DİSİPLİN HÜCRESİ kitap kapağı

10. bölüm / 12

DİSİPLİN HÜCRESİ

9. BÖLÜM: ADI MEÇHUL, SONU MUAMMA: SARP KARAN SANCAK

Vaveyla Yazarı: Melek Tuana YÜKSEK

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: 9. BÖLÜM: ADI MEÇHUL, SONU MUAMMA: SARP KARAN SANCAK

Şarkı önerisi: Yok Bana Bu Cihanda - Maya Perest ✨

Ben, Sarp Karan Sancak. Namıdiğer SANCAK. Varlığı, belirsizliğin ince çizgisinde titreyen kadim bir gölgeden ibaret olan SANCAK.
Elhamdülillah, topraktan yoğruldum; ancak bu dünyaya asıl doğuşum, kor alevlerin kızıl ışıkları arasında oldu. Beni yakmak için dört bir yanımı kuşatan o alevlerin içinden, keza sağlam keza yanarak çıktığım an… İşte o an, gerçek ben, hayat buldu.
Kendimi bildim bileli bir tesiste yaşıyordum. Yıl, ikibinlerin başıydı. Ormanın içinde, etrafı sisli koruluğa kurulmuş bir eğitim tesisi, benim miladım oldu… Yaşamım o tesiste başlamıştı çünkü o günden öncesine dair ne zihnimde bir anım ne de elimde bir fotoğrafım vardı.
Tesis, benim yaşıtım veya benden birkaç yaş büyük olan bir sürü erkek çocuğuyla doluydu. Bu tesiste sadece yüksek potansiyeli olan ve donanımlı yetiştirilmesi istenilen çocuklar vardı, ben de onlardan biriydim. Bizim dışımızdaki çocukları ise ellerine silah verip çoktan birilerinin ameleliğini yapmaya göndermişlerdi.
Şanlı Türk bayrağımızın altında kurulu bu tesiste bizi, yani el kadar çocukları, o bayrağa düşman etmeye ve kendi imkânsız hedeflerine giden bu yolda, arkalarında beyni yıkanmış bir ordu oluşturmaya çalışıyorlardı.
İşte bahsettiğim alevler tam olarak orasıydı; hatta daha doğrusu onlardı...
Elebaşları kendilerini bile kandıran bir avuç aptaldı, diğer ardına takılan tüm kişiler ise sadece kurbanlardı, beyni yıkanmış birer kurban. Ben de öyleydim.
Daha çocuktum belki ama bulunduğum o cehennemin farkındaydım. Yıllarca eğitim adı altında zehirlediler bizim ruhumuzu. Çocuk nedir bilmezlerdi. Onların dedikleri sözün üstüne söz söylersen, hatta söylediklerine katılmamak bile başlı başına bir suçtu. Karşılığında açlık vardı, falaka vardı, bir çocuğun kaldıramayacağı ağırlıkta cezalar vardı… Bunlar cezalardan sadece birkaçıydı.
Hafta içi bunları yaşar, hafta sonu bir gün ise aileler gelir, o gün bu tesise bıraktıkları çocukları ile hasret giderirlerdi…
Kimsem yoktu benim. O kahrolası tesiste günlerimi geçirir dururdum.
Annem… Babam… Yoktu, hâlâ daha yok. Kimler? Neredeler? Beni neden bıraktılar? Hiçbir bilgi yoktu.
En başında demiştim ya size, “Ben, Sarp Karan Sancak.” diye. İşte o bile meçhuldü. Çünkü ben bu isme on dokuz yaşımda sahip olmuştum.
Gerçek ismim neydi? Annem ve babam bana ne diye seslenmişlerdi? Ya da seslenmişler miydi? Bilmiyordum ve işin daha da kötüsü, bunun için suçlayacağım birine de sahip değildim.
O koca belirsizlik, bugün yirmi dokuz yaşında olan benim bile hâlâ ensemde taşıdığım bir ağırlıktı; o yaştaki bir çocuk içinse çok daha korkunçtu.
