasız hissediyordu kendini öyle anlarda. İstemsizce dudaklarımı ıslatıp derin bir nefes aldığımda, elimi saçlarından çekip üzerindeki eğik pozisyonumdan kurtulmak için hareketlendim. Fakat bu hamlem, bileğime kenetlenen güçlü bir el ile yarım kaldı; Başım ters yöne dönük olduğu için, o an yüzümdeki yakalanmışlık ifadesini görmüyor olmasına şükrettim.

Bileğimdeki parmakları, canımı acıtmayacak ama kaçmama da izin vermeyecek bir kararlılıkla sıkılaştığında, gözlerimi kapatıp açtım ve başımı yavaşça ona doğru çevirdim. Yüzüm tam karşıdaki piyanoya dönük kaldığında, gözlerimi az önce hayranlıkla izlediğim o kestanelere çevirmeye cesaret edemedim. Öylece, dün gece bana armağan ettiği o melodinin yükseldiği tuşlara baktım. Fakat o, bu mesafeli duruşumdan memnun değilmiş gibi beni bileğimden tutup kendine çekti. Ve bende dengemi sağlayamayıp ona doğru devrilmek zorunda kaldım.

Vural durmadı; elini bileğimden koluma çıkarıp sert ve ani bir çekişle beni tamamen yanına, neredeyse üzerine çekti. Şu anki durumumuz gözlerinin tam içine bakmamı zorunlu kılarken, bakışlarında uzun zamandır hasret kaldığım o içten şefkati gördüm. Saçlarım yüzüne dökülürken attığı bu bakış, yaptığı sert hamleyi anında unuttururken, ona Kızmak için araladığım dudaklarım mühürlendi. Onun bu hareketine karşılık, zaten çok yakın değilmişiz gibi başımı biraz daha eğip gözlerinin en derinine, o dipsiz kuyuya baktım. O da halinden memnun bir şekilde kestanelerini gözlerime odakladığında, ciğerlerime dolan nefesle birlikte elini saçlarımda hissettim.

Eliyle başıma hafif bir baskı uygulayıp beni göğsüne yatırdığında, itiraz etmeden başı ile boynu arasındaki o güvenli limana sığındım. Kokusu burnuma dolarken gözlerimi kapattım; sadece onun kalp atışlarını ve o tanıdık sesini dinlemeye başladım.

"Aynı şeyi yapıyorsun," diye fısıldadı sesi saçlarımın arasına karışırken. "Başına belayı alıp alıp kollarımın arasına sığınıyorsun."

Bu sözüne hafifçe güldüm; başımı onaylarcasına belli belirsiz salladım ama cevap vermedim. Konuşmak istemiyordum. Sadece bir saat, belki biraz daha fazla o kokuyla onun kokusuyla uyumak, zihnimdeki fırtınayı dindirmek istiyordum. Gece boyu uyuyamamış, dalabildiğim o kısa anlarda ise zihnimdeki hatıralar yüzünden sıçrayarak uyanmıştım. Bedenimdeki o yoğun ağırlık, teslimiyetimi hızlandırıyordu. Vural sessizliğimi bir kabulleniş olarak saydığında başımı iyice boynuna gömdüm. Ama aklıma düşen o soru, uykunun eşiğinden beni çekip aldığında gözlerimi açıp bakabildiğim tek yere: kirli sakallarına baktım.

"Sen flaş diski ne yaptın? En son sendeydi."

Parmaklarım sakallarında gezinirken sorduğum bu soru, bedeninin aniden kasılmasına neden oldu. Nefesi sıkıntılı bir ıslık gibi dışarı çıkarken, ne kadar kaçarsak kaçalım dertlerimizin peşimizi bırakmayacağını bir kez daha anladım. Onun bu gergin hali benim de içimi daraltınca başımı geriye çekip yüzüne baktım. Gözleri tavanda kararsızca gezindi, yutkundu ve aniden bana döndü. Onu pürdikkat izlediğimi görünce zoraki bir gülümseme yerleşti dudaklarına.

"Disk bende," dedi sesi toklaşarak. "Bende ama... Bir sıkıntımız var."

"Sıkıntı" kelimesiyle kaşlarım hızla çatıldığında zihnimde binlerce felaket senaryosu aynı anda dönmeye başladı. Endişeyle gözlerine odaklanıp endişeli ses tonumla sordum: "Ne, sıkıntısı bu?"

Vural, belimdeki elini biraz daha sıkılaştırıp başını bana doğru eğdiğinde kulağıma, sanki dünyanın en büyük, en kanlı sırrını verecekmiş gibi yaklaştı. Kalbim hızla çarparken kendimi duyacağım şeyi hazırladım. Fakat o beklediğimin aksine tamamen bağımsız, alakasız bir cümle döktü dudaklarının arasından:
"Sıkıntımız şu ki; ben fena acıktım."

Duyduğum alaylı cümleyle kaşlarım daha da çatılırken, söylediklerini idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Vural’ın göğsünün hafifçe sarsıldığını ve o alaycı gülüşünün sesini duyduğum an, ellerimi göğsüne koyup kendimi sertçe geri çektim. Ve sinirle, dirseğimi hiç de nazik olmayacak bir şekilde karnına geçirdim. Gülen sesi bir anda kesilirken onu umursamadım.

"Komik mi?" dedim ters bir sesle.
Başını yavaşça kaldırıp bana baktı; oturduğu yerde doğrularak yüzüme yaklaştı. Burnu burnuma değerken, hayran olduğum o sesiyle alaycı tavrını sürdürdü: "İnan o kadar komik ki, anlatsam dirsek geçirirsin... Yani o derece."

Sinirlerim iyice fazlalaşırken bu sefer iki elimle birden onu itip ayağa fırladım. En güzel anı yine mahvetmişti. Ben yeniden uyumanın planlarını yaparken, o bütün uykumu dağıtıp atmıştı. Düşüncelerim tekrardan onun sesi ile kaybolduğunda dediklerini anlamayarak yüzüne baktım:

"Benim değil, senin yüzünden açıldı o uyku,"

Söylediği şeyi anlam veremediğimden dolayı "Hı?" Dediğimde Vural, elini dizlerine vurarak ayağa kalktı. Ve Masada duran saatini bileğine takarak bana doğru birkaç adım attı. "Hani şimdi bana o ölümcül bakışlarını atıp uykunu açtım diye kızıyorsun ya; kendi içinden 'uykumu kaçırdı' diyorsun ya... İşte o benim değil, senin suçun."

