2. bölüm / 12
DİSİPLİN HÜCRESİ1. BÖLÜM: DİP
Bölümler 12Şu an: 1. BÖLÜM: DİP
- 1 GİRİŞ528 kelime
- 2 1. BÖLÜM: DİP2.489 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. BÖLÜM: BABAM BENİMLE!2.968 kelime
- 4 3. BÖLÜM: SANA YAZIKLAR OLSUN!2.106 kelime
- 5 4. BÖLÜM: KANLI KARAR1.933 kelime
- 6 5. BÖLÜM: BİTTİ!2.240 kelime
- 7 6. BÖLÜM: FIRAT ERTEM2.744 kelime
- 8 7. BÖLÜM: ZAFER!3.128 kelime
- 9 8. BÖLÜM: İSİMSİZ KAHRAMANLAR2.590 kelime
- 10 9. BÖLÜM: ADI MEÇHUL, SONU MUAMMA: SARP KARAN SANCAK2.360 kelime
- 11 10. BÖLÜM: BOŞ KALAN KUCAK...2.886 kelime
- 12 11. BÖLÜM: BAŞKENTİN SOKAKLARI2.519 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ayça'dan
Koruyamamıştım kendimi, yapamamıştım… Bir ev kedisiydim ben, bana hiç karanlık sokakları göstermemişlerdi. Birden kendimi bu karanlık ve çıkmaz sokakta bulmuştum, beni öylece, hiç düşünmeden atmışlardı... Sudan çıkmış balıktan farkım yoktu. Dün gece o adamı durduramamıştım… Daha adını bile nikâhta öğrendiğim o adamla evlenmiştim.
Dün gece…
O kadar kızgınım ki bu dünyaya, anneme, dedeme ama en çokta kendime… Bana evcil bir kedi olmamı söylemişlerdi, bende hiç sorgulamadan olmuştum. Belki de onlara olan sevgimden dolayı bu kadar hızlı kabullenmiştim evcil bir kedi olmayı. Onlar ne derse yapmış beni hangi yöne çevirirse o yöne dönmüştüm. Canım acıyordu, hem de derin bir bıçak yarasıymışçasına çünkü her insanın sahip olduğu tek bir hayat vardı ve bu mahvolan hayat benimkiydi. Daha yirmi dört yaşımda, mahvetmişlerdi hayatımı…
Üstümdeki çarşafı biraz daha çekmiştim kendime, şuan bu yatakta böylece yok olmak istiyordum, bir daha çözülmemek üzere buz kesmek, nefes alamamak… Eminim şu an ki durumumdan daha az ızdırap çekerdim.
Aniden kulaklarıma dolan sesle kendime gelip, sanki gözlerimde bir perde varmış gibi, saatlerdir izlediğim ama farkında bile olmadığım beyaz duvarı yeni görmüştüm. Ses kapıdan gelmişti ve cevabımı beklemeden biri içeri girdi. “Oğlum, biraz daha uyusun dedi diye çağırmadık kahvaltıya seni. Ben çıkıyorum bir arkadaşıma gideceğim, en geç saat beş gibi gelirim, evde birini bulamazsan diye haber vereyim dedim Ayça.”
Evlendiğim adam yani Cemal Bozdoğan’ın annesi, Süreyya Bozdoğan’dı. Oğlu kısa sürede göstermişti bana nasıl bir karaktersiz olduğunu ama kadın hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dış kapının çarpılma sesi geldikten sonra yavaş yavaş kaktım yataktan. Geceliklerimden kurtulup üzerime kıytırık bir pantolon ve tişört geçirdim. Her sabah olduğu gibi bu sabahta, resmen koyun yününe dönüşen kıvırcık saçlarımla cebelleşerek aşağıya indim.
Mutfakta kahvaltı masası hala kurulu duruyordu, bir kuş sütü eksikti masada. Aklıma isteme günümde Süreyya Hanım’ın bana “Sen bizim değerlimiz, kızımız olacaksın.” Dediği gelmişti, bir süre öylece baktım kurulu sofraya. Bu muydu şimdi benim değerim! Yediğim önümde yemediğim arkamda olan yemekler miydi benim değerim? Ya da renk renk, çeşit çeşit kıyafetler mi, yoksa pahalı takılar mı? Bu muydu onlar için “değer” denilen şey? Sevmediğim, istemediğim bir adamla evlendirilmiştim, ne kadar değerli olabilirdim ki?
