13. bölüm · GİZLİ GÖREV ADI: AŞK
Bölüm 13
Arşiv-5'in kapısından çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı.
Koridorun sonundaki küçük pencereden içeri giren gün ışığı yerini loş bir karanlığa bırakıyordu. Elimde tuttuğum eski envanter fişine bir kez daha baktım.
Kayıt Defteri – İl Arşiv Müdürlüğü'ne gönderildi.
Altında tarih vardı.
Yıllar önce atılmış birkaç imza...
Ama bizim için bugün yeni bir başlangıçtı.
Elif yanımda yürürken sessizliği bozdu.
"Bu kadar basit olmasını beklemiyordum."
"Ben de."
"Yani bütün bu zamandır aradığımız şey, başka bir arşivde kayıtlı olabilir."
"Belki."
Elif durdu.
"Belki?"
Ona baktım.
"Şimdiye kadar öğrendiğimiz tek şey, hiçbir belgenin tek başına bütün gerçeği anlatmadığı."
Gülümsedi.
"Babandan öğrenmişsin."
Başımı salladım.
"Evet."
---
Binadan ayrılmadan önce görevli memurun yanına gittik.
"Kayıt defterinin başka kuruma gönderildiğine dair fişi gördük."
"Evet."
"Bu defterin tam olarak hangi tarihte gönderildiğini biliyor musunuz?"
Adam bilgisayarına baktı.
Bir süre sonra eski kayıtları açtı.
"Burada görünüyor."
Ekranı bize çevirdi.
18 Mart 2009.
Gönderilen evrakın yanında başka bir numara vardı.
A-417
Elif hemen not aldı.
"Bu numara ne?"
"Transfer kayıt numarası."
"Yani defterin gönderildiğini doğrulayan resmî kayıt."
"Evet."
"Alındığına dair kayıt var mı?"
Memur birkaç sayfa daha inceledi.
"Var."
"Üç gün sonra teslim alınmış."
İçimde garip bir rahatlama oluştu.
En azından defterin gerçekten gönderildiğini artık biliyorduk.
Fakat hemen ardından memurun söylediği cümle bu rahatlığı bozdu.
"Yalnız..."
"Ne?"
"Teslim alan bölümünde isim yok."
Elif başını kaldırdı.
"Nasıl yani?"
"İmza var."
"Ama isim okunmuyor."
Ekrandaki eski taramaya baktık.
Gerçekten de bir imza vardı.
Fakat yılların ve kötü taramanın etkisiyle okunması neredeyse imkânsızdı.
---
Binadan çıktığımızda telefonum çaldı.
Selim Aras.
"Kerem, nerede olduğunuzu biliyorum."
"Nasıl?"
"Arşiv-5'e gittiğinizi öğrendim."
Bu kez şaşırmadım.
"Bir sorun mu var?"
"Hayır."
"Fakat sizinle paylaşmam gereken bir şey var."
"Dinliyorum."
"Arşiv-5'ten çıkan belgeler arasında A-417 numarasını gördünüz mü?"
Elif bana baktı.
"Evet."
Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu.
"Bu numarayı nereden biliyorsunuz?"
"Çünkü aynı numara bizim elimizdeki eski soruşturma kayıtlarında da geçiyor."
Kalbim hızlandı.
"Ne anlama geliyor?"
"Henüz kesin olarak bilmiyoruz."
"Ancak bir başka belge daha bulduk."
"Ne belgesi?"
"2009 tarihli bir teslim tutanağı."
"Ve üzerinde A-417 numarası var."
"Teslim alan kişinin adı okunabiliyor mu?"
Selim Aras'ın sesi bu kez daha ciddiydi.
"İşte asıl mesele bu."
"Kim?"
"Henüz telefonda söylemek istemiyorum."
Nedenini sormadan önce devam etti.
"Yarın sabah görüşelim."
"Olur."
"Ve Kerem..."
"Evet?"
"Bu gece elinizdeki belgeleri güvenli bir yerde tutun."
Telefon kapandı.
Elif birkaç saniye bana baktı.
