11. bölüm / 12
DİSİPLİN HÜCRESİ10. BÖLÜM: BOŞ KALAN KUCAK...
Bölümler 12Şu an: 10. BÖLÜM: BOŞ KALAN KUCAK...
- 1 GİRİŞ527 kelime
- 2 1. BÖLÜM: DİP2.489 kelime
- 3 2. BÖLÜM: BABAM BENİMLE!2.968 kelime
- 4 3. BÖLÜM: SANA YAZIKLAR OLSUN!2.106 kelime
- 5 4. BÖLÜM: KANLI KARAR1.933 kelime
- 6 5. BÖLÜM: BİTTİ!2.240 kelime
- 7 6. BÖLÜM: FIRAT ERTEM2.744 kelime
- 8 7. BÖLÜM: ZAFER!3.128 kelime
- 9 8. BÖLÜM: İSİMSİZ KAHRAMANLAR2.590 kelime
- 10 9. BÖLÜM: ADI MEÇHUL, SONU MUAMMA: SARP KARAN SANCAK2.360 kelime
- 11 10. BÖLÜM: BOŞ KALAN KUCAK...2.886 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11. BÖLÜM: BAŞKENTİN SOKAKLARI2.519 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ayça’dan
Ekrandan yükselen düzenli “bip” sesleri kulaklarımın içinde yankılanıyordu. O sese odaklanmaya çalışarak kendimi ayıltmayı deniyordum. Ardından kollarımı hissetmeye başladım. Buz gibi soğuk bir çarşaf vardı tenimin altında… Oynatmaya çalıştım kollarımı ama sanki içleri betonla doldurulmuş gibi mıhlanmışlardı oldukları yere. Bulunduğum durumdan rahatsızlık duyarak sabırsızca yutkundum. Ağzımda; metalik, paslı ve zehir kadar acı bir tat vardı. Yüzümü sertçe buruşturdum ve göz kapaklarımı var gücümle açmaya başladım. Kirpiklerimin arasından hücum eden beyaz ışık ile bir nebze olsun nefes alabildim. Sanki yıllardır hareketsiz yatmış gibi sersem bir hâldeydim. Dakikalar sonra ancak yattığım sedyede, oturur pozisyona gelebilmiştim. Tüm bedenimi hissedebiliyordum artık ve beynimde bunu anlamış olacak ki artık daha geniş açıdan düşünmeye başlamıştı.
Odanın sessizliği, az önce tenimde hissettiğim o soğuk çarşaftan daha ürkütücüydü şimdi. Bilincim acı bir netlikle yerine oturuyordu. Kollarımın bu kadar ağır gelmesinin asıl sebebini o an kavrayabildim: Kucağım bomboştu… Kasılmıştım. Sanki neler hatırlayacağımı benden önce biliyormuş gibi kasılmıştı bedenim. Ne kadar kaçmak istesem de bu boşluk hissi, beni bu sedyeden alıp odadaki seslerin henüz kesilmediği o dakikalara geri götürdü…
⛓️
“Tıpkı bir şelale misali ardı ardına akan sevinç gözyaşlarımı, “yeter” dercesine elimin tersiyle silivermiştim. Oğlum ise benim aksime ağlamasını daha da şiddetlendirmişti. Hiçbir insanın ağlaması insana huzur verir miydi? Veriyormuş işte. Huzurun ne olduğunu unutan bir insanı, bir çığlık iyileştiriyordu. Garip tecelliye bakın ki; feryat, şifamın ta kendisi olmuştu. Yaşadığım her şeyi unutturmuştu. Bir zamanlar nefesini almak için uğraştığım bebeğim, şimdi bana sonsuz bir nefes hediye ediyordu. Doktor, haki yeşil bir kumaşa sarmaya başlamıştı bebeğimi. Hemen sarsında, getirip göğsüme koysun diye sabırsızca bekliyordum. Ta ki hemşireyi çağırana kadar. Çocuk önce annesine verilmez miydi? Bilmiyordum. Öyle değilse bile artık öyleydi, çocuğuma sarılmadan bir dakika daha bekleyemezdim.
“Kucağıma verir misiniz oğlumu?”
“Ayça Hanım, bebek çok zayıf ve solunumu yavaş. Hemen küveze almamız gerekiyor. Hemşire hanım, vakit kaybetmeyelim daha fazla ki annesiyle daha erken görüşsün bebeğimiz.”
