23. bölüm / 32
ESTETİK EVLİLİK HATALARI ღBİTTİღ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 22
Bölümler 32Şu an: ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 22
- 1 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | PROLOG750 kelime
- 2 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 11.348 kelime
- 3 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 21.572 kelime
- 4 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 31.786 kelime
- 5 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 41.557 kelime
- 6 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 52.776 kelime
- 7 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 62.129 kelime
- 8 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 71.263 kelime
- 9 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 81.312 kelime
- 10 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 91.376 kelime
- 11 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 101.619 kelime
- 12 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 111.255 kelime
- 13 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 122.463 kelime
- 14 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 131.677 kelime
- 15 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 141.624 kelime
- 16 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 152.098 kelime
- 17 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 161.962 kelime
- 18 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 171.872 kelime
- 19 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 181.305 kelime
- 20 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 19739 kelime
- 21 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 201.575 kelime
- 22 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 211.515 kelime
- 23 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 223.014 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 232.121 kelime
- 25 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 242.190 kelime
- 26 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 251.905 kelime
- 27 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 261.376 kelime
- 28 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 271.453 kelime
- 29 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 281.822 kelime
- 30 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 291.453 kelime
- 31 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 301.709 kelime
- 32 ˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 31 | FİNAL3.376 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-22-
❝Bülent❞
"Bir şey yapın."
"Ne gibi?"
"Baba olmak istememi sağlayacak bir şey."
Güldü psikoloğum. Kulağa ne kadar komik geldiğinin farkındaydım. Başını iki yana sallayan kadın "Böyle bir formülün olmadığını en az benim kadar iyi biliyorsunuz." dediğinde bunun farkındaydım. Sonuçta ben de bir doktordum ve böyle sihirli bir formül olmadığını çok iyi biliyordum. Hiçbir şey için sihirli formül yoktur. Farkında olmadan benden olmadık şeyler isteyen hastalarıma dönüşmüştüm.
"Nasıl oluyor bilmiyorum. Karımı bu kadar severken, onu mutlu etmeyi bu kadar isterken nasıl bir çocuk istemiyorum anlamıyorum. Oysa onu mutlu etmek her şeyden daha kolaydır. Bir çiçek almak, bir yemeğe çıkarmak bile onu havalara uçurabilir." Artık neredeyse kendi kendime konuşmak zorunda kalmıştım. "Neden olmuyor?"
"Çünkü kendinize güvenmiyorsunuz. Yara aldınız ve bu çok doğal."
"Ama bu İnci'nin suçu değil."
"Sizin de suçunuz değil."
"Nasıl aşacağım? Nasıl yapacağım bunu?"
"Çocukluğunuzdaki yaralarınızı açabiliriz. Böylece artık eskisi kadar acıtmadığını görürseniz daha güvende hissedebilirsiniz. Sizinle birlikte bunu başarabiliriz Bülent Bey." Uyarır gibi ekledi. "Siz istediğiniz sürece."
Başımı öne eğip düşündüm. Kenetlenmiş ellerimin parmakları birbirini döverken yeniden psikoloğuma döndüm. "Sizce ben kötü bir baba mı olurum?"
Tek kaşı kalktı kadının. "Bunun için bir sebep mi var?"
"Yok." Düşündüm. "Yani babama bakınca..." Bir süre yarım kalan cümlemle öylece duraksadım.
Devam etmeyeceğimi anlayan kadın konuşmaya başladı. "Bülent Bey, siz babanız değilsiniz."
"Biliyorum. Ama korkuyorum. Bir gün İnci'yi benimle evlendiğine pişman edersem, gözlerinde o pişmanlığı görürsem dayanamam."
Sessizlik.
En nefret ettiğim şey.
Hemen ardından kadın yeniden söze girmeseydi sıkıntıdan patlayabilirdim. "Baba olmanız konusundaki düşüncemi hâlâ merak ediyor musunuz?"
Hiç düşünmeden "Evet." dedim.
