Bölümler 18Şu an: 13. Bölüm:Kurbanlar ve Piyonlar
- 1 1. Bölüm:Birleşmeyen Hız532 kelime
- 2 2. Bölüm:Geceyi Yaralarken724 kelime
- 3 3. Bölüm:Buğu512 kelime
- 4 4. Bölüm:Bir Gecelik Özgürlük513 kelime
- 5 5. Bölüm:Siyah Çerçeve707 kelime
- 6 6. Bölüm:Geceye Atlayış1.306 kelime
- 7 7. Bölüm:Kaybedilen Gece683 kelime
- 8 8. Bölüm:Sönmüş Yıldız483 kelime
- 9 9. Bölüm:Ölüm Senfonisi632 kelime
- 10 10. Bölüm:Kırılan Sessizlik1.019 kelime
- 11 11. Bölüm:Kopmuş Temas839 kelime
- 12 12. Bölüm:Gecenin Ruhu3.321 kelime
- 13 13. Bölüm:Kurbanlar ve Piyonlar1.785 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 14. Bölüm: Ateşle Temas1.066 kelime
- 15 15. Bölüm: Hızın Gölgesi1.460 kelime
- 16 16. Bölüm:Ateş Çemberindeki Kuzu977 kelime
- 17 17. Bölüm:Barut534 kelime
- 18 18. Bölüm: Barut Kokusu1.206 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
GEÇMİŞ
Eren Salar
Hiçbir zaman her şey göründüğü gibi değildir. Başarılı iş adamlarının bile sorunları vardı ama insanlar her zaman mükemmel görünmek için ayrı çaba sarf ederdi kısacası insanlar her zaman görmek istediğini görürdü.
Salar'ların en ünlü iş adamının oğluyum. Dışarıdan her şey ne kadar mükemmel görünse de hiçbir şey gerçek değildi. Küçük yaştan itibaren ailem yüzünden erken olgunlaşmak zorunda kaldım. Bundan şikayetçi değildim ama hislerim ruhumda yok olmuştu, insan değilde robot gibiydim. Annem ve babam... ünlü dünyasına çok düşkündü. Ses çıkartmak yerine sessizce göz yumup parlamak istiyordu.
"Kendine gel artık!" diye bağırdım babam olacak adama. Sabrımı taşıyıyordu. İçtiği zıkkımlar ona yetmemiş olacak ki yine kafayı sıyırmıştı.
Hızla çalışma masasının önünde durup üstündeki eşyaları yere savurdu. Köşede durup her gün aynı manzarayı görmekten sıkılmıştım. Kendisi de eşyalarla beraber yığılınca gözleriyle bir şey arıyordu. Masanın diğer tarafına sürüklenip yerde duran makasa ulaştı.
Yerden doğrulmaya çalışınca ne yapacağını çok merak ediyordum. Birden odaya annem girince bakışlarımı ona çevirdim. Şaşkınlıktan açılan gözleriyle olduğu yerde mıhlanmıştı. Ellerini ağzına kapatarak bana bakınca,
"Neler oldu burada, Eren?" diye sordu.
Cevap vermeyince tekrar soru sormadı. Gözlerimi bir zavallıyı andıran babama çevirdim. Ondan nefret ediyordum...
Masaya tutunarak ayağa kalktı. Gözlerini annemden ayırmıyordu. Elindeki makası daha sert tutunca birden anneme doğru koşmaya başladı. Kendimi annemin önüne siper ederek makas tutan elini tuttum.
"Ne yapmaya çalışıyorsun, seni şerefsiz!" Diye sesimi yükselterek.
Kızarmış gözleriyle bana öldürecekmiş gibi bakıyordu.
Birden dengemi kaybedince yana kaydım. Arkamda duran annemin yüzü korku içindeydi, sessizce gözyaşları süzülüyordu yanağından. Kendimi toparlayıp pisliğe doğru yürüdüm. Şeytanın ruhu kısa süreliğine bedenime uğramıştı. Elini büküp makası aldığımda karnına sapladım. Hareketsiz kaldığında yüzü yüzüme çok yakındı. Ağzı bir şeyler söylemek için aralandı fakat yere yığıldığında ben de onunla beraber yere düşmüştüm.