Zihnimi böyle kolayca okuması sinirimi daha da bozarken, işaret parmağını gözlerime yaklaştırıp gülerek ekledi: "Tam olarak bu bakışlardan bahsediyordum işte."

Bana bir kez daha göz kırpıp yanımdan geçtiğinde merdivenlere yöneldi. Salondaki boy aynasıyla göz göze geldiğimde, bakışlarımdaki o gizleyemediğim öfkeyi görüp oflayarak önüme döndüm. Masada duran telefonumu elime aldım. Ve gelen mesajlara baktım. Leyla’dan gelen birkaç cevapsız mesaj vardı ama asıl dikkatimi çeken, kayıtlı olmayan bir numaradan gelen bildirim oldu.
Mesajı açtığımda ekranda sadece birkaç kelime belirdi:

Bilinmeyen Numara: "Bugün saat 19:00'da, Nova Medikal Hastanesi'nde... Yalnız başına."

Okuduğum satırlarla kaşlarım derinden çatılırken, zihnim bu gizemli göndericinin kim olduğuna dair ihtimalleri sıralamaya başladı. Ancak biyografisindeki o küçük detay, düşünmeme gerek bırakmadı. Biyografide duran küçük bir tilki emojisi, her şeyi gün yüzüne çıkarıyordu. Mesajı atan Tilki'ydi.

Gözlerimi, beklediğimin aksine sakince kapatıp açtığımda, az önce Vural’ın çıktığı merdivenlere baktım. Kimsenin olmadığını görerek tekrardan elimdeki telefona döndüm. Kurumuş dudaklarımı ıslatıp parmaklarımı klavyede gezdirdiğimde, aklımdakileri satırlara döktüm.

Ben: "Ne istiyorsun? Tilki."

Mesajım anında Tilki tarafından görüldüğünde kaşlarımı daha da çattım; ne yani, mesaj ekranında mı bekliyordu? Başımı iki yana sallayıp zihnimdeki sorulardan kurtulmaya çalıştım. Mutfağa doğru adımlarken Tilki’nin mesaj yazmasını bekledim. Bu sırada gözüm tezgahtaki kahve makinesine takılınca, iki adımda yanına varıp kahveyi hazırlamaya başladım. Telefondan gelen bildirim sesiyle bakışlarım ekrana çevrildiğinde, Tilki’nin kısa ve net olan mesajını okudum.

Bilinmeyen Numara: "Sadece, gelmeni."

Nefesimi vererek gözlerimi iki kelimenin üzerinde gezdirdiğim o an, cevap vermek istemeyip mesaj sayfasından çıktım. Leyla’nın başında bekleyen korumaları aradım; onlardan Leyla’nın iyi olduğunu ve uyuduğunu öğrenmemle kahvemin hazır olması bir oldu. Sadece kendimle kalmayıp Vural’a da kahve yaparken telefonu tezgahın üstüne koydum.

Telefondan herhangi bir bildirim gelmezken, istemsizce elim tekrar tezgaha gitti ve koyduğum telefonu alıp saate baktım. Sabahın yedisiydi. Eğer Tilki’nin dediği o hastaneye gideceksem, bunun için yaklaşık bir yarım günüm daha vardı.

Zihnimde hastaneye gitmek için fikirler oluşurken, Tilki’nin bunu neden yaptığına anlam veremiyordum. Onun benimle, Rıza’yla ya da en başta Yaman Karaca ile nasıl bir ilgisi vardı da bu konuların bu kadar üstüne düşüyordu? Daha başka bir soru ise; o tüm bu olanları nereden, nasıl ve niye biliyordu? Düşüncelerime bir oflama eşliğinde ara verip telefonu cebime koydum ve iki kahveyi de elime alarak salona geri döndüm.

Salona girdiğimde Vural’ın üstünü değiştirip hazırlanmış olduğunu, dizlerine de bilgisayarını alıp oturduğunu gördüm. Üzerindeki beyaz, boğazlı kazağı gördüğümde bakışlarımın yumuşadığını hissettim. Beyaz kazak, kestanelerini tamamıyla ortaya sermişti. Gözlerim üzerinde gezinirken bir anda başını kaldırıp bana baktı ve hafif bir ses tonuyla, "Gelsene," dedi. Ona başımı sallayıp yanına vardığımda kahveleri önümüzdeki masaya bıraktım ve hemen solundaki boşluğa oturdum. Elimi koltukta onun arkasına doğru uzattığımda, bakışlarım bu sefer bilgisayar ekranındaydı.
Bir sürü ismin olduğu bir dosyaya bakıyordu. Ne olduğu çok belliydi fakat yine de emin olmadan edemedim. "Flaşa mı bakıyorsun?"

Başını salladığında göz ucuyla ona baktım. Düşünmek istemediğim için bakışlarımı ekrandan çekip kahveye odakladım. Masaya koyduğum kahveyi tekrar elime alırken, cebimdeki telefonun titrediğini ve ardından tanıdık bir melodinin yükseldiğini duydum. Kahveyi sol elime alıp telefonu çıkardığımda, arayan kişiye baktım. Sakin olmaya çalışarak derin bir nefes verdim ve daha fazla bundan kaçamayacağımı anladığımda aramayı açtım. Vural’ın meraklı bakışları eşliğinde telefonu hoparlöre alıp bilgisayarın üstüne bıraktım.
Telefondan, belki de uzun zaman sonra sesini duymak istediğim adamın sesi yükselirken içimde garip ama dolu dolu bir his oluştu. Ben o otelde olanlardan sonra, ilk defa onun babam olduğunu hissediyordum ve bu o kadar garip bir duyguydu ki, bunu bu yaşıma kadar yeni tadıyor olmak canımı yakıyordu.

"Alev, nerelerdesin sen? Otele gelişinin üzerinden ne bir kere yüzünü gördüm ne de bir kere sesini duydum. Sadece Cengiz ile irtibata geçmişsin. Buraya gelmen gerek."

Vural’ın kaşları çatılırken, Rıza’nın bana emir vermesini umursamadım. "Evet, sadece Cengiz ile irtibata geçtim çünkü telefonlarıma bir tek o cevap verdi. Ne Hüseyin ne de Kaan aramalarımı açmadı."

