10. bölüm · Gecenin Koruması

10. BÖLÜM: TOPRAĞIN KOKUSU VE YENİ BAŞLANGIÇLAR

CEPHEKALEMI 19

1. KISIM: Anadolu'nun Özü ve Çorum Leblebisi
(Araz’ın Anlatımıyla)
Şile’deki kulübenin mutfağında, sabahın erken saatlerinde taze demlenmiş çayın kokusu ahşap duvarlara yayılıyordu. Ankara Karargahı’ndan dönerken yol üstünde durup aldığım o meşhur ahşap kutuyu masanın üzerine koydum.
Gece, saçlarını arkasında toplayıp üzerindeki bol sabahlıkla mutfağa girdiğinde gözleri masadaki kutuya takıldı.
"O ne Araz?" diye sordu gülümseyerek.
"Bizim memleketin imzası," dedim kutunun kapağını açarak. "Çorum leblebisi. Taze kavrulmuş, sıcak sıcak paketlettim. Benim doğup büyüdüğüm topraklarda kahvaltının bile yanında çerez niyetine yenir."
Gece şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Sen Çorumlu muydun?"
"Öz be öz Çorumluyum," dedim gururla. "Alaca’nın rüzgarını, Hitit surlarının gölgesini, o toprakların sert insanını iyi bilirim. Sert görünürüz ama dostumuza, sevdalı olduğumuza canımızı veririz. Bordo Bereli olmadan önce, o dağlara tırmanmadan çok önce Çorum’un tozlu yollarında koşturuyordum."
Gece masaya yaklaşıp kutudan bir tane leblebi aldı. Ağzına atıp çiğnedikten sonra gözleri parladı. "Gerçekten bambaşkaymış... Yıllardır yediklerimden çok farklı."
Efe de mutfak kapısından başını uzatmış, geniş burnunu havaya dikip kokuyu almaya çalışıyordu. Çorumlu bir askerin köpeği olmanın hakkını verir gibi masanın dibine kadar gelip başını dizime koydu.
"Sana yok oğlan, sen etini yedin," dedim Efe'nin kulaklarını okşayarak. Efe sanki Çorum şivesiyle sitem eder gibi tok bir ses çıkardı. Gece bu halimize kahkahalarla gülmeye başladı.
"Bir gün seni Çorum’a götüreceğim Gece," dedim gözlerinin içine bakarak. "Koyunbaba Köprüsü’nü, Hattuşa’yı gezdireceğim. Bizim oralarda misafire nasıl hürmet edilir, o toprağın insanı nasıl kucaklar göreceksin. Efe de bağlarda bahçelerde özgürce koşar."
"Seninle her yere gelirim Araz," dedi Gece, elimizi masanın üzerinde birleştirirken. "İster dağların tepesine, ister Çorum’un yollarına..."
2. KISIM: Yeni Bir Beste, Sarsılmaz Nöbet
(Araz’ın Anlatımıyla)
Öğleden sonra Şile’nin serin rüzgarı kulübenin verandasını doldururken, Gece elinde gitarıyla ahşap sallanan sandalyeye oturmuş yeni şarkısının melodilerini arıyordu.
Londra konserindeki o korku dolu anlar geride kalmış, ruhu yeniden müzikle nefes almaya başlamıştı. Yanı başındaki minderde yatan Efe, gitarın tellerinden çıkan her tatlı akustik tınıda kulaklarını hafifçe oynatıyor, adeta besteyi onaylıyordu.
Ben ise verandanın kenarında oturmuş, Bordo Tim’in haftalık eğitim programını inceliyordum. Telefonuma Barış’tan bir mesaj geldi:
“Komutanım, Ankara’daki rutin devir teslim ve tim eğitimi için haftaya hazırlıklar tamam. Sınır hattı sakin. Arkadaşlar selam söylüyor, Çorum leblebisini unutmasın diyorlar.”
Gülümsedim. Bizim uşaklar da memleketin lezzetine alışmıştı.