Geceleri rüyalarıma girerlerdi. Her defasında nasıl çaresizce uyandığımı bir ben, bir de Allah bilirdi. Kaç defa sırf yüzlerini bile hatırlamadığım annem ve babamı istiyorum diye ağladığım için tesis görevlisinden sabaha kadar dayak yediğimi ve tehdit edildiğimi bir ben bilirdim…
Bir yıl değil, iki yıl değil, beş yıl değil… Tam on dokuz yıl teröristlerle yaşadım. Onların bana çektirdiği kadar ben de onlara çektirdim.
Tesisteki çocuklar, tesis görevlileri ve eğitmenler kendi arasında beni “Aykırı” olarak tanımlardı. Çünkü onlar tasmalı köpeklere alışmıştı; gel deyince gelsin, dur deyince dursun türünden.
Asla diğer çocuklar gibi olmadım. Onlar gibi aç kalmayayım, dövülmeyeyim, ceza almayayım diye onların her dediğini yapmadım, her dediğine inanmadım.
Tabii ki diğer çocuklar da bunları yaptıkları için suçlu değildi, onlar da aynı benim gibi o cehennemde hayatta kalmanın yolunu arıyordu. Benim farkım ise büyüdükçe, hayatta kalmak için boyun eğmek yerine karşı koymayı seçmemdi.
Büyüdükçe daha da hiddetlendim. Tüm kırgınlıklarım ve öfkem bir yemine dönüştü.
Dört bir yanımı saran bu kirli alevlerin benden istediği, benim de ateşe dönüşmemdi. Eğer ben de onlar gibi ateşe dönüşürsem beni yaşatırlardı ve ancak böyle kurtulabileceğimi söylerlerdi ama ben, gözlerimi açtığım bu cehennemin bir parçası olmayacaktım.
Tesisteki yatağımın bitişiğindeki küçük pencereden görünen dağın üzerinde, tüm heybetiyle dalgalanan ay yıldızlı bayrağımıza ihanet etmeyecektim.
Başımızdaki bir avuç sarhoş adamın peşine takılıp üstüne onlardan medet umup; bayrağımı, vatanımı, toprağımı ve benliğimi asla satmayacaktım.
O kendilerini gelecekte bu ülkenin sahibi olarak gören aptalların ve ardına takılan herkesin eceli olacaktım. Bu yemini ettiğim günün sabahına da tüm hayatımı değiştirecek olan o haberi duydum…
Hiç unutmam, on dokuz yaşındaydım. Tesisteki eğitimimiz bitmişti. Tesis yerimiz, devlete yakalanmamak adına yıllar içerisinde çok kez değişmişti. O zamanlarda da farklı bir koruluk bölgesindeydik. Tesis başkanının odasını dinlerken duymuştum. Dediklerine göre en üstlerinden —bir orgeneralden— yazı gelmişti. O yazı üzerine tesisteki seçilen kişileri hazırlayıp göreve çıkaracaklarını konuşmuşlardı. Seçilenler arasında ben de vardım. Tesisten ilk çıkışımdı, aynı zamanda da ilk görevim.
İşte o gün benim, sözde hak ettiğimiz bu ülkenin yakın gelecekte sahibi olmak için bulunduğum bu eğitim tesisinden beraat ettiğim gün oldu. Çünkü ben yapamamıştım… Kanımın aktığı o adamlara vuramamıştım… Bu yaptığım şey kolay değildi. Tesisteki tüm çocuklar gibi onların bana öğrettiğini bilir, onlar gibi düşünürdüm; yani en azından küçüklükten beri orada eğitim gören bir çocuk için olması gereken buydu… Ama benim hiçbir zaman öyle olmadı.
Ben, o şerefsizlerin içlerinde gizleyemeyip dışlarına sızan kötülüğü ve pisliği fark etmiştim. Eğitimlerde onların istediği gibi davransam da içten içe her adımlarını sorguluyordum.
Küçükken, ne kadar bastırmaya çalışsam da içimde büyüyen o yabancılık duygusu artık dayanılmaz bir hâl almıştı. İyice saldırganlaşmıştım, o tesisteki sözde eğitmenlerin her hareketi batıyordu bana.
