16. bölüm · GİZLİ KİMLİK

14. BÖLÜM KURŞUNLA YAZILAN KADER

Yasminn 🤍♣️

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM:KURŞUNLA YAZILAN KADER

"Hayatta bazen öyle bir an gelirdi ki, ne aklın söylediği kalbe söz geçirebilirdi, ne de dilin söyledikleri gözlere."

Bölüm Şarkısı ✨:
Melih - Ateşe Yazık

Bazen bir nefes kadar sessiz, bazen ise bir hançer kadar acıtıcı olurdu intikam. Bazen öyle bir intikam alınırdı ki tek bir kişinin dahi ruhu duymazdı, bazen ise bu intikam herkesin gözü önünde, göz göre alınırdı; yani bütün kartlar açık bir şekilde.

Bir oyundaydık; kazananın kimliğinin henüz gizlendiği bir oyunda. Kimse kimsenin gerçek yüzünü göremiyordu, ta ki o sana bunu can yakıcı bir şekilde gösterene dek. Şu anda yaşanan da buydu işte. Bu oyunda intikamı alan kişiler kartlarını öyle bir gizlemiş ve şaşırtıcı oynamıştı ki kimse böyle bir şey beklememişti.

Evet, şu anda bir baskın yemiştik, bir oyuna düşmüştük ve bunu yapan da aslında zaten beklediğimiz biriydi: Cengiz Demir. En sonki baskınından sonra, yani benim Vural'ı vurduğum o baskından sonra susmuş ve köşeye çekilmişti. Bize de bunu sanki bir yenilgiymiş gibi göstermişti. Biz de ona inanıp onun kartlarının bittiğini düşünüp kartlarımızı açığa sermiştik. Fakat nereden bilebilirdik ki onun elinde kimsede olmayan bir kart olduğunu: Gerçekler.

Şaşkınlık vücudumu ele geçirirken gözlerim etrafta gezinmeyi bıraktı ve onda durdu: Vural'da. Bu karmaşanın oluşacağını zaten biliyor olmalıydı. Bunu fırsat bilerek mi bana o dinleme cihazının ve bombanın yerini göstermişti? Madem öyleyse, bunu neden şimdi yapmıştı? Orada, o kulübede bunu gösterme şansı varken neden şimdiydi?

Söylemek mi istememişti, yoksa söyleyememiş miydi?

Bu soru kafamın içinde oradan oraya savrulurken onu durduran şey bir baskı oldu. Kafama yaslanan bir silahın acımasız baskısı. Tam olarak arka tarafımdan sol şakağıma doğru yürüyen birinin yaptığı baskı. Gözlerimi Vural'dan çekip silahı tutan kişiye baktığımda, gözlerim gördüğüm şeyle yavaşça kapandı ve geri açıldı.

Şayet kafama silah dayayan kişi, kendi ellerimle işe aldığım, bir arada oturup gülüştüğüm çalışanlardan biriydi. Dert yandığım günün sonunda yanına oturup olanları anlattığım biriydi. Ya da mesela rahatlıkla arkamı dönüp yoluma devam ettiğim biri. Ablam gibi gördüğüm, hatta görmekle kalmayıp abla dediğim insanlardandı.

Gözlerimi açıp tekrar gözlerine baktığımda ne düşündüğünü merak ettim. Konuştuğumuz o günleri mi düşünüyordu yoksa birbirimizin sırtını sıvazladığımız o günleri mi, emin değildim. Olamayacaktım da çünkü ben artık kimin ne düşündüğünü anlayamıyordum. Herhangi bir yalancı bakışa kanıyor, gerçek olmayan, kandırıkçı bir çift söze inanıyordum.

Nefesimi verip yüzümde buruk bir tebessüm oluşturduğumda ismini fısıldadım dudaklarımın arasından: "Güliz Özdemir." Histerik bir şekilde güldüm ve devam ettim: "Sendin ha. Bu yüzden mi her gece gelip sırtımı sıvazlıyordun? 'Neler oldu, ben yanındayım' diyordun." Gözlerimle Cengiz'i, ardından da şüphe çekmemek için Vural'ı gösterdim. "Onlara bilgi aktarabilmek için mi?"

Güliz abla dediğim insan bakışlarını suçlulukla yere eğerken, bunu neden yaptığına anlam veremedim. Neyine suçluluk duyuyordu ki? Hâlâ başıma silah tutarken neyin suçluluğunu duyabiliyordu? Bakışlarıma karabasan gibi çöken hayal kırıklığını kaldırdım gözlerimden. Güçlü olmalıydım, kimseye yenildiğimi göstermemeliydim.

Güliz abla bakışlarını kaldırıp bana baktığında, gözleri gözlerimde iki saniyeden fazla duramadı ve sanki bahane arar gibi etrafına bakıp bakışlarını ona tehditkâr bir şekilde seslenen Vural'a çevirdi. "Güliz, çek şu silahı ondan, yoksa ben çekmek zorunda kalacağım."

Vural'ın emrivaki sözlerine tereddütle bakan Güliz abla, bu sefer de emin olmak ister gibi Cengiz babaya çevirdi bakışlarını. Onun bakması ile ben de ona baktığımda, Cengiz'in büyük bir dikkatle, öldürücü bakışlar atarak Rıza'ya baktığını gördüm. Rıza'nın ise ona baktığını. Dudaklarımı ısırıp tekrar nefesimi verdim ve yavaşça başımdan uzaklaşan silah ile kafamı geriye götürüp önüme gelen saçlarımdan başımı yavaşça iki yana sallayarak kurtuldum.

