8. bölüm · GİZLİ GÖREV ADI: AŞK
Bölüm 8
Ses kayıt cihazını elimde çevirip duruyordum.
Yılların izini taşıyordu.
Kenarları çizilmiş, ekranı solmuştu.
Ama belki de içinde sakladığı kayıt, bütün soruşturmanın yönünü değiştirecekti.
Elif cihazı dikkatlice inceledi.
"Fiziksel olarak sağlam görünüyor."
"Umarım içindeki kayıt da sağlamdır."
Hiç vakit kaybetmeden kurumun dijital inceleme laboratuvarına gitmek yerine güvendiğimiz teknik uzmanlardan birine ulaşmaya karar verdik.
Henüz kime güvenebileceğimizi tam olarak bilmiyorduk.
Bu yüzden resmi süreci beklemek istemedik.
---
Teknik uzman Serkan, yıllardır dijital deliller üzerinde çalışan deneyimli bir personeldi.
Babamı da tanıyordu.
Bizi görünce kapıyı içeriden kilitledi.
"Hayırdır?"
Masanın üzerine cihazı bıraktım.
"İçindeki kaydı çıkarmamız gerekiyor."
Serkan cihazı eline aldı.
Uzun uzun inceledi.
"Pili tamamen bitmiş."
"Ama kayıt silinmemiş gibi görünüyor."
İçimde küçük de olsa bir umut doğdu.
"Ne kadar sürer?"
"Bir saat."
Elif'le laboratuvardan ayrıldık.
Koridorda yürürken ikimiz de konuşmuyorduk.
Beklemek bazen operasyon yapmaktan daha zordu.
---
Bir saat sonra telefonum çaldı.
Serkan'dı.
"Hemen gelin."
Sesinde heyecan vardı.
Laboratuvara koşar adım gittik.
Serkan bilgisayar ekranını bize çevirdi.
"Kayıt kurtarıldı."
Kalbim hızlandı.
"Dinleyebilir miyiz?"
Başını salladı.
Hoparlörün sesini açtı.
Önce cızırtılar duyuldu.
Ardından bir kapının kapanma sesi...
Sonra tanıdığım bir ses...
Babamın sesi.
Boğazım düğümlendi.
Yıllar sonra ilk kez sesini duyuyordum.
"Kayıt başladı."
Ardından başka bir erkek sesi geldi.
Oldukça sakindi.
"Bu soruşturmayı kapatmanız isteniyor."
Babam hiç tereddüt etmedi.
"Kanıtlar ortadayken bunu yapmam."
Odada kısa bir sessizlik oldu.
Sonra aynı adam yeniden konuştu.
"Bunun sonuçları olur."
Babamın cevabı netti.
"Sonuçlarından korksaydım bu görevi kabul etmezdim."
Kayıt birkaç saniye daha devam etti.
Ancak tam konuşmanın en kritik yerine gelindiğinde ses bozuldu.
Cızırtılar yükseldi.
Ardından kayıt kesildi.
Laboratuvarda derin bir sessizlik oluştu.
Elif bana baktı.
Ben ise bilgisayar ekranına kilitlenmiştim.
Babam son ana kadar geri adım atmamıştı.
---
Serkan kayıt dosyasını tekrar açtı.
"Bir şey daha var."
"Nedir?"
"Ses analizini yaptım."
Ekrana bir grafik çıkardı.
"İkinci konuşmacının sesi sistemde kayıtlı."
Ben ve Elif aynı anda öne eğildik.
"Kim?"
Serkan derin bir nefes aldı.
"Emin olmadan isim vermem."
"Karşılaştırmayı tekrar yapacağım."
"Yanılma payı var mı?"
"Çok düşük."
O anda laboratuvarın telefonu çaldı.
Serkan kısa bir konuşma yaptı.
Sonra yüzü değişti.
"Beni arşiv binasına çağırıyorlar."
"Şimdi mi?"
"Evet."
Bilgisayar ekranını kapattı.
"On dakika sonra dönerim."
Kapıdan çıktı.
Ben ve Elif laboratuvarda yalnız kaldık.
Tam o sırada bilgisayar ekranı kendiliğinden karardı.