"Bir şey öğrendi."
"Evet."
"Kim olduğunu biliyor."
"Sanırım."
---
Ertesi sabah erkenden buluştuk.
Selim Aras'ın masasında iki ayrı dosya vardı.
Biri bizim daha önce gördüğümüz belgelerdi.
Diğeri ise yeni bulunmuştu.
Dosyayı masanın ortasına koydu.
"Bu belgeyi dün gece arşiv kayıtları arasında bulduk."
Dosyayı açtı.
Üzerinde A-417 numarası yazıyordu.
Altındaki tarih:
21 Mart 2009.
Teslim alan kişinin adı ise...
Nihat Acar.
Elif şaşkınlıkla bana baktı.
Fotoğraftaki genç savcı.
Babamın yanında duran kişi.
Ve yıllardır dosyanın içinde yalnızca adı geçen Nihat Acar...
Kayıt defterini teslim alan kişi olarak görünüyordu.
"Şu an nerede?" diye sordum.
Selim Aras dosyayı kapattı.
"Emekli."
"Ankara'da mı?"
"Evet."
"Onunla görüşebilir miyiz?"
"Resmî olarak gerekli işlemleri yapacağız."
Başını kaldırıp bana baktı.
"Ama size bir şey söylemem gerekiyor."
"Nedir?"
"Nihat Acar'ın adı bu dosyada ilk kez karşımıza çıkmıyor."
Öne doğru eğildim.
"Başka nerede geçiyor?"
Selim Aras, masadaki üçüncü belgeyi önüme koydu.
Belgenin en altında tek bir not vardı:
"Son görüşme: Nihat Acar'ın ofisinde."
Tarih...
3 Aralık 2008.
Babamın son görüşmesinin yapıldığı gün.
Bir süre kimse konuşmadı.
Elif yavaşça sordu:
"Yani babanızın son görüştüğü kişi..."
Selim Aras başını salladı.
"Nihat Acar."
İçimde yıllardır kapalı duran bir kapı açılmış gibi hissettim.
Artık ilk kez geçmişteki olayların merkezinde bulunan bir insanla yüzleşme ihtimalimiz vardı.
Ama bir şeyi de unutmamalıydım.
Bir insanın adının belgelerde geçmesi, onun suçlu olduğu anlamına gelmezdi.
Babamın bana bıraktığı en önemli cümleyi hatırladım:
Gerçeği ara. Beni değil.
Başımı kaldırdım.
"Nihat Acar'la görüşeceğiz."
Selim Aras dosyayı kapattı.
"Yarın."
Ve o an anladım.
Arşiv-5 bizi geçmişin belgelerine götürmüştü.
Şimdi ise sıra...
O belgelerin içinde adı geçen insanları dinlemeye gelmişti.
Selim Aras'ın odasından çıktığımızda koridor her zamankinden daha uzun görünüyordu.
Nihat Acar...
İsim zihnimde dönüp duruyordu.
Babamın son görüştüğü kişi.
Arşiv-5'teki kayıt defterini teslim alan kişi.
Ve yıllar sonra hâlâ bu dosyanın içinde adı geçen bir adam.
Elif yanımda sessizce yürüyordu.
Binadan çıkıp merdivenlere ulaştığımızda birden durdu.
"Kerem."
"Duyuyorum."
"Bir şey söyleyeceğim."
Döndüm.
"Son zamanlarda kendini fazla zorluyorsun."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne açıdan?"
"Her açıdan."
Bir an sustu.
"Dosya açıldığından beri neredeyse hiç dinlenmedin. Eve gitmiyorsun. Doğru düzgün yemek yemiyorsun. Sürekli belgelerin başındasın."
Gülümsedim.
"Sen de aynı şeyi yapıyorsun."
"Benim konumuz farklı."
"Nasıl?"
"Ben senin kadar inatçı değilim."
İkimiz de güldük.
Uzun zamandır ilk kez bu kadar rahat gülüyorduk.
Sonra Elif'in yüzündeki ifade yumuşadı.
"Gerçekten iyisin, değil mi?"
Sorusu basitti.