Daha ne olduğunu kavrayamamışken annemin çığlıklarını duyduğumda zaman durmuştu sanki.
"N'aptın sen, Eren!.."
Babamın bedenine doğru çömelerek elini nabzının attığı yere koydu. Siyaha bürünmüş kırmızı sıvı ince çizgi şeklinde akıyordu.
"Çok yavaş atıyor! Ne yapacağız!"
Sesler kesilmişti. Üstümden akıp giden günahkar kanına baktım. Pis kanı üstüme bulaşmıştı. Elimde makas ve kan vardı. Ne zamandır böyleydim? Ben ne yapmıştım? Bir canlıyı incitmezken nasıl bu hâle gelmiştim? Nefes alışlarım hızlanırken annemin ağıtları yükseliyordu.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi,
"Anne," dediğimde bana canice baktı.
"Seni katil! Babanı nasıl öldürürsün! Ben bir katil doğurmuşum!"
Ağzından hıçkırık kaçınca kanlı ellerine bakıyordu.
"Ne olursa olsun o senin babandı... Bunu nasıl yaparsın? Hayatımı ve onurumu mahvettin!"
Sadece ona bakıyordum, ses çıkarmadan. Onu korumaya çalışmıştım fakat o yine kendini düşünüyordu. Medyaya rezil olmaktan korkuyordu.
Sessizce çekip gidecektim bu hayattan, bu lanetli evden. Koridordan hızla ayrılırken annem arkadan bir şeyler bağırıyordu. Onu yeterince dinlemiştim. Bu hayat bana göre değildi.
Cebimdeki telefon dakikalardır çalıyordu. Büyük bahçeye çıktığımda beyaz Lamborghini arabama doğru yürüdüm. Hissizdim, zihnim bulanıktı. Sürücü koltuğuna geçtiğimde
Start düğmesine dokundum direksiyonun arkasındaki vites kulakçığını kendime çekerek gaza bastım. Bir süre sonra ana caddeye doğru yol çıkmıştı.
Cebimden çıkardığım telefona bakarken Eyjah'ın dört kere aradığı yazısı çıktı ekranda. Tekrar adı belirdiğinde hiç bekletmeden açtım.
"Alo?"
"Neden telefonumu meşgule atıyorsun, Eren?"
Nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilmediğimden bir süre sessizlik hâkim oldu.
"Bir sorun mu var, dostu—"
"Eyjah, ben bok yedim."
Derin bir nefes vererek gaza daha da bastım. Gözlerim yoldaydı fakat aklım katil olmamdaydı.
"Neler oluyor?"
"Babamı öldürdüm."
Telefondaki sessizlik bu sefer kısa sürdü.
"N'aptın, n'aptın?"
Bu sefer sesini kontrol edemeden bağırdı.
"EREN, saçmalama! Lütfen bana bunun bir şaka olduğunu söyle!"
Cevap vermedim.
"Burnunu nasıl bu boktan çıkaracaksın?"
"Bilmiyorum, tamam mı! Hiçbir şey bilmiyorum! Ne yaptığımı da bilmiyorum!"
Telefonu yan koltuğa atınca Eyjah bir şeyler geveliyordu. Duymazdan gelerek istediğim yere ulaşınca arabanın motorunu susturup direksiyondan hıncımı çıkardım.
Telefonu elime alıp,
"Eyjah, ben ne yapacağım?" dedim.
"Bilmiyorum! Nasıl bunu yaptın, neden bunu yaptın?"
Sorusu bir an duraksattı. Ben neden böyle bir şey yapmıştım? Kendim için mi yoksa annem için mi?
"Anneme saldırdı o piç, Eyjah. Elinde makasla ona doğru yürüdü. Hepsi... hepsi bir anlık oldu."
