8. bölüm · Gecenin Koruması

8. BÖLÜM: YENİ BİR GÜNŞIĞI

CEPHEKALEMI 19

2. KISIM: Yağmur Sonrası ve Derin Sessizlik
İstanbul'u yıkayan sağanak yağmur yavaş yavaş etkisini kaybedip yerini Boğaz'ın üzerini kaplayan gri bir sis tabakasına bırakırken, Gece’nin dairesinde çaydanlıktan yükselen buharın kokusu salona yayılıyordu.
Araz, üzerindeki ıslak kabanı ve ceketi çıkarmış, siyah tişörtüyle koltukta oturuyordu. Yüzündeki yorgunluk belirgindi ama gözlerindeki o sürekli teyakkuz hali yerini uzun zamandır ilk kez bir huzur kırıntısına bırakmıştı. Gece, elinde iki sıcak kupayla yanına geldi. Kupalardan birini Araz’a uzatıp yanına, iyice sokularak oturdu.
"Dağlar..." dedi Gece, başını Araz’ın sağlam omzuna yaslayarak. "Gerçekten bitti mi oradaki işin?"
Araz çayından bir yudum aldı. Bakışları pencereden dışarıya, Boğaz’ın puslu sularına daldı. "Sınırın o tarafındaki operasyon bitti. Mağara çöktü, veriler Karargah’a ulaştı. Şebekenin Türkiye’deki ve bölgedeki omurgası kırıldı."
Gece elini Araz’ın göğsüne koydu. Tişörtün altından o gümüş madalyonun sertliğini hissedebiliyordu. "Ama içinden bir ses tamamen bitmediğini söylüyor, değil mi?"
Araz duraksadı. Gece’nin kendisini bu kadar hızlı okuyabilmesi, aralarındaki bağın ne kadar derinleştiğinin bir kanıtıydı. Araz kadının elini kavrayıp parmaklarını kenetledi.
"Bir ejderhanın başını kesersin Gece," dedi Araz, sesi alçak ve pürüzlüydü. "Ama arkasında bıraktığı servet, kara para ve o serveti paylaşmak isteyen diğer gölgeler hemen kaybolmaz. Kozlov sadece bir piyondu. Şebekenin uluslararası finans kanadı —yani parayı yönetenler— hâlâ açıkta."
Gece irkildi. "Bu ne demek Araz? Sana yeni bir görev mi verecekler?"
"Henüz değil," dedi Araz. "Şu an resmi olarak görev dışıyım. Ama Daire Başkanı bu sabah beni helikoptere bindirmeden önce son bir şey söyledi: 'Araz, ortalık sakinleşti gibi görünebilir ama unutma, yeraltı dünyası en çok sessizlikten korkar. Çünkü büyük fırtınalar tam da o sessizlikte kopar.'"
Gece derin bir nefes aldı. Belli ki huzur, onlar için her zaman tırnaklarıyla kazıyarak alacakları bir şey olacaktı.
Tam o sırada Araz’ın masanın üzerinde duran askeri uydu telefonu değil, Gece’nin kendi kişisel telefonu çalmaya başladı.
Ekranda arayan kişi Levent’ti.
Gece telefonu açtı. "Efendim Levent?"
Telefondan Levent Bey’in heyecanlı ve biraz da panikleşmiş sesi geldi: "Gece! Neredesin sen? Haberin yok mu?"
"Ne haberinden Levent? Ne oldu?"
"Avrupa turnesinin organizatörleri ve uluslararası bir müzik şirketi seninle acil görüşmek istiyor! London Royal Albert Hall’da tek gecelik dev bir yardım konseri teklifi geldi. Ancak..." Levent duraksadı.
Gece kaşlarını çattı. "Ancak ne Levent?"
"Konserin ana sponsoru ve organizatörü... İsviçre merkezli bir finans fonu. Adı 'Vanguard Global'. Gece, bu şirket dayının zamanında kolyedeki belgelerde adı geçen o kara para bankerlerinin resmi paravan şirketiydi!"
