3. bölüm · DİSİPLİN HÜCRESİ
2. BÖLÜM: BABAM BENİMLE!
Ayça'dan
Kapının çıkardığı hafif gıcırtı sesiyle birlikte kafamı o yöne doğru çevirdim. İtiraf etmeliyim ki, Küçük Emrah kılığında kaşlarıyla yanıma gelen bir adet Cemal beklemiyordum. Hiçbir şey demeden sadece izledim. Onu ilk defa böyle gördüğüm için ne yapacağını merak ediyordum. Sedyemin yanındaki koltuğa oturdu ve derin bir iç çekti. "Ayça ben çok pişmanım, özür dilerim..." Devam etmesini ve sözünü bitirmesini bekledim ama konuşmadı. Evet, onca yaptığı şeyden sonra çok pişmanmış ve özür dilermiş... Bakmaya devam ettim. Gözlerimde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. Sadece baktım. Tavrıma karşı bir an kaşları çatılır gibi oldu sonra düzelip tekrar konuştu.
"Bir şey demeyecek misin?"
"Ne demeliyim?"
"Bak, biliyorum yaptıklarım çok yanlıştı Ayça, hem de çok... Yeniden başlayalım bu son bir ay olan tüm her şeyi unutalım olur mu?"
Sözünü bitirir bitirmez, devam etmesine fırsat vermeden net ve keskin bir ses tonuyla konuştum.
"Olmaz. Bu saatten sonra senle ben yeniden falan başlayamayız. Başlamakta istemiyorum zaten, boşanalım."
"Niye böyle yapıyorsun? Sana söz veriyorum her şeyi düzelteceğim..."
Her şeyi düzelteceğim... Karşısındaki enkazın farkında değildi. O zaman fark ettirirdim!
Sinirle kurumuş dudaklarımı yaladım ve gözlerinin içine bakarak konuştum.
"Her şeyi öyle mi, her şeyi... Hangisinden başlayacaksın ilk, merak ettim? Düğün gecesi bana zorla yaşattıklarından mı? Acımasızca her dövdüğünde kapatıcıyla kapat dediğin morluklarımdan mı? Her tükenmişliğimde attığım çığlıklarımdan, krizlerimden mi? Bana susmam için verdiğiniz tonlarca ilaçtan mı? Hangisinden lan söylesene!"
Ya da şu an karnımda duran, onun yüzünden tiksindiğim masum bebekten mi başlamak isterdi acaba...
Sinirden ellerimin titrediğini fark ettim. Kızarmış gözlerimle ona bakıyordum, o ise kafasını iki elinin arasına almış yere bakıyordu. Çok üzgündü, çok pişmandı... Kime yedirmeye çalışıyordu bunları? Vicdanı şimdi mi gelmişti yerine? O vicdan, neden ben yerde acı içinde kıvranırken gelmemişti!
Benim gibi bilmem kaç kadın bu şekildeydi, belki benden daha güçlü, daha cesur; belki de benden daha korkmuş, daha bitik... Daha düğün gecesi hayatımın bittiğini düşünüyordum, tam öldüm dedim ama yaşamaya devam ettim. Ben her gün başka bir şekilde öldüm. Şimdi de karnımda bu iğrenç adamdan bir bebek duruyordu. Asıl şimdi gerçekten ölmek istiyordum çünkü bir yenisini daha yaşayacak gücüm kalmamıştı.
Süreyya Hanım benim bağırışımı duyup gelmiş ve oğlunu dışarı çıkarmıştı. Kolumdaki seruma kaydı gözüm, şu an koskoca Yalçın ailesinin torunu aciz bir durumdaydı. Beni seven, her şeyden sakınan ve hep el üstünde tutan koca ailem. O zamanları o kadar özlüyorum ki... Babamın yanımda olduğu zamanlar, ortaokul zamanlarım...Babam benim içimde hep farklı bir yere sahipti. Başka bir kalbim daha olsun ve o kalp sadece o kişiyi sevsin derlerdi ya, işte ben o kalpte hep babamı taşırdım. Annemi de seviyordum tabii ki ama o zamanlar... Galiba beynimin nohut tanesi büyüklüğünde olduğu zamanlar. Annemle ilgili sayılı anı kalmıştı hafızamda, hiç yok gibiydi ama babam için durum öyle değildi.