Boşta kalan elimi saçlarımın arasına geçirdim. Nefes alışverişlerim düzensizdi.
"Tamam, Eren, sakin ol. Neredesin?"
"Her zamanki yerde."
"Geliyorum," dediğinde kapattı.
Nefesimi düzenlemeye çalışırken uzun süre Rockaway Beach sahilinde kaldım. Hafif esintiyle gece biraz olsun huzurlu hissettiriyordu. Bu; Eyjah ve Cenk'le neredeyse her zaman geldiğimiz yerdi. Yumuşak şekilde kıyıya çarpan dalgalara daldım.
Biliyordum, artık hayatım eskisi gibi olmayacaktı. Neler olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
GÜNÜMÜZ
Güneş, insanlığın günahlarından arınmış bir şekilde doğarken; gün sonu ay battığında yine günaha bulanmış bir dünya oluyordu.
Benliğini kaybedince insan sadece yaşamak için yaşardı sanırım, ben de öyleydim; yaşamak için yaşıyordum. Birkaç heves ve birkaç bilinmeyen başarı.
Lavinya... Adını kaç defa ansam bile sıkılmayacağım isim...
Konumun son sokağına girerken direksiyonu ustaca çevirdim. Loş ışığın dolaştığı sokak lambaları tek tük yanıyordu.
Bir temas ne kadar hissedilebilirdi ki? İlk kez bu kadar yakındın bana, bu his çok farklıydı.
Ulaşılması zor ama imkânsız değil.
Koca villanın önüne geldiğimde debriyajı geri atıp anahtarı çıkardım, telefonumu alıp arabadan indim.
New York'un en ücra köşelerinde bir yerde neden böyle bir şey vardı?
Her neyse.
Üç katlı, gösterişli bir villaydı. Krem renginin hâkim olduğu evde yaşam belirtisi olarak tek ışıklar açıktı.
Kapıya doğru ilerlediğimde kapının önünde durup parmaklarımla kapının ziline bastım. Açılan kapı hafif gıcırtı ile titreyerek, sürtünerek geri çekiliyordu. Girebileceğim kadar açılınca içeriye adımımı attım.
Binanın açık kapısından girince soğuk havanın kesilmesi vücudumu gevşetmişti. Holün büyük salonunda, siyah deri koltukta yayılarak oturan Vándalo vardı.
"Geldim."
"Gelmişsin," diye sert bir sesle cevap vererek dillendirdi.
"Beni neden buraya çağırdın Vándalo?"
Sanki bunu sormamı beklercesine oturduğu yerden doğrulup ayaklandı. Yanımda bittiğinde üstündeki içkinin keskin kokusu burnuma doldu. Mavi gözleri sarhoşluğun etkisiyle kızarmış olmalıydı. Yüzünde anlamsız bir tatminsizlik dolaşıyordu.
"Neden ona dokundun Eren?" Cümlesini daha bitirmeden bir eliyle yakama yapıştı. Ne saçmalıyordu bu herif?
"Ne saçmalıyorsun sen!" diye içimdeki sesi dile getirip kolundan tutup onu geri ittiğimde sarsak adımlarla geriye doğru gitti.
"Gücün bu kadar mı?" Sorumla kendini hızlı toparlayıp yeniden önümde durduğunda bir kaşımı kaldırdım.
"Yanımda değil de önümde durmayı mı tercih ediyorsun Vándalo?" dedim ağır sesle.
Başı dönmüş olacak ki arkasında kalan televizyon ünitesine avuçlarını bastırdı.
"Saçmalamayı kes Eren! Eğer önünde dursaydım bunu uzun yıllar önce yapardım." Boşta kalan elini başına yerleştirince sesini alçalttı.
"Ona dokunman beni kontrolden çıkarıyor, ona dokunan herkesi öldürmek istiyorum." Sesi takıntılı bir psikopata benziyordu.
