Bölüm 17

Yazar: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: Bölüm 17

Telefon ekranındaki son mesaja birkaç saniye daha baktım.

“Babanızın mektubunu okumamanız gerekiyordu.”

Bir insanın yıllar önce ölmüş bir adamın bıraktığı mektuptan haberdar olması...

Normal şartlarda bunun mümkün olmadığını düşünürdüm.

Ama artık normal şartlarda değildik.

Telefonu cebime koydum.

Elif hâlâ yanımdaydı.

— Bir şey söylemeyecek misin? diye sordu.

— Söyleyeceğim.

— Ne?

Koridorun sonundaki pencereye baktım.

Akşamın karanlığı yavaş yavaş şehrin üzerine çökmeye başlamıştı.

— Arşiv-5'e gideceğiz.

Elif başını hafifçe eğdi.

— Mesajda gitmememiz söylendi.

— Biliyorum.

— O yüzden mi gideceğiz?

— Hayır.

Ona döndüm.

— Çünkü artık orada ne olduğunu bilmek zorundayız.

Elif birkaç saniye sustu.

Sonra hafifçe gülümsedi.

— Tahmin ettiğim cevap.

Birlikte yürümeye devam ettik.

Bu kez aramızdaki sessizlik farklıydı.

Eskiden sessizlik olduğunda ikimiz de ne söyleyeceğimizi düşünürdük.

Şimdi ise bazı şeyleri söylemeden de anlayabiliyorduk.

Bunun ne zaman başladığını bilmiyordum.

Belki ilk kahvede.

Belki gece yarısı gelen “Eve vardın mı?” mesajlarında.

Belki de yağmur altında yürürken elimi tuttuğu o akşam.

Ama bildiğim bir şey vardı.

Elif artık sadece birlikte çalıştığım biri değildi.

Ve bunu kendime itiraf etmekten hâlâ çekiniyordum.

Çünkü hayatım boyunca bazı şeyleri kontrol etmeyi öğrenmiştim.

Duygularımı da.

Ama Elif söz konusu olduğunda...

Kontrol etmek giderek zorlaşıyordu.

---

Toplantı odasına girdiğimizde Selim Aras bizi bekliyordu.

Masasının üzerinde birkaç dosya vardı.

Bize baktı.

Sonra gözleri önce bana, ardından Elif'e kaydı.

— Oturun.

Sandalyelere geçtik.

Ben telefonu masanın üzerine koydum.

Mesajları gösterdim.

Selim Bey ekranı dikkatlice inceledi.

Yüzündeki ifade değişmedi.

Ama onu uzun zamandır tanıdığım için, bazı şeylerin değiştiğini anlayabiliyordum.

— Bu numarayı daha önce gördünüz mü? diye sordu.

— Hayır.

— Arama oldu mu?

— Sadece mesaj.

— Kaç tane?

— Üç.

Telefonu ona doğru çevirdim.

Mesajları tekrar okudu.

Özellikle sonuncusunda biraz daha uzun kaldı.

“Babanızın mektubunu okumamanız gerekiyordu.”

Telefonu masaya bıraktı.

— Mektuptan haberdar.

— Evet.

— B-12'den de.

Elif araya girdi.

— Ve Arşiv-5'e gitmemizi istemiyor.

Selim Bey sandalyesine yaslandı.

— Belki de tam olarak istediği şey budur.

Odadaki hava bir anda değişti.

Kaşlarımı çattım.

— Yani?

— Size bir şey yapmanızı söyleyen herkesin gerçekten bunu istediğini varsaymayın.

Elif başını salladı.

— Bir yönlendirme olabilir.

— Olabilir.

Selim Bey dosyalardan birini açtı.

— Ama bu, Arşiv-5'e gitmeyeceğiniz anlamına gelmiyor.

Dosyayı bize doğru çevirdi.

— Sadece oraya ne amaçla gittiğinizi çok iyi bilmeniz gerekiyor.

Sayfalardan birine baktım.

Eski kayıtların bir listesi vardı.

— Bunlar ne?

— 2009 yılına ait arşiv erişim kayıtları.

Kalbim hızlandı.

Elif hemen dosyaya eğildi.

— Bunları nereden buldunuz?

— Eski kayıtların tamamını yeniden tarattırdım.

Parmağıyla bir satırı gösterdi.

— A-417.

Sonra altındaki satıra.

— A-418.

Ardından birkaç satır daha gösterdi.

— Ama asıl ilginç olan bunlar değil.

Bir satıra parmağını koydu.

21 Mart 2009 — B-12 — Erişim kaydı.

Gözlerimi satırdan ayıramadım.

— B-12 mi?

— Evet.

Elif hemen sordu:

— Kim girmiş?

Selim Bey başını iki yana salladı.

— İsim yok.

— Nasıl yani?