Ardından yeniden açıldı.
Ekranda siyah zemin üzerine tek satırlık beyaz bir yazı belirdi.
"Araştırmayı bırakın."
Elif hızla klavyeye uzandı.
Ama yazı bir anda kayboldu.
Yerine normal masaüstü ekranı geldi.
İkimiz de birbirimize baktık.
"Bu..."
Elif cümlesini tamamlayamadı.
Başımı yavaşça salladım.
"Birileri sadece bizi izlemiyor."
"Ne yaptığımızı da biliyor."
Laboratuvarın kapısına yöneldim.
Koridor bomboştu.
Ama içimdeki his giderek güçleniyordu.
Gerçeğe her yaklaştığımızda...
Birileri bizden bir adım önce hareket ediyordu. Koridorun iki ucuna da baktım.
Kimse yoktu.
Laboratuvarın kapısını içeriden kapattım.
Elif bilgisayarın başına geçmişti.
"Yazı kayboldu ama iz bırakmış olabilir."
Serkan'ın kullandığı inceleme programını açtı.
Sistem kayıtlarını kontrol etmeye başladı.
Ben de laboratuvardaki güvenlik kamerasının saatine baktım.
Mesajın ekranda belirdiği dakikayı not ettim.
"Bu görüntüleri almamız gerekiyor."
Elif başını salladı.
"Önce Serkan gelsin."
---
Yaklaşık on beş dakika geçti.
Serkan hâlâ dönmemişti.
Telefonunu aradım.
Cevap vermedi.
Bir kez daha aradım.
Yine açmadı.
Bu, hiç alışık olduğum bir durum değildi.
Serkan iş sırasında telefonunu mutlaka açardı.
İçimdeki huzursuzluk büyüyordu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Serkan içeri girdi.
Yüzü solgundu.
"İyi misin?" diye sordum.
Derin bir nefes aldı.
"Arşiv binasına gittiğimde biri beni bekliyordu."
"Kim?"
"Tanımıyorum."
"Bana tek bir cümle söyledi."
"Neydi?"
"'Eski dosyaları kurcalamayı bırak.'"
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
Serkan devam etti.
"Sonra arkasını dönüp gitti."
"Yüzünü güvenlik kameraları görmüştür."
Başını iki yana salladı.
"Kapüşonluydu."
"Yüzünü seçemedim."
---
Serkan bilgisayarın başına geçti.
Ses analizini yeniden çalıştırdı.
İşlem birkaç dakika sürdü.
Ekrandaki ilerleme çubuğunu sessizce izliyorduk.
Sonunda sonuç çıktı.
Serkan dosyayı açtı.
Yüzündeki ifade değişti.
"Ne oldu?" diye sordum.
"Eşleşme oranı yüzde doksan sekiz."
"Kim?"
Serkan boğazını temizledi.
"Eşleşen kişi..."
Tam konuşacağı sırada laboratuvarın elektrikleri kesildi.
Oda karanlığa gömüldü.
Acil durum lambaları birkaç saniye sonra yandı.
Kırmızı ışık laboratuvarı loş bir renge bürümüştü.
Elif hemen kapıya yöneldi.
Ben pencereye gittim.
Dışarıda da elektrikler vardı.
Demek ki kesinti sadece bu kattaydı.
"Bu normal değil."
Serkan bilgisayarın güç düğmesine bastı.
Sistem tekrar açıldı.
Ancak analiz dosyası silinmişti.
"Olmaz..."
Serkan şaşkınlıkla ekrana baktı.
"Dosya yok."
"Yedeği?"
"O da silinmiş."
Elif derin bir nefes verdi.
"Birileri tam zamanında müdahale etti."
İçimde öfke yükselmeye başlamıştı.
Yine bir delil elimizden alınmıştı.
Ama bu kez önemli bir ayrıntı vardı.
Serkan sonucu görmüştü.
"İsmi hatırlıyorsun, değil mi?"
Başını yavaşça salladı.
"Evet."
"O zaman söyle."
Serkan bir süre sustu.
Sanki söylemek istemiyordu.
Sonunda alçak bir sesle konuştu.