Gece gitarı dizinin üzerine koyup bana baktı. "Yeni bir beste yapıyorum Araz," dedi. "İçinde ne silah sesleri var ne de karanlık gölgeler... Sadece rüzgar, deniz, bir sadık dost ve beni her tehlikeden koruyan o adam var."
"Adı ne olacak?" diye sordum, yanına yürüyüp sandalyesinin arkasına geçerek.
"Toprak ve Gölge," dedi Gece. "Çünkü sen benim bastığım en sağlam topraksın, ben de senin gölgende güvendeyim."
Efe yerinden doğrulup ikimizin arasına girdi, başını Gece'nin dizine, gövdesini de benim bacağıma dayadı.
Sert dağların, çatışmaların ve gizli operasyonların içinden geçmiş Çorumlu Yüzbaşı Araz Karadağ olarak; hayatımdaki en büyük zaferin bu kulübedeki huzur olduğunu biliyordum.
(Araz’ın Anlatımıyla)
İstanbul’un kalabalığını ve Karadeniz’in hırçın rüzgarını geride bırakıp Anadolu’nun bağrına doğru süzülürken, mat siyah SUV’un camından içeri bozkırın o kendine has, kuru ve sıcak toprak kokusu doluyordu.
Arka koltuğu tamamen Efe’ye ayırmıştık. Camdan dışarıyı izliyor, içeri giren rüzgarla birlikte tüyleri dalgalanıyordu. Gece ise yolcu koltuğunda oturmuş, kucağındaki deftere yeni şarkısının sözlerini mırıldanarak notlar alıyordu.
"Neredeyse geldik," dedim, tabelayı işaret ederek.
ÇORUM - 19
"Erzurum dağlarında askerlik yaparken, Suriye sınırında nöbet tutarken zihnim ne zaman yorulsa kendimi bu yollarda hayal ederdim," dedim, direksiyonu sıkıca kavrayarak. "Alaca’nın, Sungurlu’nun, Mecitözü’nün toprağı başkadır Gece. İnsanı serttir ama yüreği bozkır kadar geniştir."
Gece başını bana çevirdi, yüzündeki o hayranlık dolu tebessümle baktı. "Seni bu kadar güçlü, bu kadar sarsılmaz yapan şeyin ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum Araz. Köklerin bu topraklara demir atmış."
Şehrin girişinden geçip doğup büyüdüğüm eski mahalleye, tarihi ahşap konakların ve dar sokakların olduğu o huzurlu mahalleye girdik. Aracımızı dedemden kalma eski avlulu evin önüne park ettiğimde, sokaktaki yaşlılar ve çocuklar araca merakla bakmaya başladı.
Kapıyı açıp indiğimde Efe de arkamdan atlattı. Devasa cüssesiyle avluya geçti ama hiç kimseden çekinmeden doğrudan kapının eşiğine uzandı; sanki yıllardır bu evde yaşıyormuş gibi ortamı sahiplenmişti.
Sokağın başındaki fırından yükselen taze pide ve çörek kokusu mahalleye yayılıyordu. Çocukluğumun geçtiği o ahşap kapının tokmağını vurdum.
4. KISIM: Hitit Güneşi ve Gerçek Huzur
(Araz’ın Anlatımıyla)
Akşamüstü, Hitit medeniyetinin kalbi olan Hattuşaş’ın devasa surlarının bulunduğu tepedeydik. Rüzgar, binlerce yıllık taşların arasından ıslık çalarak esiyordu.
Gece, üzerindeki hırkaya sarınmış, ufukta batan turuncu güneşe bakıyordu. Efe, tarihi surların kenarında bir muhafız gibi dikilmiş, aşağıda uzanan vadiyi süzüyordu. Bir Çorumlu olarak doğduğum topraklara, hayatımın en değerli iki varlığıyla dönmek göğsümdeki o eski operasyon yaralarını bile iyileştirmişti.
"Burası inanılmaz..." dedi Gece fısıltıyla. "Zaman burada durmuş gibi."
