8. bölüm · DİSİPLİN HÜCRESİ

7. BÖLÜM: ZAFER!

Melek Tuana YÜKSEK

Fırat’tan
Tam bir ay önce yerimizin güvenlik güçleri tarafından tespit edildiğinden şüphelendiğimiz için yıllardır kaldığımız bölgeden ayrılmış, Dilsiz’in bizim için hazırlattığı misafirhaneye yerleşmiştik. Yaklaşık altı aydır üzerinde çalıştığımız planın sonuna gelmiş, hedefin gerçekleşmesine yalnızca iki gün kalmıştı.
Bugün ikinci ayın on üçü. Saat bir sekiz sıfır sıfır yerel ve yerel saatler, ikinci ayın on beşini, saat bir sekiz sıfır sıfırı gösterdiği an…
15 Şubat – 18.00 Yerel
BOOM!...
Bana verilen yatakta uzanmış, gözlerimi tavana sabitlemiş bir şekilde olacakları düşünürken beni düşüncelerimden, hemen yanımdaki yatakta sırtını duvara yaslamış, TV kanallarını karıştıran Zehir’in davudi sesi ayırdı. Bir yandan konuşuyor bir yandan da yarıya kadar uzamış dipleri ile açıkça bir tezat oluşturan siyaha boyalı, ense kökünde biten saçlarını elleriyle ağır ağır tarıyordu.
“İki gün sonra burada oturup bacak bacak üstüne atarak, ölü sayısının bir bir artışını, sivillerin korkuşunu, gençliğimize tehdit başlıklı haberleri, öfkelerini, sinirlerini her şeylerini ama her şeylerini ahanda bu televizyondan keyifle izleyeceğim. Tüm kanallarda biz olacağız. Bizim zaferimiz, onların ise gelecek korkuları, şimdiki acıları olacak. Gece yarılarında bile canlı yayın haberleri ile bizi konuşacaklar, acizce nerede olduğumuzu neler yapabileceğimizi tartışacaklar. Onlara elimizde olan harika kimyasal silahlarla aralıklı bir şekilde farklı bölgelerde giderek büyüyen patlamalarla eşi benzeri görülmemiş, öyle bir düşüş yaşatacağız ki… Ama asıl mesele bunlardan hiçbiri değil.”
Dilsiz, Baron ve ben konuşması bitene kadar sadece sessizce dinlemiştik. Her kelimeyi ağır ağır, hazmede hazmede dile getirmişti. Hepimiz zaten başından beri anlattıklarını gerçekleştirmek için bu yoldaydık, bu yüzden hiçbir şey demeden yalnızca kafa sallayarak dinlemiştik ama en son söylediği üstü kapalı söz üzerine benimle birlikte kendi köşesinde tütün saran Baron’un da kaşlarının çatılması bir olmuştu.
Baron’la olan bakışmamızı sanki yasaklı bir şeyden kaçar gibi ilk o bozmuştu. O, gözlerini çevirir çevirmez ben de Zehir’e döndürdüm bakışlarımı.
“Asıl mesele dediğin ne Zehir?”
Sorumu sormam ile birlikte odada derin bir sessizlik hâkim oldu. Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı. Ardından sessizliği bozan, sorumu yönelttiğim kişi oldu. Az önce bülbül gibi şakıyan adam, şimdi dili tutulmuşçasına sadece iki kelimeyi bir araya getirebildi. Daha fazla değil.
“Kefensiz’i çıkaracağız.”
Zehir, sözünü bitirir bitirmez Dilsiz, susmasını anlatmak istercesine öksürmeye başlamıştı ama geç kalmıştı, ben anlayacağımı çoktan anlamıştım.