“Ne küvezi? Nesi var oğlumun? Doktor hanım cevap versenize! Durun, Hayır durun götüremezsiniz onu, ben onun annesiyim, iznim yok!”
Hemşire sıkıca kavramıştı çocuğumu. Küveze götürülecek kadar olumsuz olan neyi var çocuğumun öğrenmeliydim. Ani bir hareketle üstümdeki örtüyü tutarak ayaklandım ve iğne deliği kadar açılan kapıya elimi attım. Bacaklarım kendi gövdesini tanımıyor gibi şiddetlice titremeye başlamıştı. Kadın, kucağındaki yavrumu sıkı sıkı tutan ellerini daha da kenetlemişti birbirine, öyle ki tırnak uçlarının baskıdan dolayı sarıya çaldığını görmüştüm.
“Nesi var?” diye fısıldadım çaresizce kokusunu içime çekerek.
Hemşire, kucağındaki o küçük mucizemi benden saklamak ister gibi hafifçe yana döndü.
“Endişelenecek bir şey yok Ayça Hanım, lütfen sedyeye geri dönün.”
Hiçbir şey söylememelerinin yanı sıra beni dinlememeleri beni daha da deli ediyordu.
“Bırakın!” dedim, boşta kalan bir kolumu almak için çocuğuma uzattım.
O sırada oğlumun küçücük, pembe eli örtünün kenarından dışarı sızdı. Havayı yakalamak ister gibi boşlukta dolanan o minik parmaklar, titreyen elime temas etti. Sadece bir saniye. Minicik parmaklarıyla işaret parmağımı öyle bir kavradı ki, dünya üzerinde o anı anlatabileceğim bir duygu olduğunu düşünmüyorum. Canımdan bir parça “Beni bırakma!” diyordu sanki.
Doktor, hemen arkamda belirdi. İlk olarak elimi ayırdı bebeğimden sonra omuzlarımdan tutarak kendine çevirdi beni. Sakin ve profesyonel bir şekilde konuşuyordu. O, beni yatıştırıp, endişelerimi dindirene kadar çıkmamıştı odadan hemşire. En son başımın dönmesiyle doktora tutundum. Bir hemşireye bir de kucağındaki ağlayan oğluma baktım ve götürmesine izin verdiğimi belirterek, başımı bir kez aşağı yukarı salladım. Hemşire, odadan çıkıp koridorun loşluğunda gözden kayboldu. Kapı kapandı. Odada ağır bir sessizlik kaldı.
Kasıklarımdaki ağrıyla sedyeye doğru bir adım atacaktım ki, zihnimde şimşekler çaktı. Ruhumu felç eden o hayati, korkunç eksikliği aniden hatırladım.
“Sarılmadım…” dedim mırıltıyla. Sesim kendi kulaklarıma bile ulaşmadı önce “Sarılmadım ona.”
Göğsümdeki o boşluk hissi aniden devasa bir yangına dönüştü. Arkama bile bakmadan kapıya koştum. Ne bacaklarımdaki ağrıyı ne de başımdaki dönmeyi hissediyordum artık. Kapı kolunu deliler gibi aşağı indirdim, tam hemşirenin ardından seslenmek için koridoru ilerleyecektim ki… Zaman durdu. Onu gördüm...
Koridorun en sonunda, hemşirenin hemen yanında, kucağında benim oğlumla birlikte köşeyi dönüyordu…
Süreyya Bozdoğan.
Gözlerindeki o soğuk, hesapçı zafer ifadesiyle hemşireye bir şeyler fısıldıyordu. O an, o saniyede beynimin içindeki tüm taşlar yerine oturdu. Küvez yalandı. Hastalık yalandı. Her şey evladımı benden almak için ilmek ilmek işlenmiş korkunç bir plandı.
Avcuma batan tırnaklarımı umursamadan “Süreyya!” diye kükredim. İçimden çıkan ses bana ait olmayacak kadar yırtıcı ve vahşiydi.
“Süreyya!” Delirmiş gibi ileri atıldım. Koşuyordum. Tenime değen sert el darbeleri vardı. Peşimden kaç kişi koşuyordu? Ben ne kadar hızlı koşuyordum? Ne halde gözüküyordum? Delirmiş miydim? Hiçbirinin cevabı bende yoktu çünkü şu an dilimde de aklımda da aynı şey tekrarlanıyordu.
