Bölümler 11Şu an: 10.BÖLÜM: SUSKUN MASA
- 1 1. Bölüm: AİLELER VE YARALAR4.635 kelime
- 2 2.BÖLÜM: KALP İZİ5.473 kelime
- 3 3.Bölüm: YETİMLER3.708 kelime
- 4 4.BÖLÜM: KAN İZİ5.055 kelime
- 5 5.BÖLÜM:AŞK ACIDIR4.329 kelime
- 6 6.BÖLÜM: KAN İZİ4.120 kelime
- 7 7.BÖLÜM: CESET3.319 kelime
- 8 8.BÖLÜM: KİTAP SESLERI3.620 kelime
- 9 9.BÖLÜM: SÖZLER3.747 kelime
- 10 10.BÖLÜM: SUSKUN MASA3.235 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11.BÖLÜM: GÜL RENGI4.456 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş hafif hafif tepelerin ardından doğuyordu. Gözlerimi zoraki açtım başımdaki zonklama ile uyansamda dinlenerek uyanmıştım. Doğrulduğumda üzerimdeki Gri çarşafı çektim oturur pozisyona geldiğimde karşı koltukta Levent'i gördüm. Koltukta uzanmış bacakları sığmadığı için toplayıp yatmıştı. Üzerindeki ortü yerde bir kolu kafasının altındaydı. Hafif doğruldum yerdeki örtüyü orterdim ama dün bahsettiği takıntıları aklıma gelince dolaptan çarşaf paketlerini almaya karar verdim dolabı açtığımda ust raflarda paketli gömlekler duruyordu renk renk ayrılmıştı.
Dün konuşurken bu muhabet fazlasıyla komik gelmişti. Adam paket paket gömlek alıyor yıkatıp kuru temizlemeden sonra yeni bakteriyel paketlere koydurtuyordu. Güldüm bir alt rafta çarsaflar duruyordu paketlerden birini seçip aldım bordo parlak bir kumaştı açtım. Yanına gittim üzerine sericektim ki aniden uyanıp beni çekti. Öfkeli bakışları ile göz göze geldiğimde sakinledi. Eliyle yüzünü sıvazlayıp bana baktı.
"Kızım öyle gelinir mi ya!" Dedi sitem eder sesi.
" battaniyen düşmüş üzerini örteyim üşüme dedim!" Benim sesimde hafif şaşkın ve korkuluydu bir anda çarşafa baktı sonra yere." Merak etme dolaptan yeni çıkarttım!" Dediğimde güldü ikimizde gülmeye başlamıştık ama fazla yakındık bir süre sonra ikimizinde gülüşü durdu birbirimize odaklandık.
Odak o kadar yoğundu ki ikimizde benim tam olarak onun kucağinda olduğumuzu fark etmemiştik kalcamda hissetiğim sertliklw panikleyip firladım elimle kendimi serinletmeye çalışıyordum fazla sıcak olmuştu anlık.oda boğazını temizledi. " ben bir duşa gidiyim... en... iyisi" donuktu panik olmuştu ama itiraf etmeliyim bu halleri fazla sevimli duruyordu.
"Bende.." bende ne yapacaktım beynim durmuştu bir an. " bende gidiyim.üzerimi değişmem lazım!" Dedim çikacakken arkamdan duyduğum sesle irkilip arkamı döndüm
" Azra!" Dedi sakince ona dogru döndüm efendim anlaminda başımı salladım." Şirkete gitsem.. olur mu?" Normalde çekip giderdi ama izin almıştı. Sevimliydi bu halleri bir kaç gündür deccal görüntüsü sonunda yok olmuştu.
" gidebilirsin ama ağrın olursa dikkat et fazla sinirlenmemeye çalış!" Dedim. Başını sallayarak onayladı.bende odama doğru gittim.
Dün gece farz ettiğimden anladığımdan farklı bir adam olduğunu görmüştüm tuhaftı dışa belli etmediği sakin bir tarafı vardı. Ailesini kaybetmisti ama nasıl olduğunu söylememişti. " sonra doktor gece güzel hüznü başka zamana bırakalım." Demişti. Bende kabul etmiştim çünkü gece cidden güzeldi ve canımızi yakmış detaylarla boğulmak manasızdı.
