14. bölüm · Gecenin Koruması

Bölüm 14: Altın Çağ ve Küçük Bir Sır

CEPHEKALEMI 19

Şile’deki o fırtınalı gecenin üzerinden tam altı yıl geçmişti. Karadeniz’in üzerindeki sis dağılmış, Bordo Tim’in eski düşmanlarından kalan son izler de tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştü.
Şile’deki kulübenin geniş bahçesinde artık sadece rüzgârın ve dalgaların sesi değil, yedi yaşındaki küçük bir kız çocuğunun şen kahkahaları yankılanıyordu.
Güneş, annesinin koyu renk dalgalı saçlarını ve babasının sarsılmaz, keskin bakışlarını almıştı. Üzerindeki küçük bahçıvan pantolonu ve çamurlu çizizmeleriyle bahçedeki ahşap çardak ile kulübe arasında mekik dokuyordu. Peşinde ise yaşlansa da sadakatinden hiçbir şey kaybetmeyen koca oğlan Efe vardı. Efe, adımlarını Güneş’in ritmine göre yavaşlatıyor, küçük kız düşecek gibi olduğunda gövdesiyle ona siper oluyordu.
Verandada oturan Gece, kucağındaki deftere yeni bir bestenin sözlerini not ediyordu. Saçları rüzgârda serbestçe savruluyor, boynundaki gümüş kolye öğle güneşinde ışıldıyordu. Yüzünde, yıllar önce gözlerinde yer eden o ürkek ifadeden eser kalmamıştı; tam anlamıyla yuvasını bulmuş bir kadının huzuru vardı.
Araz, verandanın merdivenlerinden inip bahçeye adım attı. Bordo Bereli Binbaşı komutanlığına yükselmiş, artık Eğitici Birlik Komutanı olarak genç askerleri yetiştirmeye başlamıştı. Üzerindeki gri tişörtü ve rahat pantolonuyla, Güneş’i gördüğü an yüzündeki o sert asker edası tamamen eriyip gidiyordu.
"Babacım!" diye bağırdı Güneş, elindeki küçük ahşap oyuncağı havaya kaldırarak. "Bak, Murat amcamın getirdiği maket uçağı bitirdim!"
Araz, tek bir hamlede uzanıp Güneş’りを havaya kaldırdı ve kucağına aldı. "Benim kızım mühendis olacak desene," dedi, sesindeki o derin şefkatle. Güneş’in burnuna hafifçe dokunup onu yere bıraktı. Güneş, Efe’nin peşinden bahçenin diğer ucuna doğru koşmaya devam etti.
Araz, verandaya çıkıp Gece’nin arkasından yaklaştı. Ellerini Gece’nin omuzlarına koyup hafifçe masaj yaptı. Gece başını geriye doğru atıp Araz’ın yüzüne baktı.
"Çok daldın," dedi Araz, eğilip Gece’nin şakaklarına derin bir öpücük kondurarak. "Yine hangi hisleri not ediyorsun deftere?"
Gece hafifçe gülümsedi. Defteri kapatıp masanın üzerine koydu. Araz’ın elini tutup kendi karnının üzerine doğru bastırdı.
Araz bir anlığına duraksadı. Bordo Bereli refleksleri bile bu beklenmedik dokunuş karşısında saniyelik bir şaşkınlıkla kilitlenmişti. Gözleri Gece’nin koyu renk, derin gözlerine kilitlendi.
"Gece..." dedi Araz, sesi ilk kez hafifçe titreyerek. "Bu..."
"Güneş’e bir kardeş geliyor Araz," dedi Gece, gözlerinden süzülen mutluluk yaşlarıyla. "Ailemiz büyüyor."
Araz, dizlerinin üzerine çöküp Gece’nin karnına başını dayadı. Yıllarca dağlarda, mermilerin ve soğuğun ortasında geçen bir ömrün ardından; hayat ona sadece bir yuva değil, sonsuz bir gelecek armağan etmişti.
Kulübenin bahçesinde Güneş’in kahkahaları yükselirken, Araz Karadağ için dünyadaki en büyük zafer tam olarak buradaydı. Araz, başını Gece’nin karnından yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o sarsılmaz, kaya gibi sert bakışlar bu kez yerini tamamen derin bir minnete ve tarifi imkânsız bir duygu seline bırakmıştı. İri, nasırlı elleriyle Gece’nin yüzünü nazikçe avuçlarının içine aldı.
"Gece..." dedi Araz, sesi kısıktı ama her bir harfi yüreğinden kopup geliyordu. "Sen benim bu hayatta aldığım en güzel nefessin. Bana verdiklerinin, şu yaşattığın huzurun karşılığını ömrüm boyunca ödeyemem."