"Ses..."
"...Murat Aksoy'a ait."
Odayı derin bir sessizlik kapladı.
Murat Aksoy.
Babamın ölüm gününde aracını teslim alan kişi...
Toplantılarda sürekli karşımıza çıkan yönetici...
Şimdi de ses kaydındaki ikinci kişi.
Bu artık ciddi bir bağlantıydı.
Ama yine de tek başına kesin suç kanıtı değildi.
Ses analizi güçlü bir ipucuydu; bunu başka delillerle desteklememiz gerekiyordu.
Elif sakinliğini koruyarak konuştu.
"Bu bilgiyi şimdilik kimseyle paylaşmayacağız."
"Neden?"
"Çünkü elimizde mahkemeye sunulabilecek kesin bir kanıt yok."
Haklıydı.
Duygularımızla hareket edemezdik.
Babamın da istediği buydu.
Kanıt...
Sadece kanıt.
---
Laboratuvardan çıkarken telefonuma yeni bir mesaj geldi.
Gönderen yine gizli numaraydı.
"Yarın saat 08.00."
"Ulus'taki eski saat kulesinin önü."
"Yalnız gel."
Mesajın altında bu kez ilk kez bir isim vardı.
Cihan
Telefonu Elif'e uzattım.
Mesajı dikkatlice okudu.
"Gitmeyi düşünüyor musun?"
Bir süre cevap vermedim.
Sonunda başımı salladım.
"Evet."
"Ama yalnız gitmeyeceğim."
Elif hafifçe gülümsedi.
"Zaten seni yalnız göndermeye hiç niyetim yoktu."
İlk kez günlerdir yaşadığımız bütün baskının arasında ikimiz de kısa bir tebessüm ettik.
Çünkü biliyorduk...
Bu mücadelede en büyük gücümüz, birbirimize duyduğumuz güvendi.
Sabah saat altıya alarm çaldığında zaten uyanıktım.
Gece boyunca doğru dürüst uyuyamamıştım.
Cihan'ın mesajı aklımdan çıkmıyordu.
"Yalnız gel."
Bunun bir tuzak olma ihtimali vardı.
Ama gitmemek de önemli bir ipucunu kaybetmek anlamına gelebilirdi.
Hazırlanıp evden çıktım.
Merkeze uğramadan doğrudan buluşma noktasına gitmeye karar verdik.
Elif'le bunu önceden planlamıştık.
Resmî araç kullanmayacaktık.
Dikkat çekmeyen, kiralık bir otomobille hareket edecektik.
---
Saat yedi kırk beşte Ulus'taydık.
Eski saat kulesi sabahın erken saatlerine rağmen hareketliydi.
İşe giden insanlar...
Esnaf...
Otobüs bekleyenler...
Kalabalığın arasına karışmak kolaydı.
Elif, meydanın karşı tarafındaki bir kafede oturuyordu.
Üzerinde sivil kıyafetler vardı.
Elindeki gazete sayesinde dışarıdan bakıldığında sıradan bir müşteri gibi görünüyordu.
Telsiz yerine kulak içi iletişim cihazlarımızı kullanıyorduk.
"Sesim geliyor mu?" diye fısıldadım.
"Net geliyor."
"Etraf temiz."
Meydanı yavaşça dolaşmaya başladım.
Saat tam sekizi gösterdi.
Ama Cihan ortada yoktu.
Beş dakika geçti.
Sonra on dakika...
Tam bunun bir oyalama olduğunu düşünmeye başlamıştım ki kulaklığımdan Elif'in sesi geldi.
"Kerem."
"Dinliyorum."
"Mavi montlu adam."
"Sağında."
Fark ettirmeden başımı çevirdim.
Yaklaşık elli yaşlarında bir adam bankta oturuyordu.
Elinde kahve bardağı vardı.
Bana bakmıyordu.
Ama sağ elini bankın üzerine bıraktı.
Altında küçük, kahverengi bir zarf vardı.
Adam ayağa kalktı.
Kalabalığın arasına karıştı.
Onu takip etmeye yeltendim.
Elif hemen uyardı.
"Hayır."
"Dönme."
