10. bölüm · ÇEYREK MAFYA
YUVA
Salondaki şöminenin çıtırtısı, Yağız ve Ege’nin birbiriyle atışan seslerine karışıyordu. Gece çorbasını bitirip tabağı masaya bıraktığında, midesindeki o ağır yükün tamamen kalktığını hissetti. Ama içindeki o hırçın, sokakların yetiştirdiği afacan ruh pek rahat duracak gibi değildi. Bakışları, az önce onunla "kedi gibi suya düştü" diye dalga geçen Ege ile onu "çeyrek mafya" diyerek diline dolayan Yağız’ın üzerinde gezindi.
Gözleri muzip bir ışıltıyla parladı. Karan’ın kolunun altından yavaşça sıyrıldı, adama doğru eğilip sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştu:
"Çakma mafya... Bunlar benimle çok dalga geçti. Şunlara küçük bir sokak dersi vermeme izin var mı?"
Karan, kızın gözlerindeki o tehlikeli ama neşeli kıvılcımı görünce dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Kolunu çekip arkasına yaslandı, kahvesinden bir yudum aldı.
"Ev senin çeyrek mafya," dedi Karan, gür ve sakin bir tonla. "İstediğin kuralı uygula. Ben izleyiciyim."
Gece, planını zihninde kurarak hızla ayağa kalktı. Yüzüne son derece usta bir mağduriyet ifadesi yerleştirdi. Hatta gözlerini hafifçe yaşartıp dudaklarını büktü.
"Ben... Ben mutfaktan kendime bir bardak su alayım," dedi Gece, sesi titriyormuş gibi yaparak. "Midem yine biraz garip oldu sanki..."
Ege anında vicdan azabıyla irkildi. "Bak gördün mü Yağız, kızın üzerine çok gittik. Kız hâlâ hasta!"
"Tamam tamam, dur ben getireyim suyu!" dedi Ege panikle ayağa kalkarak.
Gece mutfağa doğru yürürken arkasından Yağız da geldi. "Saçmalama Ege, sen dur. Kızın yanına ben gideyim, özür mahiyetinde çikolata falan çıkarayım."
İki büyük, devasa mafya tetikçisi, 13 yaşındaki kızın bu minik oyununa göz göre göre yürüyorlardı. Gece mutfağa girdiğinde tezgahın üzerindeki malzemelere hızlıca göz attı. Mutfak adasının üzerinde duran devasa sürahideki buz gibi soğuk suyu kaptı. Yanındaki derin kaseye de Ege’nin az önce tatlılar için getirdiği bol cıvık kremşantiyi ve pudra şekerini doldurdu.
Ege mutfak kapısından içeri adımını attığı an:
"Ege Abi, bak burada ne var!"
Gece, elindeki kasede duran o bol kremşantili karışımı hiç acımadan Ege’nin tam yüzünün ortasına yapıştırdı!
"Oha!" diye bağırdı Ege. Yüzü tamamen beyaza bürünmüş, gözleri bile kremayla kaplanmıştı.Yağız arkadan ne olduğunu anlamak için hamle yaptığı an ise Gece sürahideki buz gibi soğuk suyu Yağız’ın göğsüne ve yüzüne doğru bocaladı!
"AAAH! Lan bu su buz gibi!" diye kükredi Yağız, geriye doğru sıçrayarak. Deri ceketi ve tişörtü sırılsıklam olmuştu.
Gece, mutfak adasının etrafından dolanıp salona doğru koşarken ömründe atmadığı kadar katıksız, neşeli bir kahkaha patlattı.
"Puhahaha! Ne oldu çakma mafyalar?!" diye bağırdı Gece, salondaki koltuğun arkasına saklanarak. "Kedi gibi havuza düşen kimmiş şimdi?!"
Karan salonda koltuğunda oturmuş, mutfaktan yüzü kremşanti kaplı çıkan Ege ile tişörtünden buz gibi sular damlayan Yağız’ı görünce kahkahasını tutamadı. Göğsü sarsılarak derinden bir gülme savurdu.
