15. bölüm · Gecenin Koruması

Bölüm 15 Zafer

CEPHEKALEMI 19

Araz, mat siyah cipin direksiyonunu Şile’nin karanlık ve virajlı yollarına kırarken kendi kendine hafifçe güldü. Yıllarca dağlarda, sınır ötesi operasyonlarda en çetin hedeflere sızmıştı ama gecenin saat ikisinde Karadeniz kıyısında kestane şekeri ve ekşi yeşil elma aramak, Bordo Bereli kariyerinin şüphesiz en sıra dışı "göreviydi".
Önce Şile merkezdeki nöbetçi benzinliğe girdi. Kasadaki genç bakkal elemanı, kapıdan giren iri yarı, dik duruşlu ve heybetli adamı görünce refleks olarak dikleşti.
"Kolay gelsin," dedi Araz, sesi her zamanki gibi tok ve emredici bir tondaydı. "Ekşi yeşil elma ve kestane şekeri lazım. Mümkünse dondurma da."
Genç çocuk şaşkınlıkla Araz’a baktı. "Abi, kestane şekeri Şile’de bu saatte imkânsız... Yeşil elma da reyonda kalmadı sanki."
Araz tek kaşını kaldırdı. O meşhur Bordo Bereli bakışını attığında çocuk anında toparlandı. "A-ama arka depoda manavdan kalan son kasaya bakayım abi! Bir de kapalı dondurma dolabında belki vanilyalı vardır!"
Beş dakika sonra Araz, benzinlikten elinde iki poşet yeşil elma ve kutu dondurmayla çıktı. Ancak kestane şekeri hâlâ eksikti. Araz pes edecek adam değildi. Telefonunu çıkarıp Şile merkezde fırıncılık yapan eski bir tanıdığını, Yörük Ahmet’i aradı. Adamı uykusundan uyandırdı ama Bursa’dan gelen özel tatlı kolilerinden iki kutu kestane şekerini fırının deposundan söke söke aldı.
Kulübenin kapısı saat üçü çeyrek geçe açıldığında Gece salonda, battaniyeye sarınmış halde koltukta bekliyordu. Efe de kapının sesini duyunca kulaklarını dikip Araz’a doğru yürüdü.
Araz, elindeki poşetleri zafer kazanmış bir komutan edasıyla masanın üzerine bıraktı.
"Görev tamamlandı komutanım," dedi Araz, hırkasını çıkarıp Gece’nin yanına otururken.
Gece poşetleri görünce gözleri ışıldadı. İçinden çıkan taze yeşil elmaları, vanilyalı dondurmayı ve kutusu henüz açılmamış Bursa kestane şekerini görünce çocuksu bir sevinçle Araz’ın boynuna sarıldı.
"Araz! Şaka yapıyorsun! Gerçekten buldun mu hepsini?"
"Bordo Bereli sözü verdik gülüm," dedi Araz, Gece’nin saçlarını öperek. "Karadeniz’i altüst ettim ama o elmayla kestane buraya geldi."
Gece hemen mutfaktan bir kase alıp kestane şekerlerinin üzerine dondurmayı koydu, yanına da dilimlediği ekşi elmaları ekledi. İlk lokmayı aldığında yüzünde beliren o sonsuz tatmin ifadesi, Araz’ın çektiği tüm operasyonel çabaya değmişti.
"Sana da yedireyim mi?" dedi Gece, çataldaki kestane şekerini Araz’a uzatarak.
Araz hafifçe güldü. "Ben almayayım gülüm, o iki kişilik bir porsiyon. Siz afiyetle yiyin."
Araz, Gece’nin neşeyle tatlısını yemesini izlerken elini onun karnına koydu. Şile’nin sessiz gecesinde, şöminenin son közleri parıldarken; bu küçük aşerme krizi, ailelerinin hafızasına kazınan en tatlı anılardan biri olarak yerini aldı.
Ertesi sabah Şile, Karadeniz’in üzerindeki sisin çekildiği, pırıl pırıl bir sonbahar güneşine uyandı. Kuş sesleri ve çam kokusu açık pencereden içeri süzülürken, kulübenin ahşap merdivenlerinde patır patır koşan küçük ayak sesleri yankılandı.