“Seni öldüreceğim Süreyya!”
Parmaklıklar ardındaki vahşi bir hayvan gibi tırnaklarımı geçiriyordum havaya. Bir sürü kat inmiştim. Tüm hastane benim sesimle yankılanıyordu ama Süreyya’yı çıkarmışlardı buradan. Nereden, hangi yoldan bilmiyorum ama gitmişti işte. Tüm katların altını üstüne getirmiştim ama o kucağında benim çocuğumla gitmişti… Benim kucağımı boş bırakmıştı.
“Sarılamadım ona!” diye çığlık attım, gırtlağımı yırtarcasına.
O sırada bacaklarımın arasından aşağıya, ayak bileklerime doğru sıcak bir şeylerin hızla süzüldüğünü hissettim. Beyaz hastane zemini aniden kıpkırmızı kesilmeye başlamıştı. Bana doğru sedyeyi hazırlayarak gelen bir ekip vardı. Doğum dikişlerim yırtılmıştı, bedenim infaz etmişti. Bacaklarım daha fazla dayanamadı, o kızıllığın tam ortasında, dizlerimin üzerine çöktüm. Diz kapaklarım düşerken şiddetle demir sedye ayağına çarpmıştı, paramparça olmuştu etim aynı kalbim gibi…
Dünya etrafımda dönerken, ellerimi yüzüme kapatıp hıçkırıklar içinde haykırdım:
“Sarılamadım çocuğuma… Sarılamadım! Koklayamadım onu! Bir kere bile öpemedim ben oğlumu…”
⛓️
Kalbimde, derin bir yerlere saplandığını hissettiğim hançer acısıyla, üzerinde iki büklüm kesildiğim sedyeye, yani içinde bulunduğum ana, ışık hızıyla geri döndüm. Gözlerimden akan -birçok kez tadına bakma fırsatı bulduğum- tuzlu yaşlar gerisinde nemli izler bırakarak kurumuştu. Boğazımda beni boğmak ister gibi bir yumru oluşmuştu. Bakışlarım sedyenin, avucumla sıkarak kırıştırdığım bölgesine takılı kalmışken zihnimde kendimden midemin bulanmasını sağlayacak bir düşünce belirdi.
Ben anneme benzemiştim…
On ay önce, eteklerine yapışıp beni bırakmaması için gururunu ayaklar altına almış bir zavallı gibi yalvardığım kadına dönüşmüştüm. Ben oğlumu koruyamamıştım. Aynı benim anneme, Filiz Yalçın’a muhtaç olduğum gibi bana muhtaç olan çocuğuma sahip çıkmayı becerememiştim… O da mı becerememişti?
“Hanımefendi, hastanedeki yatış süreniz bitmiştir. Emniyete sevk edileceksiniz, yavaşça doğrulun lütfen.”
Kulağımın dibinden gelen, rahatsız ediciliğin aksine garip bir şekilde kulağa hoş bir tını veren peltek kadın sesiyle zihnimi boşaltıp sağ tarafıma döndüm. İki kadın bir de erkek polis duruyordu karşımda. Şaşkınlıkla yutkunurken burun deliklerimin kapandığını ve ağzımdan nefes aldığımı fark ettim. Hızla yutkunup tekrar dudaklarımı araladım.
Ben daha ne soracağımı bile toparlayamadan az önce peltek peltek konuşan polis beni hareket ettirmek için kollarıma doğru uzandı. Tam o sırada kapının açılırken çıkarttığı tiz gıcırtı kulaklarımıza doldu.
Gözlerini bana kilitlemiş bir şekilde içeri giren kişi Süreyya’nın ta kendisiydi. Çıldırtacak bir sakinlikle yürüyerek sedyenin hemen yanındaki misafir koltuğuna oturdu. Tekrar katil olacaktım galiba… Bana bakmayı sürdürerek kuruyan dudaklarını yaladı ve konuştu.
“Kapının önünde bekleyin.”
Satın alındıklarını yeni ayıktığım polislerin üçü de kendilerine karşı söylenen bu sözle -emir demek daha doğru olur- kapıya doğru yöneldiler. Arkalarından kapı kapandıktan sonra avucumun içinde sıkmaktan sapsarı kesilen tırnaklarımı rahat bıraktım ve ayağa kalkmak için yeltenecekken o Şam şeytanı, aklımı kaybetmemi sağlayabilecek türden bir cümle kurdu.