Ama nedense cevabı kolay değildi.
"İyiyim."
Bana birkaç saniye baktı.
"Yalan söylüyorsun."
Gülümsemem kayboldu.
"Belki."
"İstersen konuşabilirsin."
O anda söyleyecek çok şeyim vardı.
Babam...
Geçmiş...
Bulduğumuz belgeler...
Ama hiçbirini anlatmadım.
Sadece başımı salladım.
"Sağ ol."
Elif de başını salladı.
"Ne zaman istersen."
---
Binadan çıktığımızda hava soğuktu.
Akşamın serinliği yüzümüze vuruyordu.
Arabaya doğru yürürken Elif ellerini cebine soktu.
"Bir şey yiyecek miyiz?"
"Sen aç mısın?"
"Sabahki kahveden beri bir şey yemedim."
"Ben de."
"Harika."
"Bu kadar saat sonra hâlâ çalışabiliyor olmamız mucize."
"Bilim kurguya bağlamayalım."
Gülerek ona baktım.
"Merak etme."
"Bizim hikâyemizde mucizeler yok."
"İyi."
"Neden?"
"Çünkü gerçek olan şeyler daha güzel."
Bu cümleyi söyledikten sonra ikimiz de sustuk.
Neden sustuğumuzu bilmiyordum.
Ama Elif'in yüzündeki hafif gülümsemeyi gördüm.
---
Yakındaki küçük bir restorana gittik.
Masaya oturduğumuzda ilk kez görev dışında bir şeyler konuşmaya başladık.
Elif çocukluğundan bahsetti.
Küçükken sürekli kitap okuduğunu...
Annesinin onun çok ciddi bir çocuk olduğunu düşündüğünü...
Ben de kendi çocukluğumdan bahsettim.
Babamın beni hafta sonları parka götürmesini...
Bazen birlikte satranç oynadığımızı...
Ve her kaybettiğimde bana aynı şeyi söylediğini anlattım.
"Bir daha dene."
Elif gülümsedi.
"Demek hiç pes etmemenin sebebi bu."
"Belki."
"Belki değil."
Gözlerini benden kaçırmadan konuştu.
"Bence baban seni çok iyi yetiştirmiş."
Bu kez ben gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
Yemek boyunca soruşturmayı neredeyse hiç konuşmadık.
Bu, uzun zamandır ihtiyacım olan bir şeydi.
İlk kez Elif'i sadece birlikte çalıştığım bir meslektaş olarak değil, tanımaya çalıştığım bir insan olarak görmeye başladım.
---
Restorandan çıktığımızda saat ilerlemişti.
Arabanın yanında durduk.
Elif çantasını omzuna aldı.
"Yarın görüşürüz."
"Evet."
Bir adım attı.
Sonra geri döndü.
"Kerem."
"Evet?"
"Bugün güzeldi."
Ne demek istediğini anlayınca istemsizce gülümsedim.
"Evet."
"Kahve dışında bir şey yaptığımız için mi?"
"Belki."
Bu kez o güldü.
"İyi geceler."
"İyi geceler, Elif."
Arabaya binip uzaklaşmasını izledim.
Bir süre olduğum yerde kaldım.
İçimde garip bir huzur vardı.
Soruşturmanın ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı.
Ama artık o yükün yanında başka bir şey daha vardı.
Elif'in gülümsemesi.
---
Ertesi sabah telefonuma bir mesaj geldi.
Elif:
"Kahvaltı yaptın mı?"
Mesaja birkaç saniye baktım.
Sonra cevap yazdım.
"Hayır."
Cevap hemen geldi.
"Tahmin etmiştim."
Ardından:
"On dakika sonra aşağıdayım."
Gülümsedim.
"Nereye gidiyoruz?"
"Kahvaltıya."
"Görev mi?"
"Hayır."
Bir süre düşündüm.
Sonra yazdım.
"Tamam."
Telefonu cebime koyarken fark ettim.
Son günlerde ilk kez bir sonraki sabahı merak ediyordum.
Ve bunun sebebi dosya değildi.
