Geçmişin gölgesinde kitap kapağı

12. bölüm / 31

11.bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: 11.bölüm

Başkomiser numarayı çevirdi. Karşıdan kalın bir sesle: "Efendim, kiminle görüşüyorum?"
"Merhaba Muhtar, ben Başkomiser Nihat. Şu an Gökdere Köyü’ndeyim. Sizinle müsaitseniz görüşmek istiyoruz."
"Tabii, tabii. Mekanımı biliyor musunuz? Ya da siz neredesiniz? İstiyorsanız ben sizin yanınıza geleyim."
"Yok, yok. Biz şimdi kahvedeyiz. Burası yavaştan kalabalık olmaya başladı. Daha sessiz bir yerde konuşalım. Siz sanırım okulun oralarda bir yerdeymişsiniz."
"Evet, evet. Hemen okulun dibinde bir tane konteyner var zaten, gözünüze hemen çarpar. Ben oradayım."
"15 dakika sonra görüşürüz o zaman. Teşekkür ederim."
Çayları içtiler, kahve de içtiler. Üzerine birer tane de... Cemil: "Başkomiserim, hiç arabayla gitmeyin. Aha bakın, okul hemen şu iki sokak arkada. Bindiğinize değmez," dedi.
Mantıklıydı söylediği. "Aferin Cemil," dedi. "Arabaya burada sahip çıkarsın herhâlde, bir şey olmaz."
"Başkomiserim, kimse polis arabasına dokunmaz, merak etmeyin. Biri polis arabası da diğeri benim arabam. Belli olmaz, yabancı araba sonuçta."
"Yok, yok Başkomiserim, burada hiçbir şey olmaz."
Cemil içten içe köyünü koruyordu. 25 senesi burada geçmişti, normaldi.
Ayşe’yle Başkomiser kalktılar, köyün sokaklarında yürümeye başladılar. Evler eski evler değildi. Belli ki çoğu kişi tekrar eski evlerini ya yıkmışlardı ya yenisini yapmışlardı ya da tadilat etmişlerdi. Çok bir şey göremediler, sokaklar boştu. Herkes işine gücüne gitmişti herhâlde.
Muhtarlığı buldular. Muhtar da kapıdaydı, el sallıyordu sanki onu görmemişler gibi. "Gelin, gelin. Burası memur bey, buyurun."
Muhtar 60-65 yaşlarında, kır saçlı, bakımlı biriydi. Takım elbise giymişti. "Belki bize özel giymiştir," diye içinden geçirdi Başkomiser ama sesi aynı kalınlıktaydı. Demek ki doğal konuşması buydu, sabah mahmurluğu değildi.
İçeri geçtiler. Muhtar çayı koymuştu bile. Ufak bir sobası vardı, sanırım sadece çay için o sobayı kullanıyordu. Bir de kliması vardı. Klimayı da açmıştı. Zaten ufak olan konteyner hemencik ısınmıştı. "Vallahi mis gibiydi içerisi."
"Çok mu sıcak içerisi? Klimaya baktınız da, istiyorsanız kapatayım. Sobayı sadece çay için yaktım."
"Vallahi çok iyi olur Muhtar Bey. İsim neydi? Muhtar Bey deyip duruyorum size ikidir."
"Benim ismim Ömer."
"Memnun oldum Ömer Bey. Arkadaşım Ayşe, ben Nihat."
"Hayırdır inşallah, Mehmet’le alakalı mı? Dün annesiyle babası beni aradı, mezarlıkta bulmuşlar demek. Öğrendiniz olayı."
"Tabii ki, tabii ki. Zaten ben sürekli kendilerini arıyordum, bir gelişme var mı, herhangi bir olay var mı diye. Dün kendileri aradı beni akşama doğru, daha doğrusu Ali aradı beni, babası. Mezarlıkta bulduklarını, gidip teşhis ettiklerini hepsini anlattı."
"Evet, maalesef Ömer Bey. Mehmet kardeşimizin bir cinayete kurban gittiğinden eminiz. Boğazı kesilmiş, serçe parmağı kasten koparılmış ve maalesef serçe parmak herhangi bir yerde şu ana kadar bulunmadı. Olay köyünüzde gerçekleşti. Yaşayan kişi köyünüzde olduğu için de biz de sizi bir ziyaret edelim dedik."