"Eee Rıza Armağan, demek her şey emir verip yaptırmakla olmuyormuş. Bunu ikimiz de net bir şekilde gördük. Bir adım atılması gerekiyordu bu savaşta rakibini yenmek için." Cengiz Rıza'ya doğru adımladı ve ardından hareketine uyan bir şekilde oteldeki sessizliği yakıp yıkarak gürledi: "Ve bu adımı ben attım. Kaybettin Rıza! Başındaki silah da bunu kanıtlıyor!"

Şu an umurumda olan son şey bile değildi Rıza, hatta Cengiz'in onu çekip vurması işime bile gelirdi. Ama yine de olmazdı, izin veremezdim. Bana anneme yaptıklarından sonra onun ölümünü bu şerefsize bırakamazdım. Onun ölümü benim elimden olmalıydı.

Cengiz Demir hiçbir zaman babam olacak o herif gibi olmamıştı. Dışarıya yansıttıkları kadarıyla karısını ve oğlunu seven bir imajı vardı. Onlar için her şeyi yapabilecek bir imajı vardı bu adamın. Daha doğrusu hem ailesi hem de soyu için. Hep böyle düşünmüştüm. Hatta beni bile o cezaevinden çıktıktan sonra sanki kendi kızıymışım gibi karşılamıştı. Rıza'nın çocuğu olduğumu bildiği hâlde yapmıştı bunu hem de.

O gün hiç görmediğim bir sevgi görmüştüm onda, hatta beni bile sevdiğini düşünmüştüm. Şimdi anlıyordum ki o gün beni sevdiği için bana öyle bakmamıştı. O gün kendi ailesini koruyabileceği, bunun içinde beni kullanabileceğini bildiği için öyle bakmıştı. Ve ben de bunu sevgi zannetmiştim; bir baba sevgisi gibi. Fakat bilemezdim ki ben.

Sonuçta bu duygu, Babası olduğu halde babanın ne demek olduğunu bilmeyen bir çocuk için çok büyük bir sevgiydi. Hem de gerçek sanacağı kadar büyük bir sevgiydi.

Ama o günde, şimdi de yanılmıştım. Çünkü anlamıştım ki Rıza ne kadar vicdansızsa, Cengiz Demir de bir o kadar vicdansızdı. Rıza ne kadar acımasızsa, Cengiz Demir de bir o kadar acımasızdı. Sırf intikamı uğruna öz oğlunu canlı bomba yapacak kadar hem de.

Vural'a üzülmeli miydim yoksa hak ettiğini mi düşünmeliydim, hiçbir fikrim yoktu ama bildiğim bir şey vardı: Unutamayacaktım. Ona üzülsem, yaptıklarını affetsem bile bana yaptıklarını unutamayacaktım. Ne zaman yüzüme gülümsese, bana yalandan güldüğü zamanlar gelecekti zihnime. Ne zaman bana beni sevdiğini söyleyen sözcükler söylese, sarf ettiği yalanlar gelecekti ve bana ne zaman beni seviyormuş gibi baksa, kaçırdığı bakışları gelecekti.

O bana belki bunca zaman yüzlerce yalan söylemiş ve yüzlerce kez yalandan gülmüştü. Bunu yeri geldiğinde olmayan anılarında yapmıştı, yeri geldiğinde hatırladıkları ile. Hepsine inanmıştım hatta bazen inanıp kendimi uzaklaştırmak bile istemiştim ama bir şeyde başarılı olamamıştım. Aynı zamanda o da olamamıştı.

Bu başarımızı kaybettiğimiz nokta neresi miydi?
Bakışlarımızdı.

Her ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın birbirimizin gözlerinin içine attığımız bakışlarımızdı. Çünkü olmamıştı, becerememiştik biz bunu. Ne aklımızın söylediğini kalbimize geçirebilmiştik ne de dilimizin söylediğini gözlerimize.

Ne yaparsak yapalım, bunun olmayacağını da iyi biliyordum zaten. Yavaş yavaş anlıyordum ki Vural benim düşmanım değildi. Çünkü bir insan nasıl sevdiği birine düşmanlık duyabilirdi ki?

Bir insan nasıl aşık olduğu birine karşısına geçip "düşmanım" diyebilirdi ki?

Bildiğim bir şey varsa ben artık bunu yapmıyordum. Ona gidip gözlerinin içine bakarak düşmanım diyemiyordum.

Vural Demir'den:

Pişmanlık, hissedilmeye başladığı andan itibaren vücuda yayılan bir zehir oluyordu. Önce yavaş yavaş bedenini ele geçiriyor, sonra ise zihnini tamamen esir alıyordu. Ve senin de elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bunu yaşıyordum işte; tam olarak.

Ne yaparsam yapayım bu duygudan kurtulamıyordum. Ondan nefret etmek için defalarca çabalamama rağmen bunu başaramıyor; aksine ona daha da fazla çekiliyordum. Yasağım olan kişiye gün geçtikçe daha da bağlanıyor ve kendimden nefret ediyordum.

Çünkü onun canını yakıyordum. Bana baktığı her an onun canını yakıyordum. Yaptıklarım affedilecek şeyler değildi, bunları biliyordum ama elimden başka bir şey de gelmiyordu. Ona, babam Cengiz tarafından bir canlı bomba olduğumu göstermiştim. O da bunu hemen anlamış ve inanmıştı zaten.

