6. BÖLÜM: FIRAT ERTEM

Vaveyla Yazarı: Melek Tuana YÜKSEK

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 12Şu an: 6. BÖLÜM: FIRAT ERTEM

Ayça’dan
Mutfak tezgâhına sırtımı dayamış, zemine çökmüş bir biçimde boşluğa bakıyordum. Süreyya ve Kenan, Cemal’in kanlar içindeki o soğuk cesedini almış ve dışarı çıkmışlardı. Hareketsizce oturarak geçirdiğim iki saatin sonunda gerçek hayata ancak dönebilmiştim. İki saat boyunca zihnimde tek bir şey dönmüştü. O kâbus… Bebeğin ağlama sesleri, kanlar içindeki görüntüler ve daha da garibi adamın karnında olan yarığın, Cemal’in karnına sapladığım bıçak ile tam olarak aynı noktaya sahip olması.
Normal bir hayatı olan normal insanların, rüya gördükleri zaman ilk işleri kalkıp birçok farklı siteden o rüyanın anlamına bakmak olurdu çünkü merak ederlerdi. Stabil ilerleyen hayatlarına bir renk gelmesini, o gün boyunca o rüyanın anlamı ile ilgili detaylar bulmak isterlerdi. Ben ise çok sık rüya görmezdim -hele ki son birkaç ay babam dışında gördüğüm hiçbir rüya olmamıştı- genelde çok sıkıcı bulurdum böyle şeyleri çünkü bakanları gözlemlediğim kadarıyla ekranda çıkacak sonucun, büyüsü bozulmuş bir aynadan farksız olmadığını biliyordum. Başarı, huzur, aşk ve bazen de bir çılgınlık yapıp araya nazar serpiştirirlerdi… Yani en azından iki saat önceye kadar böyle düşünüyordum. Peki şimdi? Şimdi ne düşünüyordum? Şimdi ise içimden, hırsla çözdüğü soruyu yanlış cevaplamış bir çocuğun hüznünü andıran bir duyguyla kendi soruma doğru cevabı verdim.
O aynaların büyüsü bozulmamıştı; sadece her ayna, büyüsünü kendi sahibine gösteriyordu.
Bir adam öldürmek. Muhtemelen bunu bana bir ay öncesine kadar sorsalardı gülüp saçmalamaması gerektiğini söylerdim hatta belki "Beni gerçekten böyle biri olarak hayal edebildin mi?" Deyip trip atardım ama işte gerçek tüm ciddiliği ile ortadaydı. Ekmek bıçağı ile gözüm dönmüş bir şekilde hayatına son vermiştim birinin; kocamın, bebeğimin babasının, Cemal’in… Fazlasıyla otoriter bir ses, beni bu düşüncelerden hızla sıyırdı ve kafamı kaldırmama sebep oldu.
“Kalk!”
“Süreyya Hanım…”
Ben şokla ona bakarken o, her yanı oğlunun kanı ile kaplı olan ellerini, benim kollarıma sardı ve etimi koparırcasına tırnaklarını geçirdi.
“Sana kalk dedim!”
Omzumdan tutup tüm kuvvetiyle ayağa kaldırdı beni. Az önce oğlunu öldürdüğüm ekmek bıçağı ile beni öldürse gıkım çıkmazdı, ona karşılık verecek halim kalmamıştı. Gözlerinde harlanan o ateşi gördüm. Sonunda ölecektim ve bu ıstırap sona erecekti ama sanırım o, bu seçeneği tercih etmedi. Kolumdan çekerek hızlı adımlarla yalın ayak, dış kapıdan çıkardı beni.
“Seni mahvedeceğim ama şimdi değil. Yürü! Yürü, Ayça yürü!”
Beni arka bahçeye doğru sürüklerken kurduğu bu cümleler üzerine yüzümde boylu boyunca acı bir tebessüm yayıldı. Mahvedecekmiş… Deli gibi gülecektim belki de bu söze, o manzara ile karşılaşmasam. Gördüğüm görüntü ile şaşkına döndüm. Yüzümdeki tebessüm donakaldı, kanım çekildi. Cemal Bozdoğan… Bembeyaz teni, morarmış dudakları ve gevşemiş çenesiyle bir kefene sarılmış boylu boyunca toprağın üzerinde uzanıyordu. Gözlerimi sıkıca yumdum, bu görüntüyü hak etmemiştim. Küçük Ayça, babasının biriciği Ayça, bunu hak etmemişti…
Göz kapaklarımı ne kadar sıkabiliyorsam o kadar içe bastırdım acıyla. Çok sürmedi, omzumda ayakta kalmam için destek olan o kanlı eller, birden bire sarsmaya başladı beni.