— Kayıtta yalnızca personel kodu var.

— Kod?

— 47-19.

O anda aklımdan bir sürü ihtimal geçti.

Babam?

Mehmet Yalçın?

Nihat Acar?

Başka biri?

Selim Bey bir başka belge çıkardı.

— Personel kodlarını araştırıyoruz. Ama eski sistem nedeniyle kayıtların tamamına ulaşamadık.

— Yani bu kodun kime ait olduğunu henüz bilmiyoruz.

— Doğru.

Elif sessizce konuştu:

— Ama en azından şunu biliyoruz.

Hepimiz ona baktık.

— Babamın mektubu 12 Nisan 2009 tarihli. B-12'ye erişim kaydı ise 21 Mart 2009.

Ben devam ettim:

— Yani mektubu bırakmadan önce odaya girmiş.

Selim Bey başını salladı.

— Büyük ihtimalle.

Masadaki belgeye tekrar baktım.

Bir tarih.

Bir oda.

Bir kod.

Ve yıllardır kimsenin önemsemediği bir kayıt.

Bazen gerçeğin en büyük parçaları, en önemsiz görünen satırların içinde saklanıyordu.

Elif bana baktı.

— Arşiv-5.

Başımı salladım.

— Evet.

Selim Bey ayağa kalktı.

— Gidiyorsanız dikkatli olun.

— Gideceğiz.

Bir an sustu.

Sonra bana baktı.

— Kerem.

— Efendim?

— Bu artık sadece babanın dosyası değil.

Ne demek istediğini anladım.

Başımı salladım.

— Biliyorum.

Selim Bey Elif'e döndü.

— Sen de onunla kal.

Elif hiç tereddüt etmeden:

— Kalacağım.

dedi.

İçimde istemsiz bir sıcaklık oluştu.

Bunu belli etmemeye çalıştım.

Ama Elif bana baktığında gözlerindeki küçük gülümsemeyi gördüm.

---

Binadan çıktığımızda hava soğumuştu.

Arabaya doğru yürürken Elif ellerini montunun ceplerine soktu.

— Acıktın mı? diye sordu.

Bir an şaşırdım.

— Şimdi mi?

— Evet.

— Neden?

— Çünkü sabahtan beri doğru düzgün bir şey yemedin.

Gülümsedim.

— Sen de yemedin.

— Ben soruyorum.

— O zaman evet.

— Güzel.

— Güzel mi?

— Önce bir şey yiyeceğiz.

— Sonra Arşiv-5.

— Sonra Arşiv-5.

Arabaya bindik.

Motoru çalıştırmadan önce birkaç saniye öylece oturdum.

Elif emniyet kemerini taktı.

— Ne oldu?

— Hiç.

— Bazen “hiç” dediğinde kesin bir şey oluyor.

Ona baktım.

— Babamın mektubunu bulduğumuzdan beri ilk defa...

— Ne?

Cümleyi tamamlamakta zorlandım.

— İlk defa biraz rahatım.

Elif sessizce dinledi.

— Neden?

— Çünkü yıllardır onun hakkında cevaplanmamış sorularım vardı.

— Şimdi cevaplarını mı bulacaksın?

— Belki hepsini değil.

Kısa bir nefes aldım.

— Ama en azından artık nereden başlayacağımı biliyorum.

Elif başını salladı.

— Bence baban da bunu istiyordu.

— Nereden biliyorsun?

— Çünkü seni tanıyorum.

Bir an sustum.

Bu cümle beklemediğim kadar dokundu bana.

— Beni tanıyor musun gerçekten?

Elif gözlerimin içine baktı.

— Sanırım düşündüğünden daha fazla.

Kalbim hızlandı.

Ama bu kez başka bir şey söylemedim.

Arabayı çalıştırdım.

Şehrin ışıkları önümüzde uzanırken Arşiv-5'e doğru yola çıktık.

Ve ikimiz de bilmiyorduk.

O gece bizi bekleyen şeyin...

Babamın geçmişinden kalan son parça olmadığını.

Asıl hikâyenin daha yeni başladığını.
Arşiv binasına vardığımızda saat gece yarısına yaklaşmıştı.

Binanın dışı neredeyse tamamen karanlıktı.

Sadece giriş tarafındaki birkaç ışık yanıyordu.

Arabadan indiğimde soğuk hava yüzüme çarptı.

Elif kapıyı kapatıp yanıma geldi.

Bir süre binaya baktık.

Dışarıdan bakınca sıradan görünüyordu.

Eski bir bina.

Sessiz koridorlar.

Yıllardır değişmeyen duvarlar.

Ama artık biliyordum.

Bazı binalar dışarıdan ne kadar sıradansa, içinde taşıdığı geçmiş o kadar ağır olabiliyordu.

Elif sessizliği bozdu.

— Hazır mısın?

— Hayır.