İstediğim de buydu ya; bana inanması ve daha fazla sorgulamaması. Onun sorgulamaması, benim de hiçbir şey anlatmamam demekti. Sadece onun içini rahat ettirecek birkaç şeyi söylemem demekti. Günlerdir bunu istiyor ama yapamıyordum. Bunu ne boğazımdaki cihazdan ne de belimdeki bombadan dolayı yapabiliyordum. Ben bunu, aralıksız Alev'i izleyen ve herhangi bir hatamda hiç düşünmeden ona sıkabilecek keskin nişancı için yapıyordum.

Ona bugüne kadar ne bir şey belli edebilmiş ne de onu adamakıllı koruyabilmiştim. Nereye gitsem peşimden gelen adamlar etrafımı sararak beni dört bir yandan Cengiz'e izletirken, Alev'i tehlikeye atamazdım. Üstelik onun hayatı benim tek bir yanlışıma bağlıyken... Belki o bunu hiçbir zaman bilmeyecek ve benden her zaman nefret edecekti. Ama buna katlanmalıydım.

Ona tek bir şey dahi belli etmemeliydim. Aynı şu anda olduğu gibi; o bunu hep benim bomba yüzünden yaptığımı düşünmeliydi.

Gözlerim pencerelere kaydığında, pencerenin diğer ucunda bir silahın Alev’e doğrultulmuş olduğunu bilmek canımı yakıyordu. Onun gözlerine bakıp "Ben seni korumaya çalışıyorum," diyememek canımı yakıyordu. Ben ismini bile söylemeye kıyamazken, başkaları onun ismini ölüm ile yan yana getiriyorlardı.

Yakışmıyordu ona ölüm kelimesi; hiç güzel durmuyordu üstünde. İmkanım olsa onu bundan tamamen kurtarmak isterdim. Hep yaşasın isterdim. Ama bunun mümkün olmayacağını da böyle bir dünyada herkesten iyi öğrenmiştim.

Bunu ilk olarak yedi yaşımda, Cengiz tarafından arka arkaya yediğim o üç kurşunla anlamış; sekiz yaşımda ise annemin kendini gözümün önünde uçurumdan aşağı atmasıyla emin olmuştum. Bu hayatın ne demek olduğunu çok küçük yaşta anlamıştım ama kendime hiçbir zaman itiraf edememiştim.

Belki de o yüzden kurtarmıştım o gün o uçurumdan Alev’i. Annemi de orada kaybettiğim için... Belki de onu kurtararak aslında annemi kurtarmıştım. Bilmiyordum ama bundan sonra onu üzecek bir şeyi daha fazla yapmayacaktım. Ne ona acı çektirecektim ne de onun acı çektiğini görerek kendime... Sonuç ne olursa olsun, gerekirse her an onun önünde duracak, o kurşunu ben yiyecektim ama o bu oyunda daha fazla oradan oraya savrulmayacaktı.

"Güliz, çek şu silahı ondan yoksa ben çekmek zorunda kalacağım!"

Dişlerimin arasından sinirle söylediğim kelimelerle bana bakan Güliz’e uyarı dolu bakışlar attım. Fakat o, buna rağmen silahı Alev’in kafasından çekmeyip babam olan adama baktığında dudaklarımı ıslatıp sesli bir nefes verdim. Tam yeniden çekmesi için bağıracakken silahı yavaşça indirmesiyle verdiğim nefesi rahatlıkla geri aldım.

Alev’in gözleri babama çevrilirken ben de bakışlarımı ona çevirdim; açık olan kızıl saçlarının kapladığı yüzüne... Pürüzsüz tenine, saçlarındaki o hayran olunası kızıllığa inat yemyeşil olan gözlerine. Leyla hastaneye yatırılırken akıttığı o gözyaşlarını hatırladım. Bir kez daha nefret etmiştim o gün kendimden; onun üzülmesini yine engelleyememiştim.

Oraya Cengiz’in beni gönderdiği amacı bildiğim halde gitmiştim. Kısaca Alev’i, Cengiz’in deyişiyle "ortadan kaldırmak" için... Ama o gün kim ne derse desin, yapmayacaktım. Böyle bir şeyi kimse bana yaptıramazdı zaten. Fakat Cengiz bunu tahmin ederek önce davranmış, onu zehirlemişti.

Alev o zehirden nasıl kurtulmuştu, hiçbir fikrim yoktu; işte bunu aklım almıyordu. Çünkü Cengiz’in ürettiği o zehirlerin panzehiri sadece Cengiz’in atölyesindeydi. Bunu öğrendiğim gibi o panzehiri almak için yola çıkmıştım fakat birisi... Alev’i kurtarmak isteyen birisi benden önce davranmıştı ve ameliyat başladığı an bir panzehir vermişti.

Bu da demek oluyordu ki panzehiri veren kişi, Alev’in zehirleneceğini biliyordu.

Buna bir anlam verememiştim. Ama bulacaktım; Alev'in hayatını kurtaran kişi kimse onu bulacaktım. Alev'in bana geçmişimi hatırlamamda yardımcı olduğu gibi, ben de ona yardımcı olacaktım. Zihnim tekrar o güne gittiğinde, etrafımda olup bitenlere rağmen düşünmeye devam ettim. O gün olmuştu ya zaten ne olduysa... Alev’in o bitik haliyle bile olsa tam önümde, gözlerimin içine bakarak söyledikleri getirmişti aklımı başıma. 'Ben senin düşmanın değilim Vural,' demişti. Sonra ise zayıf ama güçlü olan bedeni yığılmıştı kollarıma.