Güneş, üzerindeki ayıcıklı pijamaları ve darmadağınık saçlarıyla merdivenlerden aşağı koşarken Efe de devasa adımlarla hemen peşinden geliyordu.
Küçük kız doğrudan salona, mutfak masasına doğru yöneldi. Masanın ortasında duran poşetleri ve kutuyu gördüğünde adımları duraksadı. Kocaman açtığı koyu renk gözleriyle masadaki ganimete baktı: Birkaç taze yeşil elma, dondurma kutusu ve üzerinde süslü yazılar olan Bursa kestane şekeri kutusu!
"Baba!" diye bağırdı Güneş, sesini kulübenin her köşesinde duyurarak. "Annemle sen gece gizli parti mi yaptınız?"
Mutfakta taze çay demlenirken, Araz elinde çay bardağıyla salona adım attı. Üzerinde rahat bir siyah tişört vardı. Kızının masaya tırmanmaya çalışan hallerini görünce yüzünde o her zamanki sarsılmaz ama derin şefkat dolu tebessüm belirdi.
"Parti değil kızım," dedi Araz, koca adımlarla masaya yaklaşıp Güneş’i belinden tuttuğu gibi havaya kaldırarak. "Gece görevinden kalan ganimetler onlar."
Gece de arkalarından salona girdi. Üzerinde geniş, rahat bir hırka vardı; yüzü dinlenmiş ve huzurluydu. Güneş’in şaşkın hallerini görünce hafifçe kıkırdadı.
"Sana söylemiştim Güneş’im," dedi Gece, Güneş’in dağınık saçlarını eliyle düzelterek. "Baban dünyanın öbür ucunda da olsa bizim canımızın çektiğini bulur getirir."
Güneş kucağında oturduğu babasının yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "O zaman bu kestane şekerleri kardeşimin değil, benim de hakkım!"
"Efe’ye yok ama," dedi Araz ciddi bir edayla, masanın yanında kuyruk sallayan koca oğlanın başını okşayarak. "Koca oğlan ekşi elmayla idare edecek."
Efe sanki anlamış gibi alçak sesle "hav" diye karşılık verince salonu neşeli kahkahalar kapladı. Şile’deki kulübe; Araz’ın koruyucu gölgesi, Gece’nin sevgisi ve çocukların neşesiyle yeni güne sonsuz bir huzurla başladı.

Araz, derin bir nefes alarak aynadaki yansımasına baktı. Üzerindeki şık takım elbise, bu gece üstlenmesi gereken rolün sadece bir parçasıydı. Operasyon gereği, gizli bilgileri sızdıran hedef adamın yakınına sızabilmek için adamın kız kardeşiyle yakınlaşması, onun dikkatini çekmesi gerekiyordu. Plan kusursuzdu; fakat hesaba katmadığı tek şey, kalbinin sahibi olan Gece’nin bu durumu nasıl karşılayacağıydı.
Gece, salonun ortasında kollarını bağlamış, gözlerini Araz’dan ayırmıyordu. Bakışlarındaki o keskin ve soğuk ifade, dışarıdaki fırtınadan bile daha tehlikeliydi.
"Demek görev icabı..." dedi Gece, sesindeki alaycı ve kırgın tonu gizlemeye çalışmadan. "Açıkçası bu taktiklerin hangi askeri doktrinde yer aldığını çok merak ediyorum Araz."
Araz yavaşça Gece’ye doğru yürüdü. Araya giren her bir adımda Gece’nin bakışlarındaki alev daha da belirginleşiyordu. "Gece, biliyorsun. Bu sadece bir görev. O kızın ilgisini çekmek zorundayım ki hedef adamın güvenli kasasına ulaşabilelim. Benim için o kadının hiçbir hükmü yok."
"Hükmü yok öyle mi?" Gece hafifçe başını salladı, dudaklarında kıskançlığını bastırmaya çalışan mağrur bir gülümseme belirdi. "Ama adamın kardeşine gülücükler saçacak, belki de elini tutacaksın. 'Görev icabı' olsa bile bu hoşuma gitmiyor, anlıyor musun? Benim gözümün önünde başka bir kadına o şekilde bakmanı düşünmek bile çıldırtıyor beni."