Evin bahçesine açılan boydan cam kapıya yaslanıp, dışarıyı seyretmeye başladım. Bu kadar kolay mıydı yani… Dün gece olanlar, tüm hayatım boyunca sürecek miydi böyle? Kurtulmalıydım orası kesindi ama kaçarsam, aynı dedemin beni defalarca bulduğu gibi bunlarda bulacaklardı… Hem kaçtım diyelim nereye gidecektim? Benim İdil’den başka gidebileceğim kimsem yoktu. İdil, benim bebeklikten beri arkadaşımdı. Gerçi İdil, şu an Bursa’daydı ve kendine hayallerinde ki gibi güzel bir düzen kurmak istiyordu, eminim ki yakında işe de girecekti. O hayatında ki düzeni sağlamaya çalışırken ona kendi sorunlarımdan bahsedip onunda hayatını alt üst etmem doğru olmazdı.
Telefonumun çalmasıyla yaslandığım camdan omzumu çekip, dikleştim.
Deliham Arıyor…
İyi insan, lafının üstüne gelir derlermiş... Bugün yüzümü güldürebilecek tek şey İdil’di. İhtiyacım vardı ona, hem de çok… Onu daha fazla bekletmeden yeşil simgeyi sağa kaydırıp, aramayı açtım.
“Alo, ne yapıyorsun Ayça’m?”
“Hiç-"
“Sana müthiş bir haberim var, bil bakalım ne? Aman ya da boş ver, dayanamayacağım. Bana…Bana iş teklifi geldi!”
“Ne! Ayy… İdil gerçekten mi?”
“Evet, başvuru yaptığım şirket geri dönüş yaptı, hala iç mimar olarak bizle çalışmak ister misiniz, dedi. Bende, tabii, dedim. Biliyorum şimdi diyeceksin ki kendini biraz ağırdan satsaydın ama resmen şans ayağıma geldi, risk alamazdım kızım.Yarın yüz yüze görüşmeye gideceğim!”
“Çok sevindim ya, inanamıyorum. Başarılı arkadaşım benim. Umarım müthiş geçer görüşmen.”
“İnşallah canım. Babam arıyo…”
“Neyse tamam, sen Ulvi amcaya da güzel haberi ver, sonra konuşuruz.”
“Olur. Hadi öptüm seni!”
İlk kapatan o olmuştu, heyecandan cümleleri bile nefes nefese bitirmişti. En azından artık bir tarafım mutlu olmuştu. İdil, ortaokul zamanlarımızdan beri iç mimar olmayı kafaya koymuştu, şimdi ise bölümünü bitirmişti ve işe başlayacaktı. O hep başarılı ve çalışkan bir kızdı. Ben ise liseyi bitireyim de kurtulayım kızıydım. Öyle de yapmıştım, lise biter bitmez okulu bırakmıştım. Şimdiki aklım lise bittiğinde olsaydı, dedeme kulak asmazdım, dersleri ne kadar yapamasam da üniversite için diretirdim, ne olursa olsun okurdum. Böylece bana hiçbir şeyi zorla yaptıramazlardı. İstediğim zaman çıkar giderdim, ayaklarımın üzerinde dururdum…
Herkesin hayatta tutunduğu dalları vardır. Benimde idil ve babamdı. Babamı, lisenin ilk yılında kaybetmiştim. Tek İdil’im kalmıştı. İdil, mutluysa benim bir yanım zaten mutluydu… Şimdilik ona bu evlilik durumumu söylememeliydim, kızın hayatı tam yoluna girmişken olmazdı. Böyle bir bencillik yapamazdım. Şimdilik tek başıma neler olacağını görmem lazımdı. Belki biraz daha konuşursam beni anlarlar ve Cemal benden boşanırdı…Yaşanılanlar aklımdan silinemeyecekti ama tüm hayatımın böyle devam etmesi, her gün, dünü yaşamak demekti…
⛓️
(Bir ay sonra)
“ Kapat kapıyı Ayça!”
“Sorun ne? Senin sorunun ne Cemal! Bir ay oldu, bir ay be! Çok mu az geliyor kulağına! Her gün sevmediğim bir adamın suratını görmek, onunla evli olmak, senin için çok basit bir şey mi Cemal?”