“Başardın mı? Kazandın mı o aptal savaşını ha! Söylesene, Ayça! Söyle sırada ne var, oğlumun çocuğu mu var sırada ha, torunum mu var?”
Kulağımın arkasında nefes almadan, tükürükler saçarak konuşuyordu. Gözlerimi açtım ve kendimi başarabildiğim kadar ellerinden kurtarıp, istemsizce ağlamamı şiddetlendirerek ona döndüm.
“Neden burada o?”
Baştan aşağı süzdü beni ve ilk defa bağırmadan bir cümle kurdu.
“Sen söyle.”
“Benimle oyun mu oynuyorsunuz, Süreyya Hanım? Kafayı mı yedirtmekamacınız!"
Ona karşı sesimin yükselmesiyle öfkesi yeniden harlandı. Çenemi sertçe tutup yeniden Cemal’e doğru çevirdi.
“Benim oğlumu öldürdün, bir Bozdoğan’ı öldürdün sen! Oyun mu geliyor sana tüm bunlar? Tamam, sen söyleyemiyorsan ben söylerim. Sen bir katilsin ve Cemal şu anda senin yüzünden burada!”
Başım dönmeye başlamıştı, bana kalırsa geç bile kalmıştı. Ölmek istiyordum, neden yaşıyordum ki hâlâ?
“Şimdi… Sırf karnındaki o bebek için sana bir şans veriyorum. Eğer şimdi oğlumu buraya gömersen polisler gelince sadece Cemal’in kayıp olduğunu söylerim ve kolayca bu olayı sadece bir kayıp dosyasına dönüştürürüm ama gömmezsen-”
Bu kadar soğukkanlı olamazdı bir insan, şeytanın insan kılığına girmiş hâliyim dese hemen inanabilirdim. Dehşet içinde onu dinliyordum ama konuştukça aklımı kaybedecek gibi oluyordum. Sözünü keserek hiddetle bağırdım.
“Ne saçmalıyorsunuz siz! Sizin oğlunuz öldü, oğlunuz! Ben öldürdüm! Ruh hastası mısınız siz ya!”
“Aç artık şu gözlerini, aptallık yapma! Gömmezsen seni bir ömür boyu öldürmem Ayça! Süründürürüm… Hapishane köşelerinde ölmek için yalvarırsın bana! Şimdi içeri gidiyorum. İşin bitince oyalanma, yanıma gel.”
Son sözleri bunlar olmuştu. Arkasına bile bakmadan öfke ve üzüntü duygularının ağır basmasıyla, yumrukları sıkılı bir şekilde gitti. Alt kirpiklerimin arasında; tam olarak içeride miydi, yoksa yanağıma süzülmek üzere kirpiklerimin ucuna mı tutunmuştu, kestirmesi imkânsız bir gözyaşı damlası vardı, beni rahatsız ettiği aşikârdı. Az önce Süreyya’nın geçip gittiği noktadan yarı bulanık bakışlarımı çektim ve elimin tersiyle o gözaşını da öldürdüm…
Benim için bıraktığı küreğe takıldı gözüm, ardından Cemal’in cesedine. Çok kararsızım, ne yapacağımı bilemiyorum gibi cümleler kurup kendimi rahatlatmak bende isterdim fakat gayet berrak bir şekilde ne yapacağım görünüyordu. Etrafıma baktım sonra yalının pencerelerine… Kimse bakmıyordu, kimse izlemiyordu ama yine de üzerimde binlerce göz varmış gibi hissediyordum. Bakışlarımı tekrar Cemal’e doğru çevirdim. İçimde onu ortadan kaldırmam gerektiğini söyleyen soğuk bir ses vardı. Ne olacağını saatlerce düşünmek istemiyordum. Hapse girme ihtimali, Süreyya’nın sözleri, bundan sonra yaşayacaklarım… Hepsi birbirine karışıyordu. Tek bildiğim Cemal’in burada kalmaması gerektiğiydi.
Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Ayaklarıma sanki bir çift koca taş bağlamışlardı. Tabanlarımı topraktan ayıramadan sürüye sürüye Cemal’in dibine kadar geldim. Yanına çökmeli miydim? Son bir kez içimi dökmeli miydim? Kalbimin sıkıştığını hissettim ve o an karar verdim. Hızla ondan kurtulmak ister gibi bembeyaz kefenin iki ucunu tutup başını örttüm ve öldürdüğüm adamı gömmeye başladım…
⛓️