Araz, Gece’nin tam önünde durdu. Uzanıp Gece’nin çenesini nazikçe kavradı ve bakışlarını kendi gözlerine sabitledi. Gece ilk başta yüzünü çevirmek istese de Araz’ın dokunuşundaki o derin sıcaklık buna engel oldu.
"Beni dinle," dedi Araz, sesi fısıltı kadar kısık ama bir o kadar kararlıydı. "Gözlerimin içine bak. Bu gece ne yaşanırsa yaşansın, benim aklım da zihnim de kalbim de sadece sende olacak. Oradaki her saniye, sırf sana geri dönebilmek için bitecek. Senden başkası benim için sadece birer gölgeden ibaret."
Gece, Araz’ın gözlerindeki o samimiyeti gördüğünde göğsündeki o sıkışma hafifçe gevşedi. Yine de hırsını alamamış gibi Araz’ın kravatını düzeltir gibi yapıp sertçe kendine doğru çekti.
"Eğer o kadına gereğinden bir saniye fazla bakarsan ya da sana fazla yakınlaşmasına izin verirsen," dedi Gece, gözlerini kısıp doğrudan Araz’ın gözlerinin içine bakarak, "o operasyonu kendi yöntemlerimle batırırım Araz. Anlaşıldı mı?"
Araz’ın dudaklarında hafif, çapkın bir tebessüm belirdi. Gece’nin bu tatlı, tehlikeli ve tutkulu kıskançlığı, ona hayatta olduğunu ve ne kadar çok sevildiğini bir kez daha hatırlatmıştı.
"Anlaşıldı, komutanım," diye fısıldadı Araz ve Gece’nin alnına uzun, derin bir öpücük kondurdu. "Şimdi izninle gidip şu işi bitireyim ve ait olduğum yere, yani sana döneyim."
Araz, Gece’nin o hem tehlikeli hem de sevdalı bakışlarını zihnine kazıyarak kulübeden ayrıldı. Operasyon alanı, İstanbul’un lüks bir otelinde düzenlenen özel bir davetti. MİT’ten gelen istihbarata göre, uluslararası silah kaçakçısı Levent Soykan’ın tüm kriptolu hesap erişimleri, kardeşi Selin Soykan’ın taşıdığı şifreli şahsi dijital kasadaydı.
Salona adım attığında Araz, koyu füme takım elbisesi, karizmatik duruşu ve mesafe kokan asaletiyle anında tüm dikkatleri üzerine çekti. Ancak kulağındaki mikro kulaklıkta Murat’ın sesi çınlıyordu:
— "Komutanım, Selin Soykan saat dokuz yönünde, barda. Yalnız... Yengem telsiz frekansına bağlandı. Bilginiz olsun, operasyonu canlı dinliyor."
Araz derin bir nefes aldı. İçinden "Yandık" diye geçirse de çaktırmadı. Sakin adımlarla bara doğru ilerledi.
Selin, Araz’ın kendisine doğru yaklaştığını gördüğü an gözlerindeki ilgiyi gizleyemedi. Araz, barmene hafif bir işaret verip Selin’in hemen yanındaki tabureye süzüldü.
"Yalnız bir hanımefendiye içki ısmarlamak bu gecenin kural ihlali sayılmaz umarım?" dedi Araz, sesine hafif, çekici bir ton katarak.
Selin gülümsedi, bakışlarını Araz’ın omuzlarında gezdirdi. "Sizin gibi bir adam kural ihlali yapıyorsa, memnuniyetle..."
O sırada Araz’ın kulağındaki kulaklıktan Gece’nin alçak, cızırtılı ama buz gibi sesi yükseldi:
— "Kural ihlali demek Araz Karadağ... İçki ısmarlamalar falan. Eve gelince ben sana kural ihlalini göstereceğim."
Araz hafifçe öksürerek duruşunu bozmamaya çalıştı. Selin’in dikkatini çekmek için çantasının hemen yanındaki masaya doğru hafifçe eğildi. Selin, Araz’ın bu yakınlaşmasından etkilenerek elini Araz’ın koluna koydu.
"Sizi daha önce bu çevrelerde görmedim..." dedi Selin, sesini alçaltarak.
— "O elini hemen o koldan çekmezse, Bordo Bereli falan dinlemem o otele baskın yaparım Araz!" Gece’nin telsizdeki sesi bu kez çileden çıkmış bir tatlı sertlikteydi.