Gece’nin elindeki kupa hafifçe titredi. Araz, kadının yüzündeki değişimi gördüğü an ayağa kalktı. Gece’nin elinden telefonu alıp kendi kulağına götürdü.
"Levent," dedi Araz, buz gibi bir tonda. "Sakin ol ve detayları anlat. Kim ulaşmış sana?"
Levent telefonun ucunda Araz’ın sesini duyunca yutkundu. "Araz Bey... Dün gece resmi bir mektup geldi. Gece Akay’ın Londra’da sahneye çıkmasını istiyorlar. 'G geçmişin üzerini müzikle kapatalım' diye bir not düşmüşler. Mektubun altında özel bir mühür var... Bir yılan figürü."
Araz’ın gözleri anında bir avcının keskinliğine büründü. O mühür, Kozlov’un tepesindeki küresel yapının, yani "Konsey"in simgesiydi.
Araz, Gece’ye baktı. Ejderhanın başı kesilmişti ama kuyruğu Londra’daydı. Ve Gece’yi ayağına çağırmak için ilk hamleyi yapmışlardı.

Araz, telefonu kapatıp masaya bıraktı. Salonda birkaç saniyelik ağır bir sessizlik oluştu. Gece, oturduğu yerden kalkıp Araz’ın tam karşısında durdu. Yüzündeki korku az önce eriyip gitmişti; yerini ilk defa bu kadar net görülen bir öfkeye bırakmıştı.
"Sana ve bana mesaj gönderiyorlar," dedi Gece. "Dayımın kolyedeki verileri gitti ama onlar hâlâ benim üzerimden bir güç gösterisi yapabileceklerini sanıyorlar."
"Güç gösterisi değil, bir davet," dedi Araz. Zihni bir askeri stratejist gibi çalışmaya başlamıştı bile. "Seni saklandığın yerden çıkarıp kendi alanlarına çekmek istiyorlar. Londra, 'Vanguard Global'in finansal ve hukuki dokunulmazlık kalesi. Orada kuralları onlar koyuyor."
"Peki ne yapacağız?" diye sordu Gece. "Teklifi reddedip köşemize mi çekileceğiz? Hayatımızın sonuna kadar arkamıza bakarak mı yaşayacağız?"
Araz, kadının gözlerindeki o kırılmayan direnci gördüğünde içi gururla doldu. Gece artık sadece korunan bir hedef değildi; kendi kaderine sahip çıkan bir kadındı.
"Asla köşemize çekilmeyeceğiz," dedi Araz. Cebinden MİT Daire Başkanı’na doğrudan bağlı güvenli hattı çıkardı. "Madem oyunu Londra’da kurmak istiyorlar, masayı başlarına yıkmak için oraya gideceğiz."
Araz, Daire Başkanı ile kısa ve net bir görüşme yaptı. MİT, bu teklifi küresel şebekenin tepe yöneticilerini tek bir çemberde yakalamak için eşsiz bir fırsat olarak değerlendirdi. Ancak bu kez operasyon uluslararası bir nitelik taşıyordu. İngiliz İstihbaratı (MI6) ile gizli bir koordinasyon kurulacak, ancak sahada operasyonun liderliğini yine Araz ve Bordo Tim üstlenecekti.
İki gün sonra, özel bir MİT nakliye uçağı İstanbul’dan havalandı.
Uçakta Araz, Gece, Murat, Barış ve Poyraz vardı. Masanın üzerinde Royal Albert Hall’un mimari krokileri, sahne arkası koridor haritaları ve Vanguard Global’in başındaki isim olan Sir Arthur Vance’in dosyası seriliydi.
Barış, dizüstü bilgisayarından Arthur Vance’in fotoğrafını ekrana getirdi. "Komutanım, Arthur Vance kağıt üzerinde İsviçre ve İngiltere’de büyük bir hayırsever. Ancak arkadaki yapının —yani Konsey’in— tüm finansal çarkını çeviren adam. Kozlov sadece onun kirli işlerini yapan bir saha piyonuydu."
"Kozlov’un ölümünden sonra Vance panikledi," dedi Murat. "Gece’yi sahnede 'ağırlayarak' kolyeden kalan herhangi bir kopyanın veya anahtar kodun MİT’ten başka bir yere sızıp sızmadığını test etmek istiyor."