Ve işte o gün, beni tamamen koparan olay yaşandı… Saatler gece biri gösteriyordu. Nereden baksan yüz kişinin yaşadığı, kerpiç evlerle dolu küçük bir köyün etrafını nizami bir şekilde çevrelemiştik.
Başımızdaki adamın anlattığına göre bu köyden bir grup, bu itlerin gizli mekânlarından birini görmüştü ve devlete ihbar edip etmediklerinden şüpheleniyorlardı. Bu yüzden onları cezalandıracaklardı.
Gerekli komutun gelmesiyle beraber çıkıp kırılmadık kapı, gövdenin üstünde baş bırakmayacak, her yeri tarumar edecektik.
Buzdan hallice olan soğuk hava, nefesimi buğulandırıyordu. Elimdeki silahın ağırlığından bile midemin bulandığını hatırlıyorum. Boncuk boncuk terlemiştim, dakikalar geçtikçe daha da korkuyordum.
Gözlerim yavaş yavaş etrafı tarayınca küçüklükten beri tanıdığım o çocukların suratını uzun uzun seyrettim… Hepsinin suratında bir intikam alma isteği ve hırs vardı. Sorsan, kime bu hırsın, kime bu hiddetin diye, kendilerine ezberletilen cümleleri düşünmeden sıralarlardı.
Ve sonunda hiç gelmesin istediğim o an gelmişti, o emir duyulmuştu. “Şimdi!” Aynı anda ayaklanmıştık. Eğer o zaman, hepsine yetecek gücüm olsaydı hiç düşünmez alırdım teker teker canlarını.
Daha önce hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. Elimde silahla evlerden birine doğru yöneldim. Kapının önüne gelince nefessiz kaldığımı hissettim, adeta zihnim kilitlenmişti.
Kapıyı kırmak kolay işti, mesele o kapı yıkıldıktan sonra ardında bulacağım masum insanlardı… Oradaki çehreleri tanımıyordum, bilmiyordum ama biliyordum da…
Çünkü bu tür felaketlerde kapıların arkası hiç değişmezdi, hep aynı şey olurdu. Farklı çehrelerde aynı duygu nefes alırdı: Korku.
Herkes harekete geçmişti. Bağırışlar, tekmeler, ağlayan çocuk sesleri, anne feryatları, kanlar… Ortalık yangın yeriydi ama ben sanki çakılmıştım olduğum yere, gitmiyordu ayaklarım.
Tam o sırada ensemde bir soğukluk hissetmiştim. Hayır, bahsettiğim şey havanın soğukluğu değildi, metal bir şeydi, silahtı. Namlusu tenime değiyordu. Çok geçmeden iyi tanıdığım o pis nefesin kokusunu aldım. “Yapacaksın.” Gayet sakindi. Sanki sıradan bir talimat veriyordu; su iç der gibi, yürü der gibi.
Gözlerim kendi kendine bir kez ağır ağır kapanıp açıldı. Bu bekleyişim canını sıkmıştı belli ki çünkü tetiğe dokunduğunu hissettim, ardından tabancanın namlusu ile hafif ensemden bastırarak ileri doğru itti başımı. “Kapıyı kıracaksın oğlum, başka çaren yok!” Kapıya baktım… Sonra yere… Sonra tekrar kapıya… Anlamıştım, bugün istesem de istemesem de elimdeki silahı doğrultup can alacaktım. Madem öyle, o zaman kime doğrultacağıma ben karar verecektim. Öyle de yapmıştım... Ve evet, hatırladığım kadarıyla da son duyduğu cümle şu olmuştu:
“Belki de başka çarem vardır.”
Hızlı ve yerinde bir hareketimle onu etkisiz hâle getirmiş, sonra da ateş etmiştim. Merminin namludan ışık hızı ile firar ettiğini görmemle birlikte hiç düşünmeden arkamdaki kapıyı kırdım.