“Şu sürahiden bir bardak su ver.”
Üst ve alt dişlerimin kendi arasında verdiği müsabaka şimdi sona erecek ve ya üst, ya da alt dişlerimi sinirden ağzıma dökeceğimi hissettim. Tabii tercihim onunkileri dökmek olduğu için kasılmış olan çenemle uğraşmadan sedyeden doğruldum. Suyu doldururken içimden bardağı kafasında bin parçaya ayırıp beynini dağıtmamak ve bir beş saniye daha dayanabilmek için bildiğim tüm sabırları çekiyordum. Elimdeki bardağı borç almışçasına doldurduktan sonra kafasında nasıl parçalayacağımı bile çoktan hesapladığım kadına döndüm.
Görünen oydu ki bir şeyleri hesaplayan bir tek ben değildim. Oturduğu koltuktan kalkmıştı elinde ise bir zıbın tutuyordu.
Mavi gemi dümeni desenli bir zıbın… Oğlumun zıbını…
Gözlerim o küçük kumaş parçasına takılıp kalmıştı. Parmaklarımın bağı çözüldü, az önce hınçla kavradığım cam bardak büyük bir gürültü ile parkeye düşüp tuzla buz oldu. Ne ayaklarıma fırlayan -kanımın soğukluğu ile yarışamayacak ama yine de buz gibi tabirini kullanmaya değer olan- o soğuk su damlalarını ne de -yüreğimin içindeki yangının sıcaklığının yanından bile geçemeyecek ama alev gibi demeye yeterli olan- o sıcak cam parçalarını hissetmiyordum.
Karşımda duran kadının, oğlumun kokusunun sinmesine dahi izin vermediği kumaşı, kirli parmaklarıyla lekelemesine katlanamıyordum. Göz kapaklarımı tonlarca yükü tek seferde kaldırmaya çalışırcasına kaldırıp doğrudan onun gözlerinin içine diktim. Ağlıyordu. Ellerinde bir hareketlenme olmuştu. O an, öne çıkarana kadar arkada tuttuğunu fark etmediğim sol eline düştü bakışlarım.
Mavi pötikareli bir zıbın…
Kanlı bir zıbın…
“Cemal’in doğduktan sonra giydirdiğim… İlk kıyafet.”
Son iki kelimesini zorla bir araya getirip genzini temizledi ve tekrar o iğrenç sesini odada yankılattı.
“Üstündeki kan onun kanı… Oğlumun kanı.”
Vücudum titremeye başladı. Kulaklarıma basınç hücum ettiğini hissediyordum. O ise hızını kesmeden ağlayarak devam ettirdi sözlerini.
“Bir kara bela gibi çöktün ailemizin üzerine! Oğlumu öldürdüğün gün sana bir şey söylemiştim hatırlıyor musun, Ayça? Seni mahvedeceğim… İkimiz de çok net hatırlıyoruz bence-”
Arka arkaya kurduğu her bir söz, zihnimdeki son mantık kırıntılarını da kaybetmeme sebep oldu. Kulaklarımdaki basınç yerini beni sağır eden bir uğultuya bıraktı. Gözlerim… Onlar ise artık sadece tek bir şeyi net görebiliyordu. Cemal’i öldürdüğüm zaman olduğu gibi… Onun zehirli yüzünü görüyordum. Oğlumu benden çalan, benim katil olmamda sebebi olan o kadının yüzü kalmıştı bir tek.
O cümleyi bitiremeyecekti… İzin vermezdim. Beni oğlumdan mahrum bırakamazdı!
“Kimsiniz lan siz! Kimsin sen ha!”
İleri doğru atıldı bedenim. Aylar önce bana yaptıkları gibi en okkalısından bir tokat savurdum. Saatler önce benim olduğum gibi dizlerinin üzerine düşene kadar tokatlar savurmaya devam ettim. Diz kapakları yerle birleşince tüm gücümle, adeta zincirleri kopmuş bir canavarcasına geriye doğru ittim. Tıpkı bir karabasan gibi üzerine çıktım ve cani bir fani gibi gözüm dönmüş bir şekilde vurmaya başladım ardı ardına suratına. Benden kurtulmaya, bana karşılık vermeye çalıştıkça daha da sert yumruklar indiriyordum. Adeta daha çok çırpınsın da daha çok canı acısın istiyordum.