Elif'ti.
---
Kahvaltıda fazla konuşmadık.
Ama sessizlik artık eskisi gibi değildi.
Rahatsız edici değildi.
Aksine...
İkimiz de aynı masada oturmanın verdiği huzura alışmaya başlamıştık.
Elif kahvesini karıştırırken bana baktı.
"Bugün Nihat Acar'la görüşeceğiz."
"Evet."
"Gerçekten hazır mısın?"
"Değilim."
"İyi."
Şaşırdım.
"Neden iyi?"
"Çünkü tamamen hazır olduğunu düşünen insan bazen karşısındaki kişiyi dinlemeyi unutuyor."
Başımı salladım.
"Haklısın."
Elif fincanını masaya bıraktı.
"Ne söylerse söylesin, önce dinleyeceğiz."
"Sonra belgelerle karşılaştıracağız."
"Sonra karar vereceğiz."
Birbirimize baktık.
Aynı şeyi düşünüyorduk.
Bu dosya bizi geçmişe götürüyordu.
Ama farkında olmadan birbirimize de yaklaştırıyordu.
Henüz bunun adını koymamıştık.
Belki koymak için erkendi.
Belki de bazı duyguların önce yaşanması, sonra isimlendirilmesi gerekiyordu.
Ben sadece şunu biliyordum:
Elif yanımdayken, yıllardır ilk kez bu kadar yalnız hissetmiyordum.
Kahvaltıdan sonra arabaya bindik.
Nihat Acar'ın evine doğru ilerlerken ikimiz de fazla konuşmadık.
Bu sessizlik, önceki sessizliklerden farklıydı.
Aramızda söylenmemiş ama ikimizin de farkında olduğu bir yakınlık vardı.
Elif camdan dışarı bakıyordu.
Bir süre sonra başını bana çevirdi.
"Kerem."
"Evet?"
"Bir şey sorabilir miyim?"
"Tabii."
"Babandan hiç bahsetmiyorsun."
Direksiyondaki ellerimi biraz daha sıkı tuttum.
"Bahsetmek zor geliyor."
"Neden?"
"Çünkü onunla ilgili konuştuğumda, sanki onu yeniden kaybediyormuşum gibi hissediyorum."
Elif birkaç saniye sustu.
Sonra yumuşak bir sesle konuştu.
"Belki de bazı insanları konuşarak kaybetmeyiz."
"Nasıl?"
"Onları hatırlayarak yanımızda tutarız."
Cevap vermedim.
Ama söyledikleri içimde bir yere dokunmuştu.
---
Nihat Acar'ın evine vardığımızda saat öğlene yaklaşıyordu.
Sıradan, sakin bir apartmandı.
Kapıyı yaşlı bir adam açtı.
Fotoğraflardaki genç yüzün yerini yılların değiştirdiği bir adam almıştı.
Saçları tamamen beyazlamıştı.
Ama gözleri aynıydı.
Fotoğraftaki adamı hemen tanıdım.
Nihat Acar.
Bizi görünce kısa bir süre sustu.
Sonra başını salladı.
"Kerem Demir."
"Demek sonunda geldin."
Bu cümle beni şaşırttı.
"Babamdan dolayı mı?"
"Hayır."
"Gelişinizi bekliyordum."
Elif bana baktı.
Nihat Bey kenara çekildi.
"İçeri gelin."
---
Salon sade döşenmişti.
Duvarlarda birkaç aile fotoğrafı vardı.
Bir fotoğrafta genç bir kadın ve küçük bir kız çocuğu görünüyordu.
Nihat Bey bizim bakışlarımızı fark etti.
"Kızım."
"Şimdi nerede?"
"İzmir'de."
"Görüşüyor musunuz?"
Gülümsedi.
"Her hafta."
Bu cevap, onu yalnızca eski bir dosyanın içindeki isim olmaktan çıkardı.
Karşımızda bir baba vardı.
Bir aile...
Bir hayat...
Yıllar boyunca taşıdığı kendi hikâyesi vardı.
Nihat Bey çayları bıraktı.