"Abi gülme ya!" dedi Ege, yüzündeki kremayı silmeye çalışırken. "Kız bizi sabote etti! Sokak çetesi gibi tuzak kurmuş mutfağa!"
"Ulan çeyrek mafya!" diye kükredi Yağız, ıslak tişörtünü hırsla sıkarak. "Seni yakalarsam o kremşantiyi saçına sürmezsem bana da Yağız demesinler!"
Yağız ve Ege, Gece’yi yakalamak için koltuğun etrafından hamle yaptılar. Gece bir kaplan gibi esnek hareketlerle koltukların üzerinden atladı. Ancak iki devasa adamın arasında sıkışması uzun sürmedi. Ege kızın kollarından yakaladı, Yağız ise parmaklarını kızın böğrüne takıp hırsla gıdıklamaya başladı!
"Aman! Dur! Yapma! Karan kurtar beni!" diye çığlık attı Gece, gülmekten nefesi kesilerek. Yıllardır hiç böyle kahkaha atmamıştı; ciğerleri patlayacak gibi oluyordu.
Karan oturduğu yerden yavaşça doğruldu. İki kardeşinin tepesine bir dağ gibi dikildi.
"Bırakın kızı," dedi Karan, gür ama neşeli bir sesle. "Tekinize iki kişi saldırmak ne zamandan beri Soykan kanunu oldu?"
Ege ve Yağız gülerek Gece’yi serbest bıraktılar. Gece, nefes nefese kalmış hâlde Karan’ın arkasına saklandı, adamın tişörtünün ucundan tutarak Ege ve Yağız’a dil çıkardı.
"Sığınacak tek limanı buldu tabii," dedi Yağız, üzerindeki ıslak tişörtü çıkarıp kenara fırlatarak. "Abi bu kızı çok şımartıyorsun, bak yarın bir gün konağı da tepemize yıkar bu."
"Yıksın," dedi Karan, başını geriye çevirip arkasında saklanan Gece’ye bakarak. "Yıkacaksa o yıksın. Yenisini yaparız."Gece, Karan’ın bu cümlesiyle başını adamın geniş sırtına yasladı. Yüzündeki gülümseme yavaşça oturulmuş bir huzura dönüştü. Ege yüzünü yıkamaya giderken, Yağız da üzerini değiştirmek için üst kata yöneldi. Salonda yine o sıcak, korunaklı huzur kaldı.
Gece, Karan’ın yanına geçip oturdu. Başını adamın omzuna koydu. Karan, kızın üzerini battaniyeyle örttü ve kolunu Gece’nin omuzlarına doladı.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı Gece, gözleri yavaşça kapanırken.
"Ney için?" diye sordu Karan, kızın saçlarına çenesini yaslayarak.
"Bana bir aile verdiğin için..."
Karan kızın belindeki tutuşunu sıkılaştırdı. Dışarıda gece tüm karanlığıyla devam ediyordu ama dağ evinin içinde, Soykan kardeşlerin arasında Gece için ilk kez gerçek bir güneş doğmuştu.Dağ evinin huzurlu sabahı, Gece’nin mutfaktan gelen o ani seslerle irkilmesiyle biraz değişik bir havaya büründü. Gece, üzerinde Karan’ın verdiği o rahat sweatshirt ile mutfağa, kendine bir kahve yapmaya girdiğinde, gördüğü manzara karşısında olduğu yerde donup kaldı.
Karan, mutfak tezgahının önünde duruyordu ve karşısında, daha önce hiç görmediği, uzun sarı saçlı, iddialı kıyafetli bir kadın vardı. Kadının elleri Karan’ın omuzlarına dolanmış, Karan ise hafifçe eğilmiş, kadına doğru oldukça yakın bir vaziyette duruyordu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Gece içeri adım attığı an dudaklarının birbirine çarptığını gördü.