Gece, ellerini Araz’ın ellerinin üzerine koydu. "Biz bir bütünüz Araz. Sen bu ailenin sarsılmaz dağısın, ben de o dağın eteğinde açan kır çiçeğiyim. Şimdi o kır çiçeğinin yanına bir tane daha ekleniyor..."
Güneş, Efe’nin peşinden koşmayı bırakıp verandaki bu sessiz ama yoğun anı fark etmişti. Küçük adımlarla merdivenleri tırmandı. Bir elinde ahşap uçağı, diğer elinde Efe’nin tasmasından tutmuş halde anne ve babasına baktı. Annesinin gözündeki mutluluk yaşlarını görünce kaşlarını hafifçe çattı.
"Baba? Annemi neden ağlatıyorsun yine?" dedi Güneş, babasının o meşhur keskin bakışlarının küçük bir kopyasıyla.
Araz hafifçe kıkırdayarak doğruldu. Güneş’i tek koluyla havaya kaldırıp kucağına oturtarak diğer kolunu da Gece’nin beline doladı.
"Annem ağlamıyor Güneş’im," dedi Araz, kızının burnunu sıkarak. "Sadece sana bir sürprizi var."
Güneş kocaman açtığı gözleriyle annesine döndü. "Ne sürprizi? Yoksa yeni bir boya seti mi aldınız?"
Gece, Güneş’in küçük elini tutup kendi karnının üzerine koydu. "Hayır tatlım... Buraya, sana küçük bir oyun arkadaşı geliyor. Abla oluyorsun."
Güneş bir anlığına donup kaldı. Annesinin karnına, sonra babasının yüzüne, en sonunda da Efe’ye baktı. Efe sanki olayı anlamış gibi kuyruğunu pat pat ahşap zemine vurmaya başladı. Güneş’in yüzünde birden kocaman, parlak bir tebessüm belirdi.
"Abla mı oluyorum? Gerçekten mi?" diye çığlık attı küçük kız. Kucağındaki maket uçağı bir kenara bırakıp iki koluyla birden annesinin boynuna sarıldı. "Ona kendi oyuncaklarımı vereceğim! Efe’yi gezdirmeyi de öğreteceğim!"
O sırada kulübenin bahçe kapısında motor sesi duyuldu. Siyah cip bahçeye girip durdu. Kapı açıldığında içinden Bordo Tim’in neşeli yüzü Yüzbaşı Murat ve elinde valizlerle Yüzbaşı Barış indi.
"Biz geldik!" diye bağırdı Murat, elindeki paketi havaya kaldırarak. "Havva Hanım’ın özel mantılarını getirdik! Komutanım, ne o veranda toplantısı? Bize müjde yok mu?"
Araz, kucağında Güneş, yanında Gece ile ayağa kalktı. Verandanın korkuluklarına yaslanıp kardeş bildiği adamlarına baktı.
"Müjde var Murat," dedi Araz, sesi gururla çınlayarak. "Sofra kurulsun, Bordo Tim’e bir nefer daha katılıyor!"
Murat ve Barış birbirine bakıp sevinç çığlıkları atarken, Efe bahçede havlayarak koşturmaya başladı. Karadeniz’in serin rüzgârı Şile’deki bu kulübenin üzerinde eserken; geçmişin gölgeleri tamamen silinmiş, Araz ve Gece’nin aşkı yeni bir hayatın müjdesiyle taçlanmıştı.
Güneş yavaş yavaş ufkun arkasında kaybolurken, Şile’deki kulübenin bahçesi fenerlerin ve yakılan küçük bahçe ateşinin sıcak ışığıyla aydınlandı. Rüzgâr Karadeniz’den tatlı bir serinlik getiriyor, çam kokuları sofradaki leziz yemek kokularına karışıyordu.
Geniş ahşap masanın üzeri donatılmıştı. Havva Hanım’ın gönderdiği koca tepsi mantı masanın tam ortasında duruyor, Murat’ın mangalda büyük bir ciddiyetle pişirdiği köftelerden yükselen dumanlar iştah açıyordu.
Güneş, masanın etrafında adeta bir fırtına gibi esiyordu. Efe’nin boynuna sarılıp ona gümüş rengi küçük bir kurdele bağlamış, "Sen artık abi köpeksin Efe!" diyerek koca oğlanı kendince yeni görevine hazırlıyordu. Efe ise halinden son derece memnun, devasa başını Güneş’in dizine koymuş mırıldanıyordu.
Barış, kolundaki sargıyı bahane ederek mantı tabağını ikinci kez doldururken Murat masaya büyük bir çay demliği getirdi.