Aşağıda kahvaltı hazırlaniyordu belli ki merdivenden inerken pişilerin kokusu burnuma geldiğinde koştum normalde görmediğim yemeği yemezdim ama semiha hanım bu huyumu anladığından bir hafta boyunca yemekleri benimle hazırlamıştı. Leventin huylu tavrı benimkini gölgede bıraktığından normal geliyordu.
Benim ardıma Levent indi merdivenden krem rengi takımı mavi gömleği düzgün saçlari ile bir haftadır pijama ile dağnık saçla gezen adamin aurası değişmişti. Masayı gorunce ellerini açtı " oooo semiha sultan koku yukarıya kadar geldi döktürmüşsün anam!" Dedi Semiha ablanin yanağina bir öpücük kondurdu.
" o pakla kafali olmmasa ha daa güzel şeyler ederdum da onla ugraşırken vakit geçmiş!" Dediğinde iç mutfaktan gelen Gülgün ablanin sesi ile hepimizi kahkaha aldı. Gene başliyordu bizim düşük bütçeli şive komedisi.
" ne laf edipdurun anca başka halta yaradın mı var!"
" ula cayu yapayirum laf ediyusun!, pişi edeyurum laf edeyusun!"
" e de her yer yağ gokupduru ya!"
Bunların kavgası daha uzar gibi olunca peçe ile pişinin birini Levent'e uzattım digerinide peçete ile ben aldım ikimizde bu sive komedisinin tadıni çıkarmayı seçmiştik cayları döktüm yudumladık bizim bu halimizi gorduklerinde bu komedi bize sekecekti ." Ula Gülüm şunara bak bide bizi izleyi!"
Kapının çalmasıyla ikimizin de dikkati aynı anda kapıya yöneldi. Gülgün abla ile Semiha ablanın atışması hâlâ devam ediyordu; biri diğerinin yaptığı pişinin yağını, diğeri de onun çayını diline dolamıştı. Levent ise elindeki pişiyi ağzına götürmüş, sanki az önceki tartışmanın tarafı değilmiş gibi son derece keyifli bir şekilde onları izliyordu. Ben de daha fazla dayanamayarak sandalye üzerinde doğruldum.
"Ben açarım."
Cevap beklemeden ayağa kalktım. Hem kapıyı açmak için iyi bir bahaneydi hem de iki kadının on dakika daha devam edecek kavgasından kendimi kurtarmış olacaktım. Arkamdan Levent'in bir şey söyleyecekmiş gibi nefes aldığını duydum ama dönüp bakmadım. Salonun içinden geçip antreye geldiğimde arkadaki sesler biraz daha kısıldı. Merdivenlerden gelen sabah ışığıyla kapının önündeki gölge uzamıştı.
Elimi tokmağa uzattım.
Tam dokunacağım sırada nedense içime bir huzursuzluk çöktü.
Öyle büyük bir korku değildi bu. Daha çok, insanın nedenini bilmeden bir anda içine düşen o garip sıkıntıydı. Elim tokmağın üzerinde birkaç saniye öylece kaldı. Kaşlarımı çatıp kapıya baktım. İçimden, Saçmalama Azra, dedim. Alt tarafı kapı.
Derin bir nefes alıp tokmağı çevirdim.
Kapıyı açtığımda karşımdaki iki polisi görünce birkaç saniye ne diyeceğimi bilemedim.
Üniformalardan birinin yüzüne baktım.
Sonra diğerine.
Ve ikinci memurun gözlerine denk geldiğim anda bütün şaşkınlığım başka bir şeye dönüştü.
"Azra?"
O sesi duyduğum an yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
"Metehan?"
Karşımda duran adamın yüzünde de aynı şaşkın gülümseme belirmişti. Birkaç saniye boyunca birbirimize bakıp geçmişi hatırlamaya çalışır gibi durduk. Sonra Metehan kollarını açtı.
"Allah seni... Ne zamandır görüşmüyoruz kızım?"
Hiç düşünmeden ona sarıldım.
"Sen ortadan kayboldun asıl! Kaç kere yazdım sana."