Gülümsedi.

— Güzel.

— Nesi güzel?

— En azından dürüstsün.

Ben de gülümsedim.

— Sen?

— Ben de değilim.

Sonra kapıya doğru yürüdük.

İçeri girdiğimizde eski kâğıt ve toz kokusu yeniden yüzüme çarptı.

Bu koku artık bana yabancı değildi.

Arşiv-5'in bulunduğu koridora doğru ilerledik.

Adımlarımız boş koridorda yankılanıyordu.

Bir süre sonra Elif durdu.

— Bir dakika.

Ben de durdum.

— Ne oldu?

Duvarın üzerindeki eski panoya baktı.

— Şu.

Yaklaştım.

Pano yıllardır kullanılmıyordu.

Üzerinde eski oda numaraları ve bazı arşiv bölümlerinin listeleri vardı.

Elif parmağını bir satırın üzerinde gezdirdi.

— B-12.

— Burada ne işi var?

— Oda numarası değil.

Altındaki küçük yazıyı gösterdi.

“Ek Evrak Kontrol Birimi.”

Birbirimize baktık.

— B-12 sadece depo değilmiş, dedim.

— Belki de geçici kontrol odasıydı.

— Peki neden kayıtlarda depo olarak geçiyor?

Elif omuzlarını hafifçe kaldırdı.

— Çünkü biri sonradan değiştirmiş olabilir.

Bu cümle ikimizin de dikkatini çekti.

Hiçbirimiz konuşmadık.

Sonra Arşiv-5'in kapısına geldik.

Kapıyı açtım.

İçeri girdiğimizde ışığı yaktık.

Raflar hâlâ aynıydı.

Dosyalar.

Klasörler.

Eski kutular.

Ama bu kez dosyaların kendisinden çok çevresine bakacaktık.

Babamın söylediği gibi.

Dosyayı değil, dosyanın çevresini.

Elif masanın üzerine eski erişim defterlerinden birkaçını koydu.

— Başlayalım.

— Tarihten mi?

— 2008 sonundan.

Başımı salladım.

İkimiz farklı defterleri incelemeye başladık.

Dakikalar geçti.

Sonra yarım saat.

Bir saat.

Gözlerim yorulmaya başlamıştı.

Tam bir şey çıkmayacağını düşünmeye başladığım sırada Elif'in sesi geldi.

— Kerem.

Başımı kaldırdım.

— Buldun mu?

— Sanırım.

Yanına gittim.

Defteri bana çevirdi.

Bir satırı gösterdi.

18 Mart 2009.

Altında:

A-417 — teslim.

Bir alt satırda:

B-12 — erişim.

Ama asıl dikkat çekici olan başka bir şeydi.

Erişim saatinin yanında küçük bir not vardı.

“Evrak değil.”

Kaşlarımı çattım.

— Bu ne demek?

— Bilmiyorum.

— Evrak değilse ne?

Elif sayfayı dikkatlice inceledi.

— Belki dosyanın kendisi değildi.

— Başka ne olabilir?

Bir süre düşündüm.

Sonra aklıma geldi.

— Ek.

Elif başını kaldırdı.

— Ne?

— Evrak değilse... dosyanın eki olabilir.

Defterdeki satırı tekrar okudum.

A-417.

B-12.

18 Mart.

Bütün bunlar birbirine bağlanıyordu.

Ama hâlâ bir eksik vardı.

M.Y.

Mehmet Yalçın.

Elif başka bir defteri açtı.

— Şuna bak.

Sayfanın altında bir imza vardı.

M.Y.

İmzanın yanında tarih:

21 Mart 2009.

Elif fısıldadı:

— A-418.

Başımı salladım.

— Evet.

Birbirimize baktık.

Sonra Elif sayfayı çevirdi.

Arka tarafta küçük bir ek kayıt vardı.

Bu kez yazı farklıydı.

Daha sonra eklenmiş gibiydi.

Tek cümle:

“Asıl belge teslim alınmadı.”

İçimde bir ürperti oluştu.

— Demek mesele buydu.

Elif başını salladı.

— Defter teslim edilmiş.

— Ama asıl belge yok.

— Ve biri bunun kaydını tutmuş.

— Sonra da kaydı değiştirmeye çalışmış.

Elif sayfayı gösterdi.

— Şurada bir şey daha var.

Sayfanın köşesinde silinmiş bir numara vardı.

Kalemin izi hâlâ belli oluyordu.

Elif telefonunun ışığını açıp sayfaya tuttu.

Rakamları seçmeye çalıştık.

47-19.

İkimiz de sustuk.

Selim Bey'in verdiği personel kodu.

Aynı kod.

B-12.

21 Mart 2009.

M.Y.

47-19.

Bütün parçalar aynı noktaya çıkıyordu.

Ama bu kez başka bir soru ortaya çıktı.

