2. bölüm / 8
Deniz Geriye Ne Bırakır?2
Bölümler 8Şu an: 2
- 1 1179 kelime
- 2 2836 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3593 kelime
- 4 4641 kelime
- 5 5688 kelime
- 6 6601 kelime
- 7 7628 kelime
- 8 8497 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Rüzgâr, Kıyıyaka’nın eski ahşap iskelesine hırçınlıkla çarparken Lâl, elindeki yıpranmış çantaya biraz daha sıkı sarıldı. On bir yıl. Bir ömrün yarısı kadar zaman geçmişti ama deniz kokusu, üzerine sinen o rutubetli iyot kokusuyla birlikte hâlâ tamamen aynıydı.
İskelenin hemen bitiminde duran, üzerindeki boyaları nemden dökülmüş eski tabela hâlâ oradaydı: Kıyıyaka’ya Hoş Geldiniz.
Lâl derin bir nefes alıp çakıl taşlı yolda yürümeye başladı. Amacı netti: Annesinin kapısına yıllardır kilit vurulmuş o eski evine gidecek, emlakçıyla görüşüp satış vekâletini verecek ve cuma günkü son otobüsle İstanbul’a dönecekti. Kalmak gibi bir niyeti yoktu. Bu kasaba ona çocukluğunu, ama en çok da o çocukluğun elinden nasıl sökülüp alındığını hatırlatıyordu.
Kasaba meydanına geldiğinde adımları kendiliğinden yavaşladı. Çocukken yaz aylarında her sabah sıcak simit almak için koştuğu fırının yerinde, camına büyük harflerle "MEYDAN EMLAK" yazılmış modern bir dükkân duruyordu. Dükkânın önünde oturan yaşlı bir adam, Lâl’in geçtiğini görünce gözlüğünü burnunun ucuna indirdi.
"Lâl?" dedi adam, sesi rüzgârda neredeyse kaybolacaktı. "Arın’ların küçük kızı Lâl sen misin?"
Lâl durdu. Yaşlı adamı tanıması birkaç saniyesini aldı. Annesinin eski dostu, kasabanın emektar terzisi Mithat Amca’ydı bu.
"Merhaba Mithat Amca," dedi Lâl, zoraki bir tebessümle. "Evet, benim."
Mithat Amca ayağa kalktı, Lâl’e doğru bir adım attı ama sonra duraksadı. Yüzündeki ifade aniden değişmiş, yerini derin ve suçluluk dolu bir sessizliğe bırakmıştı. "Demek geldin..." diye mırıldandı. "Annen öldükten sonra... yani, o geceden sonra kimse senin bir daha—" Cümlesini tamamlamadı. Tıpkı kasabadaki diğer herkes gibi, lafın sonunu getirmeden yutkunup bakışlarını kaçırdı.
"Evi satmak için geldim," dedi Lâl, sesinin titrememesine gayret ederek. "Birkaç güne döneceğim."
"Anladım..." dedi Mithat Amca, gözleri kasabanın yukarısındaki kayalıklara, eski deniz fenerinin olduğu yöne kayarak. "Kuzey’in haberi var mı geldiğinden?"
Kuzey’in adını duymak, Lâl’in göğsüne ağır bir taş oturtmuş gibi hissettirdi. "İlgilendireceğini sanmıyorum," dedi soğuk bir sesle. "Kuzey benim için çok önce bitti."
Lâl arkasını dönüp hızlı adımlarla tepeye, annesinin evine doğru yürümeye başladı. Arkasından Mithat Amca’nın sessizce iç çektiğini duyabiliyordu.
Kasabanın en uç noktasına, kayalıkların hemen üzerindeki ahşap eve ulaştığında hava kararmaya başlamıştı. Anahtarı paslı kilide sokup çevirdiğinde çıkan gıcırtı, içerideki derin sessizliği böldü. Ev, zamanın donup kaldığı bir müze gibiydi. Annesinin ördüğü dantel örtüler, masanın üzerinde unutulmuş kurutulmuş çiçekler ve duvarda Lâl’in on bir yaşındaki gülümsediği bir fotoğraf...
Lâl çantasını kenara bırakıp annesinin yatak odasına geçti. Dolapları boşaltmaya, eski eşyaları kolilemeye başladı. Komodinin en alt çekmecesini açtığında, sararmış ve kenarları kıvrılmış bir zarf dikkatini çekti. Üzerinde hiçbir isim yazmıyordu.