Rıza’nın hırıltılı ve endişeli çıkan ses tonu yerimde kıpırdanmama neden olurken, bir şey demek istediğini anladım. Kötü bir şey olmuştu; biz Vural ile o otelden ayrıldıktan sonra bir şeyler olmuştu. Hem de çok kötü bir şey... Rıza’nın söyledikleri de bunu kanıtlarken nefesimin yine daraldığını hissettim ve telefonu hızlıca bilgisayarın üzerinden alıp ayağa kalktım. "Alev, Kaan telefonu açmadı değil, açamadı." Gözlerimi duyacağım şeyin korkusuyla sıktığımda, kendimi olabildiğince kastım.

"Alev, Kaan vuruldu. Tam üç yerinden arka arkaya vuruldu. O an, çatışma esnasında onu koruyamadık ve o çok kan kaybetti. Hüseyin dışında kimseyle de kanı uyuşmadı. Hüseyin kan verdi ama..." Sakin kalmaya çalışarak cevapladım:

"Ama?"

"Ama durumunda herhangi bir değişiklik olmadı. Kan yetersiz geldi. Hâlâ aynı ve durumu kritik; hayati riski çok yüksek. Kurşun kalbinin hemen..."

"Sus! Sakın söyleme, bitirme o cümleyi... Sus." Kulaklarım duyduklarım ile çınlarken, elimdeki gücün çekildiğini ve hazırladığım kahvenin yere düşüp tuzla buz olduğunu gördüm. Fakat üzerime dökülen kahveyi dahi umursamadan kendimi yavaşça koltuğa bıraktım. Gözlerim kapanıp açılırken, güçlü olmaya çalışarak sordum: "Hangi hastane?"

Karşı taraftan herhangi bir ses gelmezken sorumu daha sert bir şekilde yeniledim fakat bu sefer aldığım cevap, delirmem için son noktayı koydu. "Kaan hastanede değil. Kurşun ve silah yüzünden hastaneye gitmedik. Evde, başında doktor var."
Elimdeki telefonu hırsına yenik düşüp odanın bir köşesine fırlattığımda Vural ayağa kalkmıştı. "Nasıl?" diye bağırırken karşımdaki masaya güçlü bir tekme savurdum. Masa, üzerindeki her şeyle beraber yere düştü. Olmuyordu... Ben bir gün bile huzurla uyusam, bunun bedelini ödemeden yaşayamıyordum. Ya mutluluğumla ödüyordum ya canımla ödüyordum ya da etrafımdakilerle... Ama bir şekilde, yaşadığım huzurun karşılığını mutlaka veriyordum.

Canım acıyordu. Hatta kalbim, sanki artık bu acıdan alev alev yanmaya başlamıştı. Hayatım boyunca belki de bir kez daha adımın hakkını veriyordum ve ne yazık ki bu sefer bunu yaşatarak değil, bizzat yaşayarak yapıyordum.

Ben Alev Armağan; bu sefer adım gibi alev alev yakmıyor, adım gibi alev alev yanıyordum.

Kolum Vural tarafından tutulduğunda, onu ters bir hareket yaparak koltuğa doğru ittim ve başımı ellerimin arasına aldım. İki elim başımın üstündeyken olduğum yerde hafifçe dönerek salondaki aynaya baktım. Kendimi beklemediğim şekilde korkunç bir halde görürken, Vural’ın dediklerini duymadan aynaya adımladım ve tam karşısında durdum. Ellerimi başımdan indirdim ve kendi bedenime öylece baktım. Vural ile karşılaştığım o günden itibaren gözle görülecek şekilde zayıflamış ve gücümü kaybetmiştim belki. Kuvvetim yerinde olsa, damarlarımdaki kan hâlâ durmasa bile konu ruhuma geldiğinde her şey geri çekiliyordu. Akan kanım yavaşlıyor, nefesim daralıyor ve bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamaz oluyordu. Ben bu değildim. Ben bu aynadaki kız değildim. Ben neden hep ayağa kalkmak istediğimde kendimi daha da yerde buluyordum? Neden düşmanlarımın beni ezmesine izin veriyordum? Ben neden yenilgiye bu kadar yaklaşmıştım?

Baktığım aynada arkamda beliren Vural ile gerçeğe döndüm ve düşüncelerimden hızlıca sıyrıldım. Vural bana yıkılmaz gözlerle bakarken aklımda tek bir şey vardı: Artık susmayacaktım. Nerede, nasıl açığa dökülmesi gereken gerçek varsa hepsini çatır çatır ortaya dökecektim. Çünkü ben artık yorulmuştum; daha fazla bilmediğim bir sır duymak istemiyordum. Bu günden itibaren karşımdaki kestanelerin en derinine bakarken kendime bir söz vermiştim.

Ben bu dakikadan itibaren sonu ne olursa olsun tüm geçmişi tüm gerçekliğiyle ortaya dökecektim. Bunu da sonu ne olursa olsun yapacaktım. Sonu ne olursa olsun... Çünkü benim bir kez daha yanmaya gücüm kalmamıştı ve bu sefer yanmayacaktım. Yakacaktım.

Gözlerim Vural’dan ayrılıp az önce yere fırlattığım telefonu bulduğunda, yanına ulaşıp çalışıp çalışmadığına baktım. Ekranı kırık olmasına rağmen iş görüyordu; en azından bugünlük idare ederdi. Nefesimi verip dün gece vestiyere astığım ceketine adımladığımda, kulağımı bir arama sesi daha doldurdu. Gözlerim sesin sahibini ararken Vural’ın, telefonu kulağında "Bir rahat duramadınız mı?" dediğini bununla beraber de sıkıntı ile beklediğini gördüm. Tek eli belinde, dizini hafifçe sallıyor ve kulağındaki telefonu sıkıca tutuyordu. Gözlerim kısa bir süre onda kaldığında, karşıdaki kişi aramasını yanıtlamış olacak ki konuşmaya ve sözlerini arka arkaya sıralamaya başladı.

"Celal, bana hemen bir araba ayarlayın! Acil, benim evime!"

Sesi sabırla kesilip karşı tarafı dinlediğinde gözleri kapandı. Ve Celal dediği kişinin lafını muhtemelen ağzından çıkmadan geri yerine tıkadı: "Ulan beni çıldırtma, ne demek izin yok! Ondan izin alan mı var sanki!" Kaşlarım söyledikleri ile daha derince yukarı doğru kalktı ve ceketimi sırtıma geçirirken onu dinledim.