"Ben mi kayboldum? Asıl sen hiçbir yerde yoksun."
Gülerek birbirimizden ayrıldığımız sırada arkamdan gelen ayak seslerini duydum. Başımı çevirdiğimde Levent'in birkaç adım geride durduğunu gördüm. Yüzündeki ifade, az önce kahvaltı masasında Semiha ablanın yaptığı şakaya gülen adamın ifadesi değildi.
Bakışları önce Metehan'a, sonra bana kaydı.
Sessizce yanımıza geldi.
"Neden gelmiştiniz memur bey?"
Sesi sakindi.
Fazlasıyla sakindi.
Ama onu artık biraz tanıyordum. Çenesinin hafifçe kasılmasından, bakışlarının normalden daha sert oluşundan ve özellikle Metehan'a bakarken yüzünün aldığı o ifadesiz hâlden bir şeylerin ters gittiğini anlayabiliyordum.
Metehan da bunu fark etmiş olacak ki hafifçe toparlandı.
"Bir konu hakkında birkaç soru sormamız gerekiyor."
Levent'in bakışları birkaç saniye daha Metehan'ın üzerinde kaldı.
Ben ikisinin arasında bakışlarımı gezdirirken aklımdan saçma bir düşünce geçti.
Yok artık.
Kıskanıyor olabilir miydi?
Düşüncenin kendisi bile komik gelmişti. Levent'in kıskanmak gibi bir derdi olacağını düşünmek... Hele Metehan yüzünden.
Ama nedense bu ihtimalin düşüncesi bile içimde tuhaf, sıcak bir his bırakmıştı.
Bunu belli etmemek için yüzümü toparlayıp kapıyı biraz daha açtım.
"İçeri geçin."
Metehan başıyla teşekkür edip diğer polis memuruyla birlikte içeri girdi. Levent de kenara çekildi. Fakat ben salona doğru ilerlerken onun bakışlarının bir an bile Metehan'dan ayrılmadığını fark ettim.
Masanın yanına geldiğimizde Gülgün abla hâlâ söyleniyordu.
"Ula siz neye sustunuz? Az önce pek de güzel atışeyidunuz."
Levent cevap vermedi.
Metehan'ın yüzündeki ifade ise gittikçe ciddileşiyordu.
Ben de bunu fark edince gülümsememi bıraktım.
"Metehan, ne oldu?"
Metehan elindeki dosyaya baktıktan sonra gözlerini bana kaldırdı.
"Azra, biz aslında Levent Bey'le konuşmaya geldik."
Bakışlarımı Levent'e çevirdim.
O da hiç istifini bozmadan masanın başındaki sandalyelerden birini çekti.
"Buyurun."
Metehan ve yanındaki polis otururken Levent karşılarına geçti. Ben ise ne yapacağımı bilemeyip birkaç adım geride kaldım. Masaya oturmak istemedim. Bu konuşmanın benimle ilgisi olmadığını biliyordum ama Levent'in yüzündeki o değişimi gördükten sonra oradan ayrılmak da içimden gelmiyordu.
Metehan dosyayı açtı.
"Geçtiğimiz hafta limanda yapılan operasyonla ilgili bir soruşturma yürütülüyor."
Levent'in bakışları dosyaya kaydı.
"Devam edin."
"Operasyon sırasında bir polis memuru vuruldu. Olay yerinde yapılan incelemelerde kullanılan silahlardan birinin sizin adınıza kayıtlı olduğu tespit edildi."
Levent'in yüzündeki ifade değişmedi.
"Benim silahım kayıp."
Metehan başını kaldırdı.
"Kayıp olduğunu ne zaman fark ettiniz?"
"Bir süre önce."
"Ve bunu bildirdiniz mi?"
Levent cevap verecekken diğer polis memuru söze girdi.
"Silahın balistik incelemesinde olay yerinden alınan mermilerden biriyle eşleşme tespit edildi. Bu yüzden sizin ifadenize başvurmamız gerekiyor."
Levent arkasına yaslandı.
"İfade vermekten kaçmıyorum."
Sesinde ne öfke vardı ne de korku. Sanki karşısında kendisini değil, başkasını ilgilendiren bir mesele konuşuluyormuş kadar sakindi.