“Oğlumu geri vereceksin bana! Duydun mu? Bana bak bana! O it oğlunu toprağın altına soktuğum gibi seni de sokarım hiç gocunmam! Oğlumu senin o pis ellerine bırakmam lan!”
Burnundan fışkıran kanlardan fırsat bulup çığlık atarak yardım istemeye çalışıyordu. Kaç dakikadır karabasan gibi üzerine çıkıp dövdüğümü ve kaç dakika daha bu şekilde dövebileceğimi bilmiyordum. Tek bildiğim içimde yanan alevdi, beni öldürmekten daha çok ıstıraba mahkûm bırakan alevler… Her vuruşumda biraz daha artıyordu o alevler besliyordu, yeniliyordu kendini.
Fiziken ve ruhen çökmüştüm artık. Tırnaklarımı o zar zor sesler çıkardığı boynuna geçirdim. Altımda çırpınan ellerinin farkındaydım, belki de ölecekti onun da farkındaydım ama yapamıyordum, ayıramıyordum ellerimi boğazından. Onun yapamadığını yaptım… Var gücümle sanki koca bir ejderhaymış da içimde biriktirdiğim alevi püskürüyormuşçasına ağlayarak çığlık sesimi boş odada son kez yankılattım.
“Yeter! Yeter! Yeter lan yeter! Yeter…”
⛓️
“Yeter babacım, yeeter! Karnım ağrıdı güblebten!”
Gömleğinin kollarını sıyırıyormuş gibi yaparak daha da keyifle gıdıklamaya başlamıştı adam, kanepedeki küçük kız çocuğunu. Kahkaha atmaktan nefes nefese kalmıştı, bebek dişleri sallanan kız. Sık bukleli saçları terden yüzüne yapışmıştı. Adamın işten yeni eve döndüğü her halinden belli oluyordu. Kırışık gömleği, çamur damlaları ile renklenen paçaları ve karışık saçları onu hemen ele veriyordu. Tüm günün yorgunluğunu ise parmaklarının arasında gülerek çığlık atan kızının sesi ile atıyordu.
Küçük kız, biraz nefes alsın diye durmuştu parmakları ve aynı anda tüm gülme çizgileri soluvermişti. Yalandan bir kızgınlık takmıştı suratına.
“Demek ben yokken Oralet ile oynamadın öyle mi küçük hanım…”
Oralet diyerek hitap edip ikisinin de anında aklında beliren şey bir gırgırdı. Kaplumbağa şeklinde, aynı küçük kızın babasıyla beraber kahvehaneye gittiğinde içtiği portakallı oraletin renginde bir gırgırdı. Küçük kız, bu gırgırı babasının kendisine büyük bir hevesle aldığını çok iyi hatırlıyordu, hatta ismini de babasıyla birlikte otuz dakikalık bir tartışma sonucunda bulmuşlardı ama daha yeni yeni bazı sesleri keşfedip sürekli bir şeylere benzetme çabası olan bu kız, birkaç gün sonra bu kaplumbağanın çok yaşlı olduğuna kanaat getirmişti. Gırgırın tekerleklerinin yere sürtünürken çıkardığı o gıcırtılı sesi keşfetmişti çünkü… Artık Oralet, onun için yaşlı bir kaplumbağaydı ve küçük kız yaşlı oyuncaklarla oynamayı sevmezdi, onların dedesi gibi yorulunca nefes nefese kaldığını ve bu yüzden o gıcırtıları çıkarttığını düşünürdü. Yine de bunu babasının yüzüne karşı asla söyleyemez, onun o hevesli ve mutlu yüzünü düşürmeye kıyamazdı.
“Ben yaşlı oyuncaklarla oynamam” diyerek babasını üzmek yerine, suçu tamamen Oralet’in üzerine atmayı daha mantıklı bulmuştu.
“Hayır, babacım Oralet bana iftikaattı!”
Baba, minik kızının çat pat konuşmasına kayıtsız kalamamıştı sesli bir kahkaha döküldü dudaklarından. Ardından hızlıca kızın iki elini de bileklerinden birleştirip sıkıca kavradı.
“Nayır! Yalan söylüyorsun! Demek Oralet’e iftika attı diyecek kadar gözün döndü. Minik hain seni!”