Her gece bana hikâye okurdu, bir derdim olduğunda hemen anlardı, birlikte oyunlar oynardık, resim çizmeyi sevdiğimi bildiği için sık sık boyalar alırdı... Babam hayattayken kimseye ihtiyacım yoktu çünkü o, eksik kalan her yanımı sessizce tamamlıyordu.
Sonra babam öldü, yani bana öyle söylediler. Dedem, amcam ve yengem bana bunu söylediklerinde lise bire gidiyordum.
O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı, babamın bana olan tüm sorumluluklarını dedem üstlenmişti...
Bunları düşünürken bayağı dalmış olmalıyım çünkü şu an avuçlarımda başka birinin elleri vardı. Hızlıca ellerimi kendime çektim. Ellerin sahibi Cemal'di, yine ne yapıyordu bu adam!
"Seslendim ama duymadın, çıkış işlemlerini hallettim. Hadi gidelim diyecektim."
Kibar konuşmaya mı çalışıyordu o? Yapmacık gülüşlerle bana bakması sinirlerimi bozuyordu. Serumumu, yanımda biten hemşire çıkardı ve çıktı. Cemal ile göz teması kurmadan ayakkabılarımı giyindim ve önden yürümeye başladım. Benim için şu an değil suratını görmek, yanında yürümek bile işkenceydi.
⛓️
Eve varmamla odamı bulmam bir oldu. İdil'i merak etmiştim, telefonumu alıp banyoya girdim, suyun altına kovayı koyup açtım ardından İdil'i aradım.
Deliham...Çalıyor...Çalıyor... Sonunda açmıştı.
"Ne yaptın İdil? Lütfen yakın zamana bilet buldum de, lütfen."
"Yarın akşam Ankara'da olacağım, korkma. Of... Ayça ya. Kendine bunu nasıl yaptın kızım ya bana söylemeliydin en başta."
"Haklısın ama senin hayatın benim yüzümden bozulsun istemedim işte... Her şey git gide daha kötü oluyor, bu çocuk doğarsa..."
"Şşşt... Tamam, öyle bir şey olmayacak. O iti süründüreceğim!"
"İdil seni çok seviyorum, ne olursa olsun yanımda olduğun için çok teşekkür ederim."
"Her zaman yanında olacağım... Seni çok seviyorum Ayça-"
Tutamamıştı kendini, ağlamaya başlamıştı yine. İdil'in geniş bir çevresi vardı, bir sürü arkadaşı... Ama hani hisseder ya insan, bana bir şey olduğunda sanki kendine olmuş gibi ağlardı, yakınırdı. Küçükken bize geldiğinde o ders çalışır, ben de yanında değişik yemek tariflerini öğrenirdim. O hep bana onunla birlikte çalışmamı söylerdi. Kaç defa konuları anlatmaya çalışmıştı ama ben dersleri sevmediğim için kafamı vermezdim. O zaman da çok üzülür ve bu konuda beni hep uyarırdı.
"Kapatıyorum Ayça, dikkat et kendine. Bir şey olursa hemen ara kuzum."
Burun çekme sesini duydum en son, kapatmıştı. Yarına kadar dayanacaksın kızım! Sonra bu evden çekip gideceksin inşallah...
İdil'den
Bunun olmasından o kadar çok korkmuştum ki... Ayça'yı canımdan çok severdim çünkü o çevremdeki birçok kadından ve erkekten daha içten ve samimiydi. Onunla küçüklükten beri bir sürü iyi, kötü anılarımız olmuştu. Onun yanında kendimi huzurlu ve mutlu hissederdim her zaman. Ayça, benim büyük bir şansımdı. Sabahki telefon konuşmamızda Ayça, içini dökerken canım o kadar çok acımıştı ki...Yaşadığı şeyleri duydukça iğneler batmıştı kalbime.
Ben Ayça'yı babasının ölümünden sonra bile tam toparlayamamışken bir ayda kıza yaptıkları benim bile ağrıma gitmişti. Ayça'nın halini düşünemiyordum bile.