Araz, Selin’in elini nazikçe ama kesin bir hamleyle kavrayıp geriye çekti, sanki centilmenlik yapıyormuş gibi elini hafifçe sıktı. O kısacık dokunuş esnasında, bileğindeki özel yapım yüzükle Selin’in çantasındaki şifreli kasanın verilerini kopyalayan cihazı aktifleştirmişti bile.
"İş dünyasında adım pek geçmez Selin Hanım," dedi Araz, gözlerinin içine bakarak. "Ben daha çok... Gizlilikten hoşlanırım. Ve açıkçası, evde beni bekleyen çok sadık bir ortağım var."
Kulaklıktan Gece’nin hafifçe yumuşayan nefes alışı duyuldu.
— "Aferin... 'Ortağım' kısmını tuttum. Ama hâlâ çok yakın duruyorsun."
Araz’ın telefonuna Murat’tan beklenen mesaj geldi: "Veri transferi %100. Kopyalama tamamlandı komutanım, çekilebilirsiniz."
Araz, Selin’e hafifçe tebessüm edip ayağa kalktı. "Bana ayrılan sürenin sonuna geldik Selin Hanım. Bu gece bana ayırdığınız birkaç dakika için teşekkürler."
Selin şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken Araz, ar arkasını dönüp otelin kalabalığı arasında kayboldu. Otelden çıkıp cipinin kapısını açtığında kulağındaki kulaklığı çıkardı ve doğrudan Gece’nin hattına bağlandı.
"Görüşme bitti komutanım," dedi Araz, sesinde çapkın bir tebessümle. "Veri elimizde. Şimdi asıl zorlu göreve, yani evdeki fırtınayı dindirmeye geliyorum."
Gece’nin sesinde hâlâ hafif bir kıskançlık tınısı vardı ama rahatladığı belliydi. "Hızlı ol Araz... Kestane şekerlerin ve yeşil elmaların hazır ama cezanı henüz kesmedim."
Araz gaza bastı. Şile’deki kulübeye, hayatının tek gerçek sevdasına doğru hızla yola koyuldu.

Araz, Şile’deki kulübenin bahçesine adım attığında gece karanlığı yavaş yavaş yerini alacakaranlığa bırakıyordu. Kulübenin ahşap kapısını hafifçe itip içeri girdi. Gece, şöminenin başında kucağında bir battaniyeyle oturuyor, gözlerini Araz’dan kaçırarak çatık kaşlarıyla ateşe bakıyordu.
Araz, ceketini ve kulağındaki telsizi kenara bırakıp Gece’ye doğru yaklaştı.
"Demek Bordo Bereli basıyordu oteli, ha?" dedi Araz, sesindeki o hafif ve yumuşak tebessümle.
Gece başını çevirmeden, "O kadının koluna dokunmasına izin vermeyecektin Araz," dedi soğuk tutmaya çalıştığı sesiyle. "Ayrıca cezanı daha kesmedim."
Araz hiç istifini bozmadan Gece’nin önünde diz çöktü. Elini nazikçe Gece’nin çenesine koyup yüzünü kendine çevirdi. "Sana bir söz vermiştim, hatırlar mısın? Güneş ne zaman doğarsa, senin bütün öfkeni, bütün kırgınlıklarını o ışıkla yıkayıp alacağım demiştim."
Gece tam bir şey söyleyecekken, Araz onu yavaşça kucağına aldı. Gece hafif bir şaşkınlıkla onun boynuna sarılmak zorunda kaldı. Araz, onu kulübenin doğuya bakan, geniş camlı verandasına götürdü.
Tam o anda, ufuk çizgisinden turuncu ve altın sarısı ilk ışık süzüldü. Güneş, Karadeniz’in üzerindeki sis bulutlarını yırtarak doğmaya başladı. Camdan içeri süzülen sıcak ilk ışık hüzmesi, tam da Gece’nin yüzüne ve gözlerine vurdu.
Araz, Gece’nin kulağına doğru eğilip fısıldadı:
"Bak... Güneş doğdu Gece. Benim dünyama doğduğun gibi. O salondaki bin kadının ilgisi, senin tek bir bakışının, tek bir kıskançlığının yanında kum tanesi bile kalmaz. Sen benim hem gecemsin hem gündüzüm."