"Lan bana ne senin özgeçmişinden! Sen kime çalışıyorsun? Ona mı, bana mı? Senin işine kim son verir Celal! Bana, mesaj olarak attığım o bilgileri ve arabayı, artı yanında o telefonu hemen getireceksin, duydun mu beni?"

"Celal seni son kez uyarıyorum!" Bir süre daha karşı tarafı dinledi ve en sonunda bağırarak konuşmayı sonlandırdı: "LAN BAŞLATMA CENGİZ ABİNE! İzin yoksa yok, ben ona göre hareket etmiyorum! Bugün şu an üstünde oturduğu ev, emir yağdırdığı o koltuk varsa hepsi benim sayemde! Çıldırtmayın beni, ele almayayım hepinizi!"

Telefondan hızla yeni bir konuşma sesi yükselirken Vural, kapattığı telefonu iyice sıkarak sol eliyle yüzünü sıvazladı. Az çok ne olduğunu anladığımdan dolayı benim arabayla gitmeyi teklif ettim fakat Vural sıkıntının araba olmadığına dair bir şeyler gevelerken bir kez daha saate baktım. Geçen her dakika, her saniye aleyhime işliyordu; bir an önce Kaan’ın yanına gitmeliydim.

Tam bunu söylemek için ağzımı açacağımda Vural’ın telefonu bir kez daha çaldı. Ve ben de açacak diye sustum lakin o konuşmak yerine güçlü bir küfür savurduğunda gözlerimi devirip onu beklemedim ve "Ben gidiyorum, ne yapacaksın sen?" diye sordum. Bakışları sorumla beraber beni bulduğunda, başında büyük bir bela varmış gibi kollarını yana açtı; sonra da diyecek bir kelime bulamamış gibi "Bilmiyorum," dedi.

Bu haline başımı eğip ona bir adım attım. Ama eliyle beni durdurunca atacağım adımı geri alıp bekledim. Gözleri kapalı bir şekilde eli bana durmamı işaret ediyordu. Az önceki tavrına karşı sakin bir sesle, "Sen git, ben burayı anca hallederim," dediğinde tereddüt ettim fakat bana tekrardan gitmemi söylemesi ile nefesimi verip kafamı salladım, ardından da kapıyı açıp dışarı attım kendimi.

Soğuk hava kendime gelmemi sağlarken zamanım olmadığının farkındalığı ile bahçede duran arabama atladım ve etrafta duran Vural’ın adamlarını umursamadan lüks bahçeden çıktım. Arabayı hızımı artırarak sürerken tek istediğim bir an önce Kaan’ın yanına gidebilmekti. Kanlarımız uyuşuyordu; madem kan yetişmezliği vardı, ona tüm kanımı gözümü bile kırpmadan vermeye razıydım.

Arabayı daha da hızlanarak sürerken dikkatle yola bakıyordum. Karşıma önceden olduğu gibi birinin çıkıp işimi uzatmasını istemiyordum. Aklıma neredeyse bir ay önce çarptığım Emir geldiğinde, onu olan kargaşaların içinde unuttuğumu hatırladım. Oysa söz vermiştim; "Geleceğim, seni unutmayacağım," demiştim. Ben sözümü bir kez daha çiğnemiştim. Kendime olan kızgınlığım daha da harlanırken gaza da bir o şekilde yüklendim. Ve en sonunda iki saatlik yolu bir saatte bitirmiş oldum. Gaza imkânı varmış gibi biraz daha yüklendiğimde, istikametim çocukluğumun heba olduğu o evdi. Saçlarımın kesildiği, türlü türlü işkenceler gördüğüm, Leyla ile anılarımızın dolu olduğu ve benim annemin hayatına son verdiğim o evdi.

O eve Leyla’yı oradan kurtardıktan sonra bir daha gitmemiştim; aradan neredeyse bir iki yıl geçmişti. Bu süre boyunca ise ev belki yenilenmişti fakat emin olduğum bir şey varsa da o da o eski mahzen havasını hiç kaybetmediğiydi; şayet şu an karşımda tüm acımasızlığı ile duruyordu ve ben bu evden geçmişime dair acı dışında hiçbir anı alamıyordum kendime. Burnuma gelen tüm koku; acı ve kan kokusu oluyordu.

Arabadan inip hızlıca eve girip kapıya tekme attığımda kilidin kırılması umurumda olmadı. Adımlarım bahçede her ne kadar kuvvetli olsa bile eve adım attığım an güçsüzleştiğinde gözüme ilk olarak tek bir yer çarptı: Mutfağın yanında duran ve benim yıllar önce annemi öldürmüş olduğum odaya... Elimle kapı eşiğinden destek aldığımda, kendime verdiğim sözü bir kez daha kendime fısıldayarak ayağa kalktım.

En masum bildiğim annem bile bana geçmişimden bir acı bırakmıştı: Aylin Karaca. Bu darbeyi annemden dahi yediğime göre, şu anda beni hiçbir şeyin yıkmaması gerekiyordu. Kapının kırılma sesine birkaç çalışan geldiğinde öfke dolu sesimle "Nerdeler!" dedim. Çalışanlar yutkunup bana bakarken saniyelerin işlediğini bilmem, tüm evde yankılanacak bir şekilde kükrememe sebebiyet verdi:

"SİZE, BENİM KARDEŞİM NERDE DEDİM! CEVAP VERİN!"

Ses tonuma ve öfkeli halimle yerinde sıçrayan çalışanlar tam cevap vermek için ağızlarını açmışlardı ki sağımdan çıkıp "Buradayız," diyen Cevdet ile geri sindiler oldukları yere. Cevdet’e bakıp koştuğumda o da bunu bekliyormuş gibi tek kelime etmeden aşinası olduğum odaya doğru adımladı. Gittiğimiz oda kabusumun olduğu oda olurken elimi boğazıma götürdüm. Hızlı adımlarım yavaşlamış bir şekilde kapıya ulaştığımda, karşısında bulduğum karanlık kapıdan içeri adım atamadım. Çünkü adımı attığım an canlanacaktı geçmişim. Cevdet’in sesini duymam ile yutkundum ve ürkek bir şekilde içeriye adımladım.