"Bence siz baba olmak istemiyor değilsiniz. Sadece babanız gibi bir baba olmaktan korkuyorsunuz." Temkinli bir biçimde söylediği sözlerden sonra yüzüme baktı. "Doğru mu düşünüyorum?"
Bu, söylediğinde çok büyük bir sırmış gibi açığa çıkan şey aslında en başından beri ortada duran bir gerçekti. Herkesin tahmin edebileceği ama benim gözden kaçırmış olduğum bir detay. Oysa İnci'nin deyişiyle Bülent Tanay'ın gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Nasıl görememiştim bilmiyordum.
Seanstan çıktığımda yine ferahlamış hissettim kendimi. Bunun kısa süreceğini, yeniden soru işaretleriyle dolu o kasvetli hâle bürüneceğimi düşündüm ama öyle olmadı.
Arabama binerken telefonum çaldı. Arayan Lidya'ydı. Benimle hemen görüşmek istediğini söyleyince acil bir şey olduğunu düşündüm. Normalde o bu kadar acele bir görüşme istemezdi. İkimize de yakın bir mekânda kahve içmek için sözleştik.
Her zaman geldiğimiz bu yerin yemyeşil bir bahçesi vardı. Oturma alanları yeşil alanın biraz yükseğinde, çitlerle çevrili ve hoş bir yerdi. Oraya ulaştığımda Lidya'yla kapıda karşılaştık. İkimizin de burayı seçmesinin en büyük sebeplerinden biri paparazzilerden uzak, sessiz bir yer olmasıydı.
Kahvelerimizi söyledikten sonra meraklı bakışlarım kardeşime döndü. "Her şey yolunda mı?"
Aynı soruyu bana yönelten kadın sorgular gibiydi. "Bilmem, ben de sana soracaktım. Her şey yolunda mı?"
Kaşlarım çatıldı. "Anlamadım."
"Sen zaten hiçbir şeyi anlamıyorsun Bülent Tanay."
"Ne demek istiyorsun Lidya, biraz açık konuşur musun?"
Yüzünde bana karşı olduğunu düşündüğüm öfke yumuşadı, şefkatli bir bakışa büründü. Masanın üzerindeki elimi tuttu. "Abi, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun değil mi?"
"Elbette biliyorum Lidya, nasıl bir soru bu?"
"Senin ruh eşini bulmana, benim gibi mutlu olmana çok mutluyum." Sessizce başımla onayladım sadece. Bu konuşmanın nereye gideceğini sabırla bekliyordum. "İnci'yi geri kazanmak için gidip onu geri getirmeni söylediğimde onun senin için doğru kişi olduğunu biliyordum, hissediyordum. Bu dünyada biriyle hayatını birleştirecek olsan bu kişinin İnci olduğunu da."
En sonunda dayanamadım. "Nereye varmaya çalışıyorsun anlamıyorum Lidya."
"İşine gelmeyince anlamazsın." Gözlerini devirdi güzel kız kardeşim. Güzel olduğu kadar açık sözlü de olabilseydi keşke. Lafı dolandırmayı pek bir seviyordu. "Abi, bin bir zahmetle kurduk biz seninle bu aileyi. Sevdiğimiz, sonsuza dek hayatımızı geçirmek istediğimiz insanlarla birlikteyiz. Bunu neden mahvediyorsun?"
"Ben..." Anlayamadım. "Neyi mahvetmişim?"
"Çocuk meselesi." dediğinde hemen anladım. Hiç uzun sürmedi. "Öncelikle İnci hiçbir şey söylemedi. Zaten yüzünüze baktığımda anlıyorum artık sizi."
"Biliyorum."
"Bunu aştığımızı sanıyordum abi."
Bu dünyada cehennemi yaşamış iki kardeş olarak birbirimize yaslanmıştık. Birbirimizin annesi, babası olmuştuk hem de hiç mecbur olmamamıza rağmen. Bir çocuğun en güvendiği kişi, bakım vereni anne babası olmalıdır. Bizde ise durumlar hep tersine dönmüştür. Lidya'nın sözleriyle bunları ima ettiğini anlamam zor değildi. Birbirimizi o kadar tanıyorduk. Hatta ondan bile daha fazla.