O an ne yapacağımı bilememiştim. Bayıldığı yerde onu dakikalarca sarsmış ama bir türlü hastaneye götürememiştim. Neden yapmıştım bunu? Neden onu hemen hastaneye götürmek varken gözlerini açıp bana bakmasını beklemiştim? Ya da daha güzel bir soru: Neden bana verilen görevi yapıp onu ortadan kaldırmak yerine, onun iyi olmadığı düşüncesiyle yerimde çıldırmıştım?

Görevim bu değil miydi? Diğer konularda her zaman "verilen göreve itaat canımdan bile önemli" diyerek kendimi avutmuştum; fakat neden aynı şeyi onda yapamamış ve ilk defa görevi bir kenara atıp onunla ilgilenmiştim?

Beynimde sürekli yankılanan sesleri bir kenara atmaya çalışıp onu kucağıma almıştım. O ameliyathane kapısından içeri girerken de öylece arkasından bakakalmıştım. Belki o bayıldığı an düşünememiştim ama sonrasında düşünmek için bolca vaktim olmuştu. Mesela ilk olarak zihnimde yankılanan sesleri sorgulamıştım. Çünkü Alev’i gördüğüm ve sesini duyduğum o günden beri kafamın içinde duyduğum sadece üç ses, üç anı vardı:

"Ben daha kaç defa öleceğim bilmiyorum. Artık yaşamak istiyorum."

"Ben onu kurtardım ama kendimi kaybettim."

"Ben çok korkuyorum."

Durmadan, tekrarlı olarak yankılanan bu sesler sadece duymamla kalmıyor, başımda inanılmaz bir ağrı da oluşturuyordu. Sebebini çözemediğim ve ne olduğunu hatırlamadığım o anlarda, görüntüler gitmiş de sadece sesleri kalmış gibi hissediyordum. Ve ne zaman böyle hissetsem nefesim daralıyor, gözlerim kararıyordu.

Fakat her ne kadar acı çeksem bile boşlamamıştım bu işin ardını öğrenmeyi. Alev’in o sözlerinden sonra aklıma takılan o düşünceyle, her gün aynı saatte aldığım o hapları içmeyi bırakmış ve tam da tahmin ettiğim gibi neredeyse bir ay sonra Vedatın Alev tarafından bıçakladığı o gün her şeyi hatırlamıştım. O an bir kez daha anlamıştım ki, baba dediğim adam, sırf onun planlarını uygulamam için bana -vereceği zararları düşünmeden- bir hap içirtmişti. Hem de yıllarca.

Yıllar önce yaptığımız o kaza sonrasında evet, gerçekten bir hafıza kaybı yaşamıştım fakat sonrasında rapor sonuçlarına gizlice bakarak bir detay fark etmiştim: Benim yaşadığım kayıp geçici bir kayıptı; babam Cengiz Demir ise bunu kendi emelleri için kalıcıya çevirmişti.

O gün her şey gözlerimin önüne geldiğinde ne bağırıp çağırmış ne de ona gidip hesap sormuştum. Sadece elimdeki belgeleri ve bana sürekli verdiği o hapları alıp kendimi gecenin sessizliğindeki sokağa atmıştım. Saatlerce elimdeki kağıtlara bakmıştım tek bir kelime etmeden; sonra ise aynı şekilde haplara... Bana benliğimi unutturan o haplara.

Hiç mi canı acımamıştı ben başımı ellerimin arasına alıp delirmiş gibi "Çıkın aklımdan!" diye bağırırken? Hiç mi pişman olmamıştı benim o halime bakıp? Nasıl yapmaya devam etmişti? Nasıl bunlara rağmen karşıma geçip, "Eğer unuttuklarını geri hatırlamak istiyorsan bunları içmen gerek oğlum," demişti?

O bana nasıl "oğlum" demişti? Ben ona nasıl, öğrendiğim her şeye rağmen "baba" demiştim? Ona baba derken canım hiç bu kadar acımamıştı. O beni kurşuna dizerken bile yanına gitmiştim. Annemi o ölümden bile bile kurtarmayıp ölmesine izin verdiğinde dahi "Vardır bir bildiği," demiştim.

Fakat onun bana geçmişimi, annemi ve Alev’i unutturmak istemesine sakin kalamamıştım. O saatten sonra ona bir daha isteyerek "baba" dememiştim. Hatta gerçekleri hatırladığımı bile anlasın istememiştim fakat yapamamıştım. O benim ona olan bakışlarımdan anlamıştı her şeyi. Ve sırf benim Alev’e o uyandığı an sığınacağımı bildiğinden buna engel olmuştu. Önce bana, belindeki silahın mermisini değiştirirken "Beni kandıramazsın," demiş ve sonra bilincimi tekrar ellerimden almıştı.

Kendime geldiğimde ise sanki azılı bir suçluymuşum gibi beni bir odaya getirmiş ve kollarımı oturduğum sandalyeye bağlamıştı. Ardından da tam karşıma onun fotoğrafını asmıştı. Alev’in. Önce bir süre sessizce beni izlemiş, sonra ise masanın üstünde ters duran kağıdı hızlıca alıp kendi elinin acımasını umursamadan karşımdaki panoya yapıştırmıştı. Sonra bana bir adım atıp, mermisini ben bayılmadan önce yerleştirdiği silahını çıkarıp fısıldamıştı:

"Eğer Alev tek bir şeyden bile haberdar olur da planımı altüst ederseniz, bu yaptığımı gerçeğe çeviririm oğlum."