"Ne öğrenmek istiyorsunuz?"
Ben dosyayı masaya koydum.
"3 Aralık 2008."
Adamın yüzündeki ifade değişti.
Babamın son görüştüğü tarih.
"Hasan'la o gün görüştünüz."
"Evet."
"Ne konuştunuz?"
Nihat Bey uzun süre cevap vermedi.
Sonunda sandalyesine yaslandı.
"Çok şey."
"En önemlisi?"
"Bana artık dosyayı devam ettiremeyeceğini söyledi."
Kaşlarımı çattım.
"Neden?"
"Çünkü dosyanın sadece hukuki değil, insani bir boyuta ulaştığını düşünüyordu."
Elif araya girdi.
"Birilerinin baskısından mı söz etti?"
Nihat Bey başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Hasan bana kimsenin baskı yaptığını söylemedi."
Bu cevap beklediğimden farklıydı.
"Neden o zaman devam edemedi?"
"Çünkü bazı belgelerin eksik olduğunu düşünüyordu."
"Arşiv-5 mi?"
Nihat Bey gözlerini kaldırdı.
"Arşiv-5'i nereden biliyorsunuz?"
"Babamın bıraktığı notlardan."
Nihat Bey uzun bir nefes aldı.
"Demek buldunuz."
---
Elif dosyadan bir belge çıkardı.
"A-417."
Nihat Bey belgeyi görünce gözlerini kapattı.
"Bu kayıt defterini siz teslim aldınız."
"Evet."
"Neden?"
"Çünkü o dönemde ilgili evrakların arşivlenmesinden sorumlu ekipteydim."
"Defterde ne vardı?"
"Resmî kayıtlar."
"Başka?"
"Hasan'ın hazırladığı notlar."
"Neden defteri teslim aldığınız kayıtta adınız var?"
Nihat Bey ellerini birleştirdi.
"Çünkü bana emanet edildi."
"Sonra ne oldu?"
"Arşive kaldırıldı."
"Arşiv-5'e mi?"
"Evet."
Odanın havası ağırlaştı.
"Sonra defter kayboldu mu?"
"Hayır."
"Öyleyse nerede?"
Nihat Bey bize baktı.
"Benim bildiğim kadarıyla hâlâ arşivde."
Elif hemen not aldı.
"Fakat kayıtlar başka bir şey söylüyor."
"Nasıl?"
"Defterin daha sonra başka bir yere gönderildiğine dair kayıt var."
Nihat Bey şaşkın görünüyordu.
"Bu mümkün değil."
"Neden?"
"Çünkü o defterin dışarı çıkarılmasına izin vermedim."
Bu cümle odada yankılandı.
---
Bir süre sonra Nihat Bey ayağa kalktı.
Kitaplığın yanına gitti.
Eski bir albüm çıkardı.
"Hasan'la son görüşmemizden sonra bunu sakladım."
Albümü açtı.
İçinde yıllar öncesine ait birkaç fotoğraf vardı.
Bir tanesinde babamla birlikte gülümsüyorlardı.
Nihat Bey fotoğrafa baktı.
"Hasan iyi bir insandı."
Sonra gözlerini bana çevirdi.
"Ve çok inatçıydı."
İstemeden güldüm.
"Onu herkes böyle anlatıyor."
"Çünkü doğru."
Nihat Bey ilk kez rahatladı.
"Bir keresinde sabaha kadar bir dosyanın başında çalışmıştık."
"Ben ona eve gitmesini söyledim."
"Ne dedi biliyor musun?"
Başımı salladım.
"'Gerçek eve benden önce ulaşırsa, ben peşinden gitmek zorunda kalmam.'"
Elif gülümsedi.
"Bu gerçekten ona benziyor."
Nihat Bey fotoğrafı kapattı.
Sonra yüzü ciddileşti.
"Kerem."
"Evet?"
"Babana ait dosyanın peşinden gidiyorsanız..."
"...bir şeyi unutmayın."
"Neyi?"
"Bu hikâyede herkes suçlu değil."
"Yıllar önce bazı insanlar hata yaptı."
