4. bölüm · DİSİPLİN HÜCRESİ
3. BÖLÜM: SANA YAZIKLAR OLSUN!
Ayça'dan
Midemin bulanmasıyla üstümdeki pikeyi hızla çekerek lavaboya koştum. İstifra etmemiştim ama bulantı bile yetmişti. Yüzümü yıkayıp saçlarımı topladım. Sabah saat sekizi geçiyordu. Odada kimse yoktu, Cemal büyük ihtimalle işe gitmişti. Uyku mahmuru telefonumu alıp İdil mesaj atmış mı diye baktım. Gece saat birde mesaj atmıştı.
Deliham: Kafanı kaldır ve aya bak kardeşim. O kadar güzel ki bu gece… İyi geceler kardeşim. SENİ ÇOK SEVİYORUM, MUAH!
Ben: Seviyormuş beni, külahıma anlat be oğlum ndjklmd… (Ayı gördüm çok güzeldi ama beni şu suratsız ay ile aldatacağını düşünmezdim dayıoğlu.)
Elinde telefonla yazmamı bekler gibi hemen çevrimiçi olmuştu.
Deliham: Seviyorum seni kız, anlamıyon mu? Gelip o kıvırcık saçlarını yolarım bak ha :) Kahvaltı yaptın mı?
Ben: Yeni kalktım, şimdi yapacağım. Sen napıyorsun?
Deliham: Ben de sandviç yaptım, onu yiyorum aşkım. Afiyet olsun sana, tutmayayım seni. Görüşürüzzz.
Ben: Sana da afiyet olsun. Sağ salim gel…
Son mesajıma pembe kalp bırakmıştı ve İdil pembe kalp atmışsa konuşma bitti demektir.
Mesajlardan çıkıp üstümü giyinmek için dolabı açtım. Açar açmaz üstüme doğru gelen pembe nesne ile irkildim.
Balon?
Not?
Balon ve not mu?
Ne şimdi bu?
İdil'den
Ayça ile mesajlaşmayı bitirip önümdeki sandviçi yemeye geri döndüm. Elimde olsa şu an yanına ışınlanmak isterdim. Oraya vardığımda ilk işim, o annesi olacak Filiz Hanım'a, kızı bu durumlara düşerken onun nerede olduğunu sormak olacaktı çünkü bana göre asıl suçlu sonuna kadar oydu.
Telefonumun çalmasıyla az kalan sandviçimi ağzıma tıkıştırıp ellerimi üstünkörü bir el bezine sürttüm ve açtım. Arayan, çalıştığım şirketin sekreteri Çiğdem'di.
“Alo?”
“Alo, İdil GÜNEŞ ile mi konuşuyorum acaba?”
“Evet, benim Çiğdemciğim.”
“İdil, patron bir aylık izin isteğini kabul etmiş ama bu bir ay maaş vermeyecek çünkü tahmin edeceğin gibi daha işe bir haftadır başladın. Bir de sana gelen iki yat dekorasyonu iş teklifini Tahir Bey'e vermiş.”
“Sorun yok, haber verdiğin için sağ ol Çiğdem.”
“Ne demek canım, işim bu. İyi izinler sana.”
“Teşekkür ederim, iyi günler…”
Normalde olsa yıllardır hayalini kurduğum mesleğime yeni kavuşmuşken asla izin almazdım veya iş tekliflerimi başkasına vermezdim ama hayat planladığımız gibi gitmiyor bazen. Benim için şu hayatta iç mimar olmamdan daha önemli bir şey varsa o da annem, babam ve Ayça'ydı. Şimdi de Ayça'nın bana hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardı...
Ayça'dan
Pembe bir uçan balon vardı karşımda. Elimle onu dolaptan dışarıya savurup yanında duran notu aldım. Yeni kalktığım için uyuşuk olan ellerimle açmaya çalıştım. Emekliliği gelmiş bir doktorun reçetesinden bile daha gizemli duran bu yazıyı çözme vaktiydi.
“Günaydın karıcığım. Birkaç imza işi vardı, bu yüzden annem benimle şirkete geldi. Ben de sana küçük bir jest yapmak istedim, kahvaltını sana özel hazırlattım. Akşama görüşürüz, uslu dur. :)”
Ne jest ama!