Çaldığım kapı zilinin sesi daha sona ermeden kapıyı Kenan açtı. Gözlerimi bir an olsun yüzüne kaldırmadan aralık bıraktığı kapıdan içeri girdim. Ardından onun, annesinin yatak odasında beni beklediğini söylediğini duydum. Merdivenleri çıkarken attığım her adım, biraz önce toprağın altında bıraktığım şeyi hatırlatıyordu. Ellerimi yanlarıma bastırdım. Üzerimde hiçbir iz kalmadığından emin olmak ister gibi avuçlarıma baktım. Sonra ellerimi hemen indirdim.
Süreyya’nın karşısına çıktığımda yüzümde ne olduğunu anlayamıyordum. Korku mu, yorgunluk mu, yoksa hiçbir şey hissetmeyişimmi? Odaya girdiğimde beni ilk karşılayan şey, yere çökmüş bir şekilde vazo kırıklarını toplayan bir adet Süreyya oldu. Başını kaldırıp beni görünce avucundaki porselen kırıklarını masanın altındaki çöpe attı ve artık tüm odağı bendeydi. Hafif öksürme ile boğaz temizle karışımı bir ses duymam ile başımı yan tarafa çevirdim. Odada bir kadın daha olduğunu fark ettim. Orta yaşlarında görünüyordu. Zift gibi koyu siyah saçları omuzlarına düzgünce düşüyor, üzerindeki kıyafetlerin her ayrıntısı özenle seçilmiş gibi duruyordu. Fazlasıyla bakımlıydı. Fakat yüzündeki sakinlik, dış görünüşünden çok daha fazla dikkatimi çekti. Gözlerini üzerimde gezdiriyordu.
Gözlerim tekrar Süreyya’yı buldu, onunda gözleri benimkilere dönünce kalem eteğini düzelterek yavaşça bana yaklaşmaya başladı. Ben ise onun aksine bu kahrolasıca evde ne olduğunu hemen öğrenmek istiyordum. Dayanamadan kafamın içinde dönen oldukça fazla sorudan birini seçip söze girdim.
“Kimsiniz siz?”
İlk defa gördüğüm kadına doğru yönelttiğim bu soruya Süreyya cevap verdi.
“Yakın bir dostum, kendisi Jinekolog ve doğum uzmanı. Seninle torunum doğana kadar o ilgilenecek.”
“Merhabalar Ayça Hanım.”
Bana koca bir gülümseme ile elini uzatan kadına karşılık vermeden Süreyya’ya geri döndüm.
“Sen neyin peşindesin ha! Ne yapmaya çalışıyorsun! Bak aklım gerçekten almıyor artık, beni gidip polise teslim etmek yerine neden… Neden bunları yapıyorsun?”
Yanındaki doktor kadına dönüp gözleri ile odadan çıkmasını istedi, daha doğrusu emretti. Kadın, hala havada duran elini indirip hızlıca odadan çıktı. Süreyya Hanım hafifçe omzuma değerek geçip, arkamdaki kapıyı kapattı ve bana döndü. Çatık kaşlarla izliyordum yaptıklarını sadece, bana mantıklı bir açıklama yapmasını istiyordum.
“Oğlumu öldürdün ve inan bana bundan sonra tüm bu yaptıklarına pişman olacaksın. Bakma benim sakinliğime hatta asıl ben sakinken benden kork. Seni polise vermedim ama vereceğim, yaklaşık dokuz ay sonra…”
“Ne dokuz ayı?”
“Sen bana torunumu verene kadar içeriye girmeyeceksin. Sen ne kadar soysuz bir it de olsan, o karnında taşıdığın çocuk soylu çünkü o bir Bozdoğan! Onu aldıktan sonra sana ne olduğu umurumda bile değil.”
Her kelimesinde biraz daha üstüme yürümüş ve sesini kısmıştı. Bende aynen onun gibi sesimi kısarak karşılık verdim.
“Ben sana o masum bebeği vermem, bunu o kirli zihninden çıkar ve nereye ihbar edeceksen et beni, geç kalmadan et.”
Sözümün bitmesi ile elini saçlarıma geçirip kafamı geriye savurdu.
“Ben sana seçenek sundum mu ha! Berfin, Kenan gelin bağlayın şu pisliği!”
Demesi ile doktor ve Kenan odaya girdi. Avazım çıktığı kadar bağırdım, dolaba tutundum, tokat attım doktor denen o kadına… Çabaladım, direndim, çırpındım ama demek ki o bıçağı saplayıp Cemal’i öldürmek bir kurtuluş değildi. Görüntünün bulanıklaşması ile önce ses algılama, sonra hareket etme, en sonda görme kabiliyetimi kaybettim.
Sonrasında ise koca karanlık bir yol yürümem için açıldı…
⛓️