"Fakat silahın bende olmadığı açık."
Metehan dosyadan bir sayfa çıkardı.
"Silah sizin adınıza kayıtlı."
"Ruhsatımda kayıtlı olması, onu benim kullandığım anlamına gelmez."
Bir an sessizlik oldu.
Ben bulunduğum yerden Levent'i izliyordum. Onu ilk kez böyle bir durumda görüyordum. Dün gece gördüğüm adamdan farklıydı. Ne kadar sakin konuşsa da sesinin altında sert bir taraf vardı. Karşısındaki insanların polis olması bile onu ezmiyor, fakat gereksiz bir gerilime de girmiyordu.
Metehan birkaç saniye Levent'e baktı.
"Biz de zaten sizi suçlamak için burada değiliz. Olayla ilgili ifadenizi almak istiyoruz."
Levent başını salladı.
"Alırsınız."
Metehan dosyayı kapatacakken merdivenlerden gelen ayak sesleri duyuldu.
Hepimiz aynı anda başımızı çevirdik.
Tamer merdivenlerden aşağı iniyordu. Elinde telefonu vardı. Salona girdiğinde polisleri görünce birkaç saniye durdu, ardından doğrudan yanımıza geldi.
"Memur bey."
Metehan başını kaldırdı.
"Tamer Bey."
Tamer masanın yanına gelip kendisini gösterdi.
"Ben Levent Bey'in aile avukatıyım. Buyurun."
Levent ona baktı ama hiçbir şey söylemedi.
Tamer sandalye çekip oturmadı. Ayakta durarak dosyaya baktı.
"Silahla ilgili bir mesele olduğunu tahmin ediyorum."
Metehan başını salladı.
"Evet. Olay yerindeki balistik incelemede—"
"Silahın kayıp ihbarı olaydan bir hafta önce yapıldı."
Metehan'ın cümlesi yarıda kaldı.
"Ne?"
Tamer son derece sakin bir şekilde telefonunu açtı.
"Silahın kayıp olduğuna dair ihbar olaydan tam bir hafta önce verilmiş. Tarihi ve saati belli. Resmî kayıt mevcut."
Diğer polis memuru dosyaya doğru eğildi.
"Kayıt sizde mi?"
"Elbette."
Tamer telefonu uzatıp belgeyi gösterdi.
"Bu nedenle silahın olay yerinde kullanılmış olmasıyla Levent Bey'in olayla bağlantısı arasında doğrudan bir bağ kurulamaz. Silah zaten olaydan önce kayıp olarak bildirilmiş."
Metehan belgeyi dikkatlice inceledi. Yüzündeki ciddiyet değişmemişti fakat az önceki kesinlikten eser kalmamıştı.
"Bu kaydın sistemde görünmesi gerekiyor."
"Görünüyor."
Tamer telefonu geri çekti.
"Fakat sanırım dosyaya göz atarken bu ayrıntı atlanmış."
Levent ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Ben de aynısını söyleyecektim."
Tamer ona dönüp kısa bir bakış attı.
"Sen sus, ben konuşuyorum."
Levent'in dudaklarının kenarı biraz daha kıvrıldı.
Ben ise istemsizce gülümsemiştim. Bu ikisinin arasındaki ilişkiyi anlamak bile başlı başına ayrı bir meseleydi.
Metehan dosyayı yeniden açtı.
"Levent Bey'in yine de ifade vermesi gerekiyor."
"Elbette verecek." Tamer'in sesi sakindi. "Buna bir itirazımız yok. Sadece kayıp ihbarının olaydan bir hafta önce yapıldığının da tutanağa geçirilmesini istiyorum."
"Geçirilecek."
Metehan dosyayı kapattı.
"İfade için bugün içinde karakola gelmeniz yeterli."
Levent ayağa kalktı.
"Şirkete geçeceğim. Oradan gelirim."
Metehan başını salladı.
"Tamam."
Konuşma bitmişti ama odadaki gerginlik henüz dağılmamıştı. Ben sessizce Levent'e baktım. Sonra Metehan'a.