Keşke jest yapmadan önce bize sorsa da biz de, "Bir daha suratını görmek zorunda bırakmazsan beni, bu bana yapacağın en büyük jest olur." desek ama nerede...
Karınca duası kılıklı yazıyla daha fazla bakışmak istemedim. Kâğıdı avucumda hışımla ezip nereye düştüğünü merak bile etmeden yere fırlattım. Sonra dolaptan siyah bir kot ve beyaz bir gömlek seçip giyindim. Eve biraz göz gezdirdim ve kimsenin olmadığına emin oldum.
Evde kimsenin olmaması gerçeği, başımdaki tilkilerin rahatça dolaşmasına sebep oldu. Bu belki de ayağıma gelen bir fırsattı.
Kaçtığımı görünce ne yapabilirdi ki? En fazla öldürüp kimse görmeden gömerdi.
Peki, bu benim umurumda mıydı? Hayır. Hemen ayakkabılarımı ve sütlü kahverengindeki trençkotumu alıp dış kapıyı açtım. Eşiği geçer geçmez beni karşılayan o hafif rüzgâr sanki aylardır tuttuğum nefesi serbest bırakmama yardım etmişti. Bir süre gözlerim kapalı bir şekilde yüzüme vuran esintinin darbelerini hissettim. Koca bir tebessümle açtım gözlerimi, etrafa bakındım.
Kaçabilir miydim şimdi?
Kurtuldum mu?
Kapıyı kapatıp yalının bahçesini olabildiğince hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Nefes alışverişim hızlanmıştı. Bahçe kapısına geldiğimde kilidi açtım ve dışarıya bir adım atmamla dev gibi iri yarı dört korumanın beni karşılaması bir oldu. İki kişi olsalardı atlatırdık da dört de fazla be… Şunlara bak. Bunlar bizi ters tutup düz yakalarlar Ayça.
Omuzlarım hayal kırıklığı ile düştü. Resmen celladın sandalyeye tekme atmasına saniyeler kalmasına rağmen hâlâ bir mucize olmasını bekleyen iflah olmaz bir mahkûm gibi hissediyordum kendimi.
Bana garip garip bakan dev cüsseli adamlardan bir adım gerileyip yalıya doğru geri geri adımlarla yürümeye devam ettim. Adamlar benimle göz temasını kesene kadar yaptığım yüz ifadelerini iyi ki dışarıdan göremiyorlardı.
Belimi dış kapıya çarpmamla birlikte ışık hızıyla önüme dönüp kapıyı açtım ve içeri attım kendimi. Daha birkaç dakika önce gördüğüm kahvaltı sofrası ile tekrar bakıştık.
Kaçma maceramın bu kadar kısa süreceğini hiç düşünmezdim...
Sofraya dokunmadan tezgâhtaki kahve makinesine doğru ilerledim. Kendime orta şekerli bir Türk kahvesi yapıp bıkkınca odama geri çıktım. Pencere kenarındaki kanepeye, hâlâ serili olan yatağıma, geçip sadece bakmakla yetinebildiğim yalı bahçesinin yüksek duvarları ardındaki hırçın dalgaları izleyerek yavaş yavaş kahvemi yudumlamaya başladım...
⛓️
“Okuldan yeni dönmüştüm. Şoförün kapımı açmasıyla hızla koşarak eve girip çantamı odama bıraktım. İdil ile aynı sınıfta okuyorduk. İdil bugün okuma yarışmasında aynı parçayı hepimizden daha kısa sürede ve noktalama işaretlerine dikkat ederek okuduğu için öğretmenden birincilik rozeti almıştı. Çok mutlu olmuştuk. Hatta İdil gün boyu rozetiyle oynamıştı.
Bu olanları babama söylemek için can atıyordum. Hemen formamı çıkarıp yalının dört bir tarafında babamı aramaya başladım.
“Baba! Baba ben geldim! Neredesin?”
Oradan oraya koşturup babamı ararken yengeme çarpmıştım. Yengem omuzlarımdan tutup beni durdurdu. Dağılan saçlarımı kulağımın arkasına koyup narin bir sesle konuştu.