Tüm bu hazırlıklar sadece bir saldırı için değil, Kefensiz’i dışarı çıkarmak uğruna yapılan bir göz boyamadan ibaretti. Asıl felaketi Kefensiz’i o dört duvar arasından çıkardıktan sonra yapacaklardı ve onu dışarı çıkarmak, yalnızca bir mahkûmu özgürlüğüne kavuşturmak değildi. Bunun ne anlama geldiğini hepsinden iyi biliyordum.
Planın parçalarını, saldırıyı, tarihini, saatini ve hazırlıklarının hepsini biliyordum. MİT’e ulaştırdığım bilgiler sayesinde devletin de bundan haberdar olduğundan emindim ama bütün bunların Kefensiz’e nasıl hizmet edeceğini bilmiyordum.
Kefensiz sıradan bir mahkûm değildi. Kırk yılı aşkın bir zaman diliminden beri kurduğu yapının başında olan, kendisine bağlı onlarca adamı tek bir sözü ile harekete geçirebilen bir terörist elebaşıydı. Cezaevine girdiğinde örgütün dağıldığını sananlar olmuştu fakat yanılmışlardı. Örgüt dağılmamıştı. Sadece sessizleşmişti.
O dört duvarın ardından bile adamlarına ulaşmanın bir yolunu bulmuştu. Dışarıdaki adamlarının kimler olduğunu, kimin kiminle bağlantılı olduğunu, hangi kapının nereye açıldığını bilen birkaç kişiden biri değil, belki de tek kişiydi.
Ve benim bir MİT mensubu olarak asıl görevim işte burada başlıyordu. Çünkü devlet olarak altı aydır peşinde olduğumuz şey bu örgütün de olmadığı gibi sadece bir saldırı değildi.
Bozdoğanlar…
Bu soyadını ilk duyduğum günden beri zihnimin bir köşesinde taşıyordum. Nereden çıktığını, neden karşıma tekrar tekrar çıktığını, hangi kapıların ardında ne saklandığını henüz bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bu ismin tesadüfen karşıma çıkmayacak kadar sık tekrarlanmasıydı fakat elimizde hiçbir şey yoktu. Bir isimden fazlası değildi. En azından şimdilik.
İşte bu yüzden Kefensiz önemliydi. Çünkü bazı cevapları artık dışarıdan elde edemeyeceğimizi biliyorduk. Tüm gerçekler, yıllardır cezaevinde olan bir adamın hafızasındaydı.
Benim görevim de aslında bu saldırıyı öğrenmekten öte aralarına sızıp onlar gibi görünmek, güvenlerini kazanmak ve sonunda Kefensiz’e ulaşmaktı. Öyle de yapacaktım. Az kalmıştı… En fazla iki gün sonra Kefensiz dışarıya çıkma hayalleri kurarken ben onun yanına girecektim ve işte o zaman oyun başlayacaktı.
Zehir bana kurduğu son cümlesinden sonra o ve Dilsiz arasında açıkça hissedilen bir sessiz gerilim oluşmuştu. Belli başlı kişilerin bu bilgiyi bilmesi gerektiğini anladığımı belli edercesine Zehir’e güven verir bir biçimde elimi uzattım.
“Eyvallah abi.”
Uzattığım elimi koluma kadar kavrayıp salladı, ben de karşılık verdim. Kolumu bırakınca yan tarafındaki komodinden bir dal sigara alıp uzattı.
“Hadi sen de al şu cigarayı Fırat. Daha gece uzun, bizi uyku tutmaz.”
Dedi hafif gülerek. Karşılık olarak tebessüm edip uzattığı sigarayı alırken mırıldanır bir tonla tekrar “Eyvallah” dedim.
Titreşimde olan telefonumun pantolonumun cebinde çaldığını fark ettim. Herkes kendi halindeydi. Sigarayı yaktım, dudaklarımın arasına koyup, elime aldım cebimdeki telefonu ve dışarıya çıktım.
⛓️