Sözüm biter bitmez yediğim tokatla tutunamayıp yere düşmüştüm. Hemen ardından gözyaşlarımda bana eşlik etmişti. Beni ağlatan yanağımın acısı değildi, kalbimin acısıydı… İlk haftalar annem gelir sanmıştım, dayanmaya çalışmıştım. Annem beni burada bırakmaz, demiştim hep kendime. Kreşi sevmeyen ve annesinin kendisini oradan almaya gelmesini dört gözle bekleyen bir çocuk gibi beklemiştim onu… Sonuç ise bir hiçti, ne annem ne de dedem gelmişti. Unutmuşlardı beni resmen, tek kalemde silip atmışlardı. Artık onların kızı değildim, duymaktan nefret ettiğim o soyadını taşıyordum, ben artık sadece Bozdoğanların geliniydim.
“Bence evli olduğuna en kısa sürede alışsan iyi olur! Yastığını da kanepeden al ve yatağa koy!”
Yanımdan benden iğrenircesine geçip, çıkmıştı odadan. Söylediği bu son sözle artık daha fazla dayanamadım ve bağıra çağıra içimde tuttuğum her şeyi haykırmaya başladım. Kendimi kaybetmiştim resmen…
“Allah hepinizin belasını versin! Bu eve geldiğim güne lanet olsun! Lanet olsun! İnsanmısınız siz be!”
O adamın bana el kaldırışları, annemin beni öylece bırakıp bir daha aramaması… Hepsi çok ağrıma gidiyordu. Dışardan bakanlar eminim ki şöyle görüyordu; zengin ve saygın, Yalçın ailesinin kızı, kendileri gibi hatta daha itibar sahibi olan Bozdoğan ailesine gelin gitti. Onlar için ne kadar güzel ve hayranlık uyandırıcıydı. Oysa ben tüm bu görünen tozpembe duvarların ardında bir cehenneme hapsedilmiştim ve beni ne duyan vardı ne de gören…
Bir süre sonra, çığlıklarımdan bıkmış olacak ki, Süreyya Hanım diğer oğluyla yani Kenan ile beraber odaya girdi. Bu eve ilk geldiğim gün giydiği takım üstündeydi, gri renkte kumaş pantolonu ve aynı renge sahip ceketin içinde, bıkkın bakışlarıyla odadaki gerginliği arttırıyordu. Takımı ile bütünleşme çabası veren gri, küt kesim saçlarını elinin tersiyle omzunun arkasına iterek yanıma ilerliyordu. Yanındaki Cemal’den sadece üç yaş büyük olduğunu öğrendiğim otuz üç yaşındaki oğlu Kenan ise hem kişilik hem de dış görünüş olarak Cemal’den halliceydi.
“Yine kriz geçiriyor, ne bitmez krizin var senin de… Ben doktorunu arayıp geleceğim. Kenan, oğlum sen kapıyı kitle çık.”
Bu ne demekti şimdi, pardon? Uyguladığı muamele ile daha da köpürmüştüm.
“Beni bu krize sokan sizsiniz! Vicdansızsınız! Allah belanızı versin! İçmeyeceğim o ilaçları da, boşuna getirmesin, yetti artık anladınız mı?”
Kenan annesinin dediğini yapıp çıktı, evlendiğimden beri günlerim böyle geçiyordu. Bu son bir hafta da dört kilo vermiştim, her yerim morarmıştı ve sık sık krizler geçiriyordum. Çok geçmeden çağırdıkları doktor gelip sakinleşmem için iğne yapmıştı. Önce vurup hakaret ediyorlar, çıldırtıyorlar insanı sonra ilaç dayatıyorlardı. Çözüm müydü bu? Gözlerim yavaş yavaş kararıyordu. Belki de kriz geçirmeyi sırf bu yüzden sevmeye başlamıştım. Çünkü en azından yaklaşık bir saat kadar buradan uzaklaşıyordum.
Cehenneminde molaya ihtiyacı vardır...