"Tarih boyunca bu topraklardan binlerce asker, hükümdar, ozan geçti," dedim yanına yaklaşıp kolumu omuzlarına dolayarak. "Ama hepsi bitti. Geride sadece bu sağlam taşlar ve vatan sevgisi kaldı. Benim Bordo Bereli olarak ant içtiğim gün de zihnimde bu surlar vardı."
Gece başını göğsüme yasladı. "Londra’daki o görkemli ışıklar, İstanbul’un devasa sahneleri... Hiçbiri bana şu an verdiğin huzurun çeyreğini veremedi Araz. Seninle bu topraklarda olmak bana yeniden doğmuşum gibi hissettiriyor."
Cebimdeki MİT uydu telefonunu çıkardım. Telefon sakindi. Karargah’taki Bordo Tim devriye görevindeydi, sınır hattı sakindi ve şebekeden kalan son piyonlar da hapse tıkılmıştı.
İlk kez bir göreve gitmek için değil, hayatı yaşamak için bir yerdeydim.
Efe yanımıza gelip başını elimizin üzerine koydu. Üçümüz, Hitit güneşinin son ışıkları altında, bozkırın ortasında birbirimize kenetlendik.
Gölge, silahını ve zırhını doğduğu topraklara emanet etmişti. Artık arkasında kaçacağı bir geçmiş, önünde korkacağı bir gelecek yoktu. Sadece Gece, Efe ve sonsuz bir huzur vardı.

(Araz’ın Anlatımıyla)
Dedemden kalma iki katlı, ahşap avlulu evin geniş kapısı gıcırtıyla açıldığında, mutfaktan buram buram yayılan kuru kıymalı katmer ve İskilip dolmasının kokusu bir anda bütün avluyu kapladı.
Annem Havva Hanım, yazmasını başından hafifçe geriye atıp elindeki tahta kaşıkla kapıda belirdi. Yıllardır dağlarda, sınır ötesinde yolumu gözleyen o çilekeş Anadolu kadını, beni üniformasız ama sapasağlam karşısında gördüğü an kaşığı bir kenara fırlattı.
"Araz’ım... Kınalı kuzum!"
Bana doğru koşup boynuma sarıldığında, ellerindeki un kokusu ve gözyaşları kazağıma sindi. Sıkıca sarıldım anama. Dağlarda sırtımı dayadığım o çelik yelekler, anamın şu tek bir sarılışındaki sıcaklığı veremezdi bana.
Gece, elinde çantasıyla avlu kapısında hafifçe çekinerek duruyordu. Annem benden ayrılıp gözlerini silerken bakışları Gece’ye kaydı. Gece’nin o sivil, narin duruşunu, gözlerindeki o mahcup ama saygılı ifadeyi gördüğü an anamın yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi.
"Gelinim..." dedi anam, hiç tereddüt etmeden Gece’ye doğru yürüyerek. "Televizyonlarda sesini duyardım da, bu kadar güzel, bu kadar içten olduğunu bilmezdim. Hoş geldin kızıma, şeref verdin yuvamıza."
Gece, eğilip anamın elini öptü, alnına koydu. Annem de onu bağrına bastı, yanaklarından öptü. Gece’nin gözlerinin dolduğunu gördüm. Hayatı boyunca yalnızlıkla ve sahte ışıklarla mücadele etmiş bir kadın için bu karşılıksız Anadolu şefkati, dünyadaki tüm alkışlardan daha değerliydi.
O sırada Efe, avlunun kapısından başını içeri uzattı. Annem ilk an bir irkildi, elini göğsüne koydu. "Araz! Bu ne devasa bir şey oğlum, mübarek aslan gibi!"
"Korkma ana," dedim gülerek. "Bizim Efe bu. Dağda da nöbet tuttu, Şile’de de Gece’yi bekledi. Bizim ailedendir."
Annem Efe’ye baktı. Efe de usulca yaklaşıp anamın elini kokladı, sonra avlunun ortasındaki büyük çınar ağacının altına kurulup yattı. Annem mutfaktan hemen iri bir kemikli et çıkarıp Efe’nin önüne koydu. "Madem Araz’ıma, kızıma yoldaşlık ettin, sen de rızkını yiyeceksin koca oğlan," dedi. Efe halinden gayet memnundu.