— 47-19 kim? diye sordum.

Elif başını iki yana salladı.

— Henüz bilmiyoruz.

— Peki o gün neden B-12'ye girdi?

— Belki belgeyi almak için.

— Ama belge alınmamış.

— O zaman biri onu almamış.

Sessizlik.

Sonra Elif bana baktı.

— Kerem.

— Efendim?

— Belki de belge hiç burada değildi.

Bu ihtimal aklımda yankılandı.

— Yani?

— Belki B-12'ye sadece bir kayıt bırakıldı.

— Asıl belge başka yere gönderildi.

— Evet.

Bir an düşündüm.

Sonra babamın mektubunu hatırladım.

“Bazı şeyler tek bir yerde tutulmadı. Bilerek dağıtıldı.”

Gözlerimi kapattım.

Babam bunu yıllar önce biliyordu.

Ve şimdi biz aynı izleri yeniden takip ediyorduk.

Tam o sırada koridordan bir ses geldi.

Bir kapı kapanmıştı.

Elif'le aynı anda birbirimize baktık.

— Burada biri var, dedim.

Elif başını salladı.

Işığı kapattık.

Odanın içinde sessizce bekledik.

Ayak sesleri yaklaşmadı.

Bir süre sonra koridorda tekrar sessizlik oluştu.

Elif fısıldadı:

— Güvenlik olabilir mi?

— Olabilir.

— Ama buraya geldiğimizi kimseye söylemedik.

Haklıydı.

Bir süre bekledikten sonra kapının yanına gittim.

Koridora baktım.

Kimse yoktu.

Ama yerde bir şey vardı.

Küçük, beyaz bir kâğıt.

Eğilip aldım.

Üzerinde sadece bir cümle yazıyordu.

“47-19'u aramayın.”

Elif yanıma geldi.

Kâğıdı gördüğünde yüzü ciddileşti.

— Bunu kim bıraktı?

— Bilmiyorum.

Kâğıdı çevirdim.

Arkasında hiçbir şey yoktu.

Elif bana baktı.

— Sence gerçekten 47-19'u aramamızı istemiyorlar mı?

Kâğıdı katladım.

— Hayır.

— Neden?

Gözlerimi ona çevirdim.

— Çünkü artık emin olduğum bir şey var.

— Ne?

— Birileri bize sürekli ne yapmamamız gerektiğini söylüyor.

Kısa bir sessizlik oldu.

— Ve her seferinde aynı şeyi yapmamız için bir sebep bırakıyorlar.

Elif hafifçe gülümsedi.

— O zaman?

— O zaman 47-19'u bulacağız.

Tam o anda telefonum titredi.

Ekrana baktım.

Yeni bir mesaj.

Bu kez yalnızca dört rakam vardı.

4719

Altında ikinci mesaj geldi.

“Geç kaldınız.”

Elif telefon ekranına baktı.

Sonra gözlerini kaldırıp bana çevirdi.

— Kerem...

— Biliyorum.

Telefonu cebime koydum.

Ama bu kez içimde korku yoktu.

Çünkü bazı soruların peşinden gitmekten başka seçeneğin kalmadığı anlar vardır.

Biz de o noktaya gelmiştik.

Elif çantasını aldı.

— Çıkalım.

— Nereye?

— 47-19'un kim olduğunu öğrenmeye.

Kapıya doğru yürüdü.

Ben de arkasından gittim.

Tam çıkarken masanın üzerinde duran deftere son kez baktım.

Sayfanın altında daha önce fark etmediğim küçücük bir not vardı.

Yaklaşıp okudum.

“H.D.”

Hasan Demir.

Babam.

Altında ise tek bir tarih:

3 Aralık 2008.

Babamın Nihat Acar'la son görüşmesinin tarihi.

Ve o anda anladım.

Biz 2009'daki bir kaydı araştırdığımızı sanıyorduk.

Oysa her şey...

2008'in sonlarına kadar uzanıyordu.

Babamın son dönemine.

Ve belki de ölümünden önce yaptığı son araştırmaya.

Elif kapıda beni bekliyordu.

— Geliyor musun?

Başımı kaldırdım.

— Geliyorum.

Kapıyı kapattım.

Ama bu kez içimde farklı bir his vardı.

Çünkü artık aradığımız şey yalnızca kayıp bir belge değildi.

47-19'un arkasındaki kişiyi bulmaya yaklaşıyorduk.

Ve babamın yıllar önce sustuğu yerde...

Biz konuşmaya yeni başlıyorduk. Arşiv binasından çıktığımızda gece iyice sessizleşmişti.

Kapı arkamızdan kapanırken ikimiz de birkaç saniye olduğumuz yerde kaldık.

Sanki binanın içinde bıraktığımız şey yalnızca eski dosyalar değildi.

Geçmişti.

Babamdı.