(2 gün sonra)

“Süreyya! Ahh! Süreyya! Ölüyorum! Nerdesin be kadın? Lazım olduğunda yoksun? Ahhh! Annecim!”
“Ayça! Ne oluyor?”
Kan ter içinde, kapıyı bir hışımla açıp içeri dalan Nur’a baktım. Suratında yeşil renkte bir yüz maskesi, üstünde ise leopar desenli uzun bir elbise vardı. Maskenin altından resmen bilye gibi olan gözlerini yırtacak derecede açmış benden bir cevap bekliyordu. Hayır, ne cevabı verecektim acaba? Hamile bir kadın, elleri karnında, bağırarak yardım istiyor; sence ne olmuş olabilir?
Karnımdaki kasılmaların bende yarattığı acıyla derin bir nefes daha alıp konuştum.
“Nur, bebek!”
“Ne bebek?”
“Allah’ım… Sınav mısın kızım sen bana! Bebeğim geliyor!”
“Ne? Şimdi mi! Tamam, tamam sakin ol! Iııı… Evde kimse de yok, ne yapacağız şimdi?”
“Şu kahrolası telefonunu al ve 112’yi ara!”
“Olmaz, Kenan’ı arıyorum bekle. Telefonum nerde! Salonda kaldı kesin, sen sakin ol ben hemen geleceğim.”
“Her neredeyse git al artık, dayanamıyorum!”
Diyene kadar çıkmıştı odadan, yandaki dolaba tutunmaya çalışarak ayağa kalktım. Bu kadar sancım olmasaydı ve biraz olsun ayakta durabilseydim, eminim şimdiye kırk kere topuklamıştım. Nur, o kadar panikti ki şu an, gözü beni görecek durumda değildi. Yalının içinde bağıra çağıra telefonunu arıyordu.
Sonunda bulduğunu anladım. Tüylü terliklerinin topuklarını yere çarpa çarpa geliyordu. Telefonu bana uzatması ile göz devirip şiddetle bağırdım.
“Lan var ya! Seri katil yapacaksınız ha beni!”
“Düzgün konuş be, yardım ediyorum işte ne yapayım?”
“Nur! Ara kocanı ve konuş! Aaah! Oğlum dur artık lütfen! Hadi Nur!”
Nur, telefonu kulağına götürür götürmez açmıştı Kenan. Acıdan konuştukları şeyleri dinleyemiyordum. Derin derin nefes alıp vermeye çalışıyordum. Konuşmaları bitince kapatıp yanıma geldi. Kolumdan tutup yatağın üstüne geri oturttu. Terden ve kıvranmalarımdan dolayı birbirine girmiş kıvırcık saçlarımı toplamaya başladı. Enseme değmeyecek şekilde bir topuz yapıp rahat ama bir o kadar da şık bir pijama giydirmişti.
“Nur…”
“Heh! Ne oldu? Ağrın mı var? Arayayım mı bir daha, nerede kaldığını sorayım mı?”
“Nur! Ağrımıyor, dur… Ben, senden helallik istiyorum. Doğumumu hiç böyle hayal etmezdim. Ne bileyim insanın yanında annesi, babası, sevdikleri ve sevdiği bir kocası olurdu… Benim olamadı…”
Gözümden düşen yaşları ve konuşmamı zorlayan ağrımı dizginlemeye çalışıyordum ama nafile, ikisi de yarış halindeydi sanki. Nur, karşımdaki dikilmekten vazgeçip yanıma oturdu sessizce. Ben de devam ettim.
“Helallik isteyeceğim çoğu kişi olur ve acıdan daha fazla dayanamam, yarıda kalır, içeri alırlardı beni diye düşünürdüm. Yani normal bir evlilik olsaydı öyle olurdu herhâlde…”
Çenemden boynuma doğru yol alan gözyaşımı silip kafamı ona çevirdim. Sessizce dolmuş gözlerini eteğine eğmiş beni dinliyordu. Suratındaki yeşil maskeyi hâlâ çıkarmamıştı avel. Gözlerimi iki saniye kapatıp açtım ve içimden geçenleri söylemeye devam ettim.
“Her neyse, artık bazı şeyleri düzeltmek için çok geç biliyorum... Bunu hiç tahmin etmezdim ama galiba tek helallik isteyeceğim ve hakkım varsa helal edeceğim kişi sen kaldın Nur, bir de İdil ile babam… Eğer ortaya çıkarlarsa tabii... Senin hiçbir suçun yok bu olanlarda, senden daha fazlasını da beklemedim hiçbir zaman. Ki beklemem saçmalık olurdu zaten, benim annem beni arayıp bir gün sormamışken sen bana dünyaları vermiş gibi oluyorsun.”
Bunu dememle ilk defa konuştu bana dönerek.
“Ben hiçbir şey yapmadım Ayça. Seni tanıdığım için de çok mutluyum. O kadar güçlü bir kadınsın ki—”
Tam ağzımı açıp reddedecek ve halimi gösterecekken susturdu beni.
“Sus… Öylesin Ayça. İster kabul et, ister etme, sen çok güçlüsün.”
“Babam da öyle der…” Dedim, kendim bile zor duyduğum sesimle.
Kapının önünden ikimizin de yerimizden sıçramamızı sağlayan korna sesi gelince hemen ayaklandı Nur. Önceden hazırladıkları kaderim kadar kara renkte hastane çantasını koluna attı, sonra yanıma gelip kolumun altına girerek kaldırdı beni. Merdivenleri teker teker inmeye başladık. Evet, merdivenler bitmişti ama ben de bitmiştim. Dört duvarın arasında nefes alamamaya alışmıştım ama oğlum öyle hırçındı ki iki merdivende beni nefes nefese bırakmıştı. Dış kapıya ulaşmıştık ki Nur’un naif ve ılımlı cümlesi ile durdum.
“Eğer varsa hakkım sana helal olsun Ayça… Umarım tüm bu üzüntün ve acıların kadar mutlu olursun geri kalan hayatında da…”
Söyledikleri farklıydı ama ses tonu elveda der gibiydi. Onun bana karşı yeşil maskesinin altından gülümsemesi ile ben de ona gülümsedim ve kapıyı açmadan son sözlerimi söyledim.
“Geçmişi silemeyeceğim kadar ağır bir geçmiş bıraktılar bana Nur. Yine de… Teşekkür ederim, umarım sen de mutlu olursun.”
Onun tepkisine bakmadan kapıyı açtım. Yüzüme vuran sert kış rüzgârı o kadar iyi gelmişti ki…
“Allah’ım… Ben her şeyden, herkesten sana sığınıyorum yine ya Rabbim. Sen beni yavrumdan ayırma, onlara karşı koyma gücünü ver ya Rabbim. Yavrumu annesiz bırakma.”
⛓️