"Beni de mi öldüreceksin o halde?" dedim alay edercesine.
"Tamam Eren, uzatmayalım, kendimi kaybettim," dedi ortamın gerginliğini kontrol altına almak adına. Günün yorgunluğu kendini belli edercesine başıma ağrılar giriyordu, uğraşmamak adına konuyu uzatmadık.
Deri koltuğunda tekrardan yerini aldığında hemen yanındaki koltuğa geçtim. Rahatça oturup aklımdaki o karmaşık soruyu sordum:
"Neden bu kızı bu kadar çok istiyorsun?"
Sorumu duymazdan gelip orta sehpanın üzerindeki yarım kalan içki bardağını aldı. Sanki az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi küçük yudumlarla içmeye başladı.
"Böyle yapalım: Sen bana neden babanın koltuğunu istememene rağmen o koltuğa geçtiğini söyle, ben de sana sorduğun sorunun cevabını vereyim." Soğuk bakışlarını bana çevirince ikimiz de birbirimizden cevap bekliyorduk.
Hayat... Çok garipti. Her zaman inanırdım ki karşılıksız bir şey yoktur bu dünyada. İnsanlar bir zehirdi kendine ve ben de dâhil, babamın katili olmak beni hiç istemediğim bir insana sürüklemişti. Tanrı'ya o gece çok yalvarmıştım; ölmek için. Ama o kadar günahkârdım ki yanımda hissettiğim şeytanın bile bir süre sonra varlığını unuttum.
"Sessizliği mi seçiyorsun peki—"
"Babamı öldürdüm."
Bana donuk ifadeyle bakakaldığında dudaklarının arasındaki içki bardağını çekti.
"Ne? Sen ne—"
"Duydun. Şimdi söyle bana, neden bu kızın peşindesin?"
Bir süre olayı sindirmesini bekledim.
Yerinden doğrulup bardağı eski yerine bıraktı ve boğazını temizledi:
"Bu kız Santoro'nun soyundan gelen son kan."
Anlamayarak baktığımda aklımdan sadece bir isim geçmişti: Corrado Santoro. Siktir, bu olamaz! Vándalo ne düşündüğümü anlamış gibi serseri bir gülüş kondurdu suratına.
"Tam da üstüne bastın kardeşim. O kız Corrado Santoro'nun kayıp torunu, tüm herkesin peşinde olduğu yaşayan servet."
"Nasıl yani, o zaman—"
"Evet, Lavinya ile yaşayan ailesi sahte. Daha komiği ne biliyor musun? Babası diye tanıdığı kişi aslında o kurtlar sofrasındaki ilk ihanet eden Cevdet. Kızın ismine kadar her şeyi değiştirmiş ve New York'a taşımış. Yani Lavinya aslında Corrado Santoro'nun gerçek torunu."
Yutkunarak olayı sindirmeye çalıştım.
Siktir! Yani herkes bu kızın peşinde.
Corrado Santoro; İtalya'nın en köklü mafyasıydı. Dokunulmazlığı o kadar güçlüydü ki devlet bile ona bulaşmaktan kaçınıyordu. Yeraltındaki karanlık isimler onun gibi güçlü olabilmek için bazıları ona bir Tanrı gibi taparken, bazıları onun gücüne imrenip ona düşmanlık beslerlerdi.
Corrado Santoro'nun oğlu ve gelini en büyük düşmanları tarafından suikasta kurban gittiklerinde sadece torunu Lavinya kalmıştı; yani gerçek adı ile Viola Santoro...
Tüm koca servetini minik bir kızın üstüne bırakmıştı. Ve tabii bu servet, kızın hayatını altı yaşından itibaren cehenneme çevirmişti. Cevdet onu İtalya'dan kaçırıp New York'ta saklamıştı. İsmini, kimliğini, kişiliğini değiştirip onu bir korkak gibi sakladı. Zihnimdeki taşlar oynadı ve bir puzzle gibi yerlerine göre dağıldı... Bu anda asılı kalmak berbattı.