Metehan gözlerini bana çevirdiğinde eski tanıdık gülümsemesi geri geldi.
"Gerçekten uzun zaman olmuş."
"Evet" diyerek gülümsedim kapıya doğru geçirirken Levent'te bizi takip ediyordu.
" bir daha uzatmayalım bence arayı bu kadar özlüyor insan!" Dediğinde gülecekken omzumda bir el hissettim.
Levent tam dibimde elini omzuma koymuş kendine çekmişti. " görüşürüz memur bey bir ihtiyacinız olursa beklerim!" Dedi ve kapıyı direk metehanın suratına carpmıştı.bu anlamsız tepki sinirimi bozmuştu.
" Levent bey ne oluyor!" Diye pesinden koştuğumda beni dinlemeden Tamer'in yanına gitti cevap vermiyordu
." Tamer çıkalım mı kardeşim?" Dediğinde sinirlerim dahada gerildi beni görrmezden mi geliyordu.
" sen bir baksana bana !" Dedim omzundan yüzünü bana çevirdim donuk gayet özgüvenli bir gülüşle bana bakıyordu." Ne oluyor o tavır da neydi!"
Bana doğru eğildi boydan boya süzdü" anlam vermemiolman normal doktor!" Dedi yakınlığı bedenimde farklı kıvılcımlara neden oluyordu gözleri bakışları giderek farklı manalar kazanıyor gözlerini dikip dudaklarıma odaklanışı beynimin istop etmesine sebep oluyordu. Tekrar doğruldu." Ama anlayacaksın doktor sadece zaman!" Dedi. Ben tepki veremeden tamele gülüşerek çıktılar. Ben ise anlık yanlışlıkla tutuğum nefesi kontrol etmeye çalışıyordum.
🔥❄️
Levent'in gözünden.
Şirekete geçmeden önce karakola uğradım ifademi verdim arabaya gçtiğimizde Tamer'e döndüm" adamlardan birine de silahımı caldığını söylesin!" Dememle tamer goz devirip bana baktı.
" oglum manyak mısın sen fazla goze batar!" Dediğinde umursamadım omuz silkip Fuat'a baktım.
" şu an son ugraşmak istediğim üzerimde gözleri olan bir devlet ve ülke dışına çıkamamak haftaya değil mi italyadaki davet!" Dediğimde Tamer kafasını salladı." Bırak dosya kapansın vuranı zaten buluruz. Şimdi masa ile toplantıya gitmemiz gerekli ölmediğimi anlasınlar ki bende rahat edebiliyim" dedim nettim o masadan biri bana ve herkese ihanet etmişti. Ihanetin bedeli ise belliydi kim olduğunu bilsemde emin olmadan birşey yapamazdım.
Şu an işim ayrıydı 5 bölge lideri ile oturmam gerekiyordu Boris'in malları varmıştı ama çıkan kargaşa güven sarsmıştı.
Mahzene girdiğimde duvarlardaki meşaleler yanıyordu suskun kendi mekanında toplantı istemişti en son adamını öldürtünce bize güvenmediğini gayet belli oluyordu. Masaya doğru yöneldik tamerle koltuklar vardı. Üzerinde hayvan amblemleri olan... doğu ayı ambleminin olduğu koltuktaydı, Dağhan'ın koltuğunda ise kurt kafası vardı. Suskun ise benim egomu gayet okşarcasına tam bir kral tahtına benzeyen altın işlemeli kırmızı Kadife koltu gördüm gülerek bakıyordum ki benim dibimdeki koltuğa kaydı gözüm sade şık ama bir o kadar gösterişsiz onun solundaki koltuğa baktığımda ise gördüğüm manzara muzzamdı karakralın tahtı.... panter işlemesindeki detaylar elmastandı Tamer egoist bir adamdır çoğu zaman narsist onun için suskunla hiç anlaşamamışlardır. Suskun ise her zaman gözünü Tamer'in yerine dikmiş sürekli aramızda bir taht savaşı çıkacağını bana ima ederdi. Tamer'e baktım gözü iki taht arasında gelip gidiyor içten içe küfrediyordu. Tamer'in gidip otururdu ama onun derdi. Panter Tahtının ise benden uzakta durmasıydı. Suskunun mesajı belliydi namın mı kardeşin mi kral olma uğruna kardeşinden vazgeçer misin?.... demeye çalışıyordu ama kendi tahtınıda benim dibime koymasındaki amaç belliydi.