Gece bir saniye duraksadı. Gözlerini kocaman açtı, yüzüne hafif bir şaşkınlık yayıldı. Hemen ardından, sanki bir suçüstü yapmış gibi ellerini havaya kaldırıp geri adım atmaya başladı.
"Pardon! Çok özür dilerim," dedi Gece, bir yandan hızla mutfaktan çıkmaya çalışırken. "Ben... Ben hiçbir şey görmedim. Gerçekten, kör gibiydim şu an. Duvarı izliyorum! Hiçbir şey görmedim, duymadım, bilmiyorum!"
Karan, başını yavaşça o tarafa çevirdi. Gözlerinde o her zamanki sert ifade vardı ama dudaklarının kenarı hafifçe seğirmişti. Kadın ise bozulmuş bir ifadeyle hemen geri çekildi, kaşlarını çatarak Gece’yi süzmeye başladı.
Tam o sırada, salonun girişinden Yağız ve Ege’nin sesleri geldi.
"Abi, bugün konağa geçmeden şu şehre inip ihtiyaçları alalım dedik, Gece’nin de yeni kıyafetlere ihtiyacı var, alışveriş..."
Yağız, mutfak kapısında donup kalan Gece’yi ve mutfağın ortasındaki o havayı fark edince durumu hemen çaktı. Gözleri kısıldı, dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi.
"Ooo, anlaşıldı," dedi Yağız, Ege’nin omzuna vurarak. "Bizim buralarda pek havamız yok galiba. Ege, hadi kardeşim, biz gidelim. Bu işler bizim boyumuzu aşar."
Ege, olanı biteni anlayınca hemen durumu toparlamaya çalıştı. "Aynen abi, aynen. Zaten ben de acıkmıştım, gidelim de bir şeyler alalım. Gece, sen gelmek ister misin yoksa burada mı kalacaksın?"
Gece, hâlâ kapı eşiğinde eli ayağına dolaşmış bir şekilde, "Ben... ben kalayım, daha kahvemi içmedim," diye kekeledi.
Yağız, Karan’a imalı bir bakış atıp, "Tamam o zaman, biz alışverişe kaçıyoruz. Dönüşte uğrarız," diyerek Ege’yi kolundan tutup sürükledi. Evin kapısı gürültüyle kapandı ve dağ evinin içinde sessizlik tekrar hakim oldu.
Evde sadece üç kişi kalmıştı: Karan, yanındaki gizemli kadın ve tüm bu tuhaf atmosferin tam ortasında kalan Gece.Karan mutfak tezgahına yaslanmış, ifadesiz bir şekilde Gece’yi izliyordu. Yanındaki kadın, adının Selin olduğunu, Karan’ın ondan ayrılırken seslenişiyle öğrendiği o sarışın kadın, soğuk bir ifadeyle Gece’ye bakıyordu. Selin’in bakışları, Gece’nin üzerindeki o bol ve Karan’a ait olduğu belli olan sweatshirt’te takılı kaldı.
"Karan," dedi Selin, ses tonu iğneleyici ve oldukça yapmacık bir nezaketle. "Kim bu küçük misafir? Üzerindeki de... oldukça tanıdık görünüyor."
Karan, kahve kupasını yavaşça tezgaha bıraktı. Gözlerini Gece’den ayırmadan, "Gece," dedi, sesi her zamanki otoriter tonundaydı. "Benim kardeşim."
Selin’in yüzündeki ifade bir anlığına bozuldu. "Kardeşin mi? Ama ben senin tek başına olduğunu sanıyordum..."
Gece, mutfağın ortasında, iki ateş arasında kalmış gibi hissediyordu. Selin’in ona bakışları, tıpkı o sokaklarda karşılaştığı, onu ezmeye çalışan o kadınların bakışları gibiydi. Ancak bir fark vardı; artık arkasında Soykanlar vardı ve en önemlisi, hemen karşısında Karan Soykan duruyordu.