"Neden daha önce söylemedin bana?" diye yoksun duyguyla sordum.
Gevşek gevşek oturup koltuğa adapte oldu:
"Kendin çözersin sanmıştım fakat sen o kadar yanlış hedefe odaklandın ki aklını kullanamaz oldun."
"Sen nasıl biliyors—" tam derken,
"Senin hedefin Lavinya'nın teni olmamalı Eren, sınırı aşma, o benim. Sen-ben hepimiz birer piyonuz, bilmediğin o kadar çok şey var ki... Etrafına daha dikkatli bakmanı tavsiye ederim." Ayağa kalkıp kapıya doğru ilerlediğinde arkasında bir yıkım bırakmıştı.
Klasik Vándalo.
Sanırım haklıydı, yanlış hedefe odaklanmıştım. Bu iş birliğini oturduğum koltuğu güçlendirmek için seçmiştim. Koltuğun hemen köşesindeki sigarayı gördüm, büyük ihtimalle Vándalo'nundu. Pakete doğrulup kaptığımda içinde hem sigara hem çakmak vardı. Bir dal alıp Zippo çakmağı kavradım. Çıkan kıvılcım ile yakıp derin bir nefes çektim.
Bu pisliğe nasıl bulaştıysam öyle devam edecektim.
Ferrari'nin tekerlek sesi geldiğinde Vándalo buradan gitmişti.
"Takıntılı piç," diye mırıldandım.
Sigaradan son nefesi aldıktan sonra ciğerlerimden çıkan zehirli havayı üfledim, kalan ucunu masanın üzerindeki bardağın içine attım. Geriye doğru yaslanıp gözlerimi tavana çevirip yumdum. Sessizlik ne kadar güzeldi.
Cebimdeki telefonun çalması ile kırılan sessizlik üzerine hareketlenip ekrana baktım:
Bilinmeyen Numara
Tuşa basıp kulağıma götürdüm ve karşıdan ses gelmesini bekledim.
"Seni uyarmıştım onun yanında olmaman için." Sinirli ses tonuyla kendini ele veren; Eyjah'tı.
Alayla kıvrılan dudaklarım, gecenin sessizliğine tezat bir meydan okumayla aralandı.
"Beni uyardığını sanıyordun Eyjah," dedim, sesimdeki o soğuk sakinliği korurken. "Ama unuttuğun bir şey var; ben emir almam, sadece içimden geleni yaparım."
Hattın diğer ucundaki derin, düzensiz nefes sesini duydum. Öfkesi boğazında tıkalanıp kalmıştı.
"Ne ile oynadığının farkında değilsin Eren," diye tısladı. "O kız sadece bir yem. Ve sen o yeme yaklaştıkça kimin ağına takıldığını bile anlamayacaksın."
İsmimi bastırarak söylerken alay geçercesine bir kahkaha attım:
"Ben kiminle oynadığımı gayet iyi biliyorum Eyjah."
Aklıma Vándalo’nun az önce söylediği cümle düştü: ‘Sen-ben hepimiz birer piyonuz.’ Eyjah da bu oyunun neresinde olduğunu bildiğini sanıyordu ama herkes karanlıkta el yordamıyla ilerliyordu.
"Benim hangi ağa takılacağımı dert etmeyi bırak da," dedim alçak, tehlikeli bir fısıltıyla. "Kendi tahtının altındaki sallantıya bak. Çünkü o kız kim olduğunu öğrendiği an, oyunun kurallarını kendisi yazacak."
Cevap vermesini bile beklemeden suratına kapattım.
Paketten bir sigara daha çıkarıp dudaklarıma yerleştirdim, derin nefes çekerken yavaşça üfledim.
Oyun, Lavinya'nın her şeyi öğrenmesi ile başlayacaktı; bu bayağı eğlenceli olacaktı. Bakalım Tanrı bizim için nasıl bir kader yazmıştı.
Bölüm etkileşimi