Tamer'e döndüm içten sabır çekiyordu. Boynunu bir sağa bir sola büktü kaşını kaldırıp tahta baktı. Bende kulağına eğildim. "Ben mi taht mı seç bakalım karapanter!" Dememle kaşı çatılarak bana döndü. Sonra tahtların oraya geçti. Panter amblemini zorlaya zorlaya söktü. Ben Doğuya baktığımda o bile Tamer'in cılız bünyesinden bunu beklememişti belli ki. Tamer getirip benim yanımdaki tahtta bulunan kuzgun Amblemini söktü sonra onun yerine yerlestirdi.
" ucuz adamın ucuz malı işte!" Diye söyleniyor bir yandan taht ile ugrasiyordu. Ben ise bu durumu gayet şaşkınlıkla izliyordum.
Yanına gittim uğraştığı işe bir de ona baktım." Napıyon allahın delisi!" Dediğimde suratında gayet ciddi bir tonla bana döndü.
" o amcık ne istiyor bilmem ama benim yerim tam olarak senin yanın bunu da ona sokarım!" Dediğinde ben bile şaşkına dönmustüm.
" ulan Karım bu kadar sahiplenmedi beni!" Dedim öfke şaşkınlık karışık bir tonla cidden öyleydi ne Karaca ne Ceyda bu kadar sahip çıkar tavırda gelmemisti bana. Bu durum beni hem ürkütüyor hemde korkutuyordu.
Omzuma değen elle irkilip Doğu’ya döndüm. Kaşlarımı hafifçe kaldırırken yüzündeki ifadeyi süzdüm. Daha söyleyeceği cümlenin başından belli olduğu için içimden derin bir nefes verdim. Doğu, her zamanki gibi ağzına geleni söylemeye hazırlanıyordu.
“Sizin durum beni ürkütüyor bak. El âlem konuşacak böyle!”
Sözlerinin ardından ona doğru bir adım atıp sesimi fazla yükseltmeden, yalnızca duyacağı kadar konuştum.
“Biz bari dağ başında koyun koyuna yatmadık, Doğu.”
Cümlem Doğu’nun yüzündeki gevşek ifadeyi bir anda sildi. Kaşları çatılırken bana birkaç saniye öylece baktı. Sonra sanki kendini savunması gerekiyormuş gibi ellerini iki yana açtı.
“Lan, hadi biz adamlardan kaçıyorduk da sığındık! Ulan adam demiri söktü hırsından, bu seni soluksuz siker!”
Dediği anda içimde bir şey koptu. Çene yayımı istemsizce sıktım, ardından söylediklerinin ağırlığıyla bakışlarımı bir an kaçırdım. Ağzımdan çıkan o küçük lafın, nereye kadar uzanacağını hesap edememiştim. Doğu ise bunu yakalamış olacak ki gözlerindeki o yaramaz parıltı bir anda yerini başka bir şeye bıraktı.
“Beni ilgilendirmez,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutarak. “Onun libidosu ile ilgilenene sormak lazım!"
Bu kez söylediğim cümlenin ardından gelen sessizlik, kendi kulağıma bile fazla uzun geldi. Keşke susmuş olsaydım, diye düşünmem daha sözümün sonu ağzımdan çıkar çıkmaz olmuştu. Çünkü Doğu’nun yüzündeki ifadeyi görünce, az önce ateşe odun attığımı anladım.
Bir anda yerinden kalktı. Tamer’in ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden kolundan yakalayıp onu koltuğa dan diye oturttu.
“Siktimin toplantısını başlatın, yoksa ben bu ikisini boğacağım!”
Tamer, koltuğa gömülürken gözlerini bana dikti. Yüzündeki ifade, birkaç saniye önce ne söylediğimi ve Doğu’nun neden bir anda ipin ucunu kaçırdığını anlamaya çalışıyordu. Ona yalnızca kısa bir bakış atıp önüme döndüm. Bazı şeyleri açıklamaya hiç niyetim yoktu.