Araz, gözlerini Royal Albert Hall’un planına dikti. "Gece sahnede şarkısını söylerken, biz binanın altındaki gizli kasa odalarına ve Vance’in özel VIP locasına operasyon düzenleyeceğiz. Barış, salonun tüm dijital ağını ve kameralarını bizim kontrolümüze alacaksın. Poyraz, karşı çatıdan salonun ana kubbelerini izleyecek."
Gece öne eğilip Araz’ın elini tuttu. "Ben sahnede ne yapacağım?"
Araz, Gece’nin parmaklarını sıktı. "Sen her zamanki gibi ışıkların altına geçip o sesi tüm dünyaya dinleteceksin. Ama bu kez kulakta bir mikro dinleme cihazı taşıyacaksın. Vance seni locasından izlerken, onunla göz teması kuracaksın. Onu sahnede tut ki ben arkadaki kasayı patlatırken fark etmesin."
Gece gülümsedi. "Yani yine bir sahne, yine bir tuzak... Ama bu kez av olan biz değiliz."
"Bu kez avcı biziz," dedi Araz.
4. KISIM: Sisli Şehirde Sesler ve Gölgeler
Londra, üzerini kaplayan kasvetli yağmur ve sisle ekibi karşıladı. Royal Albert Hall’un devasa, dairesel mimarisi, akşamın loş ışıklarında tarihi bir kale gibi yükseliyordu.
Etkinlik gecesi, binanın çevresi lüks araçlar, kırmızı halı ve uluslararası basın mensuplarıyla dolmuştu. İngiliz sosyetesinin ve finans dünyasının en üst düzey isimleri VIP girişinden içeri süzülüyordu.
Sahne arkasındaki kulis odasında Gece, derin yırtmaçlı, kırmızının en asil tonunda bir elbise giymişti. Saçları toplu, duruşu tıpkı bir kraliçe gibi mağrurdu. Kulağına takılan mikroskopik ten rengi kulaklıktan Araz’ın sesi geldi:
"Ses deneme. Gece, beni duyuyor musun?"
Gece aynaya bakarak hafifçe fısıldadı. "Duyuyorum Araz. Neredesiniz?"
"Barış’la birlikte alt bodrum katındaki havalandırma tünelindeyiz. Vance’in VIP locasındaki şifreli ağa sızmak üzereyiz. Murat salon içinde sivil kıyafetle senin yakın markajında."
Tam o sırada kulis kapısı vuruldu ve içeri, elinde bir kadeh şampanyayla 60’lı yaşlarında, kır saçlı, son derece şık giyimli bir adam girdi.
Sir Arthur Vance.
Vance’in soğuk, mavi gözlerinde alaycı bir memnuniyet vardı. Gece’ye doğru yavaş adımlarla yürüdü.
"Matmazel Akay..." dedi Vance, kusursuz bir İngilizce ile. "Sizi Londra’da görmek ne büyük bir şeref. Dayınız Bay Akay da sanata ve verilere çok meraklı bir adamdı."
Gece hiç istifini bozmadı. Aynadan adama baktı. "Dayım sanatın ve gerçeklerin değerini bilirdi, Sir Arthur. Tıpkı bazılarının sahte itibarının arkasına saklanması gibi."
Vance hafifçe güldü. "Sert bir mizaç... Tıpkı yanınızdaki o Türk subayı gibi. Onu bu gece göremedim? Yoksa bıraktı mı sizi?"
Kulağındaki kulaklıktan Araz’ın buz gibi sesi yankılandı: "Ona de ki: 'Gölgeyi göremezsin Sir Arthur, ama varlığını ensende hissedersin.'"
Gece, Araz’ın sözlerini birebir Vance’in gözlerinin içine bakarak tekrarladı: "Gölgeyi göremezsiniz Sir Arthur... Ama varlığını tam şu an ensenizde hissedersiniz."
Vance’in yüzündeki o alaycı tebessüm bir anlığına dondu. Gözlerinde hafif bir endişe dalgası fırladı.