Bu halimle bir sorun olduğunu anlayan Cevdet bana tekrar yaklaştığında onu duyamadım çünkü çoktan odadan içeri adımlamıştım. İlk adımımda gözüm duvardaki sayılara çarptı. Bunları ben çizmiştim o duvara. Leyla’ya yemek götürüp kuralları çiğnediğim o günlerde çizmiştim. Buraya kapatıldığım ilk gün atmıştım birinci çizgiyi; bir hücredeymişim gibi çıkmayı beklemiştim saatlerce. Odanın içine bir adım daha attığımda gözlerim bu sefer odanın köşesine değdi ve yavaşça duvara tırmandı. Bakışlarım en son duvarda asılı olan siyah demirde kaldı. Gözümde Leyla’ya Küçük Prens masalını ilk anlattığım gün canlandığında yutkundum ve zihnimden o anları silmeye çalıştım. Fakat başarılı olamadım. Çocukluğum bir bir gözümde canlandığında ise ben susup onları hatırlamaktan başka hiçbir şey yapamadım.

Nefesim yetmemeye başlarken bakışlarım bu sefer de elime kaydı. Havaya kaldırıp avuç içini kendime çevirdiğim elime bakarken gözlerim yine sadece tek bir kısma odaklandı; avucumun içinde yarıdan yarıya izini koruyan bıçak izine.

Rıza’nın dilinde bu izi almaya hak kazandığım gün, tek yaptığım şey bir silahla birinin hayatına son veremeyişim olmuştu. O zamanlar ne Leyla’dan haberim vardı ne de günler sonra annemi öldüreceğimden. Tek bildiğim şey; karşımda eli kolu bağlı duran ve bana "Beni öldürme!" diye yalvaran adamdı. Babam gibi karanlık işlerle uğraşan ve orta yaşlı biriydi. Yüzünde yaşına göre erken kırışmış yüz hatları onu olduğundan daha da yaşlı gösterirken bir elimdeki silaha bir de ona bakıyordum.

Ne yapacağımı bilemez halde elimdeki silaha odaklanıp düşünüyordum. İlk dersimdi bu çünkü; babamın yanında onun gibi biri olmak için ilk dersimdi. Bir insanı ecelinden önce öldürmek. Rıza Armağan yanımda ellerini arkasında birleştirmiş benim silahı sıkmamı beklerken, ben yutkunmaktan başka bir şey yapamamıştım. Önce ellerim titremiş, sonra ise gözlerimin önü kararmaya başlamıştı. Bu ders için günlerce yemek yememiş ve tek bir damla dahi su içememiştim; lakin o an ise önümde bir bardak su ve bir tabak yemek vardı. İlk dersimde ilk görevimi almıştım.

Görevim basitti en azından Rıza’nın gözünde: Günlerin açlığını gidermek istiyorsam önce karşımdaki adamı öldürecek, sonra da ödül olarak önümdekileri alacaktım.

Bunu demişti Rıza ve hemen ardından da sağıma geçip beklemeye başlamıştı. Ne yapacağımı bilmiyordum, yapmak dahi istemiyordum fakat babam ne yazık ki öyle demiyordu. Aklıma o gün olanlar net bir şekilde dolduğunda tutunacak bir yer aradım fakat odanın tam ortasında durmam nedeniyle ne yere yığılabildim ne de ayakta durabildim; belim bükülmüş, omuzlarım çökmüş bir şekilde avucuma bakmaya devam ettim. O gün Rıza’nın istediği şeyi yapmamıştım ben; karşımda duran adamı vuramamış ve bir bahane arayarak, "Savunmasız birini böylece... öldüremem ben," demiştim.

Rıza ise sanki çok normal bir şeyden bahsediyormuşum gibi önce beni doğrulayıp sonra takdir etmişti; ardından da nefret ettiğim sesi ile odanın içinde elleri bağlı olan adama ilerleyip önce ellerini çözmüş, sonra da kelimelerini sıralarken adama yedek bir silah verip onun ayağa kalkmasını sağlamıştı. "Doğru, seni bu düşüncen için takdir ediyorum güzel kızım, haklısın. Az önce rakibin savunmasızdı fakat şimdi kendini savunabilecek durumda, şartlar eşit." Bana bakmış ve devam etmişti: "O zaman ne diyelim; hayatta kalan kazansın. Sahne sizin."

Onun bu sözüyle az önce yalvaran adam gitmiş ve yerine elindeki silahla gülüp bana doğru güçlü adımlar atan bir adam gelmişti. Bu değişime ben şok içinde bakarken adam önce üzerime doğru koşmuş, sonra da bana vurmak için hamle yapmıştı. Ben de elimdeki silahın varlığını unutarak odanın içinde onunla köşe kapmaca oynamıştım; her şeye rağmen o adamı o gün orada vurmak istememiştim lakin hayat istediğim gibi gitmemişti ve ben vicdanımın altında bir kere daha ezilmiştim.

Dakikalar geçerken o adamla odanın içinde oradan oraya geçmiş ve en sonunda da pes etmiştim. Sanki elimdeki silahın varlığını hatırlamış gibi emniyetini indirmiş, adama doğrultmuştum. Adam önce benim bu hareketime şaşırarak bakmış, sonra da memnun olmuş gibi sinsice gülümsemişti. Tıpkı... Rıza gibi. Sonra ise bulunduğumuz durumdan sıkılmış gibi silahını bana doğru kaldırıp karşılık vermişti. Ben ne kadar elimdeki silaha yabancı bakıyorsam karşımdaki adam, Rıza’nın deyişi ile rakibim, bir o kadar aşina duruyordu.

Zihnim geçmiş ile yankılanırken gözlerimi elimden çektim ve başımı sağıma çevirip o adamla karşı karşıya durduğumuz noktaya baktım. Yüzler tekrar gözümde canlanırken o gün olduğu gibi bir mermi sesini duydum kulaklarımda. O günde öyle olmuştu; ellerim titreye titreye karşımdaki adama bakarken önce bir mermi sesi duymuş, sonra da silahı yere atmaya vakit bulamadan bakmıştım karşımdaki adama. Bacağını tutuyor ve küfürler savuruyordu. Merminin giriş yerine baktığımda sıkanın Rıza olduğunu görmüştüm. Yüzünde sinirlendiğini belli eden bir ifadeyle yanıma gelmiş, adamlarına seslenmişti.