“Yürüdüğün yol karanlıksa bir yıldız olmayı öğrenmelisin, Baron…”
Yirmili yaşlarının sonlarına kavuştuğu açıkça belli olan adamın yüzünde serserice ama bir o kadar da kendinden emin bir sırıtış duruyordu. Yeni cilalanmış gibi duran masanın üzerindeki küçük kutuya uzanıp içinden bir parça Beypazarı kurusu aldı. Dişlerinin arasında çıtırdayan lokmayı ağır ağır çiğnerken hemen yanındaki Baron’dan yükselen tütün kokusu burnuna doldu.
“Konuştu gene bizim edebi çocuk, Fırat Ertem.”
İsim ve soy isimi söylerken elleriyle genç adamın önünde görünmez dijital bir ekran açmıştı. Genç adam, ona takılıp hunharca gülenlerin aksine sadece burnundan kısa ve sesli bir soluk bıraktı. Alınmamıştı, yüzü adeta hoşnuttu bu durumdan, sadece gülmesi böyleydi.
“Tamam, tamam… Kesin makarayı. Fırat haklı.”
Zehir, önünde duran dizüstü bilgisayarın ekranına şöyle bir göz attı ve başını kaldırdı. Yarıya kadar gelmiş diplerinden de anlaşıldığı üzere siyaha boyadığı saçlarını ensesinden düzelterek konuştu.
“Hepiniz hatta ben dâhil. Hepimiz bu kadar güvenlik önlemleri alındıktan sonra gümrükten o kimyasalları geçiremez dediniz ama ne yaptı geçirdi mi? Sana diyorum Baron, geçirdi mi koçum?”
Masadaki herkesin bakışları artık Baron’daydı. Baron’un gözlerinde ise saf bir gurur yer alıyordu. Her ne kadar en başta Fırat’a inanmayıp ortalığı ayağa kaldıran kişi o olsa da.
“Geçirdi, Zehir abi.”
Dedi ve Fırat’ın sırtına birkaç kere nasırlı elleriyle vurdu. Fırat’ın sırtından çıkan ritimli sesi, daha rahat duyulan tok bir ses böldü. Zehir, masaya bir kere elini vurmuş ve tam da istediği gibi herkesin ona odaklanmasını sağlamıştı.
“Evet… Fırat’ı tebrik etmeniz bittiyse şimdi sizi buraya toplama amacıma gelelim beyler.”
Zehir’in söylediği ile Fırat’ın gözü toplantının başından beri Zehir’in yanında sessiz sedasız oturan gence kaydı. Elini yine Beypazarı kurularının arasına daldırırken kaç aydır traş olmuyor acaba diye düşünmeden edememişti. Fırat sonunda bir tanesini seçip ağzına doğru götürürken, Zehir başını çok zorlamadan hafifçe yanındaki yeni kişiye döndü ve gözleriyle kendini onlara tanıtmasını söyledi adeta. Genç, bir elini masanın altından çıkarıp, karıştırılmak için yeterince müsait olan sakallarına götürdü.
“Ben Muzaffer. Gerçekleştirilecek operasyonda kemik kadro siz olacağınız için sizin yanınıza gönderildim. Profesörlerle iletişiminizi sağlayacak olan kişi benim. Kara para aklama ve ödeme zincirleri, analiz gibi konularda da iyiyimdir ayrıca.”
Toplantının başından beri çizdiği imajının aksine konuşma ve kendini ifade etme biçimi oldukça iyiydi, bunu Fırat’ta fark etmişti. Ağzındakini yutup sessizliği ilk bozan kişi oldu.
“Hoş geldin, sefa geldin diyelim o zaman Muzaffer.”
Baron’da Fırat’a hiç beklemeden katıldığını belli etti. Zehir, Muzaffer’in anlattıklarını yetersiz bulmuş olacak ki ekleme yapacağını belli edercesine söze girdi.
“Bir de ona “dilsiz” diyeceğiz beyler. Bizim aksimize onun ifşa olmaması daha fazla önem arz ediyor. Kendisi Kefensiz Baba’nın sadık adamlarından.”
Kefensiz Baba…
Ortamda isminin geçmesi yetiyordu sessizlik oluşması için. Artık Fırat’ta Baron’da daha ciddi bir şekilde tartmaya başlamıştı dilsizi. Masadaki sessizlik uzayıp gitmeden Zehir aniden güçlü bir sesle sandalyesini geriye doğru itip ayaklandı.
“Toplantı bu kadardı. Şimdi dilsiz, oğlum sen profesörü al gel, vakit kaybetmeden buluşalım Göçük’te.”
Herkes ayaklanmıştı. Dilsiz hepsine hafif bir baş selamı verip çıktı. Onun ardından Zehir’de kendi Volvo S90’ına atlayıp gazlamıştı. Fırat’ta kendi arabasına doğru ilerleyecekken Baron’un ıslığı ile yavaşça ona döndü. Saniyeler içinde avuçlarına atılan turuncu Fiat Egea anahtarı ile bakıştı. Anladığı kadarıyla Baron, bugün ona kendince bir kıyak geçmek istiyordu. Yine aynı şeyi yaptı. Önden yürüyen Baron’u takip ederken burnundan kısa ama boğuk bir nefes verdi.
⛓️