Aslında Tamer’in Doğu’nun yanında değişmesini her seferinde garip buluyordum. Normalde ölçülü, ciddi ve ne söylediğini bilen bir adamdı. Fakat Doğu karşısına geçtiğinde sanki bütün o ağırlığını kapının dışında bırakıyordu. İkisinin arasında yıllardır süren, dışarıdan bakıldığında anlamsız görünen bir çocukluk vardı. Biri laf atıyor, diğeri üzerine alıyor; sonra ikisi de sanki dünyada başka iş yokmuş gibi birbirlerinin sinirini bozmak için uğraşıyordu.
Tamer, Doğu’nun hâlâ öfkeyle oturduğunu görünce dayanamadı.
“Kaynço, sakin. Evde bekleyenin mi var, ne bu hırs?”
Doğu’nun bakışları ağır ağır Tamer’e kaydı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden onu süzdü.“Seni de sikerim, kayınçonu da. Tamer, benim bekleyenim yok. Senin de olmasın.”
Tamer’in yüzünde, beklediği cevabı almış bir adamın o kendinden emin gülümsemesi belirdi. Sırtını koltuğa yaslayıp başını hafifçe yana eğdi. "Kaderden kaçamazsın, Doğu.”
Doğu’nun sandalyesi daha yerine oturmadan geriye doğru sürtündü. Tamer de onunla birlikte ayağa kalkmaya yeltendi. İkisinin de ne yapmaya çalıştığını anlamak için fazladan bir saniyeye ihtiyacım yoktu. Elimi masaya sertçe vurdum. “Beyler.” Tek kelime yetti. İkisi de bana döndü. “İş için geldik. Çocukluğu bırakın.”
Tamer, sanki onu içinde bulunduğu beladan çekip çıkarmışım gibi bana minnettar bir bakış attı ve ağır ağır yerine oturdu. Doğu ise aynı minnettarlığı göstermeye hiç niyetli değildi; gözlerini üzerimden çekmeden sandalyesine geri yaslandı.
Nihayet oda yeniden sessizliğe gömüldüğünde herkes yerini aldı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı ve Suskun elindeki dosyalarla içeri girdi. Her zamanki sessizliğiyle masanın etrafında dolaşıp önümüze birer dosya bıraktı. Dosyaların rengi, oturduğumuz koltuklarla aynıydı. Fakat asıl dikkatimi çeken dosyanın kendisi değil, kenarından sarkan ince ipler oldu. İplerin ucunda birer yüzük duruyordu. Bakışlarım yüzüklere takıldığı anda, az önceki bütün gürültü bir anda geride kaldı. Odanın havası değişmişti.
Suskun, herkesin önündeki dosyalara ve onların kenarından sarkan yüzüklere birkaç saniye sessizce baktıktan sonra ağır ağır geriye yaslandı. Her zamanki gibi yüzünde okunabilecek tek bir ifade yoktu; sanki söyleyeceği şeyin masadaki herkesi aynı anda ilgilendirdiğini biliyor, yalnızca doğru anı bekliyordu. Sonunda elini kaldırıp masanın üzerindeki yüzükleri işaret etti.
“Rossa’nın masasına davet edildik.”
Parmaklarımın arasında tuttuğum yüzük bir anda ağırlaştı. Gözlerim istemsizce metalin üzerinde takılı kalırken çenem seğirdi. Rossa. Sadece bir isimdi, ama bazı isimlerin insanın zihninde bir kapı açmak için cümleye ihtiyacı olmazdı. O isim de yıllardır kapalı tuttuğum kapılardan birini hiç izin istemeden araladı.
Arabanın içindeydik. Camın ardından kayan karanlık, babamın yanımdaki silueti, motorun düzenli uğultusu... Sonra hiçbir uyarı olmadan gelen o sert fren sesiyle bedenim öne savrulmuş, lastiklerin asfalta sürtünmesiyle çıkan çığlık henüz kulaklarımda yankılanırken babamın sesi arabanın içinde patlamıştı.
“Yat!”
