12. bölüm / 16
Gecenin Koruması12. BÖLÜM: YENİ BİR NEFES, YENİ BİR MIRAS
Bölümler 16Şu an: 12. BÖLÜM: YENİ BİR NEFES, YENİ BİR MIRAS
- 1 1. BÖLÜM: GÖLGELERİN GÖLGESİ1.980 kelime
- 2 2. BÖLÜM: MASKELER VE GÖLGELER2.526 kelime
- 3 3. BÖLÜM: BEYAZ VE SİYAH2.517 kelime
- 4 4. BÖLÜM: KİLİTLİ KAPILAR VE SOĞUK GECE2.259 kelime
- 5 5. BÖLÜM: ZIRHIN ALTINDAKİ YARA1.491 kelime
- 6 6. BÖLÜM: EFES’TE SON PERDE2.072 kelime
- 7 7. BÖLÜM: IŞIKLARIN ÖTESİNDE2.779 kelime
- 8 8. BÖLÜM: YENİ BİR GÜNŞIĞI1.993 kelime
- 9 9. BÖLÜM: YENİ BİR GÜNŞIĞI1.468 kelime
- 10 10. BÖLÜM: TOPRAĞIN KOKUSU VE YENİ BAŞLANGIÇLAR1.961 kelime
- 11 11. BÖLÜM: YENİ UFUKLAR VE KADİM NÖBET800 kelime
- 12 12. BÖLÜM: YENİ BİR NEFES, YENİ BİR MIRAS1.649 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 Bölüm 13: Sessizliğin Rengi3.409 kelime
- 14 Bölüm 14: Altın Çağ ve Küçük Bir Sır1.792 kelime
- 15 Bölüm 15 Zafer2.521 kelime
- 16 Bölüm 16: Kırmızı Alarm ve Büyük Bekleyiş3.765 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
1. KISIM: Baharın Sesi ve Sessiz Müjde
(Araz’ın Anlatımıyla)
Çorum’daki bağ evinde geçirdiğimiz o huzurlu günlerin ardından Şile’ye döneli altı ay olmuştu. Karadeniz’in çetin kışı geride kalmış, kulübenin etrafındaki çam ormanı baharın taze, nemli kokusuyla dolmuştu.
Eğitici Birlik Komutanı olarak göreve başladığımdan beri haftanın birkaç gününü Ankara ve MİT eğitim tesislerinde geçiriyor, kalan vakitlerimde ise hızla Şile’ye, evime dönüyordum. Silahım belimdeydi, vatan nöbetim sürüyordu ama artık eve her döndüğümde içimi kaplayan o ağır, ölümcül gerginlik yerini sarsılmaz bir dinginliğe bırakmıştı.
Bir salı akşamüstü kulübenin kapısını açtığımda Efe beni her zamanki gibi kapıda karşılamadı.
Normalde aracın sesini bir kilometre öteden duyup fırtına gibi verandaya koşan o koca oğlan, bu kez salondaki şöminenin önünde, Gece’nin ayaklarının dibinde pürdikkat yatıyordu. Başını Gece’nin dizine dayamış, gözlerini bile ayırmıyordu.
"Efe? Ne oldu koca oğlan, nöbeti içeri mi taşıdın?" dedim gülerek, kabanımı asarken.
Gece, koltukta oturmuş elindeki çay bardağını iki eliyle kavramıştı. Yüzünde daha önce hiç görmediğim, karlı dağ tepelerine vuran ilk sabah güneşi gibi parlak ve derin bir tebessüm vardı.
"Araz..." dedi, sesi tatlı bir heyecanla titreyerek. "Geldin mi?"
Yanına yürüdüm. Efe usulca kenara çekildi ama gözlerini Gece’nin üzerinden çekmedi. Dilediği gibi bir tehlike sezinlediğinden değil, sanki evdeki çok narin bir şeyi korur gibiydi.
Gece’nin yanına diz çöktüm. Ellerini tuttum. "Bir şey mi oldu gülüm? Kötü bir haber mi var?"
Gece başını iki yana salladı. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü ama bu yaşlar korkunun değil, sonsuz bir mutluluğun yaşlarıydı. Masanın üzerinde duran küçük, beyaz zarfı bana doğru kaydırdı.
"Kötü değil Araz..." dedi fısıltıyla. "Hastaneden geliyorum. Bu kulübeye, bu aileye yeni bir can geliyor."
Bir an için zaman durdu. Dağlarda yankılanan roket sesleri, çatışmalar, telsiz cızırtıları, Sir Arthur Vance’in çöküşü, tüneller, kurşunlar... Hepsi zihnimden bir film şeridi gibi silinip gitti.
Zarfı açtım. Doktorun hazırladığı raporun altındaki o küçük ultrason görüntüsüne baktım.