Küçük kız, babasının bu abartılı oyunculuğu karşısında kıkırdamamak için dudaklarını birbirine bastırdı. Bileklerini kavrayan ama bir o kadar da gevşek duran sıcacık ellerin altında, kendini dünyanın en güzel oyunun içinde hissediyordu. Gözlerini kocaman açıp babasının oyununa aynı ciddiyetle karşılık verdi.
“Ben suçsuzum hâkim bey! Her şey o gıcırtılı Oralet’in suçu! Gerçekten suçsuzum ben.”
⛓️
Çocukluğumun o şen şakrak kahkahası, aniden parmak uçlarıma kadar yayılan buz gibi bir irkilmeyle kesildi. Babamın şefkatle bileğimi kavradığı parmaklarının yerini, gerçek dünyanın soğuk ve yabancı elleri almıştı. Kâbus gibi çöken bir ses, beni kriz geçirirken sığındığım o çocukluk hatıramdan tam anlamıyla ayırmaya yetmese de sert bir şekilde sarsmıştı.
“Arkadaşlar, ikiniz de emniyete kadar eşlik edin hanımefendiye. Ben, Süreyya Hanım ile ilgilenirim. Hadi, çabuk olun!”
“Ben… Ben, suçsuzum ha-hâkim bey. Her şey o gı- gıcırtılı Oralet’in suçu… Gerçekten, gerçekten suç- suçsuzum ben.”
Bir insan, kaç defa düşebilirdi? Kaç defa ölebilirdi? Kaç defa kendinden nefret edebilirdi? Ben, sayamadım. Çok kez düştüm, çok kez öldüm, çok kez kendimden nefret ettim ama sadece bir kere kaybettim. Bugün… İlk defa devasa bir yenilgi yaşadım. Bir uçurumun kenarından attılar benim ruhumu, kalbimi, bedenimi. Kopardılar beni diğer yarımdan, hala göbek bağı düşmemiş olan yavrumdan. Daha sarılamadan, öpemeden, koklayamadan, ismini bile koyamadan kayıp gitmişti parmaklarımın arasından. Sahi ne olacaktı oğluma? Öldürürler miydi? Yoksa yanlarında mı yetiştirirlerdi? Hiçbir fikrim yoktu, gerçi benim yanımda yatamadıktan, annesinin sütünü içemedikten sonra bunların bir önemi de yoktu.
Bileklerimdeki kelepçe, kollarımdaki eller beni öylesine derin bir yerden kavramış ve sıkıyordu ki babamın gevşekçe tutup, sorguya çektiği anlara uzaktan yakından benzemiyordu. Benzemesini de istemezdim. O, eşsiz anılarımı bu içinde boğulduğum zifiri karanlığa mahkûm edemezdim. Kelepçe bileğimdeki ağırlığını her geçen saniye daha çok hissettirmeye başlamıştı. Bileklerim ağırlaştıkça, ben o portakallı oralet rengindeki, kaplumbağa şekilli gırgıra daha sıkı sarıldım zihnimde. Hastanenin bahçesindeki binbir farklı düşünceyle bana bakan insanların arasından geçip zırhlı araca bindirildiğimde dünya ile olan tüm bağım koptu. Artık ne babamın kollarındaydım, ne İdil’in omzuna yaslıydım ne de oğlum kucağımdaydı… Aracın demir kapılarının kilitlenme sesi ile hayatımın üzerine kalın bir örtü serilmişti. Ben ise koca bir yenilgiyle hedefimiz olan emniyete varana kadar tek bir şeyi tekrarlayıp durdum.
“Gerçekten suçsuzum ben…”
⛓️
Sarp Karan’dan
“Geç lan, şerefsiz seni! Müdür izin verecekti de, o copla seni bu emniyetin önünde gebertene kadar titretecektim, soysuz!”
Sorgu odasına en son alınan kişi olmuştum. Diğerlerinin dediğine göre kimse tek laf etmemişti. Ben de onlara ayak uydurarak oyunum gereği, hiçbir şey söylememiştim. Nasıl olsa bir yere kaçtıkları yoktu. Şu operasyon biter bitmez tüm kimyasal silah kaçakçılığı yaptıkları yollara gömecektik hepsini ama şimdilik cefasını çekme sırasıydı.