⛓️
Pembe bir uçan balon… Üstünde, iki bin sekiz yılının meşhur çizgi filmi Winx’ten, Flora’nın resmi olan bir uçan balon… Satın almış, elime tutuşturuyordu babam. Sonra diz çöktü minik ellerimi tutarak, ardından konuşmaya başladı, o özlediğim sesiyle. “Benim kızım ister de ben almazmıyım? Bu hayatta benim için senden daha önemli hiçbir şey yok Ayça’m. Melek kızım benim.” Babamın saçlarını okşadım elimle, hep yaptığım gibi… O hayal meyal hatırladığım saçlarını… “Seni kocaman seviyorum baba, kocaman!” Sonra güldü, içimi ısıttı o gülüşü. Bende gülerek sıkı sıkı tuttum babamın elini. Hep güvende hissettiren elini… Sonra yürüdük uzaklara doğru, tanımadığım bir eve girdik. Kayboldu babam, sonra ben, ardından da Flora…
⛓️
Yıllardır uyuyormuş gibi gözlerimi ağır ağır açtığımda yatağın karşısındaki aynadan günler önce görmediğim bir tebessümle karşılaştım. O kadar güzeldi ki görüntü… Galiba hep ağlayan, bağıran, hırçın Ayça’yı zamanın derinliklerinde, kimsenin bulamayacağıbir yere gömmek istemiştim. “İyi misin Ayça’m?” Gelen ses ile kafamı aynadan çevirip karşıdaki sandalye de oturan babama çevirdim. Son iki haftadır babamı görüyordum. İlk zamanlarda kötü hissetmiştim, içten içe delirdiğimi sanmıştım, gerçekle düş arasında gidip geliyordum ama gerçekten babam yanıma gelmişti, bunu ne kadar inkâr etsem de öyleydi. Ben banyodan çıkınca benim saçımı tarayıp örüyor, kahve yaptığımda ona da yapıyorum, oda içip bitiriyor ve Cemal ile annesi bana kötü davranınca banyoya gidiyorum, oda yanımda gelip ağladığımda bana peçete veriyor. O benim hep yanımda ama bir türlü bu eve nasıl girdiğini anlamıyordum. Sorunca da söylemiyordu... Fakat artık şunu biliyordum babam ölmemişti, yalan söylemişti belki de dedem ve annem bana olamaz mı? Yatakta oturur pozisyona geldim. “Baba ben bu adamın evinde daha fazla durmak istemiyorum. Gidelim? Daha neyi bekliyoruz ki?” Sandalyeden yavaşça kalktı ve hiç üstünden çıkarmadığı kahverengi ceketinin yakalarını sakince düzeltti.
“Şimdi gidemeyiz kızım. Biraz daha dayanman gerek.”
“Neden ya, niye şimdi gidemiyoruz! Öleceğim biraz daha bu evde kalırsam, görmüyormusun?”
Ben bağırmaya başlayınca yavaşça giyinme odasının kapısını açtı ve içeri girdi. “Nereye? Baba, dur!” Ayağa kalkıp kapıyı tekrar açtım. Yoktu, neredeydi? Gitti mi? Bırakmazdı o beni. “Aşağıda mısın baba? Bekle geliyorum, dinlemelisin beni!” Aşağıya indim, Süreyya Hanım koltukta oturuyordu. Tüm odalara bakmalıydım, gitmesine izin veremezdim. “Baba, neredesin? Özür dilerim, gel! Baba! Neredesin ya?”
Süreyya Hanım ben balkona bakarken merak edip, yanıma gelmişti.
“Ne oluyor Ayça?”
“Babamı gördün mü? Dışarıya mı çıktı?”
“Ne babası, ne diyorsun sen?”
“Kahverengi bir ceket vardı üstünde, uzun boylu
bir adam. Babam o benim, nerede o?”
“Baban ölmemiş miydi senin, Filiz Hanım öyle söylemişti? Sen iyice kafayı sıyırdın ha.”
“Ölmemiş işte en başından beri yanımda o, sadece size gözükmedi onu evden çıkarmayın diye. Bırakın beni, arayacağım onu!”
Ben kapıya doğru yürürken Süreyya Hanım'da ağızında bir şeyler geveleyerek peşimden geliyordu. Ayakkabılarımı giyinmeye başlayınca beni durdurmaları için Cemal ile Kenan’a sesleniyordu. Kim gelirse gelsin umurumda değildi, babamı bulmam lazımdı. İkinci defa kaybedemezdim. Tam kapıyı açtığımda nedenini bilmediğim şiddetli bir baş dönmesiyle sarsıldım ve dengemi sağlayamayıp yere yığıldım.Tek duyduğum şey Süreyya Hanım’ın çığlık sesiydi.