"Aştığımı sanmıştım." dedim omuz silkerek. İnci'yle evlenme kararım bile benim gibi biri için büyük bir adımdı. Ama çocuk... Bu mesele biraz derindi. Sonuçta evlilik ikimizi ilgilendiriyordu ama bir çocuk... Bu korunmaya muhtaç üçüncü bir kişiyi de ilgilendiriyordu. Ve o kararı vermek göründüğü kadar basit değildi. "Bazı şeyleri aşmak o kadar kolay değil."
"Yapma abi, istediğinde her şeyi aşabileceğini ikimiz de biliyoruz."
"Deniyorum Lidya."
"Bak, kimse sana istemediğin bir şeyi yap demiyor. Ama korkularından kaçma. Onlara saplanıp kalma. Şu an yaptığın şey tam olarak bu."
Başımı öne eğip sesli bir nefes verdikten sonra Lidya'ya döndüm. "Aslında buluştuğumuz çok iyi oldu çünkü şu an konuşmaya çok ihtiyacım var." Gözleri parlayan kıza bakıyordum. "Nasıl başardın? Tüm bunları göğsünde yumuşatıp hayatına devam edebilmeyi... Biz ailemiz varken ailesizliği seninle yaşadık. Ve sen başardın. Kendine ait bir aile kurdun. Çocukların var."
"Senin de olabilir."
"Bunu istiyorum. Ama..."
"Korkuyorsun." Başımla onayladım. Beni anlayacağını biliyordum. Her zaman anlardı. Kızar, söver ama anlardı. "Ben de korktum hem de çok. Annem gibi olmaktan, Ayaz'ı mutsuz etmekten, ona istediği aileyi verirken sıçıp batırmaktan..."
"Ama başardın."
"Evet çünkü korkularımın beni yönetmesine izin vermedim. Ben korkularımı yönetmeye çalıştım. Ne kadar başarılı oldum tartışılır ama..." Gözleri devrildi şakayla karışık kurduğu son cümleyle. Güldüm. "Her anlamda sana öncü olabileceğimi hiç düşünmemiştim. Bundan zevk aldım." derken dudakları kıvrılmıştı.
Lidya'yla konuşmak rahatlatıcıydı. Her şeyden önce seni anlayan biri, kardeşin olması iyileştiriciydi. Belki de Jale Ataberk ve Ersan Tanay'ın yaptığı en iyi aşk hatalarıydık. Birimizi yapıp diğerimizi yapmasalardı şu an çıldırıyor olabilirdim.
"İnci'nin küçüklük eşyalarını bebeğime vermesi gerçekten çok büyük bir jest, çok sevindim. Ama bunun sessiz bir kırmızı alarm olduğunu da hissettim."
Tıpkı onun gibi düşünüyordum. O söylemese de ben bunları her gün kafamda evirip çeviriyordum zaten.
"Sana baskı altında hissettirmek istemiyorum, beni yanlış anlama. Sonuçta herkes evlenecek, herkesin çocuğu olacak diye bir şey yok. Bunu en iyi sen ve ben biliriz. Sonuçta anne ve babamız gibilerin evlenip bir aile olmaması gerektiğini kaç kez düşündük."
"Biliyorum, Lidya. Kötülüğüm için konuşmadığının son derece farkındayım ve baskı altında hissetmiyorum. Benim sıkışmış hissetmemin sebebi çok başka." Acı çeken bir bakışla gözlerimi ona çevirdim. "Ben İnci'yle çok mutluyum. Ve onu çok mutlu etmek istiyorum. Tıpkı onun beni ettiği gibi..."
"Ama?" Duraksayan gözlerime bakıp açıkladı. "Her zaman bir ama vardır."
Tebessüm ettim. "Ama sonradan pişman olma ihtimali beni korkutuyor anlıyor musun? Benimle evlendiğine, çocuğunun babası olduğuma pişmanlık duyarsa bu gerçekle yaşayamam."