6. KISIM: Akşam Sofrası ve Babamın Bakışı
(Araz’ın Anlatımıyla)
Akşamüstü babam Mustafa Efendi, tarladan ve kahveden dönüp avluya girdiğinde omuzlarındaki o eski, yorgun ama vakur duruşuyla bizi karşıladı. Eski bir astsubay emeklisiydi babam; disiplini, duruşu Çorum’un toprağı gibi sertti ama gözlerinde evladını sağ salim görmenin verdiği o gurur ışığı parıldıyordu.
Beni gördü. Askeri bir refleksle doğruldu, elimi sıktı, ardından beni göğsüne çekti. "Hoş geldin Yüzbaşı," dedi sesi hafifçe titreyerek. "Gözümüz yollarda kaldı."
Nizamla kurulan geniş ahşap sofranın etrafına dizildik. Ortada tütünen bakır tencerede İskilip dolması, yanında mantı ve çıtır katmerler... Gece, anneme yardım etmek için mutfaktan tabakları taşırken üzerindeki o mahcup neşeyle pırıl pırıl parlıyordu.
Babam başını kaldırıp Gece’ye baktı. "Kızım," dedi tok sesiyle. "Araz’ın görevi zordur, dağları zordur. Ama bu oğlan bir söz verdi mi, Çorumlu sözüdür, dönmez. Seni koruduğunu, senin de ona yurt olduğunu duyduk. Sağ olasın."
Gece’nin gözleri ışıl ışıldı. "Mustafa Amca," dedi sesi pürüzsüzce. "Araz olmasaydı ben bugün burada olamazdım. Ama buraya gelince anladım ki, onun o sarsılmaz yüreği bu sofradan, bu topraktan geliyormuş."
Babam hafifçe gülümsedi. Masadaki çaylar tazelenirken, Efe avludan usulca kafasını uzatıp içeriye baktı.
Gece, elimi masanın altından yakaladı. Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.
"Biliyor musun Araz?" diye fısıldadı kulağıma. "Ben ömrümde ilk defa bir aile sofrasında kendimi bu kadar güvende ve 'evimde' hissediyorum."
"Burası senin de evin artık Gece," dedim. "Bu topraklar da, bu yürek de senin."
Dışarıda Çorum’un serin bozkır rüzgarı ahşap pencereleri tıkırdatırken, içerideki o ocağın sıcaklığı ikimizin de hayatındaki en büyük sığınak olmuştu.

7. KISIM: Çorum’dan İstanbul’a, Bir Sözün Peşinde
(Araz’ın Anlatımıyla)
Çorum’daki o huzur dolu üç günün ardından, anamın duaları ve babamın gurur dolu bakışlarıyla yeniden yola koyulmuştuk. Bağdan toplanan taze cevizler, bakır kaplara basılmış yapraklar ve Efe için hazırlanan özel kurutulmuş etler bagajı doldurmuştu.
İstanbul’a vardığımızda şehir yine o tanıdık, hızlı ve karmaşık ritmiyle bizi karşıladı. Ancak bu kez ne peşimizde bir gölge vardı ne de kulağımızda patlamaya hazır bir operasyon alarmı.
Karaköy’deki tarihi bir restorasyon binasında düzenlenecek olan lansman gecesi için hazırlıklar son sürat devam ediyordu. Gece’nin Çorum’da, Şile’de ve dağların fırtınalı sessizliğinde kaleme aldığı yeni albümü "Toprak ve Gölge", bu gece ilk kez müzik dünyasının ve sevenlerinin karşısına çıkacaktı.
Kulis odasında Araz Karadağ olarak siyah takım elbisemin içinde, kravatımı hafifçe gevşetmiş halde duruyordum. Belimdeki kılıf yerindeydi; alışkanlıklar kolay terk edilmezdi ama bu kez silahım bir düşmana değil, sadece arkadaki huzura nöbet tutuyordu.