Ben ki Bordo Bereli Araz Karadağ’dım; çatışmanın ortasında soğukkanlılığını bir an bile kaybetmeyen, ölümün gözünün içine kırpmadan bakan o adam... Elleri titreyen bir çocuğa dönüştüm o an.
"Gece..." diyebildim sadece. Sesim boğazımda düğümlendi.
"Baba oluyorsun Araz," dedi Gece, uzanıp yüzümü ellerinin arasına alarak. "Gölgenin artık büyüteceği bir ışığı var."
Gece’ye sıkıca sarıldım. Yüzümü saçlarına yasladım. Efe de yanımıza yaklaşıp devasa başını ikimizin birleşen ellerinin üzerine koydu. O gün anlamıştım; hayatımın en büyük zaferi bir cephede kazanılmamıştı. Hayatımın en büyük zaferi, koruduğum bu canların içinden yeni bir canın doğuşuydu.
2. KISIM: Ankara'da Bir Karargah Sabahı
(Araz’ın Anlatımıyla)
İki hafta sonra, Ankara’daki Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın atış poligonundaydım.
Gece’nin hamilelik haberi kulübede gizli bir bayram havası estirmişti ama benim hayatımdaki disiplin bir an bile aksamıyordu. Aksine, artık sırtımda korumam gereken bir can daha vardı. Bu his beni daha keskin, daha dikkatli bir asker yapıyordu.
"Komutanım!"
Arkamı döndüğümde Bordo Tim’den Murat ve Barış’ın esas duruşta beklediğini gördüm. İkisinin de yüzünde hınzır bir tebessüm vardı.
"Rahat asker," dedim, MPT-76’nın şarjörünü çıkartıp masaya bırakırken. "Söyleyin bakalım, ne bu haliniz?"
Barış cebinden çıkardığı ahşap kutuyu masaya bıraktı. "Komutanım, Daire Başkanı’ndan duyduk... Duyduk da inanamadık, sonra Çorumlu Bordo Bereli'nin babalık müjdesi yalan olmaz dedik. Çorum’dan özel usta işi, bebek için küçük ahşap bir beşik siparişi verdik memlekete. İzninizle Bordo Tim olarak amcalık görevimizi başlatıyoruz."
Murat da söze girdi: "Yüzbaşım... Biz dağda senin arkanda çok yürüdük. Şimdi o küçüğün arkasında durma sırası bizde. Allah analı babalı büyütsün."
O sert askerlerin yüzündeki o samimiyeti görünce göğsüm kabardı. İkisine de sarıldım.
"Sağ olun kardeşlerim," dedim. "Ama unutmayın, o çocuk doğduğunda ona ilk öğretileceğiniz şey şarjör değiştirmek değil, vatan sevgisi olacak!"
"Efe’den fırsat kalırsa öğretiriz komutanım," dedi Barış gülerek. "Yenge sö söyledi, Efe kulübede Gece Yenge’nin gölgesi olmuş, kimseyi yanaştırmıyormuş."
"Efe görevini biliyor," dedim. "Siz de işinizin başına dönün. Haftaya yeni teğmenlerin arazi tatbikatı var, hazır olun."
3. KISIM: Şile'de Bir Çorum Usulü Kız İsteme
(Araz’ın Anlatımıyla)
Bebek müjdesi evimizi aydınlatırken, Çorum’dan babam Mustafa Efendi’nin gür sesi telefonda yankılandı: "Oğlum Araz! Siz o kızı fırtınaların, kurşunların içinden çekip aldınız, bağrımıza bastınız tamam... Ama biz kadim gelenekli adamlarız. Bir kızı anasının, atasının rızasıyla, töresiyle istemeden, o nişan yüzüğünü takmadan olmaz. Şile’ye geliyoruz!"
O hafta sonu Şile’deki kulübenin bahçesi, ömrümde gördüğüm en özel hareketliliğe sahne oldu.
Çorum’dan babam, annem Havva Hanım ve kö köyden birkaç büyüğümüz çıkıp gelmişti. Bordo Tim’den Murat ve Barış da tam kadro oradaydı; takım elbiselerini giymiş, leblebi kutularını ve gümüş çikolata tepsisini nizamla taşıyorlardı. Levent Bey ise Gece’nin ailesi yerine abilik ve büyüklük yapmak üzere baştaydı.
Efe, boynuna takılan kırmızı kurdelesiyle verandanın merdivenlerinde bir muhafız gibi dikilmişti. Devasa cüssesiyle gelen misafirleri süzüyor, annemin ona fırlattığı haşlanmış et parçalarını havada kapıyordu.
Gece, üzerinde mürdüm rengi, hamileliğini zarifçe örten ipek bir elbiseyle salondan içeri girdiğinde nefesim kesildi. Saçlarını maşalamış, boynuna o gümüş kolyeyi takmıştı.