"Komutanım," dedi Murat, çayları bardaklara doldururken. "Şimdi bu gelecek yeğenimiz kız olursa sıkıntı yok, yengeme benzer, şair ruhlu, sanatçı bir şey olur. Ama erkek olursa yandık!"
Araz, bardağından bir yudum alıp tek kaşını kaldırdı. "Nedenmiş o Yüzbaşı?"
"Neden olacak komutanım?" dedi Murat, ellerini iki yana açarak. "Sizin gibi bir adamın ikinci versiyonu bünyeye fazla gelir! Biz Güneş’e şimdiden Bordo Bereli eğitimi veriyorsunuz diye çekiniyoruz, ikincisi gelirse timi komple Şile’ye taşımamız gerekecek!"
Masadakiler büyük bir kahkaha attı. Gece, Araz’ın koluna girip başını onun omzuna yasladı. Yüzündeki tebessüm, akşam ateşinin ışığında parıldıyordu.
"Merak etme Murat," dedi Gece muzip bir edayla. "Ona da gitar çalmayı öğretirim, evdeki dengeyi ben kurarım."
Barış araya girdi: "Yenge, valla Komutanım dağda fırtına gibi eser ama evde senin bir bakışınla esas duruşa geçiyor. Denge zaten sende!"
Araz, adamlarına sert görünmeye çalışan ama içindeki neşeyi gizleyemeyen o meşhur bakışlarından birini attı. "Laf yetiştireceğinize çayları tazeleyin. Ayrıca Murat, yarın sabah birlikteki tatbikat için saat sekizde hazır olacaksın. Bu kadar neşe sabah koşusunda iyi gider."
Murat bir anda ciddileşip boğazını temizledi. "Emredersiniz Komutanım... Mantıyı biraz fazla kaçırdım sanırım, ben şimdiden esnemelere başlayayım."
Güneş, babasının kucağına tırmandı. Araz kızını tek koluyla sarmalayıp başını onun saçlarına gömdü. Diğer eliyle Gece’nin elini kenetledi. Masadaki kahkahalar, Efe’nin mutlu havlamaları ve dostların neşeli sohbeti Karadeniz’in ritmik dalga seslerine karışıyordu.
Yıllar önce mermilerin, karanlığın ve tehditlerin gölgesinde başlayan bu yolculuk; şimdi Şile’deki bir bahçede, sıcacık bir aile sofrasının etrafında ömür boyu sürecek bir huzura dönüşmüştü.
Ateşin etrafındaki neşeli sohbet gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. Karadeniz’den esen tatlı rüzgâr, ıhlamur ve çam kokularını masanın etrafında dolandırırken, Güneş yavaş yavaş babasının kucağında ağırlaşmaya başlamıştı. Küçük kız, elindeki ahşap oyuncağı sıkıca tutmuş, başını Araz’ın geniş göğsüne dayayarak mışıl mışıl uykuya dalmıştı.
Araz, kızının saçlarını incitmekten korkar gibi narin bir hareketle okşadı. Bordo Bereli sert elinin altında kızının ipek gibi saçları kayıp gidiyordu.
Murat, çay bardağını masaya bırakıp sesini hafifçe alçalttı. "Komutanım, yeğenimi uyandırayım demeyin, ben masayı toplarım."
"Gerek yok Murat, kalın siz," dedi Araz yavaşça ayağa kalkarak. Güneş’i kucağında sarsmadan doğruldu. Gece de hemen arkasından kalkıp masadaki boşları toplamaya koyulan Barış ve Murat’a tebessümle baktı.
"Çok teşekkürler çocuklar, ellerinize sağlık," dedi Gece.
"Ne demek yenge, afiyet olsun," diye fısıldadı Barış. "İyi geceler."
Gece ve Araz, peşlerinde Efe ile birlikte kulübeden içeri girdiler. Araz, üst kattaki ahşap çocuk odasına çıkıp Güneş’i yumuşak yatağına yatırdı. Üstünü örttü, eğilip alnından uzunca öptü. Güneş uykusunda hafifçe kıpırdanıp Efe’nin adını fısıldadı. Efe ise yatağın kenarına kıvrılıp çenesini patilerinin üzerine koyarak nöbet pozisyonunu aldı.
Araz odanın kapısını aralık bırakıp alt kata, salona indi. Gece, şöminenin önündeki sallanan sandalyede oturmuş, pencereden dışarıdaki yıldızlı gökyüzünü izliyordu. Araz arkasından yaklaşıp ellerini Gece’nin omuzlarına koydu, çenesini onun başının üzerine yasladı.