"Tabii ki, elimden gelen her şeyi yaparım. Allah Allah ya, kim ne ister ufacık yavrudan? Anlamam ki."
"Şimdi Ömer Bey, bu köydeki insanlar hakkında biraz bilgi almak istiyorum. Yani genel anlamda bu köydeki insanlar ne yapar, nerede çalışır? Köye en son bir seneye kadar gelen giden oldu mu? Malum, Korona'dan yeni çıktık. Korona'dan sonra taşınan oldu mu? Beş ay önce de yeni bir çocuk kaybolmuş köyde. Tabii ki onun da ne olduğu belli değil ama sonuçta o da burada gerçekleşmiş bir olay."
Muhtar önce ufak dolabından üç tane çay bardağı çıkardı. Temizdi bardaklar ama yine bir ufak sudan geçirdi. Mis gibi yanan sobanın üzerindeki çaydanlığı aldı, çayları doldurdu. "Buyurun, çaylarımızı içelim. Çok soğuk bugün, herhâlde kış artık bastırmaya başladı."
"Başkomiserim, şimdi size şöyle anlatayım kaybolan çocuk hakkında. Bu çocuk beş ay önce ortadan kayboldu. Çocuğun adı Gökhan idi. Gökhan özürlü bir arkadaştı, engelli daha doğrusu. Konuşamazdı, sakattı yani. %90 engelli olarak doktorlar rapor çıkarmıştı. Ben dört dönemdir muhtarlık yapıyorum, çok da uzun bir süredir bu köydeyim. Yani bu köye geldiğimde 20’li yaşlardaydım, bekârdım. Bu köyden biriyle evlendim. O kadar eskiyim yani, onu ima etmek istiyorum!"
"Gökhan’ın bir annesi babası vardı. Onlar da çok normal sayılmazlardı ama en azından elleri iş görüyordu. Hemen köyün girişinde bir fabrika var. Biri fabrikada temizlik yapardı, diğeri de gündüzleri bekçilik yapardı. Bekçilik derken işte kapıda duruyordu, giren çıkana 'Kimsin nesin?' o anlamda. Yani öyle silahı falan filan hiçbir şey yoktu üzerinde. Sonra annesiyle babası yıllar içinde vefat etti. Gökhan sekiz yaşında annesiz babasız kaldı. Çok düşündük, çok kafa yorduk çünkü köylümüzdü çocuk, bize emanetti. Sağ olsun, polisler geldi, Aile Koruma Bakanlığı’ndan geldiler hani bu çocuğa yardım etmek amacıyla ama biz vermek istemedik onu, 'Biz bakarız,' dedik. Uzun zamandır çocuğu olmayan bir ailemiz vardı. Bir gün onlar geldi benim yanıma ve Gökhan’ı evlat edinmek istediler. Ben de bunun bir prosedürü olduğunu, 'Çocuğun durumunu yapabilecek misiniz, başarabilecek misiniz?' diye çok sordum ikisine de. İkisi de yapabileceklerini söylediler. İşte evraktır, mahkemedir, odur budur, çocuğu evlat edindiler. Allah razı olsun onlardan. Gerçekten onlar da çok iyi insanlar, daha doğrusu çok iyi insanlardı."
"Niye hayırdır? İyi insanlardı derken?" dedi Başkomiser.
Ayşe: "Vay be, film gibi," dedi. "Gerçekten de çocuğun kaderi nasıl yazıldıysa hiçbir şekilde iyi bir talihi yokmuş."