“Baban işte, unuttun mu Ayça'm... Ne oldu? Niye bu kadar babanı arıyorsun tatlım?”
“Yenge, bugün İdil okuma yarışmasında birinci oldu ve öğretmen ona rozet verdi biliyor musun? Neyse, annem nerede? Ona söyleyeyim.”
“Yaa... Çok güzel bir haber bu bir tanem. Annen gelir birazdan, gel biz yemek hazırlatalım sana.”
Elimden tutup mutfağa getirmişti. Yemek yemek istemiyordum, aç değildim. Hem İdil'e söz vermiştim, herkese söyleyecektim kazandığını. Sonra da ödül olarak bizi lunaparka götürmelerini isteyecektik.
Yengem orada hizmetli ile konuşurken dayanamayıp sandalyeden zıpladım ve koşarak çıktım mutfaktan. Annemin odasına gittim ama orada yoktu. Belki benim odamdadır diye düşünüp üst kata çıktım ama orada da yoktu.
Dedemin odasından annemin sesini duymamla koşarak dedemin kapısının önüne gittim. Bir şeyler konuşuyorlardı ama duyamıyordum. Aralık olan kapıyı itip yanlarına gittim ve heyecanlı bir sesle konuşmaya başladım.
“Anne! Dede! Bugün ne oldu biliyor musunuz?”
Tam söyleyecekken annemin kızarık gözlerini ve yanağından art arda gelen gözyaşlarını görmemle sustum.
Annemi hiç gülerken ya da neşeliyken görmemiştim. Sadece benimle konuşurken beni sever ve tebessüm ederdi, o kadar... Fakat annemi hiç ağlarken de görmemiştim.
Ne yapacağımı bilemeden elimle gözyaşlarını sildim.
“Niye ağlıyorsun anne?”
"Ağlamıyorum kızım. Biraz uf oldu kolum. Hani sana da olmuştu ya o gün, masaya çarpmıştın.”
"Hı hıı...”
Dedemin beni kucağına almasıyla ellerim annemden ayrıldı. Dedem beni alıp odadan çıktı. Ben de bir süre anneme ne olduğunu sordum. Sonra ise dedemin İdil'i sormasıyla annemi unutup tüm odağımı dedeme verdim. İdil'i anlatmaya başladım.”
⛓️
İdil'den
Yaklaşık bir saattir gelmiştim Ankara'ya. Eşyalarımı Erkan'ın evine bırakıp ilk iş Ayça'nın annesi Filiz Hanım'ın yanına gelmiştim. Tırnaklarımı demir kapıya geçirmek istercesine kapıyı tıklattım.
O, Ayça'nın kocası olacak herif ve annesi her şeyi yapabilirlerdi çünkü onlar Ayça'nın hiçbir şeyi değildi ama Filiz Hanım annesiydi, canından candı. Kızı bu durumdayken o neredeydi de bu olanlara göz yummuştu?
Kapıyı bir hizmetçi açmıştı. Yeniydi galiba çünkü hatırlayamamıştım kendisini.
“Buyurun hanımefendi.”
“Filiz Hanım'ı çağırır mısın bana?”
“Efendim, kendileri iyi değil. Yatıyorlar şu an. Sonra söyleyeyim ben kendisine. İsim neydi?”
“Hayır. Filiz Hanım! İnin aşağıya, konuşacağız!”
“Efendim lütfen...”
“Çekil şuradan.”
Onu dinlemeyip içini adım gibi bildiğim yalıya girip Filiz Hanım'ın odasına çıktım. Hizmetçi de arkamdan birilerine haber veriyordu.
Kapıyı açıp girdiğimde yatakta öylece uzanmış, duvarı seyreden bir Filiz görmeyi beklemiyordum.
Arkamı dönüp kapıyı kilitledim ve karşısına geçtim. Bu hareketimden sonra yataktan yavaşça kalkıp korkulu gözlerle konuştu.
“Kimsin sen? Ne yapıyorsun?”
Tanımamıştı beni.
Bir süre ona öylece baktım. Sonra gözlerine kilitlenerek, hâkim olamadığım bir şekilde sinirle karışık gülerek konuştum.
“Kızın Ayça'nın dostu... İdil ben.”