Mutfakta pişen bol köpüklü kahveler salona geldiğinde, babam Mustafa Efendi omuzlarını dikleştirip kahvesinden bir yudum aldı. Yüzündeki o sert ama babacan ifadeyle söze girdi:
"Levent Bey evladım... Biz Çorum’un toprağından kalktık geldik. Bu iki genç zor günlerden geçti. Benim oğlum dağda askerdir, lafı uzatmayı bilmez. Ama kızımız Gece’yi kendi evladımızdan ayrı tutmadık. Sebebi ziyaretgâhımız bellidir. Allah’ın emri, Peygamberimizin kavliyle kızımız Gece’yi, oğlumuz Araz’a istiyoruz."
Levent Bey gözleri dolarak Gece’ye baktı, ardından bana döndü. "Bu iki yürekli insan zaten birbirlerine yurt oldular Mustafa Amca. Bize sadece bu mübarek birlikteliğe dua etmek düşer. Verdik gitti!"
Salonda bir anda alkış tufanı koptu. Annem Havva Hanım hemen fırlayıp Gece’ye sarıldı, alnından öptü. Babam cebinden çıkardığı kadife kutudaki aile yadigarı altın burma bileziği Gece’nin bileğine taktı.
Sıra yüzüklere geldiğinde, kurdeleyi kesme görevi Bordo Tim’in en kıdemlisi olarak Murat’a düştü. Murat yüzükleri parmaklarımıza takarken sesi hafifçe titredi: "Komutanım... Dağda kurşun sıktığımız elleriniz şimdi huzura imza atıyor. Kurdeleyi kesiyorum, Allah tamamına erdirsin!"
Makasın sesiyle birlikte Efe avludan tok ve heybetli bir havlamayla neşemize katıldı. Gece elini tuttuğumda başını göğsüme yasladı.
"Tuzlu kahveyi unutmadım ama hamilesin diye kıyamadım," diye fısıldadı kulağıma gülerek.
"Biz Çorumlu’yuz gülüm," dedim kulağına. "Senin elinden zehir gelse içeriz."
4. KISIM: Geleceğe Atılan İmzalar
(Araz’ın Anlatımıyla)
Kız isteme ve nişan töreninin ardından akşamüstü bahçede uzun bir masa kuruldu. İskilip dolmaları yenildi, çaylar tazelendi. Anadolu’nun o sıcacık ruhu, Karadeniz’in serin rüzgarıyla birleşmişti.
Güneş batarken Gece ile birlikte verandanın kenarına çekildik. Efe gelip bacaklarımızın arasına başını koydu. Gece’nin elini tutup karnının üzerine koydum.
"Biliyor musun Araz?" dedi Gece, gözleri denizin üzerindeki kızıllıkta gezinirken. "Ben yıllarca sahnelerde binlerce kişinin arasında hep yapyalnızdım. Ama şimdi bir ailem var. Bir yuvam, arkamda bir dağ gibi duran nişanlım ve doğacak bebeğim var."
"Sana söz vermiştim Gece," dedim, elini öperek. "Gölge seni hep koruyacak demiştim. Artık o gölge sadece bir silahın değil; bir babanın, bir kocanın ve bir yuvanın gölgesidir."
MİT'ten gelen uydu telefonum cebimde sakindi. Sınır hattı temizdi. Görevim ve vatan nöbetim Karargah'ta devam edecekti ama artık hayatımın en güzel cephesi bu evdi.
Bordo Bereli Yüzbaşı Araz Karadağ, hayatının en anlamlı Zaferini bu Şile akşamında, ailesinin ve sevdiklerinin arasında ilan etmişti.
5. KISIM: Fırtınalı Bir Gece ve Doğum
(Araz’ın Anlatımıyla)
Aylar su gibi akıp geçti. Şile’de sonbaharın son rüzgarları eserken, Karadeniz’den yükselen devasa dalgalar kulübenin altındaki kayalıkları dövüyordu. Dışarıda tam anlamıyla göz gözü görmeyen bir fırtına vardı.
Gece sekizinci ayın sonuna gelmişti. Bordo Tim’den aldığım izinle günlerdir bir an olsun yanından ayrılmıyordum. Efe ise kulübenin salonunda adeta nöbet tutuyor, Gece her hareket ettiğinde kulaklarını dikip yerinden doğruluyordu.
Gece yarısı saat 03:00 sularında, dışarıda şimşekler çakarken Gece’nin hafif bir iniltisiyle uyandım.
"Araz..." dedi, elimi sıkıca kavrayarak. Yüzü soğuk terler içindeydi. "Gelmeye karar verdi... Araz, sancılar başladı!"