Ne olduğunu anlayamadan üzerime kapanmıştı. Kolları başımı ve bedenimi tamamen örterken beni koltuğun içine bastırmış, kendisini siper etmişti. Ardından gecenin içini yaran birkaç silah sesi duyulmuştu. Sonrası parçalar hâlinde geliyordu zihnime; camın kırılışı, metalin aldığı darbeyle çıkardığı ses, kendi nefesimin boğazımda düğümlenişi... Ve sonra üzerime yayılan sıcaklık. Önce ne olduğunu anlayamamıştım. Ellerime baktığımda kanı görmüştüm. Gömleğime, kollarıma, yüzüme bulaşan kan babamındı. Hâlâ üzerimde olan bedenini itmeye çalışmış, ona seslenmiş, ama cevap alamamıştım. Kapı birkaç dakika sonra açılmıştı. İçeri eğilen adamın yüzünü yıllar geçmesine rağmen hatırlayamıyordum; fakat elinde tuttuğu şeyi unutamamıştım. Kanın, barutun ve ölümün kokusunun birbirine karıştığı o arabanın içine tek bir gül bırakmıştı. Kırmızı gül. Babamın kanının arasında özellikle seçilmiş bir imza gibi koltuğun üzerine bırakılmış, adam hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitmişti.
Gözlerimi kırpıp yeniden bulunduğum odaya döndüm. Parmaklarım hâlâ yüzüğün etrafındaydı. Masanın üzerindeki sesler, insanların nefes alışları, Tamer’in sandalyesinde yaptığı küçük hareket... Hepsi yavaş yavaş yeniden anlam kazanmaya başlarken yüzüğü elimden bıraktım. Metalin masaya değmesiyle çıkan ince ses bile bana gereğinden fazla yüksek geldi. Başımı kaldırıp Suskun’a baktım. Yüzümde hiçbir şey belli etmemeye çalışıyordum; yıllar önce o arabanın içinde kanlar içinde kalan çocukla şimdi bu masanın başında oturan adamın aynı kişi olduğunu kimsenin görmesine izin vermeyecektim.
“Neden çağırıyor?”
Sesim sakindi. Belki fazla sakindi. Suskun, sesimdeki değişikliğin farkına varmış olsa bile üzerine gitmedi.
“Her şeye rağmen son sevkiyatın başarısını takdir ettiğini söylüyor.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Her şeye rağmen?”
Suskun başını çok az eğerek onayladı.
“Evet. Yaşananlara rağmen sevkiyatın başarıyla tamamlanmasını göz ardı etmemiş. Aksine, bunun karşılığında büyük bir yardım gecesi düzenliyor ve bizi de davet ediyor.”
Sözlerini kesmeden devam etti.
“Orada görünmenizi istiyor. Boy göstermeniz gerekiyor. Rossa’nın çevresinde kimlerin bulunduğu, kimlerin hâlâ ayakta olduğu, kimlerin onun masasına davet edilecek kadar değer taşıdığı önemlidir. Bu davet yalnızca bir nezaket göstergesi değil. Orada bulunmanız, gücünüzü ve hâlâ oyunun içinde olduğunuzu göstermeniz anlamına geliyor.”
Doğu, şimdiye kadar ilk kez tek kelime etmeden önündeki dosyaya bakıyordu. Tamer’in de yüzündeki o alışılmış gevşeklik tamamen kaybolmuştu. Ben ise Suskun’un söylediklerinden çok, söylemediklerini dinliyordum. Rossa durup dururken kimseyi masasına çağırmazdı. Hele ki yıllar sonra beni. Parmaklarımı birbirine geçirip sırtımı koltuğa yasladım.
“Sonra?”
Suskun’un bakışları doğrudan gözlerime yerleşti.
“Yardım gecesinin ardından Rossa ile bir toplantı olacak.”
Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Gözlerim yeniden masanın üzerindeki yüzüğe kaydı. Yıllar önce kanın içine bırakılan o tek gül, zihnimin bir köşesinde hâlâ aynı tazelikte duruyordu. Şimdi ise aynı adam beni kendi masasına çağırıyordu. Ve içimde, bunun yalnızca bir davet olmadığına dair çok eski, çok tanıdık bir his vardı.....öfke
Bölüm etkileşimi