Onun bu hareketiyle içeri giren iki adam ise hızla karşıdaki adamı yerden kaldırmış ve zorlukla da olsa aralarında ayakta tutmuşlardı. Sonra ise bir kabus yaşanmıştı; hayatımın değiştiğini belli eden ve bunu kanıtlayan bir kabus... Rıza önce elindeki silahla karşıdaki adamın sağlam bacağını tutup onu da yaralamış, ardından benim görebileceğim bir mesafeye geçip karşıdaki adamın önce sağ gözüne... sonra da sol gözüne mermi sıkıp onun hayatına benim iki gözümün önünde, onun acı bağırışları içinde son vermişti. Belki onu ben öldürmemiştim ama onun can verişine bizzat ben şahit olmuştum. Korkmuştum. Hem de çok korkmuştum.

Fakat aynı zamanda şunu da anlamıştım ki: Bizim dünyamızda korkunun ecele faydası yoktu.

Kulaklarımda o gün duyduğum dört merminin de sesi yankılanırken yutkundum ve kendime gelmeye çalıştım fakat bunu başaramadım. Cezam bu olmuştu benim; o gün o adamı öldürememiş olmamın bedeli, avucumdaki bu yara iziyle mühürlenmişti. Rıza, adamı gözünü bile kırpmadan öldürdükten sonra yemek tabağındaki bıçağı alıp yanıma gelmişti. Önce elimdeki silahı yere atmış, sonra avucumu zorla açmıştı; bıçağı avucumun tam ortasına dikey bir şekilde yerleştirip parmaklarımı keskin bıçağın üstüne kapatmıştı. Ardından kendi eliyle de elime sertçe baskı uygulamış ve o bıçağı hiç acımadan, derimi yararak kendine doğru çekmişti. Kendimi yeniden o anda hissederken, titreyen kollarımı birbirine sardım ve başımı iki yana sallayıp aynı noktaya bakmaya devam ettim. Saçlarım, her geçen saniye daha da hızla sarsılan başımla birlikte yüzüme çarparken koluma birinin dokunduğunu hissettim ve bir anda kimsenin beklemediği, benim bile beklemediğim bir şekilde bağırdım: "BEN YAPMADIM!"

Bir anda üzerime toplanan gözler eşliğinde bana dokunan kişiye baktığımda, bunun Cevdet olduğunu gördüm. Hızlanan titrek nefesimi düzene sokmaya çalışırken, önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına kıstırdım. Cevdet’in ne ara getirdiğini bilmediğim suyu alıp başıma diktim ve daha derin nefeslerle kendimi rahatlatmaya çalıştım. O anlar az çok gözümün önünden çekildiğinde gözlerimi kapattım; fakat doktorun sert sesiyle birlikte tekrar açmak zorunda kaldım.

"Boş geçirdiğimiz her vakit, zaten azalmış olan kanını daha da kaybediyor. Acil kan takviyesi lazım!"

Aklım geçmişin dehlizlerinden uzaklaşıp zorlukla ana geldiğinde yutkundum. Kolumu tereddüt etmeden doktora doğru uzattım; kekelememeye çalışarak, "Benim... Yani bizim kanımız uyuşuyor. Benden alın, ne kadar gerekiyorsa çekin," dedim.
Doktor başını hızla sallarken, hemen yanındaki koltuğa çöktüm. Sol kolumu sıyırıp açtım; ardından derin bir nefes alarak iğnenin o keskin, soğuk ucunun tenime gömülüşünü izledim. Doktor, kanımı Kaan’ın damarlarına can olacak şekilde toplarken başımı kaldırıp sağımda kalan koltuğa baktım. Varlığından yeni haberdar olduğum Rıza’yı görmemle kaşlarım çatıldı. Bana o bildiğim sinsilikle baktığını fark ettim; az önce ne yaşadığımı, neden öyle feryat ettiğimi çoktan anlamıştı. Zihnimi tekrardan geçmişin o kirli hatıralarıyla meşgul etmek istemediğim için önüme döndüm.

Doktora baktığımda, Kaan için gerekli olan o hayati kanı çoktan birkaç ünite halinde topladığını gördüm. Bedenimdeki kanın önemli bir kısmının çekilmesiyle birlikte, başımın şiddetle döndüğünü hissettim. Fakat bunu belli etmemeye çalışarak derin ve aralıklı nefesler aldım. Doktor, işine yarayacak miktara ulaştığında koluma sapladığı iğneyi yavaşça çıkarmaya başladı. O iğnenin tenimden ayrılışını izlerken tek isteğim, bir an önce bu odadan, bu boğucu atmosferden kurtulmaktı. İğne tamamen uzaklaştığında hiç beklemeden elbisemin sıyırdığım kolunu geri indirdim ve ayağa fırladım.
Ancak bu ani hareketim, başımda feci bir dönme yarattı. Ayakta duramayacakmışım gibi hissederek olduğum yerde sendeledim ve kontrolsüzce geri koltuğa düştüm. Doktor bana kızgın bir ifadeyle bakarak, "Tam üç ünite kan verdin Alev, öyle hemen kalkılır mı? En az bir-iki saat yatıp dinlenmen, sıvı takviyesi alman lazım senin," dedi. Ona başımı belli belirsiz salladım ama zihnimde tek bir cümle yankılanıyordu: Burada duramam.

Cevdet’e baktım. Ne istediğimi anlamışçasına hemen yanıma geldi; koluma girmesine bu kez karşı koyamadım. Onun yardımıyla, o kabuslarla dolu odadan ağır adımlarla çıktık. Odanın dışına çıkmanın verdiği rahatlıkla derin bir nefes verdiğimde, Cevdet’in bana az önce olanları sormak istediğini ama çekindiğini fark ettim. Her ne kadar onu merak içinde bırakmak istemesem de şu an anlatacak dermanım yoktu; bu yüzden sırlarımı bir süre daha ertelemeye karar verdim. Ona bu konuda tek kelime etmeden, "Bana bir şoför ayarla," dedim. "Bir yere gitmem gerek, bu halde araba kullanamam."

Söylediğim şeyle kaşları çatıldı, ağzı reddetmek için aralandı fakat benim ne dinlenmeye ne de vakit kaybetmeye zamanım vardı. Kimseye güvenmediğim gibi Tilki’ye de güvenmiyordum; özellikle saat belirtmiş olması bile içime büyük bir şüphe tohumu ekmeye yetmişti. Bu yüzden kimseye haber vermeden, herkesten habersiz o hastaneye gidecektim. Mesajı almamın üzerinden saatler geçmişti; Tilki’nin verdiği randevuya hepi topu altı saat kalmıştı ve ben bu vaktin yarısını zaten yolda harcayacaktım. Bu yüzden hemen yola çıkmam gerekiyordu.