Valizimi hazırlıyordum, kaybedecek vaktim yoktu. Tam o esnada kapım çalındı. Üniversiteden arkadaşım Erkan'dı. Ondan Ankara'daki evinin anahtarını istemiştim, o da hiç düşünmeden onaylamıştı.
"Hoş geldin Erkan. Geç içeri."
"Hoş buldum arkadaşların en güzeli... Al bakalım anahtarı."
"Sağ ol, cidden Hızır gibi yetiştin ya... Önemli bir şey olmasa istemezdim gerçekten."
"Sorun yok be, lafı mı olur saçmalama. Sen ağladın mı, gözlerinin hali ne öyle?"
"Evet, aslında Ankara'ya bir dostum için gidiyorum, zor durumda..."
"Yardımcı olmayı çok isterim, anlatırsan tabii?"
"Boşanacak aslında... Bildiğin iyi bir avukat var mı?"
"Hımm... Benim yok ama bizim Nejat'ın avukat tanıdıkları vardı, öğrenir söylerim sana."
"Çok iyi olur valla Erkan."
"Ben kalkayım artık İdil, hoşça kal."
"Tamam, tekrardan çok sağ ol."
Bu işi de inşallah kısa sürede hallederdim çünkü bebekten sonra benim için en önemli konu Ayça'yı en hızlı şekilde boşamaktı.
Erkan'ı yolladıktan sonra çok fazla düşünüp daha fazla kendimi yormamak için telefonumdan karışık bir müzik listesi seçip açtım, o arkada çalarken ben de valizi hazırlamaya geri döndüm.
Ayça'dan
Suyu kapatıp odaya geri döndüm, aynı anda odaya Cemal de girdi. Dizilerde zorla evlendiği adama âşık olurdu kız, bir de adam yürüyen karizma falan olurdu. İkisinin de olmaması gibi üstüne karşımda duran adam, şeref yoksunu bir oksijen israfıydı. Bana yaşattığı her şeyi burnundan getirecektim. O bunu sonuna kadar hak etmişti çünkü... Bana birkaç adım yaklaşıp konuşmaya başladı.
"Bu akşam yemeği dışarıda yiyelim mi karıcım?"
Dedemin çok kullandığı bir laf vardır. "Yüzsüz ve arsız diyoruz biz böyle insanlara." Daha hastanede nefret kusmuştum ama adamda şeref, vicdan, gurur veya adamlık namına hiçbir şey olmadığı için normal!
"Hayır!"
"Bana bir şans vermezsen düzelemeyiz Ayça."
"Hiç bozulmadık biz, en başından beri böyleydim ben. Seni sevmiyorum, senden iğreniyorum, nefret ediyorum! Nasıl anlatabilirim başka? Seninle düzelme meselesini ben düğün gecesi bana zorla dokunduğunda kapattım ben. Bitti, unut!"
"Bitmedi! Ben bitirmeden bitmez."
"Gelmiyorum, çık odadan Cemal."
"Eğer aşağıya on dakika içinde hazırlanıp inmezsen zorla indiririm, hadi bekliyorum."
Deyip gitmişti. Her şeyi düzelteceğim diyen adama bak.Nasıl da düzelmiş ama! Mal yine aynı mal. Anca bir kadına gücü yetiyordu zaten.
İdil gelene kadar dayanmalıydım, bir şey olmamalıydı. Yoksa döveceği umurumda bile olmaz, o yemeği ona hayal ederdim de... Dua etsin, İdil geldiğinde beni öyle görmesini istemiyorum.
⛓️
Lacivert bir tulum giydim, siyah yüksek taban bir spor ayakkabı ve siyah bir kol çantası aldım. Kıvırcık saçlarımı üstten bir atkuyruğu yaptım - babamın en sevdiği modeldi - ve aşağı indim.
Süreyya cadısı masaya yaslanmış bana bakıyordu anlam veremediğim bakışlarla... Dayanamadım ve sorma gereği duydum o an.
"Bir şey mi oldu Süreyya Hanım. Neden öyle bakıyorsunuz?"
"Sen Bozdoğan soyadını taşıdığının farkında mısın Ayça, ne bu hal?"
"Ne var halimde pardon?"
"Bekâr ve liseli bir genç kız değilsin sen. Kocanla restoranda yemek yemeye gidiyorsun ve muhtemelen fotoğraflarınız çekilecektir. Git ve şık bir şeyler giyin."