Gece, yüzüne vuran güneşin sıcaklığıyla ve Araz’ın içten fısıltısıyla gözlerini kapattı. Çatık olan kaşları yavaşça gevşedi, dudaklarının kenarında engel olamadığı küçük bir tebessüm belirdi.
"Çok kurnaz bir adamsın Araz Karadağ..." dedi Gece, başını Araz’ın göğsüne yaslarken. "Doğanın en güzel anını rüşvet olarak kullanıyorsun."
Araz, Gece’nin saçlarına derin bir öpücük kondurdu. "Söz konusu senin kalbinse, evrendeki her şeyi rüşvet olarak kullanırım komutanım."
Güneş, iki sevdalının üzerine doğarken aralarındaki tüm tatlı gerginlik yerini sıcak bir sarılmaya bıraktı.
Verandayı kaplayan altın sarısı güneş ışığı, ikilinin üzerindeki tatlı gerginliği tamamen eritip gitmişti. Gece, Araz’ın göğsüne iyice sokulup derin bir nefes aldı. İçeriden gelen küçük, uykulu ayak sesleri ve ahşap merdivenin gıcırtısı bu huzurlu anı bölmeye yetti.
Güneş, gözlerini oğuşturan elleri, ayıcıklı pijama takımı ve dağılmış saçlarıyla kapının eşiğinde belirdi. Peşinde ise devasa gövdesiyle uykudan yeni uyanmış, esneyen Efe vardı. Koca oğlan doğruca gelip burnunu Güneş’in sırtına dayadı, arkasından koruyucu bir gölge gibi takip etti.
"Anne... Baba..." dedi Güneş uykulu uykulu. "Siz yine mi güneşi benden önce karşıladınız?"
Gece hemen Araz’ın kucağından sıyrılıp gülümsedi. "Gel bakalım buraya benim güzel kızım," diyerek kollarını açtı.
Güneş pıtır pıtır adımlarla koşup annesiyle babasının ortasına sokuldu. Araz, tek hamlede kızını kucağına alıp Gece’yi de diğer kolunun altına çekti. Efe ise bu aile tablosuna kayıtsız kalamayarak başını Araz’ın dizine koydu ve devasa kuyruğunu ahşap zemine vura vura pat pat sesler çıkardı.
Güneş, annesinin hafifçe belirginleşmeye başlayan karnına uykulu uykulu elini koydu. "Kardeşim uyanmış mı anne? Ona 'günaydın' diyebilir miyim?"
Gece, kızının bu çocuksu ve saf ilgisine gözleri parlayarak baktı. "Diyebilirsin tabii bebeğim, o da seni dinliyor."
Güneş eğilip annesinin karnına doğru fısıldadı: "Günaydın küçük kardeş! Ben senin ablanım. Bugün sana ve Efe’ye bahçeden çam kozalağı toplayacağım, tamam mı?"
Araz, kızının saçlarını öpüp Gece’ye baktı. Yüzünde, dağlarda fırtınalarla savaşmış bir adamın değil, yuvasına sonsuz bir minnetle bağlı bir babanın ifadesi vardı.
"Efe de nöbetçi olsun o zaman," dedi Araz, koca oğlanın başını okşayarak. "Güneş ablası kozalak toplarken Efe de bahçe sınırını korur."
Efe sanki komutu almış gibi hafifçe "hav" diye alçak bir ses çıkardı.
Gece, Araz’ın elini tutup kendi karnının üzerindeki Güneş’in küçük elinin üstüne koydu. Bordo Bereli Yüzbaşı Araz Karadağ’ın sert, nasırlı eli; Gece’nin sıcaklığı ve Güneş’in minik dokunuşu tek bir noktada birleşti. Büyüyen aileleri, Şile’deki bu küçük kulübede hayatın onlara sunduğu en büyük ve en sarsılmaz kale olmuştu.
Güneş ve Efe bahçeye doğru koşuştururken, Araz mutfağa geçip geniş ahşap masaya zengin bir kahvaltı sofrası kurmaya başladı. Taze demlenmiş çayın kokusu kulübenin salonunu sararken, Gece masanın kenarına oturmuş, Araz’ın pratik ve düzenli hareketlerle tabağa peynir, zeytin ve domates dilimleyişini izliyordu.