Zarfı açıp içindeki kâğıdı çıkardığında kalbi hızla çarpmaya başladı. Yazı, Lâl’in kendi el yazısıydı. Ama kâğıttaki satırları okudukça zihni karanlık bir boşluğa düştü:
"Eğer bu eve bir gün geri dönersen Lâl, Kuzey’e kızma. O gece fenerde olanları sadece sen biliyorsun ama hatırlamak istemiyorsun. Annemin gittiği gece, Kuzey seni korumak için susmayı seçti. Gerçeği öğrenmek istiyorsan, deniz fenerinin ışığını takip et."
Lâl nefesini tuttu. Kendi eliyle yazdığı bu notu hiçbir şekilde hatırlamıyordu. Kâğıdı sıkıca kavradığı sırada, pencereye çarpan rüzgârla birlikte dışarıdan cılız bir ışık sızdı.
Lâl başını pencereye doğru çevirdi.Denizin kıyısındaki kayalıklarda yükselen, on bir yıldır tek bir ışığı bile yanmayan ve terk edilmiş olan o eski deniz fenerinin tepesinde, sarı, güçlü bir ışık çakıyordu.
Işık, iki saniyede bir karanlığı yararak tam da Lâl’in penceresine vuruyordu.
Lâl hiç düşünmeden kazağını üzerine geçirip evden dışarı fırladı. Rüzgâr yüzünü dondururken, patika yoldan aşağıya, deniz fenerine doğru koşmaya başladı. Fenerin paslı demir kapısına geldiğinde kapının hafifçe aralık olduğunu fark etti. İçeriden ahşap gıcırtıları ve bir aletin metale çarpma sesi geliyordu.
Lâl kapıyı itip içeri adım attı. "Kim var orada?"
Karanlığın içinden boylu poslu, geniş omuzlu bir siluet belirdi. Üzerinde yağa ve pasa bulanmış bir iş tulumu vardı. Genç adam ışığa doğru adım attığında, Lâl onun keskin yüz hatlarını, dağınık koyu saçlarını ve yıllardır rüyalarına giren o koyu renk gözlerini tanıdı.
Kuzey Sayer.
Kuzey, elindeki İngiliz anahtarını yanındaki ahşap tezgâha bıraktı. Lâl’e bakarken yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir sevinç ifadesi vardı; sadece derin, yorgun bir kabulleniş okunuyordu.
"Gelmeyi geciktirdin, Lâl," dedi Kuzey. Sesi, tünelde yankılanan rüzgâr gibi pürüzlü ve derindi. "Mektubu bulmanı bekliyordum."
"Sen..." dedi Lâl, sesi titreyerek. "Sen ne yaptığını sanıyorsun? Bu fener yıllardır çalışmıyor! Ve o mektup... Ben o mektubu ne zaman yazdım Kuzey? On bir yıl önce ne oldu?"
Kuzey yavaş adımlarla Lâl’e doğru yürüdü. Aralarında sadece birkaç adım kaldığında durdu. Üzerinden deniz, motor yağı ve soğuk rüzgâr kokusu geliyordu.
"Sen o mektubu kasabadan gitmeden önceki gece, annenin cenazesinden hemen sonra yazdın," dedi Kuzey, gözlerini bir an bile Lâl’den ayırmadan. "Çünkü unutacağını biliyordun. Zihnin, kaldırmayacağı o yükü silip atmayı seçti."
Lâl öfkeyle Kuzey’in göğsüne vurdu. "Bana yalan söyleme! Sen beni o gece bir başıma bıraktın! On yedi yaşındaydın ve çekip gittin!"
Kuzey vurmasına izin verdi, kıpırdamadı bile. Sadece sakin bir sesle cevap verdi: "Ben gitmedim Lâl. Ben o gece buradaydım. Annenin fenerden kayalıklara düşmediğini, birinin onu ittiğini gördüğümde de buradaydım. Ve seni o kişinin elinden alıp bu fenerin içine sakladığımda da..."
Lâl’in dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. "Ne... Ne diyorsun sen?"
"O gece annenin ölümü bir kaza değildi," dedi Kuzey, sesini alçaltarak. "Ve kasabadaki herkes kimin yaptığını biliyordu. Beni de seni de susturan aynı şeydi Lâl. Şimdi söyle bakalım... Hâlâ İstanbul’a geri dönmek istiyor musun?"
Bölüm etkileşimi