Sabırlı bir biçimde dinleyip başını salladı Lidya. Dudakları ince bir hâl almıştı beni dinlerken. "Çok iyi anlıyorum." Yeniden elimi tuttu. "Ama hayat yersiz korkular için çok kısa abi. Eğer ailemizin bizde bıraktığı izlerden sıyrılmazsak, o travmaları bir ceket gibi üstümüzde taşımaya devam edersek asla mutlu olamayız. Boşa geçmiş bir ömür olur bizimki."
"Haklısın. Ben de bu yüzden bir karar verdim." Merakla bana bakan kardeşime "Baba olmaya dair mesafeleri yıkıp buna ısınmaya çalışacağım." dedim. "Psikoloğumla bu konuda uzun uzun konuştuk. Eğer başarabilirsem bu İnci için çok sevindirici bir sürpriz olacak."
Gülümsedi Lidya. Bu, gururlu bir anne gülümsemesi gibiydi. "Doğru yolu bulacağını biliyordum."
"Bir daha İnci'yi sana o kutuyu verirken olduğu gibi görmek istemiyorum Lidya. Buna dayanamam. Çünkü o bir kere üzüldüğünde ben bin kere üzülüyorum."
❝İnci❞
O gün çok yoğundu ve başımızı kaşıyacak vaktimiz yoktu. Öğleden sonraki toplantının ardından neyse ki biraz nefes alacak zamanımız olmuştu. Odamda çıkarmak üzere olduğumuz kitabın son hâlini incelerken kapı çaldı.
Cam kapının önünde duran Somer'i görüp el ettim. Sessizce içeri girdi. "Merhaba."
"Merhaba." Yüzü biraz kızarmıştı. Güneş yanığına benziyordu ancak kalıcı durmuyordu. Masadaki dosyayı işaret ederek "Son hâlini gördün mü?" diye sordu.
"Evet. Ben de tam onu inceliyordum. Bayağı iyi görünüyor. Lak detaylara baktın mı?"
"Matbaadan dönüyorum, bir örnek de sana getirdim. Bence çok güzel olmuş."
"Eee yayın koordinatörümüz sağ olsun."
"Yalnız onları sen tarif etmiştin. Biz tarifini uyguladık."
Gururdan göğsüm kabarırken "Eh, biz de yaptık bir şeyler." dediğimde gülüştük.
Somer kısa süre sonra ciddileştiğinde "Sen daha iyi görünüyorsun. Düzeldi mi her şey?" sorusunu yöneltti.
"Ne düzeldi mi?"
"Geçen gün dertleştiğimizde anlattığın şey. Hani..." Hatırlatmak ister gibi baktığında neden bahsettiğini çoktan biliyordum da biraz bilmezden geldim.
"Ha, o mu? Onun benimle bir ilgisi yoktu, söylemiştim ya sana. Farazi bir konuydu."
Pek inanmış gibi görünmeyen adam dudaklarını birbirine bastırıp başıyla onayladı. "Sen öyle diyorsan..."
Hâli düşünceliydi. İster istemez merak ettim. "Beni bırak da sen iyi misin asıl?"
O benden daha dürüst davrandı. "Bana çok garip bir şey oldu."
"Ne oldu?" Kaşlarım çatıldı. "Hasta mı oldun?"
Güldü adam. "Hayır, öyle bir şey değil. Ben..." Nasıl anlatacağını düşünürken biraz komik duruyordu. "Gerçi bu da bir nevi hastalık sayılır." Sağ eli ensesindeki kısa saçlarda gezinirken kestirip attı. "Neyse, boş ver."
Ne olduğunu anlayamadım, merak da ettim ama sorup bunaltmak istemedim. "Bana anlatabilirsin Somer. Israr etmiyorum ama ne zaman konuşmaya ihtiyacın olursa buradayım."
"Bu öyle bir çırpıda anlatabileceğim bir şey değil." Yerinden kalkıp kalkmama konusunda kararsız oluşu yüzünden okunuyordu. Gözlerime baktı ve "Ben âşık oldum." dedi. Hazırlıksız ve aniden. "Hem de ilk defa."