Sedyenin üstünde kıyıya vurmuş bir balina gibiydim ya da ben öyle hissediyordum. Sancıdan gözlerimi açacak hâlim bile kalmamıştı. Gözlerim kapalı, terler içinde yanımda konuşan hemşire ve doktoru dinliyordum.
“Doktor Hanım, hasta 5 cm açıklıkta. Suyu geldi, sancı var. Onlar da düzenli zaten, 4 dakikada bir oluyor."
“Güzel, ilk doğumu değil mi?”
“Evet hocam.”
“NST nasıl?”
“Bebeğin kalp atışı 140 civarında, düzenli. Hareketler de normal.”
“Peki. Açıklık gereken seviyeye ulaşınca hemen haber et.”
“Tamam hocam.”
Doktor odadan çıkmıştı. Tekrar beni yoklayan sancı ile ağzımdan küçük bir inilti kaçmıştı, sonra derin nefeslerle tekrardan yavaş yavaş inmesini bekledim. Gözlerimi saniyeliğine açıp odada gezdirdim. Kenan ve sonradan gelen Süreyya odada değildi, onları dışarı almış olmalıydılar. Derken sancılar tekrardan başladı…
“Hocam, açıklık 9 cm oldu. Bebek inişte. Sık aralıklarla sancı da başladı.”
“Tamamdır, geldim. Evet… Ayça Hanım, beni sağlıklı bir şekilde dinliyor musunuz şu an?”
Ağrım çok şiddetli olduğu için dişlerimi dudaklarıma geçirmiştim, yavaşça olumlu anlamda kafamı salladım. Tırnaklarımı çarşafa geçirmiştim. Ah oğlum ah!
“Peki, lütfen derin nefes alalım Ayça Hanım. Evet, aynen böyle devam edelim, nefes almaya. Şimdi şiddetli sancıyı hissettiğinizde güçlü bir şekilde ıkınmanızı istiyoruz sizden. Anlaşıldı mı?”
“Tamam…”
Hemşire de gerektiği zaman elimi tutup gerektiği yerde komut veriyordu. Hemşirenin sesi ile ter içinde kalmış suratımı ona çevirdim.
⛓️