Fırat’tan
Bu yollar artık ezberimdeydi nerenin lastiği patlatacağını, nerede rahatça gazlayacağımı adım gibi ezbere bilirdim. Dün Irak’tan döndüğüm için direksiyon başındaydım saatlerce. Plan onu gösteriyordu ki bu gece de sırtım yatak yüzü görmeyecekti. Yanımda işaret parmağı ve orta parmağının arasında bana sigara uzatan Baron, beni bu düşüncelerimden ayırdı.
“Bir dal al hele? Daha yol uzun Fırat’ım.”
Yandan bir bakış atıp bana bakmadan uzattığı sigarayı aynı parmaklarla aldım ve çakmağımı çıkarırken konuştum.
“Zulan bitmedi mi hâlâ, şerefsiz?”
“Benim ne zaman boşa düştüğümü gördün oğlum.”
Kısa bir sessizlikten sonra aklıma gelen soru ile sigaradan bir nefes alıp Baron’a döndüm.
“Şşt, bana bak. Eğer bu mallar beklediğimizden daha iyi bir sonuç verirse, bunu nerede uygularız sence?”
“Kızılay, Ulus, Dikmen, Çankaya hatta TBMM çevresi… Varda var işte, asıl olay şu malların işimize yarayacak cinsten olması sonrası kolay. Hele bir planladığımız sonuca ulaşalım o zaman kimin yaşayacağı, kimin öleceği bizim iki dudağımızın arasında olur.”
“Az kaldı az…”
⛓️