Cevdet başını yana doğru eğip nefesini sabırla dışarı verdiğinde ona bakamadım; sadece "Ben dışarıdayım," diye mırıldanarak adımlarımı yavaşça bahçeye yönlendirdim. Şu anki halimin sebebi neydi? Damarlarımdan çekilen kan mı, yoksa zihnime üşüşen o kanlı geçmiş mi? Bu soru zihnimde yankılanırken, ayakta duramayacağımı hissedip yakınımda gördüğüm ilk arabaya tutundum. İki kolumu kaportanın üzerine koyup başımı önüme gömdüğümde, beni dünyadan saklayan saçlarımın varlığı iyi hissettirdi. Şahsen şu an yüzümdeki bu paramparça ifadeye kimsenin şahit olmasını istemiyordum.

Neden benim başıma geliyordu tüm bunlar? Daha ne kadar sınanacaktım? Ben sormaktan bunalmıştım ama hayat bana hatırlatmaktan asla yorulmamıştı. Zihnim, her ne kadar reddetsem de o odadaki görüntülerle dolunca ellerimi yumruk yapıp tekrar açtım ve gözümün önüne getirerek baktım. O gün avcumdan akan kanlar, içine doğduğum dünyayı bana tüm çıplaklığıyla anlatmıştı işte. İçinde bulunduğum bataklığın tam o an farkına varmıştım. İsmini bile bilmediğim o adam yerde cansızca yatarken gerçekle yüzleşmiş, avucum bizzat babam tarafından kesildiğinde ise emin olmuştum.

Ben bir çamura batmıştım ve bu bataklıkta, bu zifiri karanlıkta benim tek kurtuluşum; sadece boğulup ölmekten geçiyordu.

"Alev Hanım, iyi misiniz?"

Duyduğum sesin sahibine bakma gereği duymadan kafamı salladım. Ellerimi tekrar yumruk yaptım ve kaputa biraz daha kuvvet uygulayarak doğruldum; karşımda Cevdet’in şoför olarak gönderdiği adamı gördüm. Arabanın yanına gelmeden önce Cevdet'in bu adamla konuştuğunu görmüştüm, şoför de ondan başkası olamazdı zaten. Ayakta durmayı zorlukla becerip doğruluğumda, adım atmak için kendimi zorladım fakat daha ilk adımımı atmadan yere düşerken kolumdan tutulmuş bir vaziyette buldum kendimi.

Tutunacak bir el ararken karşımda Cevdet’i görmek yüzümde hafif bir tebessüm oluşturdu. O da bana aynı şefkatle baktığında kolumun altına girdi ve beni bineceğimiz arabaya doğru yönlendirdi. Onun yardımıyla arabaya ulaştığımda, açılan arka kapıdan geçip koltuğa oturdum ve başımı halsizlikle cama yasladım. O an telefonumun birkaç kere titrediğini hissettim fakat kolumu kaldırıp da mesajın kimden geldiğine bakacak gücü kendimde bulamadım. Gözlerim gitgide ağırlaşırken, arabanın içine yanıma oturan Cevdet’i ve ardından motorun çalışma sesini fark ettim.

Bilincim uykuyla savaşsa bile gözlerim çoktan yenik düşmüştü; açılmıyor, sadece kapalı duruyorlardı. Gücüm yetmiyordu; göz kapaklarımı aralamaya bile dermanım kalmamıştı. Acıyla yutkunduğumda şoförün "Nereye gideceğiz?" dediğini işittim fakat doğrulup cevap veremedim. Gözlerim gibi dudaklarım da birbirine mühürlenmişti. Cevdet’in sıkılgan sesini duyduğumda kendimi normalinden çok daha fazla zorladım, dudaklarımı hafifçe araladım ve ancak fısıltı halinde "Nova Medical..." diye mırıldanabildim. Devamını getiremedim. Cevdet ve şoför muhtemelen uyku arasında sayıkladığımı düşünürken, onlara itiraz edip "uyumuyorum" diyemedim.

Sadece az önce de olduğu gibi Cevdet’in keyifsiz sesiyle, "Sür abi Nova Medical’a, bakalım yine ne bekliyor bizi," dediğini ve şoförün onu onayladığını duydum. Resmen konuşma ve görme yetimi kaybetmiştim. "İnsan başına gelmeden anlamaz," derlerdi; şu an gerçekten de insanın başına gelmeden başkasının yükünü kavrayamadığını fark ediyordum. Bu yüzden ömrüm boyunca hiç kimse benim ne çektiğimi, nefesimin nasıl daraldığını tam olarak anlayamayacaktı; sadece şahit olacaklardı. Tıpkı şu an olduğu gibi... İnsanlar benim acı çektiğimi görecek ama o acının içini asla bilemeyeceklerdi.

Ben kendi acımı da mutluluğumu da sadece kendi içimde yaşayacaktım. Tabi... Bir mutluluğum varsa.

Aradan saatlerin geçtiğini hissettim fakat buna rağmen yine de ne tek bir kelime kurabildim ne de gözümü açıp etrafa bakabildim. Bunu hem yapamadım hem de yapmak istemedim. Saatlerdir yolculuktaydık; çoğu kavşaktan döndüğümüzü hissetmiş, çoğu ışıkta durduğumuzu anlamıştım lakin hiçbirine tepki verememiştim. Ama bu hal garip bir şekilde iyi hissettirmişti. Bir süre boyunca görmemek, gerçeklere gözlerimi, kelimelere dudaklarımı kapamak huzur vermişti. Çaresizlikten doğan bir huzur gibi gelmişti.

Yaklaşık üç saat süren yolculuğun sonunda kendime az çok gelmiştim ama başımdaki o dönme hâlâ tam anlamıyla geçmemişti. Yol boyunca ara sıra alnımda ve boynumda Cevdet’in elini hissetmiş, ateşime baktığını anlamıştım; ancak buna rağmen ona karşı gelmemiştim. Ve sonunda gelmiştik. Arabanın yavaşlamasıyla vardığımızı anladım. Kendimi toparlayarak gözlerimi bu seferde zorlukla da olsa açtığımda, dışarıdaki yoğun ışık canımı yaktı. Yine de umursamadan aynı şekilde dudaklarımı araladım ve kırılgan çıkan sesime engel olamayarak, "Burası mı?" diye sordum.