O sırada salonun ışıkları karardı. Sahneye davet anı gelmişti.
Gece kabanını fırlatıp sahneye doğru ilk adımını atarken Araz kulaklıktan son komutunu verdi:
"Oyun başladı. Şarkını söyle Gece. Biz alt katı temizliyoruz."
Kulağımdaki telsizden Royal Albert Hall’un devasa salonunu dolduran o ilk keman sesleri yankılanırken, havalandırma şaftının soğuk, tozlu tünelinde dizlerimin üzerinde sessizce ilerliyordum. Gece’nin sesi birazdan o devasa kubbeyi dolduracaktı. O sahnede, ışıkların tam altında, arkasına bile bakmadan o şarkıyı söylerken benim görevim onun bastığı toprağın altını temizlemekti.
"Barış," dedim fısıltıyla. "Şaftın altındaki güvenlik kamerasının döngü süresi ne?"
"Sekiz saniye komutanım," yanıtı geldi Barış’ın. "Sinyali kör noktaya aldım. Tam altındaki ızgaradan servis koridoruna düşebilirsiniz. A ve B kapılarındaki biyometrik kilitleri devredışı bıraktım."
Izgarayı sessizce kenara kaydırıp dikey bir düşüşle kilitli koridorun zeminine indim. Botlarımın altındaki kauçuk taban tek bir ses bile çıkarmadı. Sol kolumdaki eski yara hafifçe sızladı ama zihnim tamamen hedefe kilitlenmişti.
Sir Arthur Vance denilen o aristokrat bozgunu, yukarıda Gece’ye caka satarken aşağıda, Royal Albert Hall’un tarihi temellerine oyulmuş o özel çelik kasada, uluslararası şebekenin son gizli finansal defterlerini tutuyordu. O defterler ele geçmeden bu iş bitmeyecekti.
Koridorun sonundaki ağır çelik kapının önünde iki güvenlik görevlisi duruyordu. Özel güvenlik kılığına girmiş eski paralı askerlerdi; elleri ceketlerinin altındaki otomatik tabancaların kabzasındaydı.
Telsizden Gece’nin sesi kulaklığıma doldu. Şarkının en güçlü, en yüksek frekansa ulaştığı o andı. Salondaki binlerce kişinin alkış tufanı yukarıyı inletiyordu.
Tam o gürültünün zirve yaptığı saniyede koridora fırladım.
İlk adam daha ne olduğunu anlamadan boğazına indirdiğim sert bir dirsek darbesiyle duvara çarptı. Diğeri silahına davranamadan elini kavrayıp ters açıya büktüm; kemiğin kırılma sesi yukarıdaki alkış gürültüsünün arasında kayboldu. İkisini de saniyeler içinde etkisiz hale getirip kapının dibine çektim.
"Barış, kapı," dedim nefes bile nefese kalmadan.
"Şifre kırıldı komutanım, kapı açılıyor."
Ağır çelik kapı hafif bir hidrolik tıslamasıyla yana kaydı. İçerisi tam bir teknoloji merkeziydi; devasa sunucular, haritalar ve oda büyüklüğünde şifreli bir çelik kasa.
Fakat o odaya adımımı attığım an, ensemdeki tüyler dikeldi. Bir askerin içgüdüsü asla yanılmazdı.
Odanın karanlık köşesindeki gölgeden bir silah namlusunun soğuk yansımasını gördüm. Vance saf değildi; kasayı korumak için içeriye özel eğitimli bir tetikçi bırakmıştı.
"İyi deneme, Yüzbaşı," dedi köşedeki adam, kalın İngiliz aksanıyla. Tetiği çekmek üzereydi.
Araz Karadağ idim. Dağlarda, karın ve barutun içinde büyümüştüm. O tetiğin ezilme süresi benim için bir sonsuzluk demekti.
Gövdemi sola kaydırıp belimdeki bıçağı fırlattım. Bıçak adamın silahı tutan bileğine saplanırken, ben aradaki mesafeyi bir kaplan gibi kapattım.