"Ben gayet iyiyim böyle, öneriniz için teşekkürler."
Bunları söylemem gerekiyordu artık. İlk günden beri neler çektirmişti bana, istediğimi de giyemeyeceksem neden insanım ki, hayvan barınağına falan bıraksalar da olur yani.
Son sözümden sonra bana sinirli sinirli bakan Süreyya Hanımla göz temasını kesmemiştim. Birden Cemal'in sesini duydum.
"Boş ver anne sonuçta özel bir davet falan değil, birlikte yemek yiyeceğiz. Hem çok güzel olmuşsun Ayça'm."
Nereye kusmalıydım tam olarak. Göz devirmem bile az kalmıştı. Hayatımı mahvet sonra tatlı tatlı konuş, oldu canım. Bana soruldu mu acaba ben bu adama güzel görünmek istiyor muyum?İçimden laf saymaya devam ederken ceketinin cebinden siyah uzun bir kutu çıkardı.
"Sabah sen hastanede baygınken aldım. Zümrüt bir kolye, senin kadar değerli olmasa da..."
"Değerli..."
"Bir süre sonra laf saymayı da bırakıyor insan, midem bulanıyor senden ve senin komik sözlerinden. Lütfen azıcık adam taklidi yap!"
"Ayça!"
Eli kalkmıştı havaya...
Nur durdurmasaydı vuracaktı. O kadınla da neredeyse hiç konuşmamıştık. Aynı evin içinde sadece merhaba merhabamız vardı. Kendi hâlinde, çok konuşmayan biriydi ama süslüydü, aşırı süslüydü hatta. Onu tanımaya yeni başlayan biri bile ilk başta ne kadar süslü, bakımlı olduğunu fark ederdi.
Cemal, onu durduran Nur'un elini itip gözlerinden ateş saçarcasına benimle göz kontağı kuruyordu. Anlamlandıramadığım başka bir kötülük vardı Cemal'in gözlerinde, gözleri tıpkı annesininki gibiydi...
"Elimden bir kaza çıkmadan gidelim, hadi."
Evden çıkmadan son cümlesi bu olmuştu. Ankara'nın ünlü bir restoranına gelmiştik. Oturmamızla birlikte garson geldi. Ne istediğimizi sormuştu.Cemal garsona dönüp:
"Ben iki tane çupra sipariş etmiştim ama..."
"Kusura bakmayın efendim, yoğunluktan unutmuşuz, hemen getiriyorum."
Ağzımı bile açmadım. Ne bekliyordum ki? İnce düşünce faslını çoktan geçmiştik bence. Balıklar gelene kadar konuşmadık. Bir iki dakikaya kalmadan getirmişlerdi. Balıktan bir çatal aldığımda, burnuma gelen ağır baharat kokusuyla midem bulanmıştı. Cemal'e kötü olduğumu söyleyip hızlı adımlarla lavaboya girdim. İstifra etmiştim. Lavabonun kapısına öylece yaslandım. Artık yaslanabileceğim tek şey bu gibiydi...
Bir bebek vardı kanımda. Her şeyden habersiz, masum bir bebek. Bencillik miydi bu yaptığım? Kararan hayatıma rağmen bakmalı mıydım o çocuğa? Birden bire olgunlaşmak zorunda bırakılmıştım, onlar yüzünden...
Makyaj yapmamıştım, bu yüzden akan maskara derdim de yoktu. Yüzümü, musluktan akan buz gibi suyla uzunca yıkadım. Su, her tenime değdiğinde biraz daha ferahlıyordum. Utanmasam, beni burada bırakın, sabaha kadar böyle kalayım derdim. Son bir defa, dolu bir avuç suyu yüzüme çarpıp, kâğıt havlulara uzandım. Yüzümü kurularken aynadan arkamda duran babamı gördüm. Bana, işaret parmağını dudaklarının üstüne koyarak sessiz olmamı söylüyordu. Açıkçası korkmuştum. Ne ara gelmişti ki buraya? Kısık sesle konuşmaya başladım.
"Gittiğini sanmıştım baba."
"Gitmedim kızım, asla gitmem."