İçeride bir koltuk köşesine sinmiş, korkudan titreyen bir anne ve boy boy dört çocuk vardı. Elimdeki silahı geriye doğru tutmuş ve onlara bir şey açıklamadan evden çıkarmıştım. Gerisi onlardaydı; kaçıp canlarını kurtaracaklardı…
Tahminimce bir dakikaya kalmaz, en az bir adam o pisliği vurduğumu görür ve kafama sıkardı. Kendilerine yaptığım bu ihanetle buradan sağ çıkarmazlardı beni. Ama öyle olmadı. Hayat cilvesini koymuştu ortaya ve şans ayaklarıma gelmişti…
Önce görüşü sıfırlayan beyaz bir gaz çökmüştü bulunduğumuz alana, ardından ise üzerlerimize çöken o duman bulutunun içinden üniformasız, çelik yelekli, eli silahlı adamlar çıktı. Millî İstihbarat ekipleriydi gelenler. Onları görmek, beraberinde yollarının sonunu da görmek demekti…
Ne kadar karşı koymaya çalışanlar olsa da dakikalar içerisinde kendimizi yere yatırılmış ve bileklerimize ters kelepçe geçirilmiş bir şekilde bulduk. Ya şimdi konuşacaktım ya da o pisliklerin eceli olma hayalimle birlikte burada ölecektim. Gazdan kavrulan boğazımı yırtarcasına öksürerek kafamı kaldırdım ve üzerime çöken adama bağırdım.
“Beni askerlerimize teslim etmeyin. Ben bunlardan değilim. Ben masumlara zarar vermem. Sizinle aynı taraftayım!”
Sözümün, kaburgalarıma inen sert bir tekme ile kesildiğini hatırlıyorum. Ciğerlerimdeki tüm havanın boşalıp yerdeki kum tanelerinin ağzıma gözüme bulaşması bir olmuştu ama pes etmedim, hızlıca konuşmaya devam etmiştim.
“Küçüklüğümden beri onların içindeyim! Hücreleri, isimleri, kaçış rotalarını, nerede saklandıklarını, kimlerin neyi yönettiğini, hangi yolları kullandıklarını, her şeyi… Bildiğim her şeyi size anlatacağım. Konuşacağım… Yemin ederim konuşacağım.”
Bu kez bana bakmıştı. Uzun, ölçen bir bakıştı o. Ben yerde iki büklüm beklerken, yanındaki adama dönüp konuşmuştu.
“Alın şunu, güvenli eve götürün. Ben Başkanla görüşmeden o evden çıkmayacak.”
Ne olumlu ne de olumsuz bir yanıt vermemişti ama beni ciddiye alması bile bana yetmişti.
Sonra ne mi oldu? Zaman, zihnimdeki tüm düğümleri tek tek çözdü. Duruşuyla bile etrafındakilere diz çöktüren Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı, Haluk Başkan ile işte o güvenli ev dedikleri yerde tanıştım. Ona, o güne kadar kimsenin ulaşamadığı hücre evlerini, kaçış yollarını ve en tepedeki isimleri bir bir verdim ama en önce bildiğim korulukların yerlerini ve orada neler yaptıklarını söylemekle başlamıştım.
Bunca yıl boyunca hiçbir zaman asıl isteğim, bir terörist olarak hapishane köşelerinde çürümemek olmamıştı, o da vardı tabii ki ama içimdeki düşünce farklıydı. Ben bu hayatta boş boş yaşayıp ardından hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek istemiyordum. Bir amacım olmalıydı ve bu amaç asla masum insanları katlederek altında yaşadığım bayrağa ihanet etmek olmamalıydı…