(1 saat sonra)

“Ah… Yeter artık! Oğlum!”
Doktor da yorulmuştu, kafasını kaldırıp bana muzipçe baktı.
“Annen çok sabırsız, baksana çocuğum. Hadi, Ayça Hanım, çenenizi göğsünüze doğru eğin, tüm gücünüzle tekrar deneyelim.”
“Aaa!”
Diye son bir feryat döküldü ağzımdan, sonra birden çocuğumun içimden çıktığını hissettim. Bu dokuz ay boyunca ona o kadar alışmıştım ki, onunla konuşur, onunla dertleşirdim. Tekmeleri hâlâ dün gibi aklımdaydı. İçimdeki o güzel yavrumu artık hissetmiyordum.
Evet, bu güzel bir şeydi ama bir sorun vardı; oğlum ağlamıyordu, doğumhanede sessizlik hâkimdi. Yanımda duran hemşireye baktım, yüzünde ne olumlu ne de olumsuz bir ifade vardı, o da benim gibi anlamsız bir şekilde bakıyordu. Hiçbir şey sormadım, daha doğrusu duymaktan korktuğum şeyi duymamak için sadece sustum ve gözlerim kapalı bir şekilde içimden yalvarırcasına sadece dinledim.
Bu garipti çünkü bir zamanlar aynı bebeği aldırmaya çalışan kişi yine bendim…
“Vaaah! Vaaah! Vaaah!”
Onun sesiydi, benim çocuğumun sesiydi bu! Duyar duymaz hızla atan kalbim ferahlamıştı. Etrafımdakileri umursamadan korkudan içimde tuttuğum gözyaşlarımı kovadan boşalırcasına saldım. Ve ağlarken ilk defa ona sesli bir şekilde sahiplendim. Evet, bunu dile getirdim.
“Oğlum! Benim bebeğim! Çok korktum…”
Sona doğru sesim kısılmıştı, boğazımda oluşan yumru konuşmamı engelliyordu. Ama size bir şey söyleyeyim mi? Ben, Ayça. Aylar sonra ilk defa sevinçten ağlıyordum…
“Doğum saati 17.30!”
⛓️

(İlahi bakış açısıyla)