Yolculuk bitmişti iki tarafında koca bir dağ olan düzlükte durmuştuk. Burası şehirden baya uzaktaydı, Göçük derdik buraya. Aradığımız noktayı bulunca sarımtırak otları yana savuşturduk. Metal kapı tam anlamıyla açığa çıkınca sırayla içeri girdik. Burası yer altında, beton duvarlarla çevrili,havalandırılması düşük, karanlık ve metalik bir ortamdı. Çevrede gaz maskeleri, deney tüpleri, bilgisayarlar ve gözetim ekranları vardı. Zehir etrafı kolaçan ettikten sonra bana ve dilsize döndü.
“Temiz etraf, bir sorun yok siz arabadakileri getirin, hepsini bu köşeye dizin.”
Biz tüm malları getirip dizene kadar onlarda profesör için çalışma yeri hazırladılar. Öncelikli amacımız, olabilecek en kısa sürede, büyük bir bölgede etkili olabilecek ve hasar yaratacak kadar tehlikeli bir formülü elde etmek ve bu kimyasal karışımı bomba, mermi, hava topları vb. araçlarla birleştirip uygulamaya koymaktı.
Uygulamanın hangi biçimde olacağını şuan aramızda kimse bilmiyordu. Uygulamanın nasıl ve neşekilde gerçekleşeceğini bilen bir tek kişi vardı ve ondan emir gelene kadar harekete geçemezdik.
Kefensiz…
Son fıçıyı da duvarın dibine indirdikten sonra dilsize dönüp elimi uzattım, oda karşılık verdi sonra alnındaki teri sildi ve orta masanın etrafındaki sandalyelerden birine kendini attı. Yanına geçip oturacakken arka cebimde titreşimde olan telefonumun çaldığını hissettim. Telefonu elime alıp arayan ismi okumuştum ki Baron’un ismimi seslenmesi ile sessize alıp tekrar arka cebime attım.
“Fırat! İşimiz uzun sürebilir sen şu bohçadaki yemekleri çıkar diz masaya. Profesör de önce bir mallara baksın sonra bir mola verince ona da bir şeylerveririz değil mi profesör?”
Profesör, uzun beyaz saçlarını eliyle arkaya atıp Baron’u geçiştirircesine onayladı ve Zehir Abi’ye geri döndü. Baron, ağzının içinde küfürler geveleyerek hızlı hızlı başka bir bohça daha çıkarmıştı ki ona sırıtarak baktım.
“Ne o, bohça da mükemmel hamaratlığın ile yaptığın Beypazarı kuruları mı var yoksa Baron?”
“Fırat… Bana vurgun olduğunu biliyorum reisim ama biraz daha zevzeklikedersen şu hamarat ellerimin başka neler yapabileceğini görürsün. İşen baklan!”
Elimdeki tabağı masaya bırakıp kaşımı kaldırdım. “Tehdit mi bu?”
“Yok.” Dedi hiç beklemeden. İmayla benim indirdiğim tabağı itip başka bir tabak indirdi yanına. “Menü tanıtımı bilader.” Karşılık vermeden sadece sırıtarak bohçadakileri masaya dizmeye devam ettim...
⛓️