Ve yıllardır cevap bekleyen sorulardı.

Elif montunun yakasını düzeltti.

— Arabaya geçelim.

Başımı salladım.

Birlikte otoparka doğru yürüdük.

Arabaya bindiğimizde motoru çalıştırmadım.

Telefonumu çıkardım.

Mesajları tekrar açtım.

4719

“Geç kaldınız.”

Bu dört rakam artık sıradan bir personel kodu gibi görünmüyordu.

Biri bize doğrudan yazıyordu.

Üstelik bizim ne araştırdığımızı biliyordu.

Elif sessizce bana baktı.

— Bir şey düşünüyorsun.

— Evet.

— Paylaşacak mısın?

Gülümsedim.

— Henüz emin değilim.

— O zaman düşünmeye devam et.

— Kızmadın mı?

— Hayır.

— Neden?

— Çünkü bazen insanın bir şeyi söylemeden önce kendisinin anlaması gerekir.

Ona baktım.

— Sen hep böyle misin?

— Nasıl?

— Sakin.

Kısa bir kahkaha attı.

— Hiç sanmıyorum.

İlk defa o gece ikimiz de gerçekten güldük.

Kısa sürdü.

Ama iyi geldi.

Sonra Elif ciddileşti.

— 47-19 hakkında bir fikrin var mı?

Başımı iki yana salladım.

— Hayır.

— Peki H.D.?

— Babam.

— Neden 3 Aralık 2008 tarihini özellikle yazmış olabilir?

Bu soruya cevap vermek kolay değildi.

Çünkü o tarih benim için yalnızca eski bir kayıt değildi.

Babamın Nihat Acar'la yaptığı son görüşmenin tarihi idi.

Babamın ölümünden önceki dönemdi.

Ve şimdi aynı tarihin Arşiv-5'teki bir kaydın yanında karşımıza çıkması tesadüf gibi görünmüyordu.

— Nihat Acar'la konuşmamız gerekiyor, dedim.

Elif başını salladı.

— Sabahı bekleyecek miyiz?

Saatime baktım.

— Çok geç.

— O zaman sabah ilk iş.

Arabayı çalıştırdım.

Şehir ışıkları camlardan geçip gidiyordu.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Sonra Elif:

— Kerem?

— Efendim?

— Bugün iyi misin?

Soruyu duyunca gözlerimi yoldan ayırmadım.

— Bilmiyorum.

— Mektup yüzünden mi?

— Biraz.

Kısa bir sessizlik oldu.

— Babamın el yazısını yıllar sonra görmek garipti.

— Tahmin edebiliyorum.

— Sanki odadaymış gibi hissettim.

Elif cevap vermedi.

Birkaç saniye sonra elini vitesin yanına koydu.

Elimi tuttu.

Bu kez ben şaşırdım.

Aracı kullanmaya devam ederken göz ucuyla ona baktım.

— Ne yapıyorsun?

— Yanındayım demiştim.

Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu.

Elini çekmedim.

Bir süre öyle devam ettik.

Şehrin ışıkları önümüzden akarken, ilk kez dosyadan, belgelerden ve geçmişten başka bir şey düşünüyordum.

Elif'in eli elimdeydi.

Ve o an...

Her şey biraz daha kolaydı.

---

Sabaha karşı eve geldiğimde uyumak istemedim.

Mektubu masanın üzerine koydum.

Lambayı açtım.

Babamın yazdığı her satırı yeniden okudum.

Bir cümleye takıldım.

“Gerçeği görünmez hâle getirdiler.”

Altını çizmedim.

Ama zihnime kazıdım.

Sonra başka bir şey fark ettim.

Mektuptaki bazı harfler diğerlerinden daha koyuydu.

Özellikle:

A

4

1

7

Tesadüf olabilirdi.

Ama artık tesadüflere eskisi kadar güvenmiyordum.

Mektubu masaya düz şekilde koydum.

Sonra eski dosyadan çıkardığım notları yanına yerleştirdim.

A-417.

A-418.

B-12.

47-19.

3 Aralık 2008.

18 Mart 2009.

21 Mart 2009.

Hepsi bir masanın üzerinde duruyordu.

Birbirinden kopuk parçalar gibi.

Ama aralarında görünmeyen bir bağ vardı.

Telefonum çaldı.

Elif.

Saat sabahın dördüne geliyordu.

Açtım.

— Alo?

— Uyandırdım mı?

— Hayır.

— Yalan söylüyorsun.

Gülümsedim.

— Sen de uyumadın.

— Benim de uykum yok.

— Neden aradın?

Kısa bir sessizlik.

— Sadece iyi misin diye merak ettim.

Bu cümle içimde beklemediğim bir yere dokundu.

— İyiyim.

— Emin misin?

— Evet.

— Güzel.

Telefonu kapatacak sandım.