⛓️
Burnuma gelen ağır hastane kokusuyla gözlerimi açmaya başladım. Evet, hastaneye de düşmüştük, hadi hayırlısı cidden… Bir süre kafamı toplamak için odada boş boş gezdirdim gözlerimi. Hatırlıyordum, en son babamı bulmak için dışarıya çıkacaktım sonra başım dönmüştü ve bayılmıştım. Gerçekten benim engellerim ne annem, ne dedem, ne Cemal ne de Süreyya cadısı… En büyük engelim kaderim galiba, neden hiçbir şey istediğim gibi ilerlemiyor ki? Hatam nerede?
Ben böyle kaderime karşı günlük sitemimi yaparken kapının açılmasıyla iri yapılı, gözlüklü, beyaz önlüğünden doktor olduğunu anladığım, sarışın bir adam girdi içeriye. Sıcak gülümsemesine benden karşılık aldıktan sonra konuşmaya başladı. “Nasılsınız Ayça Hanım, kendinizi iyi hissediyor musunuz?”
Sinirimi bozuyordu artık şu “iyi misin?, nasılsın?” soruları çünkü son günlerde milyonlarca kere bu soruları duymuştum ve cevabı can sıkıcı bir şekilde her zaman aynı kalmaya devam ediyordu. Gülmeyle karışık konuşmaya başladım.
“Topluca beni bir salsanız iyi hissedeceğim de, işte...”
“Anlayamadım tam olarak, Nasıl yardımcı olabilirim size?”
Sen bana yardımcı olamazsın çakma Johnny Bravo. Sana anlatacağım her şey, benim zararıma olur.
“Ben iyiyim, iyiyim… Neyim varmış benim, niye birden bayılmışım doktor bey?”
Sorduğum soruyla geldiğinde verdiği sıcak tebessümü yine göstermişti bana ama benden karşılık alamamıştı bu sefer. Ben ona hala sorgularcasına bakarken o derin bir nefes verip öyle konuşmaya başladı.
“Tebrik ederim Ayça Hanım. Bir haftalık hamilesiniz, gözünüz aydın.”
Ne!...
“Ne… Siz ciddi misiniz yani karıştırmış olmayasınız sadece başım döndü başka hiçbir şeyim yoktu.”
Şu an damarlarımdaki kanlar çekilmişti, sapsarı kesmiştim, gözümden yaş dahi gelemiyordu. Vücudum yaşadığım şoka tepki veriyordu resmen. İğreniyordum kendimden gerçekten, ben o pislik adamın çocuğunu taşıyordum karnımda. Allah’ım lütfen bu bir rüya olsun, doğru olmamalı lütfen… Kaldıramam ben bunu.
“Hayır, efendim karıştırmadım ayrıca bir hafta-“
“Nasıl ya! Hayır… Hayır, ben istemiyorum… Aldıralım, hemen aldıralım!“
"Yani bebeğin babasına sormadan aldırılmasını önermem. Belki şuan duygusal olan, ani bir kararınızdır bu ama siz, ben yine de aldırmak istiyorum derseniz bunun içinde babanın haberinin olması gerek, Ayça Hanım.”
Onlar bilmemeliydi eğer onlar öğrenirse bebeği aldırmama asla izin vermezlerdi, hatta boşanmamaya olan kararı daha fazla kesinlik kazanırdı Cemal’in. Hayatımın sonuna kadar bu çileyi çekmek zorunda kalırdım.
“Aslında sakinleşmem gerek doktor bey, dediğiniz gibi bir an duygularım karıştı ve ne tepki vereceğime tam hâkim olamadım. Sizden bir şey rica etsem olur mu?”
“Tabii…Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Kocama ve ailesine yani kapının önündekilere, hamile olduğumu söylemeseniz. Tansiyonu falan düşmüş derseniz çok mutlu olurum. Onlara evde kendim söyleyerek sürpriz yapmak istiyorum da…”
“Pekâlâ… Çoğu anne benden böyle şeyler talep eder, çok güzel düşünmüşsünüz. Allah şimdiden analı babalı büyütsün. Beyaz yalan işi bende Ayça Hanım, hadi siz şimdi istirahat edin.”