O gün Alev’in her şeye rağmen gülen yüzüne donmuş gibi bakarken, onun acımasız sözlerinin ardından silahındaki kurşunu fotoğraftaki Alev’e sıkmasıyla afallamıştım. Bana ima ettiği şeyi anladığım an kalbim korkuyla çarpmıştı. Alev’in hayatını bir teraziye koymuştu. Onun bir şey bilmediği süreçte terazinin eşit duracağını; fakat o tek bir bilgi dahi öğrenirse terazideki ağırlığın Alev’e düşmesiyle her şeyi bitireceğinden bahsetmişti.

O gün Cengiz Demir, Alev’in hayatını iki parmağının ucuna almıştı ve ben buna rağmen daha yeni ona karşı çıkabiliyordum bu otelde. Olacakları düşünmeden fakat her şeyi de ortaya sermeden. Sessiz bir yıkım başlatmıştım. Çünkü artık onun ne kadar planı varsa benim de planım vardı. Şu andan itibaren de planımı uygulama zamanım gelmişti.

Alev’in aldığı kurşunla paramparça olan fotoğrafı, onun sıcacık gülümsediği zamanlardan birinde çekilmişti. Uzak bir kareden çekilmişti fakat zoom yapılarak yakınlaştırıldığı için her şey çok net belli oluyordu. Üstündeki uzun kollu beyaz kazağı, altına giydiği kot pantolonu ve bir de tam karşısında oturan Leyla Korkmaz...

Yine o kimseye göstermediği hayranlık uyandıran gülüşünü onunlayken atmıştı. Bu düşünce Leyla'yı kıskandığım veya onu sevmediğim için değildi. Benim bu düşüncelerimin kaynağı, her şeyin sebebinin Leyla olmasıydı. Benim hafızamı kaybetmeme ve Alev’in benden uzaklaşmasına neden olmasıydı. Onun yüzünden olmuştu her şey. Çektiğimiz acılar, yaşadığımız ayrılıklar ondan kaynaklanmıştı. Fakat buna rağmen sanki her şeyi yapan o değilmiş gibi hayatına devam etmişti.

Ben yoğun bakımda hayatta kalmak için çaba verirken o, Alev’in de aklını çelerek onun yanımda olmasını engellemişti. Şimdi düşündüğümde tüm taşlar yerine daha da net oturuyordu. Araştırmıştım çünkü; o günün kayıtlarına bakmıştım, o kazanın kayıtlarına... Her ne kadar uğraştırıcı olsa da o kayıtlara ulaşmış ve olan biten her şeyi izlemiştim.

Tam da tahminimdeki gibi; Leyla, Alev’i yarı baygın halde oradan uzaklaştırmış ve onunla bir süre konuşmuştu. Ardından da onun koluna girerek, ben yerde baygın yatarken uzaklaşmışlardı. Ta ki sinyallerden Göktuğ beni bulana kadar.

Zaten sonrasında ne Alev bir daha benim yanıma gelmişti ne de bir daha ben onu hatırlayıp onun yanına gidebilmiştim. Onu o günden sonra tam yedi yıl unutmuştum. Ve kimsenin yapamadığını yapıp o hatırlatmıştı bana kendini. Onun belki de farkında olmadan söyledikleri hatırlatmıştı bana uzak kaldığım geçmişimi.

"Ben daha kaç defa öleceğim bilmiyorum. Artık yaşamak istiyorum," demesiyle önce o an belirmişti zihnimde. Onun bana bu kelimeyi söylediği ilk an... Onu kendi evime getirdiğim o günlerde bana olanları anlatırken bahsetmişti. "Annemi öldürdüm," demişti; "Onun hayatını ellerinden acımasızca aldım," demişti ve boşluğa dalmıştı sanki yaşayan bir ölü gibi. O gün onun delirdiğini bile düşünmüştüm. Fakat sonrasında saçmaladığımı düşünerek bu düşünceyi bir kenara atmıştım.

Hatırladığım geçmişin ağırlığıyla kendimi o gece bir ağaca yaslamış, hızlanan nefesimi düzene sokmaya çalışmıştım. Çünkü ben bunları Alev’in Vedat'ı bıçakladığı o gece hatırlamıştım. Göktuğ’un da yardımı ile onun konumunu belirlemiştik. Sonra ise önce onu ilk gördüğüm o yerin yanından geçmiştim. Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nun.

Oranın yanından geçerken zihnimde tekrar yankılanmıştı o sesler. Yavaş yavaş her şeyi hatırlarken Alev’in olduğu ormanın yanında arabayı durdurmuş ve kendimi dışarı atmıştım. Nefesim düzelmek yerine daha da fazla hızlanırken ikinci duyduğum sesin anısı canlanmıştı gözlerimde:

"Ben onu kurtardım ama kendimi kaybettim."

Bu cümleyi, ben onu uçurumdan kurtardıktan günler sonra, tıpkı o günkü gibi bir ay ışığının altında fısıldamıştı. Üzerinden annesinin ölümünün ve cezaevine girip çıkmanın şokunu atmaya çalışmak için gecenin karanlığında dışarı çıkmıştı. Onu fark ettiğimde havada ay dışında hiçbir şey yoktu; yıldızlar bile sanki bizi baş başa bırakmak ister gibi ışıklarını bizden çekmişti. Etrafı güçsüzce aydınlatan ay ışığının altında ona yaklaşıp yanında durmuştum ben de. Tek bir kelime etmemiştim. Onun söylemesini beklemiştim.