Ama kapatmadı.

— Kerem?

— Efendim?

— Bugün çok şey oldu.

— Evet.

— Yarın daha fazlası olabilir.

— Muhtemelen.

— O yüzden...

Durdu.

— Kendine dikkat et.

Gülümsedim.

— Sen de.

— Tamam.

Telefon kapandı.

Ekrana birkaç saniye baktım.

Sonra farkında olmadan gülümsedim.

Babamın mektubu hâlâ masadaydı.

Geçmiş bütün ağırlığıyla karşımdadaydı.

Ama artık yalnız değildim.

---

Sabah olduğunda ilk iş Nihat Acar'ın adresini araştırdık.

Öğleye doğru görüşme için onay çıktı.

Elif arabaya binerken elinde iki kahve vardı.

Birini bana uzattı.

— Şekersiz.

Bardağı aldım.

— Bunu nasıl hatırlıyorsun?

— Unutmuyorum.

— Teşekkür ederim.

— Önemli değil.

Arabayı çalıştırdım.

Yola çıktık.

Nihat Acar'ın bulunduğu yere yaklaştıkça içimdeki gerginlik arttı.

Çünkü artık yalnızca yaşlı bir adamla konuşmaya gitmiyorduk.

Babamın geçmişine gidiyorduk.

---

Nihat Acar bizi kapıda karşıladı.

Yaşı ilerlemişti.

Ama bakışları hâlâ dikkatliydi.

Beni görünce birkaç saniye sustu.

Sonra:

— Hasan'ın oğlusun.

dedi.

Başımı salladım.

— Evet.

Gözleri Elif'e kaydı.

— Siz de?

— Elif.

Nihat Bey başını salladı.

— Girin.

İçeri geçtik.

Ev sade ve düzenliydi.

Duvarlarda eski fotoğraflar vardı.

Masaya oturduk.

Nihat Bey çayları koydu.

Sonra bana baktı.

— Babanın mektubunu buldun mu?

İçimde bir şey koptu.

Elif bile şaşırmıştı.

— Nereden biliyorsunuz?

Nihat Bey cevap vermedi.

Sadece bana baktı.

— Çünkü Hasan onu bırakmadan önce bana söylemişti.

Odadaki sessizlik ağırlaştı.

— Ne söyledi?

Nihat Bey derin bir nefes aldı.

— “Bir gün oğlum bu dosyayı bulursa, ona gerçeği anlatmak zorunda kalacaksın,” dedi.

Sandalyede biraz öne eğildim.

— Hangi gerçeği?

Nihat Bey gözlerini benden kaçırdı.

Sonra yavaşça konuştu.

— 47-19'u.

Elif'le aynı anda birbirimize baktık.

Nihat Bey devam etti:

— Ama size hemen söyleyemem.

— Neden?

Başını kaldırdı.

— Çünkü 47-19 bir insanın adı değildi.

Kalbim hızlandı.

— Neydi?

Nihat Bey birkaç saniye sustu.

Sonra:

— Bir dosyanın içindeki...

Cümlesini tamamlamadan kapının dışından bir ses geldi.

Üçümüz de sustuk.

Nihat Bey'in yüzündeki ifade bir anda değişti.

Ayağa kalktı.

Pencereye doğru yürüdü.

Perdeyi hafifçe araladı.

Dışarı baktı.

Sonra bize döndü.

— Buraya geldiğinizi kimseye söylemediniz, değil mi?

— Hayır.

Nihat Bey'in yüzü bembeyaz olmuştu.

— O zaman neden...

Cümlesini tamamlayamadı.

Telefonum titredi.

Ekrana baktım.

Yeni mesaj.

“Nihat Acar'a güvenmeyin.”

Mesajın hemen altında ikinci satır vardı.

“Çünkü o da her şeyi anlatmadı.”

Başımı kaldırıp Nihat Acar'a baktım.

Elif de ekranı görmüştü.

Nihat Bey'in yüzünde ise yıllardır sakladığı bir sırrın ağırlığı vardı.

Ve o an...

47-19'un ne olduğunu öğrenmekten daha önemli bir şey olduğunu anladım.

Nihat Acar'ın neden korktuğunu öğrenmemiz gerekiyordu. Nihat Acar'ın yüzüne baktım.

Az önceye kadar sakin görünüyordu.

Şimdi ise yıllardır taşıdığı bir yük, yüzünün her çizgisinde kendini belli ediyordu.

Telefonumu masanın üzerine bıraktım.

Ekrandaki mesaj hâlâ açıktı.

“Nihat Acar'a güvenmeyin.”

Altında ikinci cümle:

“Çünkü o da her şeyi anlatmadı.”

Nihat Bey telefona baktı.

Sonra gözlerini bana çevirdi.

— Size kim mesaj atıyor?

— Bilmiyorum.

— Numara?