Sadece başımı yavaşça sallamakla yetinmiştim. Pencereden onlarla konuşmaya başladığını gördükten sonra tekrar doğrulduğum yere uzandım.
Kocaman bir çıkmaza girmiştim ve eğer buradan çıkamazsam kendimi kaybedecektim. Her şey artarda gelmişti ama şu an ilk çözmem gereken sorun bebekti. Yardıma ihtiyacım vardı, tek başıma halledemiyordum. İdil! Onunla konuşmalıydım çünkü buradan dönüş yoktu artık çünkü belli ki Cemal beni isteyerek boşamayacaktı. Titreyen ellerimle aradım İdil’i. Her yerimden soğuk terler akıyordu resmen. İlk çalışta açıldı arama.
“Efendim Ayça?”
“İdil, benim sana bir şey söylemem lazım!”
“Senin sesin niye böyle kız… Söyle hadi.”
“İdil beni zorla evlendirdiler, yaklaşık bir ay önce falan… Defalarca kaçtım, saklandım, anneme yalvardım ama olmadı.”
“Ne! Sen saçmalıyorsun! Bir ay mı? Ayça, şakaysa eğer-“
“Şaka değil. Keşke şaka olsaydı. Sana söylemedim çünkü evlendiğim gün seni bir şirket mülakata çağırmıştı. Bende ta oralardan kalkıp gelme önce bir işini tam olarak al sonra eğer ben boşanamazsam ararım dedim. Ama öyle olmadı İdil, boşanamadım. Çok kötü bir şey oldu İdil!”
“Kamera şakası falan mı, beni mi deniyorsun Ayça! Biz bir aydır senle kaç kez konuştuk neden anlatmadın! Hayır ya aklımı yitireceğim şimdi, konuşsana!”
“İdil,ben hamileyim.”
Hıçkırıkla karışık bir şekilde ağlıyordum şuan patlamıştım artık. İdil’den ses gelmiyordu ve bu da daha çok utanmama, daha çok kendimden iğrenmeme sebep oluyordu. Kesik kesik ve kısık çıkan sesimle konuşmaya çalıştım.
“İdil… Ben, ben biliyorum çok iğrencim şu an ama bunların olmaması için çok direndim ben, çok dayak yedim, çok yalvardım, bir sürü kriz geçirdim ben… Bana bir sürü ilaç verdiler. İdil…Babam geldi ama beni almadan gitti İdil. Onu durdurmak çok istedim ama tutamadım onu ben. Allah benim belamı versin ya…”
Hiçbir şey dememişti… Ama bu sefer o ağlıyordu. O iğrenmezdi benden, o benim candan öte kardeşimdi. Oda bana yardım edemezse gideceğim, sığınacağım başka bir limanım yoktu… Zorla çıkan sesiyle konuştu.
“Bekle beni ilk uçakla geleceğim o zamana kadar sakın hiçbir şey yapma! Duydun mu beni Ayça, sakın!”
“Özür dilerim İdil, anlatmadığım için…”
“Kes sesini be! Konu bu mu geri zekâlı, ağlamayı da bırak. Bekle sadece tamam mı?”
“Tamam.”
Bir bebeği öldürmeyi istemek ne kadar doğru bilmiyorum. Bencil mi davranıyordum onu da bilmiyordum ama şunu biliyorum ben daha yirmi dört yaşındayken, bu şerefsiz adamla yaşamak ve ondan bir bebek sahibi olmak istemiyorum…
“Dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.”
Charles Bukowski
_______________________________________
Bölüm sonu...🌷İşte, Ayça'nın hikayesine sağlam bir ayak bastınız adımlarınızı daha da arttırmanız dileğiyle🐞 Okuyan, beğenen, yorum yapan herkese çok teşekkürlerrr, satır aralarına bekliyorum. Diğer bölümde görüşmek üzere🪶
- Sizi en çok hangi sahne etkiledi?
- Süreyya, Cemal ve Kenan hakkında neler düşünüyorsunuz?
- Bebek meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz (aldırmalı mı, aldırmamalı mı?)
Bölüm etkileşimi