Cevdet başını hafifçe sallarken, "Eğer mırıldandığın yer doğruysa, evet burası," dedi. Ona muhtemelen kıpkırmızı olmuş gözlerle bakarken, ben de onun gibi başımı sallayarak arabadan indim ve destek almak için kapıya tutundum. Hâlâ etraf döndüğü için gözlerimi kapatıp tekrar açtım ve sessizce "Su var mı?" diye fısıldadım. Şoför hızla başını sallarken, sırtımı kapanan kapıya yasladım; dizlerimi büküp ellerimi dizlerime koyarak suyun gelmesini bekledim.

Bir süre sonra Cevdet su şişesiyle yanımda bittiğinde başımı kaldırıp ona baktım. İki avucumu yan yana getirip suyu dökmesi için bekledim. O da beklediğim gibi suyu avucuma akıtırken gözüm yine aynı noktaya takıldı; fakat bu sefer çok oyalanmadan suyu yüzüme çarptım. Bu serinlik biraz olsun iyi gelirken, aynı hareketi birkaç kez tekrarladım. Şişede kalan suyu da bir dikişte bitirdiğimde, tekrardan ayaklarımın üzerinde doğruldum ve kimseden yardım almadan dimdik durdum. Sonra tek bir kelime etmeden, adımlarım sarsak da olsa hastaneye doğru yöneldim.

Hastanenin ismi gözüme çarptığında doğru yerde olduğuma bir kez daha kanaat getirdim. Arkamdan gelen Cevdet’i önemsemeden içeri girdim. Çok kalabalık olmayan bir grup insan karşıladı beni önce; duvarlara tutuna tutuna yanlarından geçmek için hareketlendiğimde, "Pardon, ne için gelmiştiniz acaba?" sorusuyla duraksadım. Sesin sahibi, yeni atandığı her halinden belli olan kumral bir kızdı. Ona bakarak sadece "Ziyaretçi," dedim. Başını anlayışla sallayıp önüne döndüğünde, Cevdet yanımda belirdi. Ona döndüm ve "Ben bu hastanenin doğum raporlarına nereden ulaşabilirim?" diye sordum.

Bu sabah kendime verdiğim sözü tutacaktım; eğer ortaya bir gerçek çıkacaksa, bunu kimse değil, bizzat ben yapacaktım. Ve buna doğum raporlarına bakmakla başlayacaktım.

Cevdet kaşlarını düşünceli bir şekilde çattığında ona baktım; o sırada aklıma gelen fikirle kat bilgilendirmesinin yazılı olduğu duvarı aradım. Birkaç yöne baktıktan sonra bulduğumda tam karşısına geçtim ve kat odalarına göz gezdirdim. Gözüm en sonunda "Depo" adlı kısma takılınca, Cevdet de aynı yeri fark etmiş gibi bana döndü. Yorgun bakan gözlerime rağmen o bana, heyecan ve gururla bakarken, aynı anda "Depo," diye fısıldadık.

Aynı şeyi düşünmüş olmamız dudaklarımı hafifçe yukarı kıvırdı, Cevdet’in de benden farkı yoktu. Yine sadece gözlerimizle anlaşıp asansöre adımladığımızda, deponun olduğu katın -3. kat olduğunu hafızama kazıdım ve asansörün içine girdim. Ardından Cevdet de girdiğinde, aklıma kazıdığım o düğmeye bastım ve amacıma ulaşmayı bekledim.

Asansör birkaç dakikanın ardından hedeflediğimiz katta durduğunda, Cevdet ile beraber dışarı çıktık ve etrafa bakındık. Tabelalarda "Depo" yazısını gördüğüm an adımlarımı oraya çevirdim fakat arkamdan gelen Cevdet’i fark edince elimle onu durdurdum. Zor da olsa, "Gerisini bana bırak, ben halledeceğim," dedim. Kaşları çatıldı, itiraz etmek istedi ama buna izin vermeden, hatta onu dinlemeden adımlarımı tekrardan tabelaya doğru çevirdip yürümeye devam ettim.

En sonunda içinde belgelerin olduğunu düşündüğüm depoya ulaştığımda, artık bir arama yapmanın vaktinin geldiğini anladım. Elimle duvardan destek alarak sırtımı duvara verdim. Karşımda, kapısı aralık duran depoya bakarken telefonumu çıkardım. Gözlerim hâlâ acımaya devam ediyordu fakat buna rağmen durmadım; sabah mesaj gelen o numarayı "Tilki" diye kaydettim ve hemen ardından arama simgesine bastım.

Kendi kendime, "Tilki’nin oyununa düşmedim," diyerek moral verirken, duyduğum zil sesi bende ağır bir vurgun etkisi yarattı. Gözlerim kapandığı gibi hızla geri açıldı; merakla ve deşhetle etrafıma baktım ve sesin odanın içinden geldiğini fark ettim. Kaşlarımı çatarak odaya doğru sarsakça bir adım attım. Aklıma gelen o korkunç ihtimalin gerçek olmamasını dileyerek, elimde hâlâ çalmaya devam eden telefonu sıkıca tuttum ve boşta kalan elimi kapı koluna götürdüm.

Şu an önünde bulunduğum deponun içinden bir zil sesi yükseliyordu ve bu ses, ben aramayı başlattığım an başlamıştı. Zihnimde tek bir olasılık belirirken nefesimi tuttum ve kapıyı yavaşça araladım.

Aralanan kapının ardında, tozlu dosya yığınlarının arasında arkası bana dönük duran birini görmemle olduğum yerde çivilendim. Erkek olduğu her halinden belli olan bu adam, tam o anda çalan telefonunu açıp kulağına götürdüğünde, ben de elimdeki telefonu kulağıma yasladım. Fakat o an, zihnimin sınırlarını zorlayan, hiç beklemediğim bir şey oldu.

Tilki’yi aradığım telefon açılmış ve o, nihayet konuşmuştu. Nefesim bir anda hızlanırken; hem kulağımdaki telefondan hem de önünde durduğum odanın karanlık derinliklerinden aynı ses, aynı buz gibi tonlama yükseldi. Karşımdaki adamın siluetine bakarken, kulağımdaki o yankıyla olduğum yere mühürlenmiştim; tek bir adım dahi atamıyor, yerimden kıpırdayamıyordum.

Zaman durmuş, nefesim boğazımda asılı kalmıştı. Karşımdaki adam ise hem telefonun diğer ucundan, hem de odanın içinden aynı anda bana fısıldamıştı:

"Bu kadar erken aramanı beklemiyordum, kızıl afet."