"E tabii, daha sonra," diye devam etti Muhtar, "kimse bu çocuğu sahiplenmek istemedi. O da hafif hafif yürümeyi, az da olsa insanlarla diyaloğa girmeye başladı. Konuşamıyordu ama artık o dilsiz haliyle bile derdini anlatıyordu. Sonuçta yıllardır burada büyüyen bir çocuk, burada yaşayan bir çocuk. İnsanlar onun ne demek istediğini anlamaya başlamıştı. Sonra bizim kahveci Selçuk, Selçuk’un kahvesinin arka tarafında çok güzel bir yer vardır. Böyle yatak koymuştur oraya. Selçuk arasıra karısıyla kavga ettiği için orada kalırdı, neredeyse 365 günün 65 günü kalırdı yani. Selçuk dedi ki, 'Ya gelsin bizim yanımızda çalışsın, arka tarafta da kalsın. Bu evladı biz sokağa mı atacağız? O bizim çocuğumuz,' dedi. Hepimizin kafasına yattı. Hayatını orada geçirmeye başladı. Korona girdi. Korona’nın girmesi aslında onun biraz da işine yaradı. Kahveler kapandı, artık koca kahve onundu neredeyse. Yine ben göz ucuyla onu her gün izliyordum. Kahveyi siler, süpürür, maşallah her şeyini yapardı. Orada kalmaya devam etti ama beş ay önce yok oldu gitti. Ya da bir yerlerde kaldı."
"Nasıl yani? Bu çocuk kahveden çıkıp normal bir hayatı var mıydı?"
"Yok Başkomiserim, nerede olacak normal bir hayatı? Korona zamanı köyde çok sokağa çıkılmıyordu. E köyümüzün dörtte biri ihtiyar, malum bu hastalıkta ihtiyarlara vuruyordu. O yüzden ihtiyarlar sokağa çıkmazdı. Üç beş çalışan oluyordu işte izinli falan olanlar, onlar giderdi. Ya sokaklarda çok kimse olmazdı. Sorduk, soruşturduk. Diğer köylere gittik, polise gittik, ihbar ettik ama bulamadık. Ana yok, baba yok. Ben arasıra yine sağa sola soruyorum ama bir haber alamadık. Üzerinden de beş ay geçti. Dedik herhâlde gitti ya da belki de kayboldu ya da belki de o da bir yerlerde kafasını gözünü yardı, öldü. Bilemiyorum, hiçbir şey bilemiyorum. İşte o kaybolan Gökhan’ın hikayesi bu."
"Başkomiser, demek kahvede kalıyordu da," dedi ve sustu. Şu an kafasından geçeni Muhtar’a söylemenin bir faydası olmayacağını düşündü.
"Ve Mehmet olayı da beş gün önce kayboldu. Yağmurlu bir günde, okulların tatil olduğu bir günde. Çok yağmur olduğu için de sokaklarda kimsenin olmadığı, incin top attığı bir anda kayıplara karışmış. Hatta cenazesi yarın. Çok üzüldük, çok. Hiç böyle bir şey beklemiyorduk. Bir yerlerden çıkar, diğer köylerden gelir, bir haber gelir diye umut ettik ama kötü haberi aldık."
Ayşe araya girdi: "Peki Ömer Bey, bir sorum olacak size. Korona biteli hemen hemen resmî olarak 6-7 ay oldu. Malum, insanlar artık... Başkomiserim de mesela buraya başka bir ilden tayin oldu. Buraya da başka bir ilden tayin olan ya da bu Korona'dan sonra sizin köyünüze gelen insanlar var mı? Şimdi yıllardır burada olduğunuzu söylüyorsunuz, hiçbir olayın olmadığını ima ediyorsunuz ama son altı ay içinde bir kayıp, diğeri de öldürülen iki çocuk var. Tabii ki bu köyden mi biri öldürdü ondan da emin değiliz ama iki olayın da üst üste gelmesi, ikisinin de çocuk olması ve kısa bir sürede olması dediğim gibi çok şüphe çekici bir durum."
"Tabii ki. Korona’dan sonra köyümüze gelen iki tane öğretmenimiz var. İmamımız değişti. Bir aile geldi. Onların hepsinin ben size bilgilerini veririm istiyorsanız."
"Çok memnun oluruz. Biz de eğer araştırmaya başlarsak önce en azından o kişilerden başlarız. Teşekkür ederiz."
"Ne demek, ne demek? İnşallah o şerefsizi bulursunuz da eğer bu köydense daha fazla olay çıkarmaz. Ha, İzmir’in başka tarafındansa da başka çocuklara zarar vermez. En çok ben isterim onu köyümün adına!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…