— Gizli.

Başını öne eğdi.

— Demek sonunda başladılar.

Elif hemen sordu:

— Kim başladı?

Nihat Bey cevap vermedi.

— Nihat Bey, dedim. Babamın dosyasını yıllardır araştırıyoruz. Önümüze sürekli aynı isimler çıkıyor. A-417. A-418. Mehmet Yalçın. B-12. 47-19...

47-19'u söylediğim anda Nihat Bey'in eli çay bardağının üzerinde dondu.

Bunu gözden kaçırmadım.

Elif de kaçırmamıştı.

— 47-19, dedi Elif. Bunu duyduğunuzda neden böyle tepki verdiniz?

Nihat Bey bardağı masaya bıraktı.

— Çünkü Hasan'ın en son bana sorduğu şey buydu.

İçimdeki düğüm biraz daha sıkılaştı.

— Ne sordu?

Nihat Bey pencereye doğru yürüdü.

Perdeyi aralayıp dışarı baktı.

Sanki birilerinin bizi dinleyip dinlemediğini kontrol ediyordu.

Sonra perdeyi kapattı.

— Hasan bana, “47-19'un kim olduğunu değil, neyi temsil ettiğini bul,” dedi.

Elif kaşlarını çattı.

— Ne demek bu?

— Ben de ona aynı soruyu sordum.

— Cevabı?

Nihat Bey başını kaldırdı.

— “Bir gün oğlum bulacak,” dedi.

Bir süre kimse konuşmadı.

Babam yine karşıma çıkıyordu.

Yıllar önce söylediği bir cümleyle.

Sanki bütün bu zaman boyunca beni beklemişti.

— Siz ne biliyorsunuz? diye sordum.

Nihat Bey derin bir nefes aldı.

— 47-19 bir kişi değildi.

— Bunu az önce de söylediniz.

— Evet.

— O zaman nedir?

Nihat Bey masaya geri oturdu.

Gözlerini doğrudan bana dikti.

— Bir kayıt kodu.

Elif hemen sordu:

— Neyin kaydı?

Nihat Bey cevap vermeden önce uzun süre düşündü.

— Bir teslimatın.

— Hangi teslimatın?

— Asıl belgenin.

İçimde bir şeylerin yerine oturduğunu hissettim.

A-418.

“Defter teslim edildi. Asıl belge beklemede.”

Demek 47-19, o asıl belgenin hareketine ilişkin bir koddu.

Ama hâlâ eksik parça vardı.

— Belge nereye gitti?

Nihat Bey sustu.

— Nihat Bey.

— Bilmiyorum.

Ses tonu ilk defa gerçekten yorulmuş gibiydi.

— Bilmiyor musunuz?

— O gün bana sadece kayıt ulaştı.

— Kimden?

— Mehmet'ten.

Elif araya girdi.

— Mehmet Yalçın size belgeyi mi teslim etti?

— Hayır.

— O zaman neyi teslim etti?

Nihat Bey gözlerini kapattı.

— Bir defter.

Elimdeki notlara baktım.

A-418.

Defter.

M.Y.

B-12.

Her şey yeniden aynı noktaya dönüyordu.

— Peki asıl belge?

Nihat Bey cevap vermedi.

Bu kez sesimi yükseltmedim.

Sadece sordum:

— Babam biliyor muydu?

Nihat Bey gözlerini bana çevirdi.

— Evet.

Kalbim hızlandı.

— Ne biliyordu?

— Belgenin kaybolmadığını.

Elif hemen:

— Nerede olduğunu biliyor muydu?

Nihat Bey başını iki yana salladı.

— Nerede olduğunu bilmiyordu.

Bir an sustu.

— Ama kimde olduğunu biliyordu.

Odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.

— Kimdeydi?

Nihat Bey'in bakışları kapıya kaydı.

— Bunu söylemeden önce size bir şey vermem gerekiyor.

Ayağa kalktı.

Salondaki eski bir kitaplığın önüne gitti.

Kitaplardan birini çekti.

Arkasında küçük bir bölme ortaya çıktı.

Elini içeri sokup ince, kahverengi bir zarf çıkardı.

Zarfın üzerinde yalnızca bir isim vardı.

Hasan Demir.

Babamın adı.

Zarfı bana uzattı.

— Bu sana ait.

Zarfı aldım.

Ellerim titremeye başladı.

— Babam bunu size mi verdi?

— Evet.

— Ne zaman?

— Son görüşmemizde.

— 3 Aralık 2008'de mi?

Nihat Bey başını salladı.

— Evet.

Zarfı açmak için parmağımı kenarına götürdüm.

Elif bana baktı.

Gözlerinde sessiz bir destek vardı.

Zarfı açtım.

İçinden tek bir fotoğraf çıktı.

Eski bir bina.

Fotoğrafın arkasında tarih yazıyordu.