"İlk defa."
"Evet. Daha önce hiç böyle bir şey hissetmemiştim."
Arkama yaslandım merakla. "Peki, kim bu şanssız kız?"
Utangaç bir gülüşle karşılık verirken sözleri daha cüretkârdı. "Bence şanslı biri. Çünkü..." Dalan gözleri ciddileşti. "Onunla olmamız imkânsız."
"Niye, İngiltere kraliçesinin kızı falan mı?"
Tebessüm etmeye çalıştı adam. "Hayır, o evli."
Bugünlerde de evlilerle aşk yaşamak moda mı olmuştu ne? Hayır İnci, böyle kritik bir durumla dalga geçemezsin. Adam sana güvenmiş, anlatıyor. Suratındaki o dinleyici ifadesini bozma.
"Beni yargılıyorsun ve haklısın. Ben de kendime yakıştıramıyorum bunu. Ama nasıl olduğunu bile anlamadım. Çok ani oldu. Hiçbir şey yapmadığı hâlde birden ona karşı duygularım olmaya başladı. Bakışı, gülüşü, konuşması... Öyle samimi, doğal... Her şeyiyle gerçek. Her hâliyle etkileyici. Ama..."
"Ama evli." diyerek tamamladım cümlesini.
"Evet." Sıkıntıyla nefes verdi. "Onu nasıl unutabilirim?"
"Aranızda bir ilişki hiç olmadı, doğru mu anlıyorum?"
"Evet."
"Buna karşılıksız bir aşk diyebiliriz o hâlde."
"Öyle görünüyor."
"O zaman unutmaya çalışman daha kolay olur."
"Durum o kadar vahim diyorsun."
"Eğer söylediğin gibi sana duyguları yoksa..."
"Duygularımı açma fırsatım olmadı. Kafamı çok karıştırıyor. Bilmiyorum..." Arkasına yaslandı sıkıntıyla. "Her neyse, unut gitsin tamam mı? Bu söylediklerimin hepsini unut."
"Tamam, unuttum gitti." Ağzımın fermuarını çektim. "Hiçbir şey bilmiyorum ben, hepsini unuttum."
Güldü adam. Sıkıntılı bir gülüştü bu. "Sağ ol." dedi minnettarlıkla. "Beni dinlediğin için teşekkür ederim. Bu bana çok iyi geldi."
"Eee, arkadaşlar ne günler içindir?"
Yarım bir tebessümle yanımdan ayrılan adamın ardından bilgisayarımı açtım. Fuar takvimini inceledikten sonra bazı notlar aldığım sırada telefonum çaldı.
Ersan Bey'in adını ekranda görünce duraksadım. Çok hazırlıksız yakalanmıştım. Açmasam olmazdı, biliyordum. Yine huzurumuzu kaçıracak bir şey olduğuna emindim ama soğukkanlılıkla yanıtladım aramasını.
"Ersan Bey."
"Merhaba İnci, müsait miydin?"
"Tabii, buyurun." Arkama yaslandı. "Nasılsınız?"
"İyiyim, teşekkürler. Hâl hatır kısmını atlamak zorunda kaldım kusura bakma."
"Estağfurullah. Size nasıl yardımcı olabilirim?"
"Öncelikle size misafir olduğumuz gün için tekrar tekrar özür diliyorum." Evet, sinirlendirdiği eski karısının kafama tabak fırlatmasından bahsediyor olmalıydı. "Bülent'ten de özür dilemek isterdim ama maalesef telefonlarımı açmıyor."
Şaşırmadım.
Bülent zaten zoraki görüşüyordu babasıyla. Mümkün olsa hiç görüşmezdi ama... Aile işte. Atsan atılmaz satsan satılmazdı, bilirdim.
"Sanırım biraz zamana ihtiyacı var. Eminim sakinleşince size geri dönüş yapacaktır." Emin değildim ama her gerçek her yerde söylenmezdi.