“Saat: 17.30, Mekân: Ankara M1 Metro Hattı, Ulus İstasyonu. İstasyon, Ankara’nın tarihi merkezinde; Ulus Meydanı ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin şehir içi yerleşkelerine oldukça yakın bir konumda, Merkez.”
Diye telsizinden son güncel bilgileri aktardı Kaf Dağı. Merkez, denilen adam ise biraz sonra başlatılacak operasyonu son defa detaylıca inceliyordu. Kaf Dağı’na olumlu yanıt verip operasyonun başkanı olan Yaşlı Kurt’a döndü.
“Tamamdır. Yaşlı Kurt, beni duyuyor musun?”
Yaşlı Kurt, dikkatini çevredeki insanlardan çekip, kulak içi telsizindeki Merkez’e verdi.
“Net duyuyorum, Merkez.”
Sancak Timi, neredeyse bir saattir sivillerin arasına karışmış etrafı gözlüyorlardı. Ara ara Merkez’den de gelişmeleri soruyorlardı fakat Merkez de hâlâ bir kimyasal silah sinyalini alamadığını söylüyordu ama saatler 17.31’i gösterince bu durum değişti…
“Kod 714 doğrulandı. Hedef: Ulus İstasyonu, doğu yönündeki tünel. Cihaz hareket halinde değil. Büyük ihtimalle şu an sivillerin arasında. Yaşlı Kurt, giriş izni sizde!”
Evet, bekledikleri sinyali almışlardı. Silahlar aktif hale getirilmişti. Yaşlı Kurt oturduğu yerden doğrulup gözlüğünü taktı ve timine ithafen konuştu.
“Ben ve Kaf Dağı 3. Vagona gideceğiz. Gazi, Kertenkele ve Çelebi siz 5. Vagonda gidin, içeride sizi dağıtabilirim. Hedef sabit ve hareket yoksa zamanımız az demektir, anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı.” Dediler hepsi sakin ve sessiz bir tonda.
Hepsinin adımları sert ve seriydi. Halkın arasına karıştılar ve hedeflerindeki metroya temkinli bir şekilde bindiler.
Yaşlı Kurt ve Kaf Dağı yan yana ayakta durdular. İlk gözlemlerini yapıyorlardı. Kaf Dağı zamanlarının kısıtlı olduğunu bildiği için Yaşlı Kurt’a döndü ve gözleri ile dikkatini çeken bir şey olmadığını belirtti. Yaşlı Kurt tamam anlamında gözlerini ağır ağır bir kez kapatıp açtı ve Kaf Dağı’nın arkasına geçip kulak içi telsizinden Kertenkele’ye döndü.
“Vagon içerisinden ilk rapor.”
“Her şey normal gözüküyor. Beklemedeyiz.” Dedi. Başkanım ya da Yaşlı Kurt ifadelerini özellikle kullanmıyordu, en azından vagonda örgüt üyesi olmadığı net bir şekilde belirlenene kadar da kullanmayacaklardı.
Yaşlı Kurt, Kertenkele’nin cevabını aldıktan sonra saate çevirdi bakışlarını. Saat, 17.43’tü. Acele etmeleri gerekiyordu. Çünkü arkadaşlarından gelen bilgiye göre patlamayı 18.00’da gerçekleştireceklerdi. Ve o zamana kadar hiçbir sivilin kılına zarar gelmeden timin kimyasal silahları bulması gerekiyordu. Yaşlı Kurt yanından gelen Kaf Dağı’nın tiz sesi ile ona döndü.
“Bebek mavisi fincanlarımı da dün dizdim rafa ama sanki gözleri hep yan rafta, acaba oraya mı koysam bilmiyorum?”
Önce anlamak için birkaç saniye gözlerinin içine baktı, ardından vagona. Sonra cevabını geciktirmedi.
“Bence de ama sen koyma, ben gider koyarım diğer rafa, yorma kendini sen?”
Kaf Dağı, Yaşlı Kurt’un onun ne demeye çalıştığını anladığını biliyordu. “Tamam.” dedi sıcak bir gülümsemeyle ve gözlerini etrafta gezdirmeye devam etti.