Korkulu gözleri silinmiş, aksine hayretle açılmıştı birden. Beni baştan aşağıya süzdü ve kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.
“İdil yavrum... Ne kadar da büyümüşsün böyle sen.”
“Büyüdüm... Büyüdüm Filiz Hanım. Ayça nerede, o da büyüdü mü?”
“Ayça evde değil ki kızım. O evlendi."
Bu kadar rahat mı söylemişti cidden? Bir umut, önemli bir şey olmuştur; yoksa kesin kurtarırdı kızını, demiştim ama hâlâ ayakta durup bunu rahatça söyleyebiliyorsa çok da önemli bir şey olmamıştı.
Boğazımda bir yumru oluştu. Gözlerim benden istemsiz dolmaya başlamıştı. Yüksek sesle konuşmaya devam ettim.
“Evlendi öyle mi! Bu kadar mı yani… Peki, Ayça nasıl evlendi acaba Filiz Hanım? Âşık mı oldu?”
Cevap vermedi. Veremez de zaten. Suratıma donuk bir şekilde bakıyordu ve bu beni daha da sinir ediyordu.
“Söylesenize! Niye sustunuz ha! Kızınızın düğünü olurken siz neredeydiniz ya! O kız, bir annesi olmasına rağmen neden hâlâ istemediği bir adamla evli! Evlendi… Öyle mi Filiz Hanım? Peki sonra… Sonra ne oldu biliyor musunuz? Hayır tabii ki. Nereden bileceksiniz ki, umurunuzda mı?”
Öylece bana bakmaya devam ediyordu ama bu sefer gözleri dolmuştu. Yavaşça yatağa oturdu ve dolu gözlerle yere bakmaya başladı. Bense onun aksine salya sümük, bağıra çağıra ağlıyordum. Kapının önüne gelmişti herkes. Bir şeyler söylüyorlardı ama umursamadım. Tekrar Filiz Hanım'a döndüm.
“Üzülme! Çünkü bu saatten sonra üzülsen de faydası yok! Sen bir annesin ya! Anne, anne! Hiç mi merak etmedin kızını? Niye yaptın bunu ona ya!”
“İdil, ben… Ben onu çok merak ettim. Çok istedim onu kurtarmak yavrum…”
“Siz şaka mısınız ya! Ayça'dan komşunun kızı gibi bahsediyorsunuz. O senin kızın! Allah kahretsin ki senin kızın! Korktun değil mi?…”
“Ne?”
“Korktun… Amcasından korktun, yengesinden korktun ama en çok da dedesinden. O kadar korktun ki… Bu düğünü engelleseydin ne yaparlardı sana? Öldürürler miydi? Ama Ayça öldü şimdi… Ne fark etti?”
Odanın yedek anahtarıyla kapıyı açmışlardı. Kapı açılır açılmaz herkes içeriye girdi. Onları ilerlememeleri için elimle durdurdum. Zorlamadan durdular, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Elimle kayan suratımı silmeye çalışıp tekrar döndüm Filiz Hanım'a.
“Bunlar mı? Bunlar mı seni durduracaktı be!”
Ayaklandı, gelip elimi tuttu ve neredeyse duyulmayacak kadar kısık sesle adımı söyledi.
“İdil…”
Elimi hızla avucunun içinden çektim. Acımamı mı bekliyordu ona? Asla… Kendi kızına acımayan bir kalpsize ben neden acıyacaktım ki?
Kızının ne durumda olduğunu sormamıştı. Aklımı kaçıracaktım. Boğazımda bir yumru daha oluştu. Yutkundum ve titreyen sesimle, daha fazla yüzünü görmek istemediğimden son kez konuştum.
“Sana… Sana yazıklar olsun!”
Ayça'dan
Akşam olmuştu. Hâlâ İdil'den bir haber gelmediği için zaman geçtikçe telaşlanmaya başlamıştım. Nerede bir şanssızlık varsa hep beni bulurdu. Her saniye içimden, İnşallah bir aksilik olmamıştır. diye dua ediyordum.
Gün boyu telefonum elimde gezmiştim, İdil ararsa açayım diye ama İdil'in arayacağı yoktu. Telefonumun kilit ekranını kırkıncı kere açıp baktım, mesaj gelmiş mi diye ama hâlâ ses seda yoktu.