Bu saatten sonra onların eceli olmak, bu ülkenin masum insanlarına, annelerine, babalarına, yetimlerine ve belki de en çok benim gibi küçük çocuklara yaşattıkları her şey için teker teker intikam almak olmalıydı amacım, oldu da… Amacıma ulaştım ve ulaşmaya da devam ediyorum.
Ben, Millî İstihbarat Teşkilatı mensubu, Kıdemli Operasyon Sorumlusu, Saha/Temas Ajanı ve Özel Sancak Timi Başkanı... Sarp Karan Sancak.
Henüz on dokuz yaşında, bıyığı yeni terlemiş bir gençken adım attığım o zorlu eğitimde dört yılı devirmiştim. Dile kolay, tam altı yıl önceydi… Bu kimliği sırtlandığım ilk gün, her şeyden önce Kur’an-ı Kerim’e, bayrağa ve silaha el basarak şu sözleri haykırmıştım:
“Devletin millî güvenliği ile ilgili istihbaratı derlemek, ülkenin aleyhine yürütülen faaliyetlere karşı koymakla görevli olan; gizlilik içinde çalışan, feragat, sabır ve disiplin isteyen teşkilatımızın kutsal çatısı altında görev almanın bilinciyle; Kur’an’a, bayrağa, silaha el basarak; anayasa, kanunlar ve talimatlar doğrultusunda, hiçbir şahıs ve zümrenin etkisinde kalmadan, yalnızca millî menfaatlerimiz yönünde görev yapacağıma; görevimi hayatımdan aziz bilip son nefesime kadar sadakatle ifa edeceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”
⛓️
Bugün, yirmi dokuz yaşındayım, ne o yemini unuttum ne de o yeminin bana yüklediği görevi…
Şimdi ise yıllar önce MİT’e katılmamı sağlayan o ilk gündeki gibi, bileklerimde soğuk bir ters kelepçe duruyordu. O gün de bir terörist olarak yakalanmıştım, bugün de öyleydi ama artık aralarında büyük bir fark vardı. Yıllar önce bu demirler tenime zorla değiyordu. Üstüme yapıştırılan bu terörist damgasından en hızlı şekilde sıyrılmak istiyordum. Şimdi ise devletim adına o kimliğin içine kendi isteğimle girmiştim.
Koridor boyunca yankılanan ayak sesleri, nezarethanenin ağır demir kokusuna karışıyordu. Bu koku bile başımı ağrıtmaya yeterken, önümde iki polisin kafasını eğerek zorla zapt ettiği Baron, başını kuma gömmeye çalışan bir deve kuşu misali ayaklarını seyrede seyrede tükürükler saçarak küfürler savuruyordu; sanki saatler önce bizim çocuklardan bir araba dayak yiyip bayılan kendisi değilmiş gibi.
Sonunda sabır çeke çeke bitirmiştim o uzun koridoru. Kurban olduğum meslektaşlarım, nasıl da şeytan taşlar gibi hepimizi itinayla fırlatmıştı bölmeye. Hepsinin analarının ellerinden öpmek vardı şimdi ama bu planımı şimdilik ertelemem gerekecekti. Zira tam şu an kendime ayırdığım o bir saatlik zihinsel mola bitmişti. Altı aydır bu pisliklerin arasında, onlardan bir parça olduğumu inandırmaya çalışıyordum ve bunu yaparken bir saniye bile ara verme lüksüm yoktu.
Köşede, sanki bacağı titreşim moduna alınmış gibi durmaksızın dizini sallayan Dilsiz, aniden gözlerini bana çevirdi. Göz bebeklerindeki o kuşkulu sorgulamayı daha başlamadan boğmak için ben de birkaç saniye sadece bacağına baktım ve bunu fark etmesini sağladım. Bakışlarımı yavaşça gözlerine çıkardığımda sesimi buz gibi bir tona ayarladım.
“O bacağı durdur, Dilsiz!”
Bu emrivaki konuşmamla afalladı. Baron dâhil diğerleri de tam istediğim gibi bakışlarını bana çevirdi.