O da zaten neden sormadığımı anlamış gibi bunu söylemişti; ardından da ben ona kimden bahsettiğini sorduğumda 'Leyla' demişti. Leyla'yı korumak için öldürdüğü annesinin sözünden çıktığından bahsetmişti. O gün haberdar olmuştum işte Leyla'nın varlığından. Benden bir cevap alamadığında ise o gece tekrar fısıldamıştı yorgunlukla:

'Ben Leyla'yı kurtardım ama kendimi kaybettim. Şimdi de korkuyorum. Ne olacak bilmiyorum, bu yüzden gerçekten çok korkuyorum.' Nefesini vermiş ve devam etmişti: 'Ben çok korkuyorum.'

Hatırladığım her an aklıma dolduğunda dizlerimin bağı çözülmüş ve kendimi yerde, dizlerimin üstünde bulmuştum. Alev'in yanına gitmem gerekirken hatırladıklarım yüzünden olduğum yerde kalmıştım; ne bir adım atabilmiştim ne de bir şey söyleyebilmiştim. Öylece kalakalmıştım.

Ancak dakikalar sonra düştüğüm yerden, ağaçtan destek alarak yavaşça ayağa kalkmış ve yolun geri kalanını yayan yürüyerek tamamlamıştım. Her bir adımımda bir geçmiş canlanırken gözlerimde, tekrar yıkılmamıştım yere. Sarsak da olsa adımlar atarak kulübeye ulaşmıştım ve kendimi az çok toparladıktan sonra, arkasında Alev'in olduğunu bildiğim kulübenin kapısını açmıştım.

Gördüklerim uzun zaman sonra bu kez canımı değil, kalbimi acıtmıştı. Çünkü 'yıkılmaz' dediğim o kız ayağa bile kalkamıyordu. Yanına gidip onu kolundan tuttuğumda, bıçaklandığını görmeme rağmen Vedat umurumda olmamıştı. Sadece Alev'i düşünmüştüm. Ve ona daha fazla acı çektirmek istemeyip 'Her şeyi hatırlıyorum' demiştim.

Fakat erken davranmıştım, hem de çok erken... Çünkü ben Alev'in kıpkırmızı olan boğazına içim acıyarak bakarken Cengiz çoktan benim yokluğumu fark etmiş ve yerimi bulmuştu. Sonrasında ise ben tam Alev'i o otel odasına getirip ona bir doktor ayarladığım sırada hiç beklemediğim biriyle karşılaşmıştım: Cengiz'le.

Ben Alev'in yanından bir saniye bile ayrılmak istemezken o beni onun yanından çekip almış ve o odaya getirmişti. Alev'in fotoğrafına sıktığı o odaya... Beni Alev'le tehdit ettiği o odaya. İşte tam o an bağlanmıştı benim elim kolum. Alev'e bir şey olacak düşüncesi durdurmuştu beni. Biliyordum; Cengiz Demir ne derse yerine getirmekten korkmazdı. O gün de öyle olmuştu; Alev'in odasına koydurttuğu kamerayı açmış ve başında bekleyen doktorun, en ufak bir yanlış hareketimde onun hayatını sonlandıracağından bahsetmişti.

Tek bir kelime etmeden ekrandan Alev'ime bakarken babam önce yakama bir dinleme cihazı, sonra ise belime bir bomba yerleştirmişti. Sonrasında ise omzumu sıvazlayarak bana güvendiğini söylemiş ve beni üzerimdeki o ağır yükle baş başa bırakmıştı.

Kendimi onun olduğu odadan dışarı attığımda ilk işim, daha fazla vakit kaybetmeden kazanın olduğu günkü raporları bulmak olmuştu. Gece yarısı olmasını önemsemeden saatlerce bulduğum o raporlara ve haplara bakmıştım. Sonra ise elimden bir şey gelmeyeceğini anlayarak Alev'in yanına gitmiştim. O beni duymasa bile ben onunla sabaha kadar konuşmuş ve onu izlemiştim.

Daldığım o düşüncelerden ismimi duymamla bir çırpıda çıktığımda gözlerim hızla bana seslenen kişiye çevrildi. Cengiz Demir'e ona baba bile demek gelmezken içimden o bana oğlum diyordu.

"Vural oğlum! Sence de artık onlara anlaşmamızı açıklamanın zamanı gelmedi mi?"

Beynimin içindekileri zorlukla bir kenara itmeye çalıştığımda, bütün gözlerin bana döndüğünü hissettim. Oteldeki herkes bana bakıyordu; Alev de dahil. Bakışlarımı kimseye değdirmeden sadece Alev’e odakladığımda, bu sefer de kulağımda Cengiz’in sesi yankılandı:

"Eğer Alev tek bir şeyden bile haberdar olur da planımı altüst ederseniz, bu yaptığımı gerçeğe çeviririm oğlum."

Zorlukla yutkunup başımı Cengiz’e çevirdiğimde kendime sessizce fısıldadım. Sahiden değil, kalbime fısıldadım. Cengiz’in duyması işime gelmezdi. "Eğer bu oyunu kazanmak ve Alev’i kurtarmak istiyorsan belli etmemelisin. Oyunun sonuna kadar amacını kimseye belli etmemelisin. Kendine gel Vural, onu düşün."