"Baba, ben... Ben hamileymişim."
Utanmıştım. Bunu her söyleyişimde olduğu gibi bu sefer de gözyaşlarımı tutamamıştım...
"Kurtulacaksın kızım ama ağlamak yok."
"Yardım edeceksin değil mi baba?"
"Evet, ama şimdi git şüphelenmesin. Ben sana yardım edeceğim, kuzum benim."
"Baba... Seni seviyorum."
Kapıyı açıp gittim. Babam benimle, korkmama gerek yok! Bitecek Ayça! Babam, beni bırakmaz...
⛓️
Yemek boyunca hiç konuşmamıştık, zaten doğru dürüst yemek de yememiştim, onun bitirmesini bekliyordum. Yemeğini bitirdiğini belli etmeye çalışırcasına karnına dokunarak “Elhamdülillah.” demişti. Ona bakmaya tenezzül dahi etmedim. Bakmamamdan rahatsız olmuş olacak ki resmen ismimi söyleyerek kükremişti. Ruhsuz bakışlarımla odağımı Cemal'e çevirdim.
“Aldığım kolyeyi izin verirsen takmak istiyorum.”
Bir süre öylece, bir suratına bir de elinde tuttuğu zümrüt kolyeye baktım, bu gereksiz ve hayatıma hiçbir katkısı olmayan sorulardan bıkmıştım, cevaplamayacaktım. Ne olumlu ne de olumsuz hiçbir şekilde yanıt vermedim. Bana konuşmam için birkaç saniye vakit tanıdı, sonra uyarı tonundaki sesiyle tekrar konuşmaya başladı.
“Camın önünde biz çıkalım da, haber yapsınlar diye bekleyen adamları görüyor musun? Onlara bir sürü malzeme veriyorsun şu an elimdeki kolyeyi takmama izin vermeyerek.”
Gözlerimi Cemal'den çekip cama çevirince, gördüğüm şeyle donakaldım. Adamları saymaya kalksam yarısında bildiğim sayılar biterdi; resmen yürüyen bir insan duvarı duruyordu camın ardında. İşin ciddiyetinin şimdi farkına varmıştım çünkü tanıdığım Cemal Bozdoğan medyaya rezil olmak yerine estetik ameliyatla kendini bir penguene benzetip Antarktika'ya yerleşmeyi tercih ederdi ya da ikinci seçenek; bana o kolyeyi takabilirdi. Bu yüzden uzun bir tartışmayı kaldıracak hâli kendimde bulamayarak, benim bile zor duyduğum sesimle, “Tamam, tak...” deyiverdim.
Kazandığı bu minik zaferle gülümseyip sandalyesinden kalktı ve arkama geçti, saçlarıma dokunmasını istemediğimden atkuyruğumu sağ omzuma aldım. Taktıktan sonra bir süre tebessümle ya da sözde hayranlık bakışlarıyla suratıma baktı. Kameralara poz veriyor haspam! Bıkkın bir ses tonuyla konuştum.
“Kalkalım mı artık?”
Çantamı alıp kalktım, onun da bana uyup kolunu uzattığını görmemle göz devirmemek için zor durdum. Bilerek mi yapıyor bu adam! Koluna girmeden yanında dursam olmuyor muydu?
Bir daha o uyarı niteliğindeki cümleyi duymamak için kirli bir şeye dokunur gibi tiksinerek koluna girdim. Restoranın kapısından dışarıya adım atar atmaz, ellerinde mühimmat yerine kamera taşıyan piyade birliği dibimizde bitti. Gerçekten merak ediyordum artık, millete verecek haber bitmiş, bunu mu haber yapıyorlardı!
Elinde mikrofon bulunan ve benimkiler gibi kıvırcık fakat kısa saçlara sahip olan kadın, Cemal'e yönelerek konuştu.
“Medyamızın önemli isimlerinden, Bozdoğan şirketinin hissedarı Cemal Bozdoğan ve yakın bir tarihte evlendiği eşi, Yalçın ailesinin kızı Ayça Bozdoğan ile karşılaştık bu akşam. Cemal Bey, sizinle başlayalım, öncelikle nasılsınız, neler yapıyorsunuz acaba?”