"Bazıları görevini doğru yaptı."
"Bazıları ise sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi."
Başımı salladım.
"Biz de bunu anlamaya çalışıyoruz."
Nihat Bey bana uzun süre baktı.
Sonra sessizce ekledi:
"İşte bu yüzden sana yardım edeceğim."
---
Evden ayrıldığımızda hava kararmaya başlamıştı.
Arabanın yanında durduk.
Elif ellerini cebine soktu.
"Ne düşünüyorsun?"
"Nihat Bey'in anlattıkları önemli."
"Dosya için mi?"
Bir an durdum.
"Dosya için de."
Elif gülümsedi.
"Diğer kısmı?"
"Ne diğer kısmı?"
"Bugün beni sürekli düşündüğün belli."
Şaşırdım.
"Nasıl anladın?"
"Çünkü üç kez kahvemi soğuttun."
İkimiz de güldük.
Sonra bir an sessiz kaldık.
Elif gözlerini kaçırmadan bana baktı.
"Kerem..."
"Evet?"
"Son zamanlarda seninle çalışmak..."
Cümlesini tamamlamadı.
"Nasıl?"
"Eskisinden farklı."
Kalbim hızlandı.
"Ben de aynı şeyi hissediyorum."
Elif hafifçe gülümsedi.
Ama geri çekilmedi.
Ben de geri çekilmedim.
Aramızdaki mesafe birkaç saniyeliğine yok denecek kadar azaldı.
Fakat ikimiz de acele etmedik.
Çünkü bazı duyguların başlangıcı büyük sözlerle olmazdı.
Bazen sadece bir bakış yeterdi.
Elif sonunda başını eğdi.
"Yarın görüşürüz."
"Yarın."
Arabaya binerken arkamdan seslendi.
"Kerem."
Döndüm.
"Bugün iyi ki geldin."
Gülümsedim.
"Sen de."
Arabama bindim.
O da kendi aracına geçti.
Ama bu kez arabalarımız ayrılırken içimde yalnızca soruşturmanın heyecanı yoktu.
Bir başka şey daha vardı.
Adını henüz koymadığım...
Ama artık inkâr edemediğim bir şey.
Arabayı çalıştırdım ama hemen hareket etmedim.
Elif'in aracı önümden yavaşça uzaklaşırken birkaç saniye onu izledim.
Sonra kendi kendime gülümsedim.
Bu gülümsemenin sebebini anlamak zor değildi.
Uzun zamandır ilk kez bir insanın yanımda olmasını sadece görev gereği istemiyordum.
Elif'in varlığı bana iyi geliyordu.
Ama bunu kendime itiraf etmek bile tuhaf hissettiriyordu.
Çünkü hayatım boyunca duygularımı görevlerimin önüne koymamayı öğrenmiştim.
Şimdi ise ikisini birbirinden ayırmak gittikçe zorlaşıyordu.
---
Eve geldiğimde saat gece yarısını geçmişti.
Telefonumu masanın üzerine bıraktım.
Tam montumu çıkarırken mesaj geldi.
Elif:
"Eve vardın mı?"
Bir süre ekrana baktım.
Sonra cevap verdim.
"Evet. Sen?"
Birkaç saniye sonra:
"Ben de."
Ardından yeni bir mesaj geldi.
"Bugün için teşekkür ederim."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Neden?"
"Bilmiyorum."
"Sadece teşekkür etmek istedim."
İstemeden gülümsedim.
"Ben de teşekkür ederim."
Telefonu bıraktım.
Ama birkaç dakika sonra tekrar elime aldım.
Mesaj yazmak istiyordum.
Ne yazacağımı bilmiyordum.
Sonunda telefonu tekrar bıraktım.
Bazı şeyleri aceleye getirmemek gerektiğini düşündüm.
---
Ertesi sabah işe geldiğimde Elif çoktan masasında oturuyordu.
Beni görünce başını kaldırdı.
"Günaydın."
"Günaydın."
Masamın üzerine bir kahve bıraktı.
"Şekersiz."
Şaşırdım.
"Hatırladın mı?"