Araz, "Sana özel cevizli ezmeden de koydum gülüm," diyerek tabağı Gece’nin önüne bıraktı. "Güzelce kahvaltını yap, dün gece epey yoruldun."
Gece tam çatalını zeytine uzatacakken aniden duraksadı. Yüzündeki o huzurlu ifade bir anda değişti; gözleri büyüdü, burnunu hafifçe çekip masadaki yiyecekleri süzmeye başladı.
Araz, Gece’nin bu anlık değişimini görünce çay demliğini havada tuttu. Bordo Bereli refleksleri yine alarmla dolmuştu. "Gece? Bir şey mi oldu? Miden mi bulandı yoksa?"
"Araz..." dedi Gece, gözlerini masadan ayırmadan. Sesindeki ton, gece ortasındaki kestane şekeri krizinden bile daha ciddi, daha talepkârdı.
Araz demliği dikkatle tezgâha koyup Gece’nin yanına diz çöktü. "Söyle gülüm, ne istiyorsun? Ekşi elma mı? Başka bir tatlı mı?"
Gece başını yavaşça Araz’a çevirdi. "Karpuz."
Araz bir an duraksadı. Şakaklarını kaşıdı, ardından pencereden dışarı, sararmış yaprakların döküldüğü ve serin bir Karadeniz rüzgârının estiği bahçeye baktı. Takvime bakmasına gerek bile yoktu; sonbaharın ortasındaydılar, kış kapıdaydı.
"Karpuz mu?" dedi Araz, tek kaşını kaldırarak. "Gülüm, dışarıda yapraklar dökülüyor, sonbahardayız. Karpuz mevsimi geçeli aylar oldu."
"Ama Araz..." Gece dudaklarını büküp ellerini karnına koydu. "Böyle kütür kütür, buz gibi, kıpkırmızı bir karpuz dilimi... Yanında da tulum peyniri. Bebeğin canı tam olarak bunu çekiyor. Bak, valla ben istemiyorum, o istiyor!"
Araz hafif bir kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. Bordo Bereli Binbaşı olarak dağda, karda, boranda her türlü arazi şartına uyum sağlamıştı ama sonbaharın ortasında Şile’de kütür kütür karpuz bulmak, askeri stratejilerin tamamen ötesindeydi.
"Gece’m, canımın içi..." dedi Araz, Gece’nin ellerini tutup öperken. "Dün gece kestane şekeriyle yeşil elmayı Karadeniz’i altüst edip buldum. Ama bu mevsimde karpuz bulmak için özel kuvvetler lojistik ağını devreye sokmam gerekecek."
"Bulamaz mısın yani?" Gece’nin gözleri anında mahzunlaştı.
Araz hemen doğruldu, hırkasını tezgâhtan alırken yüzünde o mağrur, geri adım atmaz Bordo Bereli tebessümü belirdi.
"Bordo Bereli Karadağ ailesinin lügatinde 'bulamam' diye bir şey yok komutanım," dedi Araz, cebinden telefonunu çıkarırken. "Gerekirse Sera Kentleri basarım, gerekirse Adana’ya özel nakliye uçağı kaldırtırım ama o karpuz bu masaya gelecek."
Gece onun bu hallerine dayanamayıp gülümsedi. "Abartma Araz! Sadece bir dilim olsa yeter..."
O sırada Araz çoktan Murat’ı arıyordu. Murat telefonu açar açmaz Araz’ın emri yankılandı:
"Murat! Derhal İstanbul’daki tüm lüks halleri, seraları ve ithal meyve depolarını tarıyorsun. Bize acil kodlu, kıpkırmızı, kütür kütür bir karpuz lazım. Lojistik desteği sağla, süre başlıyor!"
Telefonun diğer ucundan Murat’ın şaşkın ve bir o kadar da neşeli sesi duyuldu: "Emredersiniz Komutanım! Karpuz Operasyonu başlatılmıştır!"
Araz telefonu kapatıp Gece’ye döndü, eğilip alnına derin bir öpücük kondurdu. "Görev emri verildi. Karpuz gelene kadar kahvaltının kalanını yapıyorsun, anlaştık mı?"
Gece, Araz’ın bu korumacı, çabalayan ve sevdalı hallerine bakarken içindeki tüm huzursuzluğun yerini sonsuz bir mutluluğa bıraktığını hissetti.