9. bölüm · Geçmişin gölgesinde
8.bölüm
Ailesinin evinin kapısının önüne geldi. Arabadan indiler, kapıyı çaldılar. Hemen annesi açmıştı kapıyı. Arabayı görmüştü yolda. "Buyurun memur bey, bir haber var mı? Oğlumu buldunuz mu Mehmet’i?" Kadının gözleri dört gündür ağlamaktan şişmişti, çok net belliydi. Elleri titriyordu, dudakları titriyordu. Yılların verdiği iş tecrübesi midir, ne derseniz deyin buna: "Bu kadın katil olamaz," dedi içinde ama yine de tedbiri elden bırakmamalıydı.
"İstiyorsanız sizi bilgilendirelim." Babası da içerideydi. Ayşe’yle tam bir köy evi gibi olan evin salonuna, güp güp yanan sobanın yanına yanaştılar. İçinden "Oh be, gerçekten kömür sobası gibi bir sıcaklık hiçbir şeyde yok," dedi. Klima, doğal gaz hepsi hikâyeydi. Kömür sobası gibi hiçbir şey olamazdı. İçi sıcacık olmuştu, buz gibiydi dışarısı. Soğuk yağmurdan sonra iyice soğumuştu, hele hele bu Buca iyice soğuktu zaten.
"Teşekkür ederim. Ben Başkomiser Nihat, bu da yardımcım Ayşe. Kaç gün önce kayboldu oğlunuz? Nasıl kayboldu? Bana biraz detay verir misiniz?"
"Başkomiserim, dört gün önce kayboldu. O gün çok yağmur yağıyordu. Okullar tatil olmuştu. Biz çalışıyoruz babasıyla. Akşam eve geldim baktım Mehmet evde yok. Aklıma hemen arkadaşı geldi, evini aradık ama annesi hiç oraya gelmediğini söyledi. Sonra babasını aradım. Bugünden beri de haber yok. Kimse görmemiş. O gün de çok yağmur olduğu için dışarıda da insan yokmuş. Hiç kimse görmemiş. Oğlumu buldunuz mu oğlumu?"
İşte beklediği soru: "Buldunuz mu oğlumu?"
"Bakın Ali Bey, Sibel Hanım, oğlunuzun okulda olur, dışarıda olur, serserileri var mıydı? Kavga eder miydi? Sevilir miydi köyde, okulda?"
"Yok Başkomiserim, benim oğlum zaten daha çocuk. Ne kavgası ne sevilmemesi? Çocuk ne kadar sevilmez ki? Tabii ki okulda ufak tefek kavgalar, gürültüleri oluyordur ama yani sevmemek, bilmiyorum, hiç bize öyle bir şey gelmedi."
"Bugün mezarlıkta bir çocuk cesedi bulundu. Sizin oğlunuzun yaşlarında, sizin tarif ettiğiniz gibi, sizin verdiğiniz bilgilerdeki kıyafetler gibi."
Bir an bir sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. O kadar sessiz oldu ki, sobanın sesi güp güp çok net duyuluyordu. Kadın ağlamaya başladı: "Nasıl? Nasıl yani? Oğlum öldü mü? Söyleyin lütfen, şaka dediğiniz yok, değil mi böyle bir şey?"
"Bakın Sibel Hanım, net değil. Dört gün önce kaybolan ve bize tarif edilen bilgilere göre çok benzerlikleri var. Sizin teşhis etmeniz bizim için çok önemli tabii ki. O yüzden Ayşe şimdi size bilgileri verecek. Daha sonra sizle tekrar konuşacağız zaten. Şimdi müsadenizi isteyelim. Teşekkür ederim. Umarım maktul oğlunuz değildir."
Başkomiser arabaya yönelirken içinden: "Bu köyü hiç sevmedim. Çok negatif elektrik yayıyor. Umarım tahmin ettiğim şeyler olmaz," diye geçiriyordu. Yağmurdan sonra çöken sis köyü neredeyse yok etmişti. Sadece otobandan geçen arabaların sesleri duyuluyordu. "Acaba bu köyde biraz daha vakit geçirmeli miydik yoksa daha sonra tekrar mı gelmeliydik?" Ama daha cesedin kime ait olup olmadığı bile belli değildi. Biraz da başı ağrımıştı sanki. Köyün kasvetli havası onu biraz daha yormuştu.
Ayşe kapıda kadınla konuşuyordu. Kadın sanki ondan yalvarırcasına bir şeyler istiyordu. O da bu arada sigarasından bir dal yaktı.
"Lütfen, lütfen oğlum olmasın, değildir deyin memure hanım. O benim oğlum değildir, başkasıdır belki, benzerliktir!"
"Bakın hanımefendi, lütfen, lütfen bir an önce gelip teşhis edin. Adresi yazdım. Sizinle tekrar irtibata geçeceğiz. Hiç merak etmeyin. İyi günler diliyorum."