"Neden?"
"İki kişi seni izliyor."
Olduğum yerde kaldım.
Adam uzaklaşıp gözden kayboldu.
Bankın yanına yürüdüm.
Zarf hâlâ oradaydı.
Kimse fark etmeden cebime koydum.
---
On dakika sonra meydandan ayrıldık.
Doğruca güvenli ofise gittik.
Kapıyı kilitledikten sonra zarfı açtım.
İçinden bir USB bellek ve kısa bir not çıktı.
"Bana ulaşmaya çalışma."
"Beni de izliyorlar."
"Belleğin içindekileri dikkatle inceleyin."
İmza yoktu.
Ama yazı tarzından bunun Cihan'a ait olduğunu tahmin ediyordum.
USB belleği bilgisayara taktık.
İçinde tek bir klasör vardı.
Adı...
2008 Soruşturması
Klasörü açtım.
Eski belgeler, taranmış evraklar ve dijitalleştirilmiş fotoğraflar vardı.
Bir dosya özellikle dikkatimi çekti.
Toplantı Tutanağı.pdf
Belgeyi açtım.
Üst kısmında toplantıya katılanların isimleri yazıyordu.
Babam...
Nihat Acar...
Ve Murat Aksoy...
Sayfaları yavaşça çevirdim.
Son sayfada imzalar vardı.
Tam belgeyi kapatacaktım ki Elif omzuma dokundu.
"Kerem."
"Neye bakıyorsun?"
İmza bölümünü işaret etti.
"Murat Aksoy'un imzasına dikkat et."
Yaklaştım.
İmza bana tanıdık gelmişti.
Birkaç saniye düşündüm.
Sonra aklıma otoparktaki teslim fişi geldi.
Dolaptan çıkardığımız dosyanın arasındaydı.
Hemen klasörü açıp fişi çıkardım.
İki belgeyi yan yana koyduk.
İmzalar ilk bakışta aynı görünüyordu.
Ama küçük bir ayrıntı vardı.
Toplantı tutanağındaki imzada soyadının son harfi yukarı doğru kıvrılıyordu.
Otopark fişindeki imzada ise aşağı doğru iniyordu.
Elif dikkatlice inceledi.
"Bu iki imzayı aynı kişi atmamış olabilir."
İçimde yeni bir düşünce oluştu.
"Eğer haklıysan..."
"...babamın aracını teslim alan kişi Murat Aksoy gibi davranmış olabilir."
Bu ihtimal bütün tabloyu değiştiriyordu.
Belki de yıllardır yanlış kişiye bakıyorduk.
Belki Murat Aksoy'un adı özellikle dosyaların içine yerleştirilmişti.
Babamın mektubundaki cümle yeniden aklıma geldi.
"Suçlu olduğundan emin olmadığın hiç kimseyi peşinen yargılama."
Derin bir nefes aldım.
Hayır...
Artık acele karar vermeyecektim.
Bu soruşturmayı babamın istediği gibi yürütecektim.
Önyargıyla değil...
Kanıtlarla.
Masanın üzerindeki iki belgeye uzun süre baktım.
İmzalar birbirine çok benziyordu.
Ama aynı değildi.
Küçük bir ayrıntı...
Tek bir harfin kıvrımı...
Bazen yıllarca saklanan bir gerçeği ortaya çıkarabilirdi.
Elif sessizce konuştu.
"Grafoloji uzmanına göndermeliyiz."
Başımı salladım.
"Resmî yoldan gönderirsek belgeyi gören herkes haberdar olur."
"O zaman?"
"Güvendiğimiz bir bilirkişiden görüş alacağız."
---
Öğleden sonra emekli adli belge inceleme uzmanı Yusuf Karaca ile buluştuk.
Yusuf Bey, yıllarca mahkemelerde imza ve el yazısı incelemesi yapmış deneyimli bir uzmandı.
Kim olduğumuzu anlattıktan sonra belgeleri önüne koyduk.
Hiçbir açıklama yapmadık.
Sadece incelemesini istedik.
Büyüteçle uzun uzun baktı.
Sonra özel bir ışık kullandı.