“Hayırdır? Güya Kefensiz Baba'nın sadık adamlarındansın ama iki cop yiyince bacağınla beraber itimadın da mı titremeye başladı?”
Cümlemi bitirir bitirmez ayaklanıp bana doğru yürüdü ve sanki kedi yavrusu korkutmaya çalışır gibi bağırmaya başladı.
“Ulan ne demeye çalışırsın sen?”
Yaslandığım duvardan hareket etmeden, tehdit ettiğimi açık eder tonda konuşmaya devam ettim.
“Bana bak, daha dün bir bugün iki, tanımam etmem seni adamım. Zehir abiye saygımdan dururum ama eğer sorgu odasında tek bir şey ötersen, o copu ağzına sokar, titrete titrete gebertirim seni.”
Yüzüme yumruk yediğimi, görüş açımın değişmesinden anladığım, sinek ısırığı tadında bir darbeden sonra yarım ağız sırıtıp burnumdan kısa ve sesli bir nefes vererek tekrar ona döndüm.
Zehir ile Baron araya girmiş ve yerine oturtmuştu o kalibresiz herifi. Açıkçası geç bile kalmışlardı. Planlamama göre Dilsiz ayağa kalktığı gibi oturtmaları gerekirdi ama bu seferlik TEM bölmesinde oldukları için, gelecek kaygılarının bu meseleden daha ağır bastığını düşünerek göz ardı edebilirdim bu beceriksizliklerini.
Zehir, Dilsiz’in öfkesini bastırmaya çalışırken Baron da hayattan kopmuş bir hâlde ağır adımlarla önümden geçip duvar dibindeki oturağa attı kendini. Yakalandığımızdan beri kendini harap etmişti resmen. En çok ona koymuştu bu gereksiz inandıkları planın hazin sonu. Olduğum yerde kıpırdamadan yalnızca başımı ona çevirdim.
İşte, benden en ufak şüphe duymadıklarına emin olmak için dakikalardır aradığım o anlık göz teması gecikmemişti.
Baron, bakışlarımı üzerinde hissetmiş olacak ki tabiri caizse ölü gibi olan boş gözleriyle beni süzüp eliyle yanındaki boşluğa birkaç kez vurdu. Tek kelime etmeden gösterdiği yere oturdum. Artık geriye sadece sabırla adli işleri bitirip, kararın çıkmasıyla cezaevine girmek ve Kefensize yaklaşarak Bozdoğanların gerçekte kim olduklarını öğrenmek kalmıştı…
Haluk Başkan’ın baş başa olan her sohbetimizde benim için yönelttiği, ağzından eksik etmediği bir sözü vardır:
“Adın meçhuldü, geçmişin bilinmezlik, işin ise hayaletlik ama sonun koskoca bir muamma evlat.”
Ara ara hatırlatırdım bunu kendime ama kim olduğumu unutmamak için değil. Kim olmam gerektiğini unutmamak için…
Sonuçta bir meçhul, bir bilinmezlik, bir hayalet ve bir muamma istediği herkese dönüşebilirdi. Önemli olan nerede, kime dönüşeceğimdi.
Bu sefer içimden çok ama çok güçlü bir ses bana bu operasyonda kendi aklımın bile alamayacağı kadar yabancı birine dönüşeceğimi fısıldıyordu…
_______________________________________
🎤Artık burada bir reklam arası veriyorum gençlerrr! Bölümü okuyan, beğenen, yorum yapan herkesciklere çook thankss🌷💜

- Bölümle ilgili düşüncelerinizi, yorumlarınızı ve muhteşem yaratıcı teorilerinizi bekliyorum merakla canlarım 🙃🫂

Diğer bölümde görüşmek üzere hoşçakalın, takipte kalın ⛓️🫀

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

305okunma 111beğeni 8yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18