8. bölüm / 8
Deniz Geriye Ne Bırakır?8
Bölümler 8Şu an: 8
- 1 1179 kelime
- 2 2836 kelime
- 3 3593 kelime
- 4 4641 kelime
- 5 5688 kelime
- 6 6601 kelime
- 7 7628 kelime
- 8 8497 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İlkbaharın son günleri Kıyıyaka’ya geldiğinde, kasaba bambaşka bir çehreye bürünmüştü.
Lâl’in annesinden kalan o eski ahşap ev, artık kasabanın en huzurlu köşelerinden biriydi. Verandayı saran erguvanlar açmış, Lâl ile Kuzey’in elleriyle diktiği sardunyalar pencere önlerini renklendirmişti. Lâl, mimarlık mesleğini artık İstanbul’un beton binaları için değil; Kıyıyaka’nın tarihi dokusunu koruyan, eski evleri ve ahşap tekneleri restore eden projeler için icra ediyordu. Kasaba halkı, onun çabaları sayesinde Kıyıyaka’nın güzelliğini yeniden keşfetmişti.
Gece yarısına doğru Lâl, verandanın basamaklarında oturmuş denizi izliyordu.
Arkasından gelen adımlarla birlikte üzerine yumuşak bir şal örtüldü. Kuzey, elinde iki kupa sıcak çikolatayla yanına oturdu. Üzerinde Lâl’in en sevdiği koyu gri kazak vardı; gözlerindeki o eski karanlık ve yorgunluk tamamen silinmiş, yerini derin bir dinginliğe bırakmıştı.
"Ev çok güzel oldu Lâl," dedi Kuzey, çayından bir yudum alırken. "Annen görseydi seninle gurur duyardı."
Lâl başını Kuzey’in omzuna yasladı. "Annem artık huzur içinde, biliyorum. Çünkü benim burada, güvende ve mutlu olduğumu biliyor." Başını kaldırıp Kuzey’in gözlerinin içine baktı. "Senin sayende Kuzey."
Kuzey gülümsedi. Lâl’in elini tutup kendi kalbinin üzerine koydu. "Bizim sayemizde. Sen gelmeseydin, ben o fenerde bir ömür bekleyen bir hayalet olarak kalacaktım. Sen bana yaşamayı hatırlattın."
Kuzey ayağa kalktı ve Lâl’e elini uzattı. "Benimle bir yere gelir misin? Sana göstermek istediğim bir şey var."
Lâl merakla elini tuttu. Birlikte deniz fenerine giden o patika yoldan yürümeye başladılar. Artık o patika Lâl’e korku ya da kasvet vermiyordu. Fenerin paslı kapısından içeri girdiler. Kuzey, döner merdivenleri tırmanırken Lâl’in elini bir an bile bırakmadı.
En üst kata, yıllardır kimsenin çıkmadığı, fenerin o büyük cam odasına ulaştıklarında rüzgârın sesi camlarda hafifçe yankılanıyordu. Kuzey, cam kapıyı açıp Lâl’i fenerin dışındaki dairesel balkona çıkardı.
Doğuda, deniz ufkunun hemen üzerinde mor ve turuncu ışıklar belirmeye başlamıştı. Gün doğuyordu.
Kuzey, Lâl’in arkasına geçip kollarını onun beline doladı. Çenesini Lâl’in omzuna yaslayarak doğan güneşi izlediler. Deniz, sabahın ilk ışıklarıyla gümüş bir tepsi gibi parıldıyordu.
"On bir yıl önce bu fenerden bakarken her şey karanlıktı," dedi Kuzey, fısıltıyla. "Ama bak... Güneş her gecenin sonunda yeniden doğuyor."
Kuzey yavaşça Lâl’i kendine doğru çevirdi. Cebinden çıkardığı ahşap kutuyu açtı. Kutunun içinde, Kuzey’in kendi elleriyle atölyede yonttuğu, üzeri zeytin dalı motifleriyle işlenmiş gümüş bir yüzük duruyordu.
"Kıyıyaka bana geçmişimi verdi Lâl," dedi Kuzey, gözlerinde tutkulu ve katıksız bir aşkla. "Ama sen bana geleceğimi verdin. Bundan sonraki her gün doğumunu, bu kasabada, senin kollarında karşılamak istiyorum. Benimle evlenir misin?"
Lâl’in gözlerinden sevinç gözyaşları süzüldü. Kalbi göğsüne sığmıyormuş gibi çarpıyordu. Hiç düşünmeden Kuzey’in boynuna sarıldı.
"Evet..." diye fısıldadı, sesi rüzgârda yankılanarak. "Bin kere evet Kuzey!"
Kuzey yüzüğü Lâl’in parmağına taktıktan sonra onu belinden tutup havada döndürdü. İkisinin kahkahaları, fenerin taş duvarlarında ve denizin üzerinde yankılandı. Kuzey, Lâl’i yere indirdiğinde dudakları sabah güneşinin ilk sıcaklığıyla buluştu. Yılların acısı, kayıpları ve yalanları, o gün doğumunun ışığında tamamen buharlaşıp gitti.
Aşağıda Kıyıyaka uyanıyor, ilk balıkçı tekneleri denize açılıyor, fırından taze ekmek kokuları yükseliyordu.
Eski deniz feneri artık sırların saklandığı karanlık bir kule değil; geçmişini affeden ve birbirine kenetlenen iki ruhun aşkına şahitlik eden sarsılmaz bir abideydi.
Ve Kıyıyaka’da hikâye, bittiği yerde—ışığın doğduğu yerde—yeniden başlıyordu.
SON
Bölüm etkileşimi