"Güneş uyudu mu?" diye sordu Gece, başını geriye eğerek.
"Mışıl mışıl," dedi Araz. "Efe de başında. Kulübenin en güvenli yeri orası şu an."
Gece hafifçe gülümsedi. Araz’ın ellerini tutup kendi elleriyle kavradı. "Araz... Bazen tüm bunların gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyorum. O karanlık günlerden, Vance’in gölgelerinden, kaçışlardan sonra... Şimdi buradayız. İki çocuklu, huzurlu bir aile..."
Araz, Gece’yi sandalyesinden kaldırıp kendine doğru çekti. Yüz hatları, ay ışığının altında her zamanki gibi güçlü ama bir o kadar da sevgi doluydu.
"Gerçek Gece," dedi Araz, sesi odayı kaplayan en güvenli liman gibiydi. "Biz o karanlığı kılıcımızla yardık. Şimdi o karanlığın yerinde sadece bu yuva var. Ve ben nefes aldığım sürece, hiçbir gölge bu kapıdan içeri adım atamayacak."
Gece, yüzünü Araz’ın göğsüne yasladı. İkisinin kalbi tek bir ritimle çarparak gecenin sessizliğine karıştı. Şile’deki kulübenin pencerelerinden sızan ılık ışık, Karadeniz’in karanlığını aydınlatmaya yetiyordu.

Şömineden yükselen çıtırtılar salonu ılık bir ışıkla doldururken, Araz ve Gece koltukta birbirlerine sarılmış halde oturuyorlardı. Dışarıda Karadeniz’in usul usul kıyıya vuran dalga sesleri, bu dingin geceye fon müziği oluyordu.
Gece birden huzursuzca kıpırdandı. Başını Araz’ın göğsünden kaldırıp hafifçe kaşlarını çattı. Bakışlarında aniden beliren o derin, sorgulayıcı ifade Araz’ın Bordo Bereli reflekslerini anında harekete geçirdi.
"Gece?" dedi Araz, hemen doğrulup onun yüzünü avuçlarının içine alarak. "Bir yerin mi ağrıyor? Kötü mü hissettin kendini?"
"Araz..." dedi Gece, sanki çok ciddi bir askeri meseleden bahsediyormuş gibi ciddiyetle. "Benim canım bir şey çekiyor."
Araz bir an duraksadı. Yüzündeki o teyakkuz hali yerini hafif bir şaşkınlığa bıraktı. "Ne çekiyor gülüm? Hemen söyle, gideyim alayım."
"Kestane şekeri," dedi Gece, gözlerini kocaman açarak. "Ama böyle normal değil... Üzerinde hafif dondurma olsun, yanında da ekşi yeşil elma."
Araz şakaklarını kaşıdı. Saat gecenin ikisiydi. Şile’deki kulübenin etrafında kilometrelerce sadece çam ormanları ve deniz vardı. Bursa kestane şekeri ile yeşil elmayı gecenin bu saatinde bulmak, terör yuvasına operasyon düzenlemekten daha zor bir görev gibi görünüyordu.
"Gülüm, saat gecenin ikisi..." dedi Araz, hafif bir tebessümle. "Şile’de bu saatte açık yer bulmak biraz çetin ama..."
Gece dudaklarını büküp gözlerini Araz’ın gözlerine dikti. O bakış, Araz Karadağ’ın hayatında gördüğü en etkili silahtı. "Bebeğin canı çekiyor Araz... Güneş’te de böyle olmamıştı ama bu fena geldi."
Araz hiç tereddüt etmeden ayağa kalktı. Üzerindeki rahat tişörtün üstüne siyah hırkasını geçirdi, belindeki Glock’u alışkanlıkla kontrol etti ve arabanın anahtarını masadan aldı.
"Tamamdır komutanım, emir alındı," dedi Araz, Gece’nin alnına uzun bir öpücük kondurarak. "Bursa’ya kadar gitmem gerekse bile o kestane şekeri ve yeşil elma bu masaya gelecek."
Gece’nin yüzünde kocaman, çocuksu bir tebessüm belirdi. "Araz... Gerçekten gidecek misin bu saatte?"
"Seni ve o küçük afacanı kartsız bırakır mıyım hiç?" dedi Araz kapıya yönelirken. "Telsiz açık, Efe yukarıda nöbette. En geç bir saate buradayım."
Araz kapıdan çıkıp arabanın çalıştırdı. Şile’nin karanlık ve kıvrımlı yollarında, koskoca Bordo Bereli Binbaşı Araz Karadağ, hayatının en önemli ve en tatlı görevlerinden biri için gecenin ortasında yola koyulmuştu.