Gözlerim saniyelik olarak Cemal'e kaydı, şu an yüzünde tam bir İstanbul beyefendisi görünümü vardı. Bir süre Cemal ezberlediği klasik konuşmasını yaptı. Sonra birden sarışın bir çocuğun bana doğru uzattığı mikrofonla gözlerimi ona çevirdim ve dinlemeye başladım.
“Bu akşam sizinle ilk röportajımız oluyor Ayça Hanım. Herkes ne zaman tanıştığınızı soruyor, çünkü evliliğiniz öncesi medyada hiç görüntülenmediniz, yoksa gizli aşk mı yaşadınız bir süre?”
Cemal'in koluna sarılı kolumu çekip konuştum.
“Hayır. Bizim evliliğimiz aceleye geldi, hatta çok aceleye geldi.”
Hem de o kadar aceleye geldi ki yazık, annem benim düşüncemi bile soramadı(!) Aynı sarışın çocuk beklemeden tekrar bir soru yöneltti.
“Aceleyle mi? Yani görücü usulü mü yoksa severek mi evlendiniz peki?”
Ortaya sormuştu bu soruyu, ikimize de bakıyordu çünkü. Bekledim. Bu soruyu diken üstünde duran Cemal'in cevaplaması daha iyi olurdu.
“Evet, ben karıma ilk görüşte âşık oldum. Tabii o da bana karşı boş olmayınca, kendisinin de dediği gibi acele gibi oldu. Evlendik…”
Böyle bir oyunculuk yeryüzünde görülmedi sayın seyirciler. Haklılık payı var ama hakkını yemeyelim şimdi... Beni düğüne götürmek için kapıya geldiğinde vurulmuş olabilir.
Birkaç kişi Cemal'e yeni işlerini sormuştu ve hâlâ daha devam ediyorlardı sorular sormaya ama Cemal yeterli olduğunu anlatırcasına yürüyordu, ben de yanında yürüyordum. Arabaya ulaşana kadar bizimle beraber ilerlemişlerdi ve arabanın hareket etmesiyle bitmişti bu işkence.
Eve geldiğimizde Cemal, Kenan abi ve Nur'un dışarı çıktığını, Süreyya cadısının ise uyuduğunu söyleyip duş almak için banyoya girdi. Benim duş alacak hâlim kalmamıştı, kamyon geçmiş gibiydi üzerimden, sadece üstümü çıkarıp yatmak istiyordum. Üzerime lila renginde bir pijama takımı giyinip kıvırcık saçlarımı açtım ve yastığımı alıp kanepeye attım kendimi. Gözlerim kayıyordu, üzerime çöken ağır yorgunlukla gözlerimi daha fazla açık tutamadım, sonrası ise huzur dolu bir karanlık...
⛓️
“Baba, İdil ile bahçeye çıkabilir miyiz, lütfen?”
Kıvırcık saçları daha yeni yıkandığından ıslak ve kabarık duran, altı yaşında bir Ayça konuşuyordu. Yalımızın geniş salonunda kırmızı tekli koltuğa kurulmuş olan babamın çatık kaşları benim sesimden sonra yumuşamıştı. Sıcak bir gülümsemeyle beni yanına çekti ve kolumdaki tokayı çıkarıp kabarmış saçlarımı topuz yapıp iki kere saçlarımı öptü ve kokladı. Ben ise dayanamayıp yerimde zıplayarak tekrar izin istedim.
Bu sefer babam elini gömleğinin cebine atıp içinden on Türk lirası çıkardı, sonra bana uzatarak konuşmaya başladı.
“Al bakalım şunu. İdil'im ile kendinize bakkaldan bir şeyler alın da öyle oynayın dışarıda, olur mu benim güzel kızım?”
“Olur baba! Şemsiyeli çikolata alalım mı?”
“İstediğinizi alabilirsiniz ama başka bir yere kaybolmayın tamam mı Ayça'm?”
Sevinmiştim. Cırtlak yeşil şortumu elimle çekerek babamın yanağına sulu bir öpücük bıraktım. Silmemişti yanağını. Hiçbir zaman silmezdi ki zaten...
Kapının önünde beni bekleyen İdil'in yanına koşarak gelmiştim. Her zamanki gibi kocaman kehribar rengi gözlerini merakla açmış bana bakıyordu. Mutlu olduğum için bağırarak konuştum.