"Düğünümüze geliyor musunuz?"
İşte korktuğum soru. Bülent'in babasının düğününe gitmek isteyeceğini hiç sanmıyordum. Offf... Bütün pis işler de bana kalıyordu. Ama bu hiç adil değil. "Bilemiyorum Ersan Bey. Takdir edersiniz ki ben Bülent'in kararına etki edemem. Gidiyoruz derse geliriz, gitmiyoruz derse de..."
"Etki edebilirsin! Bülent senin sözlerini önemsiyor. Bir dediğini iki etmez o, gidelim dersen ikna edersin İnci. Lütfen, düğünümde oğlumun da olmasını istiyorum."
Bu konuda asla Bülent'e baskı kuramazdım ama bunu Ersan Bey'e dümdüz söyleyecek değildim. Merak ettiğim başka bir şeyi sordum. "Lidya da geliyor mu?"
"Evet, zor da olsa ikna etmeyi başardım. Ama Bülent çok daha zor bir parkur, o yüzden yardımına ihtiyacım var İnci."
Aslında ben de aynı fikirdeydim. Bülent'in babasının en mutlu gününde yanında olmasını desteklerdim ama geçmişte her ne yaşanmışsa net olarak bilmiyordum. Belli ki kırgınlıklar, soğukluklar vardı. Belki daha büyük bir şeyler. İlgilenmiyordum da. Bülent anlatmadığı sürece burnumu sokmayı sevmezdim öyle şeylere. Ama bilmediğim bir konu için de Bülent'e ısrarda bulunamazdım.
"Ne diyorsun İnci, bana yardımcı olacak mısın?"
"Ersan Bey açık konuşayım, Bülent'in düğüne gelmeye pek niyeti yok gibi duruyor. Ben ısrar edersem bizim de aramız bozulabilir. Bu işlere pek karışmak istemiyorum."
"Anladım."
"Ama konuşacağım. Israr etmeyeceğim, sadece söyleyeceğim. Kararında bir değişiklik olursa geliriz."
"Sağ ol İnci. En azından konuşacak olman bile bir şey. Teşekkür ederim. Neticeden haberdar edersin beni."
"Tamam, hoşça kalın."
"Görüşürüz."
Telefonu kapattığımda içime bir kasvet çöktü. Bülent'in ailesiyle ilgili yaraları olduğunun farkındaydım. Neydi, ne olmuştu bilmiyordum ama Lidya'yla konuştuklarımızdan anladığım kadarıyla sorumluluk sahibi bir anne baba gibi davranmamışlardı. Şimdi de hiçbir şey olmamış gibi destek bekleyemezlerdi. Bu yüzden Bülent'i kıracak, üzerinde baskı uygulayacak değildim.
Akşamüzeri eve geldiğimde Bülent'le kapıda karşılaştık. O arabasından iniyordu. Beni görünce neşeyle gülümsedi. "Bülent Bey? Erkencisiniz bugün." dediğimde birlikte kapıdan içeri giriyorduk.
"İşlerim erken bitti. Son birkaç gündür programımı haftaya yaydım, rahatladım."
"İyi yaptın." Kolumu beline sardım. "Ne güzel, daha çok vakit geçiririz."
"Bugün karımı yemeğe çıkarayım diyorum."
"Ay yok, bugün evde olalım. Hem... Benim seninle konuşmak istediğim bir şey var." Ersan Bey'in konusunu açacaktım ve eğer aramızda gerilim olursa bu konuşmanın evde geçmesi daha hayırlı olurdu.
İtiraz etmedi Bülent. Ancak bakışlarında ne konuşacağıma duyduğu merak da tazeydi. "Tamam, o zaman akşam yemeğinden sonra şöyle güzel bir film izleriz."
"Hayırdır Bülent Bey, bana olan aşkınız mı kabardı?"
Ters baktı. "Sönmüş müydü ki?"
Bilemezdim. Boşanma konusu açıldığına göre. Biz kadınlar işte. Yapılan şeyi asla unutmuyorduk. İyi ki de unutmuyorduk. Ne yani, unutup yeniden kırılmayı göze alacak kadar enayi mi olsaydık?