Yaklaşık kırk dakika boyunca tek kelime etmedi.
En sonunda gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
"İlginç."
"Nedir?" diye sordum.
"İlk bakışta aynı kişi gibi görünüyor."
"Ama değil."
Elif öne eğildi.
"Emin misiniz?"
"Evet."
"İki imzayı atan kişiler aynı yazı alışkanlığına sahip değil."
"Birisi diğerini taklit etmeye çalışmış."
İçimdeki düğüm biraz daha çözüldü.
"Hangisi sahte?"
Yusuf Bey belgeleri tekrar inceledi.
"Bunu kesin söyleyemem."
"Ama otopark fişindeki imza doğal görünmüyor."
Bu bizim için önemliydi.
Çünkü artık elimizde uzman görüşü vardı.
Henüz resmî rapor değildi.
Ama doğru yolda olduğumuzu gösteriyordu.
---
Ofise döndüğümüzde USB bellekteki diğer dosyaları incelemeye devam ettik.
Yüzlerce sayfa belge vardı.
Çoğu rutin yazışmalardı.
Akşam saatlerine doğru Elif bir klasörü açtı.
"Kerem."
"Evet?"
"Buraya bak."
Klasörün adı...
Fotoğraflar
İçinde eski toplantılardan çekilmiş onlarca kare bulunuyordu.
Fotoğrafları tek tek incelerken birinde gözüm takıldı.
Babam bir binanın önünde duruyordu.
Yanında Nihat Acar vardı.
Arka tarafta ise iki kişi daha görünüyordu.
Fotoğraf oldukça uzaktan çekildiği için yüzler net değildi.
Ama adamlardan biri bana tanıdık geldi.
Görüntüyü büyüttüm.
Pikseller bozuluyordu.
Yine de yüz hatları seçiliyordu.
Elif sessizce ekrana baktı.
"Bu..."
"Evet."
Ali Erdem'e benziyordu.
Fotoğrafın çekildiği tarih 2008'di.
Yani Ali Erdem, babamın yürüttüğü soruşturmanın geçtiği dönemde de o çevrede bulunmuş olabilirdi.
Ancak tek bir fotoğraf, onun olayla bağlantısını kanıtlamazdı.
Belki tesadüfen oradaydı.
Belki başka bir görev için bulunuyordu.
Yine aynı noktaya geliyorduk.
İhtimal ile kanıt aynı şey değildi.
---
Tam fotoğrafı incelemeye devam ederken telefonum çaldı.
Arayan amirimizdi.
"Kerem."
"Buyurun amirim."
"Yarın sabah saat dokuzda toplantı var."
"Önemli bir gelişme mi oldu?"
"Kurum dışından bir denetim ekibi geliyor."
"Eski soruşturmayla ilgili bütün personelin hazır bulunmasını istiyorum."
Telefon kapandı.
Elif bana baktı.
"Denetim ekibi..."
"Zamanlaması ilginç."
Gerçekten de öyleydi.
Tam yeni delillere ulaşmaya başlamışken dış denetim yapılması tesadüf olabilir, ama dikkatle yaklaşılması gereken bir gelişmeydi.
---
Ertesi sabah toplantı salonuna girdiğimizde herkes yerini almıştı.
Ali Erdem de oradaydı.
Murat Aksoy da...
Bir süre sonra kapı açıldı.
İçeri üç kişilik denetim ekibi girdi.
Ortadaki kişi dosyasını masaya bıraktı.
"Ben Başmüfettiş Selim Aras."
"Yürütülen incelemeyi devralıyoruz."
Salondaki hava bir anda değişti.
Selim Aras dosyasını açtı.
İlk cümlesi hepimizi şaşırttı.
"Hasan Demir'in yıllar önce hazırladığı dosyanın eksik olmadığı kanaatindeyiz."
Başımı kaldırdım.
Ne demek istiyordu?
Müfettiş devam etti.
"Eksik olan dosya değil..."
"...o dosyadan çıkarılan sayfalardır."
Salondaki herkes sessizliğe gömüldü.
Ve ben ilk kez, soruşturmanın düşündüğümüzden çok daha büyük bir boyutu olduğunu hissettim.