(Araz’ın Anlatımıyla)
Adamın elinden düşen silah yere çarpmadan dizimle havada yakalayıp şarjörü boşalttım. Adam acıyla kükreyerek üzerime çullandı. Bizi çevreleyen sunucu panellerine çarptık. Yumruklar, dirsekler ve dökülen kabloların kıvılcımları arasında dönen o ölümcül dövüşte tek bir şeyi düşünüyordum: Gece sahnede ve sürem dolmak üzere.
Adamı boğazından yakalayıp ana kumanda masasına çarptım. Şah damarına indirdiğim kesin bir kroşeyle bilincini tamamen kapattım.
Hızla masadaki veri sürücüsüne yöneldim. MİT’ten aldığım özel kopyalama cihazını ana sunucuya taktım. Yüzde çubuğu ekranda hızla dolmaya başladı: %30... %70... %100. Kopyalama Tamamlandı.
Tüm finansal veriler, paravan şirketler, gizli hesaplar ve Vance’in Konsey ile yaptığı tüm yazışmalar artık elimdeydi. Vance’in inşa ettiği o dokunulmaz imparatorluk, küçük bir flaş belleğin içine hapsolmuştu.
"Barış," dedim telsize. "Veri elimizde. Vance’in VIP locasına giden tüm asansörleri kilitleyin. İngiliz polisi (MI6) ve MİT koordinasyon ekibine haber verin. İçeri girsinler."
"Anlaşıldı komutanım! Vance şu an locasında, sahneyi izliyor. Hiçbir şeyden haberi yok!"
Kasadan çıktım. Üstüme çeki düzen verip ceketimin yakasını düzelttim. İç cebimdeki o gümüş madalyona dokundum. Madalyon hâlâ sıcaktı.
Royal Albert Hall’un ana salonuna giden VIP merdivenlerini hızla tırmandım. Locanın arkasındaki ağır kadife perdeyi kenara çekip içeri girdim.
Sir Arthur Vance, elindeki şampanya kadehiyle locanın ön kenarına yaslanmış, sahnede ışıklar içinde devleşen Gece’yi izliyordu. Benim içeri girdiğimi hissetti ama arkasını dönmedi.
"Performansı harika, değil mi Yüzbaşı?" dedi Vance, kibirli bir sakinlikle. "Aşağıdaki adamlarımın seni durduracağını sanıyordum."
"Adamların uyuyor, Sir Arthur," dedim, yanına yaklaşıp locanın korkuluğuna yaslanarak. "Tıpkı birazdan senin finansal imparatorluğunun uyuyacağı gibi."
Vance yavaşça bana döndü. Gözlerindeki o soğuk kibir ilk kez kırıldı. "Ne demek istiyorsun?"
Cebimdeki flaş belleği çıkarıp parmaklarımın arasında döndürdüm. "Vanguard Global’in tüm kara para trafiği, Konsey’in fon sağladığı terör hatları ve senin imzan... Hepsi şu an MI6 ve MİT’in ana sunucularında. Dışarıda seni bekleyen araçlar şoförün değil, İngiliz terörle mücadele ekipleri."
Vance’in elindeki şampanya kadehi parmaklarının arasından kayıp yere düştü. Cam kırıkları locanın halısına saçıldı. Yüzü bir ceset kadar beyazladı.
Tam o anda, sahnedeki şarkı bitti.
Tüm Royal Albert Hall ayağa kalktı. Binlerce insanın alkış tufanı, devasa binanın tavanını titretti. Işıklar Gece’nin üzerine odaklandı.
Gece, sahnede durmuş, başını kaldırarak doğrudan bizim bulunduğumuz VIP locasına baktı. Gözlerimiz sahneler, metreler ve binlerce insanın üzerinden bir kez daha kesişti.
Vance, polisler tarafından sessizce locadan çıkarılıp kelepçelenirken ben sadece Gece’ye bakıyordum. Gece, benim locada duruşumu, Vance’in götürülüşünü gördü. Yüzünde beliren o devasa, gururlu gülümseme, hayatımda gördüğüm en güzel şeydi.
Işıklar sahnede yanıyordu. Ama bu kez karanlıkta bir tehlike yoktu.
Gölge, görevini tamamlamıştı.