Masaya oturduğumuzda servisi hazırlarken "Sana bir şey söyleyeceğim ama kızmadan dinle olur mu?" dedim. Bence gayet ideal bir girişti. İçinde pazarlık vardı, kızacağına dair bilgilendirme vardı, duruma hazırlama vardı. E daha ne olsun?
Salatadan alırken göz devirdi adam. "Ben sana ne zaman kızdım İnci?"
"Hiçbir zaman."
"Eee?"
"Yine kızma işte."
"Tamam, söyle bakalım neymiş bu?"
"Şimdi... şöyle..." Taze fasulyeye çatalımı daldırırken ona eziyet ettiğimin hatta ikiye ayırdığımın farkında bile değildim. "Bugün beni Ersan Bey aradı."
Elindeki çatalı bıçağı bırakan adam bilmiş gibi arkasına yaslandı. "Al işte."
"Ama kızmayacağını söylemiştin."
"Kızmadım. Ama ne diyeceğini çok iyi biliyorum."
"Düğününde seni de görmek istiyor." Hatırlatır gibi ekledim. "Bir baba olarak."
"Bunca yıl bana babalık mı yapmış da bir şey istemeye yüz buluyor?"
Sustum, bir şey demedim. Haklıydı kendince. "Tamam, ben bir şey demedim. Israr da etmiyorum. Gitmiyoruz dersen gitmiyoruz, bitti."
Bu farklı bir taktikti. Ve Bülent'te işe yaradığını gözlemlemiştim. Ona ısrarda bulunduğunuzda kendini kapatıyor, sistemini kilitliyordu. Bu sürüm böyleydi. Ben de ters psikoloji yapıyordum. Ortaya konuyu atıyordum, içini döküp söylenmesini dinledikten sonra mahzun bir bakışla ben bilmem beyim bilir diyordum, gerisi çorap söküğü gibi geliyordu zaten. Anne, sen bir ilişki dehasısın. İyi ki bana bu yöntemi öğretmişsin. Sana hâlâ çok kızgın olsam da hayat kurtarıyorsun kız.
Çabalarım meyvelerini verdi ve sıkıntıyla soluyan adam tekrar çatalını eline alıp önündeki yemeği karıştırmaya başladı. "Sen gitmek istiyor musun ki?"
"Ben babanın yanında olmanı istiyorum. İyi anlaşamasanız da sık görüşmeseniz de... Ki bence sık görüşmek zorunda da değilsiniz. Ama en azından arada kırgınlık, küslük olmasın istiyorum." Hemen savunmaya geçtim. "Ama fikrimi sordun diye söyledim! Zorlama yok! İstemezsen gitmeyiz."
Memnuniyetsiz bakışları tatlı tatlı beni süzdü. "Seni kırmayacağımı bal gibi biliyorsun. Ve o da bunu biliyor. O yüzden seni kullanıyor. Zaafımın sen olduğunu biliyor."
İstemediği bir şeyi yapmaya mecbur hissetmemeliydi. Bu yüzden masanın üzerinden elini tuttum. "Aşkım gerçekten istemiyorsan gitmeyiz. Biz de o akşam oturur baş başa televizyon izleriz, ne var?"
İstemeye istemeye "Gideceğiz." dedi sadece. Hızla işaret parmağını kaldırdı uyarırcasına. "Ama bu son. Bir daha bir şey isterse hayır diyeceksin."
"Ben evet demedim ki zaten. Net bir şey söylemedim." Tatlı bir ifadeyle omuz silktim. "Ben bilmem, beyim bilir dedim."
Dudakları kıvrıldı. "Cidden bunu söyledin mi?"
"Hayır tabii ki salak." Kurduğum cümleye dayanamayıp bir kahkaha koy verdi. "Herkes çok iyi bilir ki bu evde tıp dışındaki tüm alanlarda en yetkili kişi benim."