Ayça’dan
Hiçbir Temmuz bana bu kadar sıcak gelmemişti şimdiye kadar. Böğrümdeydi sanki o güneş cayır cayır yakıyordu beni. Tam bir ay olmuştu, bir hayvan bile bir ahırda otuz gün kapalı kalmazdı arada bir çıkartılıp gezdirilirdi. Ben ise tam otuz gün boyunca öldürdüğüm adamın odasında yatıp kalkmıştım. Her gün o doktor olacak kadını görmüştüm, Süreyya’yı, Kenan’ı, Nur’u… Ama bu bir ay boyunca ne İdil’i görmüştüm, ne dedemi, ne yengemi, ne babamı, ne de annemi… Derler ya bazen yalnızlık hiç kimsenin olmaması değildir, hiç kimsenin olmadığını hissetmektir. İliklerime kadar hissediyordum onu işte…
Derken sanki gözümü açıp kapatmamla ikinci ayım dolmuştu. Karnım iyice belirgindi artık. Onunla konuşmaya başlamıştım yalnızlıktan. Nur ile haftada bir bahçede vakit geçiriyordum. Sürekli uykum geliyordu, uyuyup uyanana kadar…
Takvimler eylülü gösterdi, eylülün yağmurları ise ekimi getirdi… Derken ekimin ilk günü çocuğumun cinsiyetini öğrendim. Zaten eylül boyunca öğrenmeye çalışıyorduk ama bir türlü anlaşılmıyor ve kendini saklıyordu.
Çocuğum erkekti…
Günlerce çektiğim acıları, ağır ilaçları bir ben bilirdim bir de Allah. Zaman geçti, vakit aktı ve ekim kasımı, kasım aralığı, aralık ocağı, ocakta şubatı beraberinde getirdi. Ve hiçbir şey değişmedi. Eve kapatılmam, uyku ilaçları, sakinleştiriciler… Hiç biri ne azaldı ne de bitti.
Tek değişen şey bendim.
Evet, Süreyya dediğini yapmıştı ve dokuz ay boyunca çocuğumun sağlıklı gelişmesi için herşeyi yapmıştı ama beni mahvetmişti. Sadece nefes alıp hayatımı devam ettiriyordum.
Kendime karşı biraz daha gerçekçi olursam eğer, bana artık kutsal bir rahim olarak bakıyorlardı. Umut duygusu ise zaten çoktan bedenimi terk etmişti. Oğlumu o kadından kurtarmalıydım ama bu dediğimi nasıl yapacağımı kendim bile bilmiyordum. Gücüm tükenmişti… Bana verdikleri ilaçlargünden güne önce fiziksel bir şekilde bedenimi sonrada ruhsal olarak beynimi uyuşturuyordu.
Ve çocuğumun doğmasına son iki gün kalmıştı…
⛓️

B: Beyler toplanın! Şimdi Zehir abi ile konuştum… Planımızın gerçekleşmesine, zaferimize son iki gün!

“Aynı tarih, bir yanda zafer naraları yükseltirken, diğer yanda sessizce karanlığa düşürür bir anne duasını.”
_______________________________________
Kestimmm🎬 Buraya kadar gelen, okuyan, beğenen, yorum yapan herkese çok teşekkürler... Umarım keyifli bir bölüm olmuştur🙏🏻🤩

- Medyadaki Kefensiz nasıl? Onun hakkında neler düşünüyorsunuz gerçekten merak ediyorum 😉

- Bölümümüzü sırtlayan Fırat Ertem hakkında ne düşünüyorsunuz sevdik mi, sevmedik mi, nasıl biri, sizce kim?

- Bir de bu bölüm öğrendik ki Ayçamızın bebişi erkekmiş başından beri doğru tahmin edenlerrr ✋

O zamaaann haftaya diğer bölümümüzde görüşmek üzeree 🌷💜

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

414okunma 185beğeni 10yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 154

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk AşkıDark RomancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanplatonikpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYarı TextingYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18