Efe, kulisin geniş köşesine serilen özel minderine kurulmuştu. Siyah tüyleri taranmış, boynundaki askeri künyesi parlatılmıştı. Kulis kapısı açıldığında içeri giren Levent Bey ve organizasyon ekibi, devasa Efe’yi görünce yine hafifçe ürkerek kenardan süzüldüler.
Gece, paravanın arkasından çıktığında salondaki zaman bir anlığına durdu.
Üzerinde, Çorum’un geleneksel dokumalarına ithafen tasarlanmış, zümrüt yeşili, zarif ve derin bir elbise vardı. Saçları omuzlarına dökülüyordu. Boynunda ise benim Şile’de ona teslim ettiğim o gümüş madalyon parıldıyordu.
Gece doğrudan bana yürüdü. Aynadaki yansımamıza baktı.
"Çok mu heyecanlıyım?" diye sordu, elleri hafifçe titrerken.
Ellerini kavradım. Parmaklarının sıcaklığı içimi kapladı. "Seni Harbiye’de, binlerce kişinin önünde kurşunların gölgesinde şarkı söylerken gördüm Gece. Bu gece senin gecen. Sen sahnede sadece içinden gelen o saf sesi vereceksin."
Gece başını göğsüme yasladı. "Sen salonda mısın?"
"En önde," dedim. "Efe ile birlikte tam karşında olacağız."
8. KISIM: "Toprak ve Gölge" Lansmanı
(Araz’ın Anlatımıyla)
Işıklar karardı. Karaköy’deki devasa salonda fısıltılar kesildi. Gazeteciler, sanatçılar, müzik eleştirmenleri ve özel davetliler yerlerini almıştı. Salonun VIP bölümünde ise Bordo Tim’den Murat ve Barış takım elbiseleriyle yerini almış, gözleriyle salonu taramaya devam ediyordu; alışkanlık işte...
Sahneye ilk olarak spot ışıklarının altında Gece çıktı. Alkış tufanı salonu inletti.
Gece mikrofona yaklaştı. Salondaki kalabalığa baktı, ardından gözleri en önde, Efe’nin yanında dimdik duran bana kilitlendi.
"Bu albüm," dedi Gece, pürüzsüz ve güçlü sesiyle salonda yankılanarak. "Sadece nota ve kelimelerden oluşmuyor. Bu albüm; karanlığın içinden geçerken elimi tutan bir adamın sarsılmaz iradesine, Anadolu’nun o kadim ve cömert toprağına ve en zor anımda bana yoldaşlık eden sadık bir dosta yazıldı."
Gece gitarının tellerine dokundu. Salona yayılan ilk akustik melodi, Şile’deki rüzgarın ve bozkırın o duru kokusunu taşıyordu adeta.
> "Gölge düştü toprağa, fırtına dindi,
> Sustu silahlar, bir kuş kalbime tünedi.
> Sen dağların sert yüzü, ben gecenin sesi,
> Artık ne korku var ne de geçmişin izi..."
>
Şarkı yükseldikçe salondaki herkes büyülenmiş gibi dinliyordu. Efe usulca yanımda doğrulup başını dizime koydu. Gece sahnede devleşiyor, sesindeki o yaşanmışlık ve güç her bir kelimede salondakilerin ruhuna dokunuyordu.
Şarkının son notası vurulduğunda salonda kısa bir sessizlik oldu. Ardından tüm davetliler ayağa kalkarak dakikalarca alkışladı.
Gece sahneden inerken gözlerindeki o tek damla gurur yaşını sildi. Doğrudan yanıma geldi. Kalabalığın, basının ve patlayan flaşların arasında kimseyi umursamadan kollarını boynuma doladı.
"Başardık Araz," diye fısıldadı kulağıma. "Karanlığı tamamen arkamızda bıraktık."
"Biz Çorumlu’yuz Gece," dedim kulağına doğru hafifçe gülümseyerek. "Bizim olduğumuz yerde gölge sadece huzur verir, korku değil."
Efe ikimizin ortasına sokulup havlayarak lansman gecesine kendi damgasını vururken, hayatımızın bu yeni ve aydınlık sayfası resmi olarak açılmıştı.