"Bilmez miyim?" Bunu söylerken abartılı ve şakacı bir tavır sergilemesi gözümden kaçmamıştı.
Akşam yemeğinden sonra filmlerden birini seçmeye çalışırken Bülent elinde küçük bir kutuyla geldi. "Sana bir şey aldım."
Çöktüğüm konsolun yanında doğruldum. "Hayret, bugün özel bir gün müydü? Ben mi unuttum?"
"Karıma hediye almak için özel bir gün mü beklemeliydim? Bilmiyordum."
"Tabii ki hayır."
Kutuya attığım meraklı bakışımla birlikte "Seni çok üzdüm, kırdım. Bu da özür hediyem." dedi adam.
Kutuya uzanıp elimi geri çektim. "Sen yine de hediyeyle gönlümü almaya çok alışma. Bunlarla gözümü boyayamazsın, haberin olsun."
Ben kutuyu alıp açmak üzereyken omuz silkti adam "Biliyorum canım. O işin bahanesiydi zaten." Kutuyu açmamla eş zamanlı olarak açıkladı. "Karımın her şeyin en iyisine layık olduğu kararına vardım."
"Ha bu karara yeni vardın yani." Her zamanki kadınsal tribimi atarken keyifliydim.
"Tabii ki hayır." Parmağı suçlayıcı bir biçimde üzerimde duraksadı. "Ve bunu söyleyeceğini biliyordum."
Kutuda kocaman tektaş bir yüzük vardı. Asıl garip olan benim zaten bir evlilik yüzüğümün olmasıydı. Ve o yüzük benim için çok özeldi. Bülent gibi bir adamın bana âşık olduğunu söyleyip, kapımda yatıp benimle evlenmek istediğini söylediği günün hatırasıydı. Bu göktaşı büyüklüğündeki şey ise sadece güzel bir hediyeydi. Benim yüzüğümün yerini tutamazdı. "Bu ne?" diye sorguladım. "Benim zaten yüzüğüm vardı."
"Biliyorum ama o küçüktü. Bakanlar tam göremiyordu." İmalı ses tonundan kimi kastettiğini anlamıştım. Bülent Somer'i gerçekten kıskanmıştı. Bir de aaa sen evli miydin, bilmiyordum, hiç belli olmuyordu deyince kıyamet kopmuştu. Onun bir sonucu olacağını tahmin etmiştim. "Gözü kör olanlar bile görsün, bilsin ki sen benim karımsın."
Güldüm yaramaz bir çocuğa bakar gibi. "Şu an çocuk gibi davranıyorsun farkında mısın?"
"Hayır." Katiyen reddetti. "Sadece sahiplenici bir eş gibi davranıyorum. Hem kocanın sana hediye almasında ne gibi bir sorun var?"
"Sorun yok tabii ki, çok teşekkür ederim ama..."
"Ama?"
Parmağımdaki yüzüğümü sevdim. "Benim evlilik yüzüğüm çok özel. Onu çok seviyorum. Seni bana getiren yüzük o. Sonradan alınmış hiçbir şey onun yerini tutamaz çünkü benim için çok anlamlı. Diğeriyse israf yani."
Beni dikkatle dinledikten sonra yumuşak bir bakış atınca duygusal bir konuşma yapacak sanmıştım ama durdu, durdu ve "Ne yani, boşuna mı o kadar para bayıldım?" dedi. Kendime engel olamayıp katıla katıla gülmeye başladım. "Takmayacak mısın?" İkna etmek ister gibi ekledi. "Bunu da ben aldım. Bu da özel. Bu da anlamlı."
Gülümsedim. Beni düşünüp almıştı, tabii ki takacaktım. Elim yanağını okşadığında "Bülent Tanay, bazen tam bir çocuk gibi olabiliyorsun."
...
*
•••
SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
Ek Instagram: iambuzlarkralicesi
Twitter: @buzdanjuliet
YouTube: Gülay Sena Dündar
Tiktok: @halikarnastabirgece
Tiktok Kişisel: @buzlarkralicesiofficial
Bölüm etkileşimi