"İnsanların kahvelerini nasıl içtiğini hatırlamak zor değil."
Gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Bir an göz göze geldik.
Sonra ikimiz de aynı anda başka tarafa baktık.
Aramızdaki yakınlık artık küçük ayrıntılarda kendini göstermeye başlamıştı.
Bir kahve...
Kısa bir mesaj...
Birbirimizin yorgunluğunu fark etmek...
Ve bazen hiçbir şey söylemeden anlaşmak.
---
Günün büyük bölümünü Nihat Acar'ın verdiği bilgiler üzerinde çalışarak geçirdik.
Ancak bir ayrıntı kafamı kurcalıyordu.
Nihat Bey, kayıt defterinin arşivden çıkarılmasına izin vermediğini söylemişti.
O halde defterin daha sonra nasıl başka bir kuruma gönderildiğini açıklamak gerekiyordu.
Elif bilgisayardaki kayıtları incelerken bana seslendi.
"Kerem."
"Bulduğun bir şey var mı?"
"Sanırım."
Yanına gittim.
Ekranda 2009 yılına ait bir belge vardı.
"Şuna bak."
Belgenin altında üç imza bulunuyordu.
İlk iki isim okunuyordu.
Üçüncüsü ise silik ve anlaşılmazdı.
Elif belgeyi büyüttü.
"Bu imzanın sahibi kim olabilir?"
"Henüz bilmiyorum."
Tam o sırada aklıma Nihat Bey'in sözleri geldi.
"Belki de kayıt defterini arşivden çıkaran kişi."
Elif başını salladı.
"Bunu öğrenmeden ilerleyemeyiz."
---
Öğleden sonra tekrar Nihat Acar'ı aradık.
Bu kez telefona kendisi çıktı.
"Kerem?"
"Rahatsız etmiyorum umarım."
"Hayır."
"Size bir belge gönderebilir miyim?"
"Konu kayıt defteri mi?"
"Evet."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Gönder."
Belgeyi ilettik.
Birkaç dakika sonra telefonum çaldı.
Nihat Bey'in sesi değişmişti.
"Bu imzayı tanıyorum."
"Kim?"
"Mehmet Yalçın."
"Kimdir?"
"Arşivde çalışan bir memurdu."
"Şu anda nerede?"
"Emekli oldu."
"Hayatta mı?"
"Evet."
"Onunla konuşabilir miyiz?"
Nihat Bey bir süre düşündü.
"Sanırım adresini bulabilirim."
"Teşekkür ederim."
Telefonu kapattım.
Elif bana baktı.
"Bir tanık daha."
"Evet."
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Bu arada..."
"Evet?"
"Kahveyi beğendin mi?"
Fincana baktım.
"Çok."
"İyi."
"Yarın da getiririm."
Söylediği cümle basitti.
Ama yüzündeki gülümseme, cümlenin kendisinden daha fazlasını anlatıyordu.
---
Akşam çıkışında yağmur başladı.
Binanın önünde durup gökyüzüne baktım.
Elif yanımda şemsiyesini açmaya çalışıyordu.
Bir türlü açılmadı.
"Dur."
Şemsiyeyi elinden aldım.
Kısa bir uğraştan sonra açmayı başardım.
Elif güldü.
"Demek her şeyi çözebiliyorsun."
"Her şeyi değil."
"Mesela?"
Bir an ona baktım.
"Senin ne düşündüğünü."
Gülümsemesi yavaşladı.
"Belki ben de senin ne düşündüğünü anlamıyorum."
"Belki zamanla anlarsın."
Bu kez ikimiz de sustuk.
Şemsiyenin altında yan yana yürümeye başladık.
Omuzlarımız ara sıra birbirine değiyordu.
İkimizden biri geri çekilmiyordu.
Yağmurun sesi konuşmalarımızın arasına karışıyordu.
Ve o akşam, ikimiz de farkında olmadan bir adım daha yaklaşmıştık.
Henüz aşk değildi.
Henüz bir itiraf değildi.
Ama artık yalnızca meslektaşlık da değildi.