O sırada Süreyya cadısının yemeğe çağırmasıyla telefonu koltuğa bırakıp yemek masasına doğru gittim.
Benim gelmemle yemeğe başladılar. Ben de sabahtandır pek bir şey yemediğim için tabağıma pilav türü doyurucu şeyler koymaya başladım.
Yanımda oturan Cemal'in adımı söylemesiyle durup ona döndüm.
“Ne yaptın bugün canım, sıkıldın mı evde?”
“Hayır.” dedim ve tabağıma dönmek için yeltenirken tekrar konuştu.
“Korumalar bugün dışarı gitmeye çalıştığını söyledi de… Sıkılmışsındır diye düşündüm.”
“Hava almak istemiştim. Malum, yakında evde bile soyadınız kirlenmesin diye nefes de alamayacağız.”
Hadise'nin bir şarkısı vardır, bilir misiniz? “Mesajımı almıştır o…” Aynen öyle Hadise sister.
Bana yandan bir bakış atan Süreyya'yı fazla kafaya takmadan yemeğimi yemeye devam ettim.Herkes yemeğini bitirince Cemal ve Kenan tavla oynamak için salona geçtiler. Nur'un da mutfaktan ayrılmasıyla Süreyya cadısı, botokstan dolayı çatamadığı kaşlarıyla yanımda bitti.
“Benimle iyi geçin, canım gelinim. İnan bana, benimle zıtlaşmak en son isteyeceğin şeydir.” Dedi ve kırmızı halı yürüyüşüyle terk etti mutfağı.
Açıkçası korkacağım bir şey söylememişti çünkü artık bana yapabileceği bir kötülük olduğunu sanmıyordum. Tüketmişlerdi hepsini…
İçeriye gidip koltuktan telefonumu aldım. İdil aramıştı. Anlık bir sevinçle telefonu kapayıp odama çıkacakken Cemal'den son bir uyarı sesi duymam bir oldu.
“Umarım bir şey karıştırmıyorsundur Ayça!”
Şeytan diyor ki, al şu tavlayı kafasında sekiz parçaya ayır ama tabii ki şeytana uyma sırası değildi. Sadece gözlerimi devirip odama çıktım.
Ebeveyn banyosuna girip kapıyı ne olur ne olmaz diye kilitledim, suyu açtım ve heyecandan titreyen ellerimle İdil'i aradım.
“Alo, İdil. Geldim de lütfen.”
“Geldim geldim, merak etme. Nasılsın?”
“İyiyim. Ay, o kadar korktum ki İdil, bir şey olacak diye sana…”
“Kuzum benim… Konum at hemen, geleyim yanına Ayça.”
“Şimdi gelme. Bugün yat sen. Sabah evde yok Cemal. Sabah konum atarım, beni gelip alırsın olur mu?”
“Tamam, sen nasıl istersen. Bir şey olursa ara dememe gerek var mı?”
“Tamamdır."
Sanki beni görüyormuş gibi otuz iki diş gülümsedim. Onun telefonu kapatmasıyla ben de suyu kapatıp banyodan çıktım.
Yarın ola, hayır ola…
Allah'ım, sen yardım et. Sen koruyansın, gözetensin. Sana sığındım Rabbim. Sen bana güç, kuvvet veresin. Yanımda olasın ya Rabbi!
*
“Her insanın hikâyesi farklıdır. Kendi hikâyelerini kendisinden öğrenmeden insanları yargılama. Bakarsın, yarın senin için de bir hikâye anlatılır…”
_______________________________________
Üçüncü bölümümüzün de sonuna geldik sevgili okurlarım. Her bölüm sonu olduğu gibi yine okuyan, beğenen, yorum yapan herkese çok çok teşekkür ederim💜🌷
- İdil'in girişi nasıldı ve medyadaki hali nasıl sizce😃?
- Ayça'nın annesi hakkında ne düşünüyorsunuz haklı diyen taraf mı, yoksa İdil'in yanında olup haksız diyen taraf mısınız?
İleriki bölümlerde hiç beklemediğiniz şeyler olacak şimdiden söyleyeyim 😜 Diğer bölümde görüşmek üzereee🦋