Saniyeler içinde ayağa kalktım. Bir askerin kriz anındaki o otomatik refleksleri anında devreye girdi. Fırtına yüzünden elektrikler kesilmişti ama kulübenin jeneratörü çalışıyordu. Gece’nin çantasını kapıp hazırladığımız montunu üzerine giydirdim.
Efe havlayarak önümüze geçti, kapıya doğru hamle yaptı. "Sakin ol koca oğlan, arabadayız!" dedim.
Arabanın kapısını açıp Gece’yi ön koltuğa yerleştirdim. Efe hemen arka koltuğa atladı. Karadağ’ın çamurlu ve kaygan yollarında mat siyah SUV ile fırtınaya karşı adeta bir yarış başlattık. Şile Devlet Hastanesi’ne vardığımızda, MİT ve Karargah’tan haberdar olan sağlık ekibi kapıda bizi bekliyordu.
Gece’yi sedyeyle doğumhaneye alırlarken elimi bir an bile bırakmadı. "Yanımda kal Araz," dedi nefes nefese. "Korkmuyorum ama elimi tut."
Doğumhanenin kapısı kapandığında, Bordo Bereli üniformamla dağlarda yüzlerce çatışmaya girmiş olan ben, o koridorda dakikaları sayarken ecel terleri döktüm. Kapının önünde bekleyen Efe, koridorun ortasında oturmuş gözlerini kapıdan ayırmıyordu.
Saatler 06:15’i gösterdiğinde, fırtınanın sesi dindi ve içeriden yükselen o keskin, pürüzsüz ilk ağlama sesi koridorda yankılandı.
Doktor kapıyı açıp gülümsedi. "Tebrikler Komutanım. Çok sağlıklı bir kızınız oldu."
6. KISIM: Yiğit Toprağın Yeni Filizi
(Araz’ın Anlatımıyla)
Odaya girdiğimde, sabahın ilk ışıkları pencereden içeri süzülüyordu. Gece, yatağında yorgun ama yüzünde dünyalara bedel bir tebessümle yatıyordu. Kucağında ise minik, pembe bir battaniyeye sarılı o mucize duruyordu.
Yanlarına yaklaştım. Yavaşça diz çöktüm. Gece bebeği bana doğru hafifçe kaydırdı.
Hayatımda ilk kez bu kadar narin, bu kadar savunmasız ama bir o kadar da güçlü bir şeyi kucağıma alıyordum. Devasa parmaklarımın arasında o küçücük elini uzattı ve serçe parmağımı sımsıkı kavradı. Gözyaşlarımın yanağımdan süzülmesine engel olamadım.
"Adı ne olacak Araz?" diye sordu Gece fısıltıyla.
Kulağına eğildim. "Kökleri Anadolu’nun kadim toprağından, ruhu senin gibi aydınlık... Güneş olsun. Güneş Karadağ."
Gece gülümsedi. "Güneş... Gölgenin bittiği yerde doğan Güneş."
O sırada kapı hafifçe aralandı. Hastane yönetiminden özel izinle içeri giren Efe, usulca yatağın kenarına yaklaştı. Devasa başını uzatıp Güneş’in battaniyesini kokladı. Sonra derin bir nefes alıp başını yatağın kenarına koydu. Sanki yeni komutanına sadakat yemini ediyordu.
Aylar sonra, Şile’deki kulübenin verandasındayız.
Yaz güneşi Karadeniz’in masmavi sularını parlatırken, bahçede Çorum’dan gelen annem Havva Hanım ve babam Mustafa Efendi çaylarını yudumluyor. Bordo Tim’den Murat ve Barış, bahçedeki çimlerin üzerinde Efe ile boğuşup çocukça oynuyorlar.
Gece, verandanın sallanan sandalyesinde kucağındaki Güneş’e yeni yazdığı ninniyi mırıldanıyor.
Ben ise üzerimde sivil kıyafetlerim, belimde kınındaki bıçağım ve iç cebimde o gümüş kolyeyle onları izliyorum.
Artık silahlar sustu. Şebekeler, hainler, karanlık corridors ve kanlı hesaplaşmalar geride kaldı. Vatan nöbetim Karargah’ta genç askerler yetiştirerek devam ediyor ama ruhumun ait olduğu yer tam olarak burası.
Güneş ağlamaya başladığında Gece bana bakıp gülümsüyor. Bebeğimizi kucağıma alıyorum. Efe yanımda bir gölge gibi dikiliyor.
Çorumlu Bordo Bereli Yüzbaşı Araz Karadağ olarak biliyorum ki; karanlık ne kadar zifiri olursa olsun, doğru kalplerin üzerinde yükselen Güneş’i asla söndüremez.
Bizim hikayemiz burada bitmedi. Sadece fırtına dindi, nöbet huzura devretti.
Bölüm etkileşimi