Kimsenin duymadığına emin olduğum bu hatırlatmayla omuzlarımı dikleştirdim. Başımı kaldırıp her zamanki alaycı tavrıma büründüm. "Tabii ki onlar da çok meraklanmışlardır zaten. Oyuncularımızı daha fazla bekletmeden her şeyi açığa kavuşturalım," dedim. Sustuğumda Cengiz’in bana attığı bakışları görerek, her ne kadar dilim varmasa da devam ettim: "Babacığım..."

Benim sözlerimin hemen ardından Rıza çıldırmış gibi olduğu yerde bağırmaya başladığında, Alev’e bakmamak için büyük bir savaşa girdim. Onun bakışlarını üstümde hissediyordum ama ona bakmaya cesaret edemiyordum.

"ULAN BANA BAK CENGİZ! MAHVEDERİM SENİ, DUYDUN MU BENİ? YIKARIM SENİN O OTELİNİ BAŞINA! DELİ ETME BENİ!"

Cengiz, Rıza’nın sözlerine inanamaz gibi başını yana eğip gözlerini açtığında, adımlarımı onun yanına atmaya başladım. Tabii aynı zamanda silahımı da çıkarıyordum.

"Rıza, sence de bunlar bu durumdayken fazla iddialı sözler değil mi be adamım?" dedi Cengiz. "Sonuçta şöyle bir etrafına ve bulunduğun duruma baktığında; kimin, nereyi, kimin başına yıkabileceği gayet belli oluyor. Değil mi?"

Cengiz gözlerini başına silah dayalı insanlara çevirdiğinde ben de çoktan onun yanında yerimi almıştım. Onun gibi dikkatle etrafımdaki insanlara baktığımda, hepsinin korku dolu gözlerle Cengiz’e baktığını gördüm. Cengiz cevap alamamanın etkisiyle sıktığı dişlerinin arasından tekrar gürlediğinde sesi de oteldeki herkesi yerinde zıplatmaya yetmişti. "Değil mi!"

Herkes telaşla başını sallamaya başladı. Onlar dışında... Kaan, Hüseyin, Cevdet, Rıza ve... Alev dışında. Onların haricinde oteldeki herkes Cengiz Demir’den korkuyordu. Başımı yanımda duran Cengiz’e çevirip yüzünü inceledim. Gözlüklerinin kapladığı yüzünde merhametten tek bir iz bile yoktu. Özenle şekillendirdiği saçları, yaşına rağmen onu genç gösteriyordu ama bu önemli değildi. Çünkü onun da bana bakmasıyla gözlerim tek bir noktaya odaklanmıştı: Gözlerine. Çattığı kaşlarının altından bana bakan, mavinin en koyu tonu olan o gözlerine...

Sessizce birbirimize bakarken etrafta olanları pek duymuyordum o an. Ona "baba" dediğim anları düşünüyordum. Nasıl fark edememiştim ben onun bu caniliğini? Daha yedi yaşıma bastığım gün, sırf onun istediği masum birini vurmadım diye o beni vurmuştu; hem de üç yerden, arka arkaya.

Önce karın boşluğumdan vurmuş ve bağırmıştı: "Bizim dünyamızda..." Sonra ikinci mermiyi kafama doğru ateşlemişti: "Öldürmezsen..." Ve en sonunda üçüncü kurşun için silahını kalbime indirmişti. Ve deponun içinde son cümlesini bir idam hükmü gibi mühürlemişti: "Ölürsün!"

O gün ilk mermiyle iki büklüm olup yere yığıldığım için başıma ve kalbime gelecek mermilerden kurtulmuştum ama eğilmesem bunu yapacak olması hafızamdan hiç gitmiyordu. O gün anlamıştım yaşadığım hayatın ciddiyetini. Yere yığıldığımda çocuk yaşımda bile olsam kendime sessizce fısıldamıştım:

"Onun dünyasında öldürmezsen... Ölürsün Vural."

Anılarımdan, Cengiz’in bir anda sola doğru eğilmesi ve hemen ardından duyulan silah sesiyle çıkmak zorunda kaldığımda ikimizin de bakışları sesin geldiği tarafa yöneldi. Son günlerde geçmişe çok fazla daldığım için hiçbir şeyi kavrayamıyordum. Otelde yükselen çığlıklarla kendimi sarstım ve karşıma baktım. Tetiği çekip Cengiz’e doğru sıkan kişi Cevdet’ten başkası değildi.

Biz ne olduğunu anlayamazken Cevdet’in başlattığı karmaşa büyüdü ve işler değişti. Şayet artık silahların baktığı yönler tamamıyla farklıydı.
Otelde bir silah sesi daha duyulduğunda, bu ses kapı tarafındandı. Göz ucuyla kapıya baktığımda hiç beklemediğim birini gördüm: Göktuğ’u. İçeriye elindeki silahı sanki bir oyuncakmış gibi büyük bir zevkle sallayarak girdi. Ve alaycı sesi lobide onunla beraber yankılandı:

"Selam baylar ve bayanlar! Ben Göktuğ Demir. Duyduğuma göre bensiz yapamamışsınız. Ben de vicdanlı bir insan olduğum için sizi yalnız bırakmaya şu gönlüm el vermedi, geleyim dedim."

Kaşlarım çatıldı. Göktuğ ona bakan gözleri umursamadan bana bir göz kırptı ve yanımda yerini aldı. Hâlâ burada ne aradığını düşünürken o zihnimi okumuş gibi gözleriyle Cengiz’i işaret etti. Ne demek istediğini anlayıp nefesimi verdiğimde Rıza ve ekibi Göktuğ'un gelmesini çoktan atlamış ve asıl duruma odaklanmışlardı.