3 Aralık 2008.

Altında ise babamın el yazısıyla tek bir cümle:

“Asıl belge burada değil.”

Fotoğrafın ön tarafını tekrar çevirdim.

Binayı tanımıyordum.

Elif fotoğrafı elimden aldı.

Dikkatlice inceledi.

— Burası neresi?

Nihat Bey cevap verdi.

— Eski adliye binası.

— Hangisi?

— Yıllar önce kapatılan.

Fotoğrafın köşesinde küçük bir tabela görünüyordu.

Elif telefonu çıkarıp görüntüyü büyüttü.

Tabeladaki yazı güçlükle okunuyordu.

“Dosya Kabul ve Kayıt Birimi.”

Fotoğrafın altında ise küçük bir numara vardı.

K-19.

Elif başını kaldırdı.

— 47-19.

Nihat Bey sessizce:

— Evet.

dedi.

— 47-19 bir personel kodu değil miydi?

— Hayır.

— Peki K-19?

Nihat Bey:

— Binadaki eski kayıt odalarından birinin numarası.

İçimde garip bir his oluştu.

A-417.

A-418.

B-12.

K-19.

47-19.

Sanki yıllardır aynı hikâyenin farklı kapılarını açıyorduk.

Ama asıl belge hâlâ ortada yoktu.

Fotoğrafı dikkatlice çantama koydum.

— Neden bunu bize daha önce vermediniz?

Nihat Bey bana baktı.

— Çünkü korktum.

Bu cevap beklediğimden daha ağırdı.

— Kimden?

Nihat Bey cevap vermedi.

Elif bu kez daha yumuşak bir sesle konuştu.

— Nihat Bey, babamıza ne oldu?

Nihat Bey gözlerini kapattı.

Uzun süre sessiz kaldı.

Sonra:

— Hasan'ın başına gelenleri tek bir kişiye bağlamak doğru olmaz.

dedi.

— Ne demek istiyorsunuz?

— O dönemde bazı insanlar gerçeğin ortaya çıkmasını istemedi.

— Kimler?

— İsim veremem.

— Neden?

— Çünkü elimde onları doğrudan suçlayacak yeterli kanıt yok.

Başımı eğdim.

— Ama bir şey biliyorsunuz.

— Evet.

— Neyi?

Nihat Bey gözlerini bana çevirdi.

— Hasan'ın öldüğü gün...

Sesi titredi.

— Onunla görüşen son insan ben değildim.

İçim buz kesti.

— Kimdi?

Nihat Bey cevap vermeden önce pencereye baktı.

— Bunu size söyleyemem.

Ayağa kalktım.

— Söylemek zorundasınız.

Elif koluma hafifçe dokundu.

— Kerem.

O an öfkeyle hareket etmemem gerektiğini anladım.

Tekrar oturdum.

Nihat Bey derin bir nefes aldı.

— Size söyleyebileceğim tek şey şu.

Masadaki fotoğrafı işaret etti.

— Asıl belge K-19'da değildi.

— Nerede?

— K-19'a götürüldü.

Elif'in gözleri büyüdü.

— Sonra?

— Sonra başka bir yere gönderildi.

— Nereye?

Nihat Bey'in yüzünde yıllardır sakladığı bir sırrın ağırlığı vardı.

— Bunu yalnızca Hasan biliyordu.

Bir an durdu.

— Ve artık siz biliyorsunuz.

Telefonum tekrar titredi.

Bu kez mesaj yoktu.

Arayan numara görünmüyordu.

Sadece:

Bilinmeyen Numara

yazıyordu.

Elif bana baktı.

— Açma.

Telefon susmadı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Sonra arama kesildi.

Aradan birkaç saniye geçti.

Yeni mesaj geldi.

“K-19'a gitmeyin.”

Mesaja baktım.

Sonra Nihat Bey'e.

Nihat Bey'in yüzündeki korku her şeyi anlatıyordu.

Bu kez karar vermek zor değildi.

Ayağa kalktım.

Elif de ayağa kalktı.

— K-19'a gidiyoruz, dedim.

Nihat Bey başını öne eğdi.

— Hasan da aynı şeyi söylemişti.

Kapıya doğru yürürken durdum.

— Ne söylemişti?

Nihat Bey bana baktı.

— “Gerçeği bulmak istiyorsan, korkunun gösterdiği yere bak.”

Elif yanıma geldi.

Kapıdan çıktık.

Koridorda yürürken elimi tuttu.

Bu kez hiçbir şey söylemedi.

Ben de söylemedim.

Ama ikimiz de biliyorduk.

Önümüzde artık yalnızca bir dosya yoktu.

Babamın yarım bıraktığı bir yol vardı.

Ve biz...

O yolun sonuna kadar gitmeye kararlıydık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kategoriler ve temalar yükleniyor…