16. bölüm · Geçmişin gölgesinde
15.bölüm
Başkomiser Nihat arabasına binmişti. Evine doğru giderken telefonu çaldı. Ayşe’ydi arayan. "Başkomiserim, cenaze yarın öğleden sonra kalkıyormuş. Cesedi buldukları mezarlığa defnedilecek, bilginiz olsun."
"Tamam Ayşe. Ben hem cenaze namazında hem de mezarlıkta olacağım. Sen istersen mezarlığa gel. Cenaze namazında bulunmana gerek var mı yok mu bilmiyorum, beraber gitmemize gerek yok. Yarın cumartesi. Ben kalkar kendim gelirim. Hatta sen gelmeyebilirsin cumartesi malum."
"Olur mu Başkomiserim? Ben sizi yalnız bırakmam. Hem 'Bir elin nesi var, iki elin sesi var,' derler. İkimiz bir gözlemleriz olayı."
"Tamam Ayşe, görüşürüz."
Ayşe’nin bu cevabı vereceğinden o kadar çok emindi ki, boşuna Ayşe hakkında böyle olumlu düşünmüyordu. "Eğer bu olay çözülecekse Ayşe’nin muhakkak ona çok yardımı olacaktı."
"Peygamber bir gece yatsı namazını geciktirdi. O kadar ki mescitte bulunanlar uyumuştu. Sonra çıkıp namaz kıldı ve şöyle buyurdu: Eğer ümmetime zorluk vermesem bu vakit yatsı namazının vaktidir," diyerek bitirdi yatsı namazını İmam Kadir. Cemaatten on kişi vardı camide. "Allah namazlarımızı ve dualarımızı kabul etsin," dedi. Cemaat dağıldı.
İmam Kadir’in ilk görev yeriydi burası. Muşluydu İmam. Muş’tan gelmişti. Çok sevinmişti İzmir’e geldiğine. Gençti daha, bekârdı. Esmer, yeşil gözlü, tam bir doğu erkeğiydi. O da almıştı haberi. Yarın gerçek olarak ilk kez bir cenaze namazı kıldıracaktı. Biraz heyecanlı fakat ilk cenaze namazının bir çocuk olacağı için de biraz da üzgündü. Üniversiteyi de Muş’ta okumuştu, İmam Hatip'ten mezundu. Peygamber Efendimiz’i ve Mevlana’yı çok sevdiği için imam olmak istemişti. Mevlana’nın kitaplarıyla büyümüştü. Kur’an-ı Kerim haricinde İncil ve Tevrat’ı da çok iyi biliyordu. Çok zeki bir adamdı. Bir kilisede bile vaaz verebilirdi, o derecede hakimdi Hristiyanlık dinine. Cennete gitmek için Müslüman olarak ölmenin gerekli olmadığına inanıyordu. İyi bir insan, günahsız bir insan olmak yetiyordu aslında. Bunun için tüm kitaplarda aynı şey vardı zaten. Herkes kendi dininin gerektirdiği gibi davranırsa sonumuzun cennet olacağını biliyordu ama tabii ki bunu dillendirmiyordu çok fazla.
Ufak bir camiydi Gökdere Camisi, yetiyordu. Temizlik yapan kadınlar vardı gündüzleri ama o her akşam gitmeden etrafı siler süpürürdü. "Ne de olsa temizlik imandan gelirdi. Ne güzel hadislerimiz vardı. Dinimiz aslında çok güzeldi ama öyle bir nesildi dinimizi kötü kullanmaya başladılar ki." Özellikle yeni gençlerin, şimdiki kuşağın Müslümanlığın bu yönlerini değil siyasi açıdan ön planda olmasından açıkçası çok rahatsızdı. Oysa ona çocukken öğretilen Müslümanlık ile şimdi uygulayıcılar arasında çok fark vardı. Fakat o elinden geldiğince kendi öğrendiğini insanlara, özellikle de gençlere öğretmeye çalışıyordu ama o da gözlemliyordu ki namaz vakitleri camiye gelen insanların yaş ortalamaları hep yüksekti. Bu insanlar zaten Müslümanlığın ne olduğunu biliyordu. Önemli olan buraya daha çok gençlerin yönlendirilmesiydi. Bunun için de vaazlarda sürekli cemaate: "Çocuklarınızla beraber buraya gelmelisiniz," diye telkinlerde bulunuyordu ama yaptığı birebir sohbetlerde cemaatin verdiği cevaplar hep aynıydı: "Vallahi İmam Efendi, İmam Kardeşim, biz çocuğa söylüyoruz ama şimdiki nesil maalesef bizim gibi değil. Bunlar putperest, bunlar ateist olup çıkacak başımıza!"
Caminin kapısını kitledi, duasını etti. "Allah'ım bana yarın sabır ver," dedi, "güç ver," dedi ve evinin yolunu tuttu. Kendi de köyde kalıyordu. Yolda arkasından biri seslendi: "Hocam, hocam, Kadir Hocam!" Arkasını döndü, seslenen kişi Muhtar Ömer’di.
"Buyur Ömer Abi, nasılsın hocam, iyi misin?"
"Teşekkür ederim Ömer Abi, sen nasılsın?"
"Allah razı olsun, iyi olmaya çalışıyoruz. Yarınki olayı biliyorsundur."
"Biliyorum Abi. Ben belediyeyi aradım. İşte bu yemektir falan filan o işleri halledecekler, aklında olsun."
"Biliyorum Ömer Abi. Belediye’den aradılar beni. 'Böyle bir durum var, haberiniz var mı?' diye. Ben de onayladım. Yarın öğlene doğru geleceklermiş yemek için. Cenaze işlemleri için de zaten gerekli prosedürü bana açıkladılar. Allah rahmet eylesin. Çok tanımazdım ama ailesine de baş sağlığı dileyelim."
"Öyle Hocam, öyle bir bela. Bakalım yarın da atlatalım da sonra köy halkı ile bir konuşmamız lazım."
"Hocam, bir şey daha soracağım sana."
"Tabii, buyur Ömer Abi."
"İçimizde en çok köy halkı ile muhabbet eden, gören kişi sensin. Malum, namaz vakitlerinde bir şekilde buraya gelen insanlar var. Var mı bir göze çarpan, hoşuna gitmeyen ya da 'Şu adam çok tekin değil,' diyebileceğin biri var mı?"
"Vallahi Ömer Abi, yok ya. Yani zaten buraya gelenlerin çoğu ihtiyar. Kimsenin günahına girmek istemem. Hiç dikkatimi çekmedi öyle bir şey. Niye sordun ki, hayırdır?"
"Ya işte sonuçta bu bir cinayet. Ne bileyim, belki de bizim köydendir, belli de değil ama insan bir kuşkulanıyor tabii. Bu yaştan sonra bunu yaşamak varmış. İyi Hocam, iyi. Zaten yarın tüm gün beraber olacağız. Ben seni çok tutmayayım. Sen de sabahtan beri ayaktasın, buradasın. Yarın görüşürüz, hadi hayırlı akşamlar sana."
"Teşekkür ederim Ömer Abi, sana da hayırlı akşamlar."