Cevdet, başındaki adamdan kurtulup elinden aldığı silahı Cengiz’e çevirmişti. Onun bu hareketiyle Kaan ve Hüseyin de aynısını yaptığında artık silahların namlularının yönleri değişmişti:

Cengiz’in silahı Rıza’ya,
Benim silahım Cevdet’e,
Göktuğ’un silahı Kaan’a,
Güliz’in silahı ise Hüseyin’e bakıyordu.

Bakışlarımı Alev’in olduğu tarafa çevirdiğimde beklediğimin aksine yerinde olmadığını fark ettim. Gözlerim hızla etrafı tararken başına bir şey gelmiş olması düşüncesi zihnimi doldurdu. Kalbim korkuyla çarparken Cengiz’in bakışlarını üstümde hissettim. Nefeslerimin beni ele vermesinden korkarken Cengiz, sanki bu halimle eğleniyormuş gibi başını önüne çevirdi ve alaycı bir ifadeyle tüm otelin duyabileceği bir şekilde konuştu:

"Vural... Aradığın kişi şurada duran kız mı evladım?"

Duyduğum sesle olduğum yerde kaldım. Doğrulttuğum silahı yavaşça indirirken bakışlarımı silahı indirdiğim gibi yavaş bir şekilde Cengiz’in baktığı tarafa çevirdim. Gözlerim gördüğü kişiyle çaresizce kapanırken, onu koruyamamış olmak bir kez daha beni yıktı.

Cengiz Demir yine bir plan kurmuştu ama bu defa üstünde kumar oynadığı kişi ben değildim. Oydu. Alev Armağan. Gözlerimi açtığımda onun bana olan bakışlarını gördüm. Yaşadıklarımın acısı boğazımı sıkarken, onun nasıl baktığını çözmeye çalıştım.

Ona tüm bunları isteyerek yapmadığımı göstermiştim, yine de benden nefret eder miydi gülüşüne öldüğüm kadın? Tek bir bakışına hasret duyduğum kadın, onu koruyamadım diye benden yine nefret edip gözlerini kaçırır mıydı?

Omuzlarım çöktüğünde tek bir kelime edemedim. Anlasın istedim. Gözlerim hayatımda ilk defa garip bir ıslaklıkla dolduğunda, kafamı sağa çevirerek bakışlarımı ondan çektim ve dudağımı ısırdım. Çenem titriyordu. Yorulmuştum. Onun bana bir kez daha nefretle bakmasını kaldıramazdım.

Bu yüzden de dik durup ona suçlu olmadığımı göstermem gerekiyordu. Derin bir nefes alıp başımı hafifçe kaldırdığım an gördüğüm şeyle etrafımda ki tüm sesler kesildi. Öylece kalakaldım. Çünkü şu an baktığım şey, bugüne kadar susma sebebimdi. Alev’in hayatını tehlikeye sürükleyen o keskin nişancıydı.

Cengiz her şeyi tahmin etmişti. Her şeyi planlamıştı. Alev’in göremeyeceği bir kolonun arkasında ona doğrultulan ve muhtemelen birazdan ateşlenecek olan bir silah vardı. "Hayır" dercesine başımı sallarken hızla Alev’e döndüm. Tahmin ettiğim gibi haberi yoktu. Adımlarımı önce yavaş, sonra bir hızlı bir şekilde Alev’e doğru atmaya başladığımda Cengiz’in sesini duydum:

"Çok bekledik... Artık kozumu oynamanın zamanı geldi."

Cengiz’in sözünü bitirmesini beklemeden son gücümle Alev’e koştum. Ve koşarken de istemsiz bir şekilde adını dudaklarımın arasına korkuyla yolladım "Alev!". Belimdeki bomba umurumda değildi, onun canı benden daha önemliydi. Kendimi Alev’in önüne siper etmemle otelde patlayan silah sesi her şeyi susturdu.

Cengiz, Alev’in vurulacağından ve benim de buna engel olacağımdan o kadar emindi ki buraya bakma gereği bile duymamıştı. Ama hiçbir şey onun istediği gibi gitmeyecekti bunun için kendime büyük bir söz vermiştim.

Düştüğümüz yerde gözlerimi hızlıca açıp elimi Alev'in yanağına koydum. İyi miydi? Oda az önceki bakışlarına rağmen endişeli gözlerle beni izlerken başını göğsüme yasladım ve derin bir nefes aldım. Hiç konuşmuyor olması beni ürkütse de, bugün bu otelde vurulan ne o olmuştu ne de ben. Cengiz’e istediğini vermemiştim. Alev’in önüne geçip onu kollarımın arasına aldığımda, aynı zamanda ikimizi de yere atarak mermiden kurtarmıştım. Mermi ikimizden birine değil, otelin duvarına saplanmıştı.

Yerde, Alev’in başı göğsümdeyken bunun bir savaş ilanı olduğunu biliyordum. Ben bugün o mermiyi engelleyerek Cengiz’e karşı kendi savaşımı başlatmıştım. Cengiz’in Rıza’ya ettiği o son teklif ise bu savaşın ne kadar kanlı olacağının kanıtıydı.
Cengiz, lobideki herkesin kanını donduran o teklifi sunduğunda herkesin sesi bıçak gibi kesilmişti:

"Rıza Armağan... Sana bir teklif sunuyorum. Ya tüm mal varlığını bana devredersin, ya da biricik kızın Alev Armağan'a veda edersin. Seçim senin: İmparatorluğun mu, yoksa kızın mı?"