Yaşlı Kurt ise tam olarak Kaf Dağı’nın tarif ettiği gibi bebek mavisi tişört giyinmiş o adamı görüş alanına almıştı. Evet, bu Zehir’di. Onun yüzünü MİT binasındaki büyük ekranlardan aklına kazımıştı. Dikkatini çekmediğine net bir kanaat getirdikten sonra yavaş ve sakin adımlarla 2. Vagondan içine dikkatlice baktı. Zehir’in tam çapraz konumunda gri gömlek ve siyah pantolonlu bir adam vardı. O da esmerdi, onu hiç görmemişti ama yine de dikkatini çekmişti. İki dakika gibi bir süre boyunca o adamı izlemişti ve evet, iki dakikada tam dört kez birbirleri ile göz göze gelmişlerdi. Tam telsizden kulaklık ile Merkez’e seslenecekken Gazi’nin o tok sesini duydu.
“İki adet gece rengi kutu. Biri yedinci depoda, biri sekizinci depoda.”
Depo olarak kastettiği şey vagondur. Bunu zaten önceden söylemişlerdi birbirlerine vakit kaybetmemek için fakat Yaşlı Kurt’un aklı başka bir şeye takılmıştı. Gece rengi kutu dediği patlayıcı olmalıydı ama neyin içindeydi patlayıcı? Gazi’nin tarif ettiği şey ne olabilirdi? Sonra gözü kendi şüphelilerine kaydı. Zehir ve gri gömlekli adamın çevresinde yavaş yavaş ama dikkatli bir şekilde gözlerini gezdiriyordu.
Gece rengi kutu…
Evet! Oydu. İkisinde de vardı. Siyah dikdörtgen valizler… Kendi içinden bir küfür savurdu. Karalı bir sesle herkese ithafen telefonuna bakar gibi konuştu.
“İki adet gece rengi kutu görüşümde, biri ikinci depoda, biri üçüncü depoda.”
Sancak Timinin yüzünde öfke ile karışık bir sırıtış belirdi. Teröristleri ve kimyasal silahları bulmuşlardı…
Merkez, tüm bu konuşulanları anlamıştı ve artık o adamlardan emindi çünkü zaman yaklaştıkça kendilerini gitgide ele vermeye başlamışlardı.
Arkadaşlarının bildirisine göre bu metro hattında altı kişi olarak patlamayı gerçekleştireceklerdi. Eğer dördü burada ise diğer ikisi de 18.00’da metronun yolcu indi-bindi yapacağı durakta olmalıydı. Merkez, hemen telsizden bu düşündüklerini time aktardı ve onlardan yarım dakika beklemelerini istedi, cümlelerini hızlı bir şekilde kurup gözlerini ve ellerini senkronize olmuş bir şekilde kullanmaya başladı. Milli İstihbarat Teşkilatının büyük gözetim ekranından bir sonraki durağı aldı görüşüne. Ve evet, oradaydı… Arkaya doğru taranmış kara saçlarını eli ile düzeltip kendinden emin ve emir verir tonda konuştu.
“Yaşlı Kurt, hedefinizdeki kişiler doğru! Şimdi Sancak görüş alanıma girdi. Yanında bir genç terörist daha var. On dakika sonraki durakta bekliyorlar. Ben tam dokuz dakika sonra metro hattının elektriğini keseceğim. Kimyasal patlayıcıları ve örgüt üyelerini hallediyorsunuz. Sadece bir dakika içinde metrodaki sivillere ve Ulus halkına bir şey olmadan… Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı…” Dedi hepsi sessizce ve başları dik bir şekilde sabırla dakikaların geçmesini beklemeye başladılar.
17.51
17.52
17.53
17.54
17.55
17.56
17.57
17.58
17.59…
Ve Merkez elektriği kesti. Dört şüpheliyi etkisiz hale getirmeleri için sadece yarım dakikaları vardı. Işıklar gider gitmez, Yaşlı Kurt’un komutu ile her biri gözüne kestirdiği şüpheliye doğru hamle yaptı.