Enseme uygulayabildiği kadar baskı uygulayarak, koridorda bağıra çağıra beni yürüten kişi, emniyetteki acemi polislerden biriydi -ki acemi olması bir şeyi değiştirmiyordu-. Baş Müdür’ün bile benden haberi yokken, bu köseliği ile Anıl Ege’yi andıran çocuğun bana karşı, yani bir teröriste karşı çektiği muamele takdir edilesiydi fakat ben yine de bu durumdan kaynaklanan memnuniyetimi belli etmemeliydim. Yüzüme aptal ama bir o kadar da belli belirsiz duran bir sırıtış yerleştirdim.
Sorgu odası, emniyetin birinci katında bulunuyordu. TEM bölmesi ise hak ettikleri gibi zeminin altında, eksi birinci katta yer alıyordu. Merdivenlerden üçer beşer inerek zemin kata inmiştik ki, katta bir hareketlenme görüldü. Beni tutan polisin de dikkatini çekmiş olacak ki durmuş ve ben de dâhil birçok kişinin olduğu gibi dikkatle girişi izlemeye başlamıştı fakat çoğu kişinin beklemediği görüntü ortaya çıktı.
Aralık olan kapıdan gördüğüm kadarıyla zırhlı araçtan bir kadın inmişti.
Çelimsiz bir kadın…
Bir suçlu olamayacak kadar kayıp bir kadın…
Dibimdeki polisin dikkatinin hiç dağılmamasını istiyordum. Belki de ilk defa kader benden yana oluyordu çünkü saliselik bir bakışımda polisin daha da çatık kaşlarla bileklerinde kelepçeyle bize doğru gelen kadına baktığını görmüştüm.
Kadın, sonunda giriş kapısından içeri girdiğinde daha net görüş açıma alabilmiştim. Kendi vücut dilinin sakinliğinin aksine saçları bir o kadar hırçın, gür ve uzun buklelere sahipti. Teni, tıpkı bir ay gibi bembeyazdı, hatta öyle ki polislerin kollarını sıktığı yerlerde parmak izleri belli oluyordu. Yüzü ise… Onu göremiyordum. Başı, az önce benim bulunduğum konumda olduğum gibi yere eğikti. Tek fark, karşımda duran bu kadının ensesinden uygulanan bir baskı yoktu. Kendi hür iradesi ile eğmiş gibiyordu başını.
Ben bunları analiz edene kadar yeni bir hareketlenme başlamıştı giriş kapısının önünde. Bu hareketlenme az öncekinin iki katıydı. Haberciler, magazinciler, kameramanlar ne ararsan şu an sürü ile kapının önündeydiler. Hepsi bir ağızdan konuştuğu için pek bir şey anlayamıyordum ama aralarından bir ismi seçmişti kulaklarım.
“Ayça Hanım! Açıklama yapın lütfen Ayça Hanım!”
İsmi Ayça’ymış…
İsmini o kalabalık sayesinde çabucak öğrenebildiğim kadın benim dibimde bitmişti. Polislerin seri adımları yüzünden, bir kere yüzünü görebilmek için verdiğim savaşı kaybetmiştim fakat keskin kulaklarım sağ olsun, kadının dudaklarının arasından fısıltı ile çıkan tek bir şeyi duyabilmiştim…
“Her şey o gıcırtılı Oralet’in suçu, benim çocuğumu kaçırdı…”
Gıcırtı ve Oralet’in birbirleriyle ilişkisi neydi? Çocuğu mu vardı? Neydi bu kadının suçu? Kimdi o, ünlü biri mi? O zaman ben neden daha önce görmemiştim? Bunlar gibi bir sürü gereksiz soruyla dolmuştu zihnim ama asıl zihnimde dönmesi gereken soru kadın, iki yanındaki polislerle beraber merdivenleri çıkarak, görüş açımdan kaybolduktan sonra ortaya çıktı.
Neden bu kadar dikkatimi çekmişti bu suçlu?
______________________________________
KESTİMMM!!! Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olmuştur. Buraya kadar okuyan, beğenen, seven ve yorum yapan herkese teşekkürlerr! 🌷💜
- Bu bölümde aslında benim soracağım ve sizlerinde konuşacağı baya bir sahne detay var ama ben tek tek sormak yerine sizin içinizi satır aralarına dökmen izi istiyorum bu sefer...😻
O zaman hepinizi seviyorum diyorum ve kaçıyorumm! Hoşçakalın, takipte kalın! 💫🦢
Bölüm etkileşimi