“İzin verdi babam, İdil! Ayrıca para da verdi, şemsiyeli çikolata alacağız!”
Bunları söylerken ayakkabılarımı giymiştim.Sonra arkamdan bir elin beni tutmasıyla durdum. Annemdi.
“Çikolata mı yiyeceksiniz yine kızım?”
“Evet, babam izin verdi.”
“Ama daha dün almıştı deden sana yavrum... Dişlerin çürüyebilir bak.”
“Babam dişlerime bir şey olsa söylerdi çünkü babam bana kötü bir şey yapmaz.”
Arkadan dedemin annemi, “Filiz, bırak da kızı yesin. Hadi gel sen.” diye çağırmasıyla annem eliyle tişörtümü düzeltip gitti. Biz de İdil ile el ele tutuşup şemsiyeli çikolata ve ekşi yüz alıp yalının merdivenlerinde güle oynaya yemeye başladık. Oynadık, oynadık... Ta ki akşam ezanını duyana kadar. Ezan sesiyle İdil evine gitmişti, ben de dedemin yemeğe çağırmasıyla hoplaya zıplaya içeri girmiştim...
⛓️
Rüyamın yarısında uyanmaya başlamıştım. Bulanık gözlerle sadece pencereden ay ışığının yansıdığı odaya biraz baktım, gözlerim görüntü netleşene kadar öylece etrafta gezindi. Boşluğa düştüm bir anda. Çok güzel bir rüyaydı. Aslında rüyadan çok bir sürü karışık anımın birleşimi gibiydi. İçim ısınmıştı. Uzandığım koltukta dikleştim ve oturur pozisyona geldim. Ellerimi, kendime çektiğim dizlerime sıkıca bağladım ve hâlâ o rüyamın verdiği huzurla açık pencereden sadece ay ışığı ve yıldızlar ile aydınlanmaya çalışan karanlık gökyüzüne baktım...
Dudaklarımdan dökülen şarkıyı gökyüzüne armağan etmiştim:
“Ben yoruldum hayat, Gelme üstüme. Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne. Gözümden, gönlümden düşen düşene, Bu öksüz başıma gözdağı verme.
Gözümden, gönlümden düşen düşene, Bu öksüz başıma gözdağı verme.
O yüzden ömrümden giden gidene, Şu yalnız başımı eğdirme benim..."
Nefes almak zor geliyordu. Kesik kesik söylemeye devam ediyordum, yanağımdan benden bağımsız süzülen gözyaşlarını silmiyordum... Aksınlar artık, onlar şimdi akmayacak da ne zaman akacaktı? Eski günler bu kadar mı uzaktı bana, bu kadar mı özleyebilirdi bir insan eski zamanlarını? Kısacık bir ay, bu kadar mı özletirdi onca yılı?
Kafam kaldırmıyordu artık. Babam ölmüş müydü, ölmemiş miydi? Ölmemişse neden benden saklanmıştı bunca yıl? Ölmüşse bir aydır ben zor durumda kalınca yanıma gelen adam kimdi ya da her sinir krizi geçirdiğimde, her üzüldüğümde karşımda beliren adam babam değildi de kimdi?
Ağladım... Yaklaşık bir saat öylece gökyüzüne bakıp hıçkıra hıçkıra, salya sümük ağladım. Düzelmek istiyordum artık! Hem de bana bunu yaşatan herkese on katını yaşatarak düzelmek istiyordum.
Gözlerimi kapanacak dereceye getiren şişliklerime daha fazla dayanamayıp tekrar kapattım gözlerimi.
İyi geceler İdil'im, iyi geceler baba...
_______________________________________
Uzun bir bölümdü kabul🙈 Ama inanın Ayça'yı daha iyi anlamanız içindi. Umarım hoşunuza gitmiştir bölüm diyorum ve okuyan, beğenen, yorum yapan herkese çok teşekkür ediyorum...🌷💜🦋✨
- Medyadaki Cemal hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Anıyla karışık rüya nasıldıı?
- Ayçanın babası sizce gerçekten yaşıyor olabilir mi?
Diğer bölümde görüşmek üzeree 🫂🌸