İçlerinden biri hariç Çelebi. O, karanlık vagonların içinde kimyasal patlayıcı bulunan valizleri hızla toplayıp metrodaki sivillere sakin olmaları gerektiğini tekrar tekrar söylüyordu. Saniyeler arttıkça siviller iyice telaşlanmaya başlamıştı.Teröristlerden birini ilk etkisiz hale getiren Yaşlı Kurt’tu. Siyah boyası saçlarının uçlarına kadar akmış olan bir terörist… Yaşlı Kurt’un hemen ardından Kertenkele ve Kaf Dağı elindeki adamların zorda olsa nefesini keserek bayılttı. Gazi ise kendi tarzını konuşturdu yine, operasyon ne kadar zor olursa olsun onun stili buydu, kendini çok zorlamayı tercih etmezdi. Teröristin bir açığını bulup, tam o an silahın kabzası ile kafasına yerleştirmişti adamın.
Onlar Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarıydı. Orada eğitim görmüşlerdi. Bu kendini yeraltının sahibi sanan üç beş adam onlar için hiçbir şeydi!
Çelebi sivilleri bir nebze olsun rahatlattıktan sonra Yaşlı Kurt’un yanına gitti hızlıca ve aceleyle söze girdi.
“Dört valizi de kimyasal izolasyon kutularına koydum.”
“Tamam. Siz alın kutuları hemen çıkın bu bölgeden, tedbir olsun!”
Çelebi’nin yanında, bayılttığı adamı tutan Kertenkele’ye bakarak söylemişti bunu. İkisi de aynı anda kafalarını hızlı bir şekilde “Emredersiniz.” deyip salladılar ve yalıtkan kutuları alıp, metro hattından çıktılar.
Onların ardından Yaşlı Kurt, Gazi ve Kaf Dağı birlikte baygın adamları ensesinden tutup sürükleyerek yolculara tekrardan güvende olduklarını ve sivil kuvvet olduklarını belirtip metrodan indiler. Onları durakta bekleyen iki baygın örgüt üyesi karşıladı. Biri bilincini kaybetmişti, diğeri ise bilincini ustalıkla saklıyordu…
Kaf Dağı ve Gazi’nin suratında gergin bir gülümseme oluştu. Birbirlerine gururla bakarak diğer bayılttıkları adamları da onların yanına fırlattılar. Yaşlı Kurt ise yerde yatan adamlara son kez uzunca baktı. Çok sürmedi yine de. Hâlâ kulaklarında duran telsizlerinden Haluk Başkan'ın sesi duyuldu.
“Ankara’nın dört bir yanındaki Milli İstihbarat ekiplerini tebrik ediyorum. Operasyon başarıyla sona ermiştir!”
İşte, o cümlenin duyulması ile Yaşlı Kurt, gözlerini bir defa huzurla kapatıp açtı ve sanki ezbere bildiği şeyi tekrardan duyma ihtiyacı hissetmişçesine omuzları dik, sesi net bir şekilde konuştu:
“Türk milletine hainlik yapan, Türk askerini hafife alanların sonu ebedi bir şekilde böyle olacaktır! Bir tünelde, bir sınırda, bir gölgede, hatta bir valizin içinde bile olsanız her daim ensenizde olacağız! Er ya da geç, şimdi olduğu gibi o pis planlarınızla birlikte sizi ezip geçeceğiz! Bu toprakların evlatları için yapacağız bunu!”
_______________________________________
Veee perde kapanırrr! 🎭✨ Bir alkışınızı alırım djmdjsks. Şimdiye kadar yazdığım en uzun ama en keyifli bölümdü, umarım sizin içinde öyle olmuştur. Okuyan, beğenen, yorum yapan herkesciklere çok teşekkür ederim😌💜🌷

- Çocuğumuz sağ salim doğdu şükür önceliklee 👏😅

- Ayça ve Nur helalleşme sahnesinde ağlayanlar 🙋🏻♀️ (Medyadaki Nur nasıl bu arada?)

- Sancak Timi ile tanıştık diğer haftaya olan bölümde daha da tanıyıp seveceksiniz. Şuan için Sancak Timinden fawınız kim oldu? 🫣

- Fırat'ın Bozdoğanlar hakkındaki düşüncelerini de okuduk sizce neler olacak? Ya da Bozdoğanların böyle bir tarafını hayal etmişmiydiniz?

O zaman diğer bölümde görüşmek üzere hoşçakalınn, takipte kalın 😉🦋