Gece, dikleşti. Omuzlarını geri attı, yüzündeki o mahcup ifadeyi silip yerine o bildiğimiz hırçın, sokak kızı ifadesini yerleştirdi.
"Evet, kardeşi," dedi Gece, soğukkanlılıkla. Mutfağın ortasına doğru yürüdü, sanki evde değilmiş gibi rahat bir tavırla dolaptan kendi bardağını çıkardı. "Bir sorun mu vardı?"
Selin, Gece’nin bu anlık değişimine şaşırmıştı. Karan ise dudaklarının kenarında, kimsenin pek görmediği o hafif tebessümüyle olan biteni izliyordu.
"Sorun yok," dedi Selin, durumu kurtarmaya çalışarak ama sesi hâlâ gergindi. "Sadece... sürpriz oldu."
Mutfaktaki gerginlik, keskin bir bıçak gibi havada asılı kalmıştı. Gece kahvesini koyarken, Karan’ın bakışlarının hâlâ üzerinde olduğunu hissediyordu. Bu sessizlik, dağ evindeki o neşeli havadan çok daha farklı, çok daha tehlikeliydi.Dağ evinin geniş salonunda, televizyonun yarattığı mavi ışık, şöminenin sıcak sarı aleviyle garip bir şekilde dans ediyordu. Gece, koltuğun bir köşesine iyice gömülmüş, elinde kumanda ile kanallar arasında rastgele geziniyordu. Ekranda ne olduğu umurunda bile değildi; aslında sadece mutfaktaki gerginliği ve odadaki o ağırlığı dağıtmak için bir gürültü kaynağına ihtiyacı vardı.
Selin ve Karan, salonun diğer ucundaki deri koltukta oturuyorlardı. Selin, sanki bir kedi gibi Karan’a iyice sokulmuştu. Uzun, sarı saçları Karan’ın siyah gömleğinin üzerine dökülüyor, kadının parmakları Karan’ın ceketinin yakasında, sanki bir iz bırakmak istercesine dolanıyordu.
"Karan," dedi Selin, sesi o kadar alçak ve kadifemsiydi ki, Gece’nin kulağına sadece hafif bir fısıltı gibi geliyordu. "Beni çok ihmal ettin bu aralar. Oysa ben sadece senin yanındayken nefes alabiliyorum."
Selin, başını Karan’ın omzuna yasladı. Dudakları, Karan’ın çenesine ve boynuna çok yakındı. Gözlerini Karan’ın yüzünde gezdiriyor, parmak uçlarıyla adamın sert çene hattında hafif daireler çiziyordu. Karan ise ifadesiz, belki biraz da yorgun bir tavırla bakıyordu kadına. Ancak Selin’in bu hamlesi, adamın otoritesine karşı bir meydan okuma gibiydi; sanki "Ona ne kadar sahip olabilirim?" diye herkese gösterir gibiydi.
Gece, televizyondaki aksiyon filminin sesini biraz daha açtı. Ekranda patlama sahneleri dönüyor, silahlar ateşleniyordu ama Gece’nin tüm dikkati o iki figürdeydi.
"Burası senin krallığın mı Karan?" diye mırıldandı Selin, sesi bu kez daha kışkırtıcıydı. Elini Karan’ın göğsüne koydu, yavaşça aşağıya, ceketinin düğmelerine doğru indirdi. "Bu dağ evinde, senin dünyandan, o karanlık işlerinden uzakta... Sadece biz olsaydık keşke."
Karan, Selin’in elini nazik ama kararlı bir hamleyle durdurdu. Bakışları kısa bir an Gece’nin oturduğu yöne kaydı. Gece’nin televizyona kilitlenmiş, kas katı kesilmiş sırtını gördüğünde, yüzünde belli belirsiz bir gölge oluştu.
"Selin," dedi Karan, sesi çelik gibi soğuktu. "Burası senin oyun alanın değil. Dağ evi, Soykanların sığınağıdır."
Selin geri adım atmadı; aksine gülümsedi. "Sığınak mı? Yoksa birilerinin sığınağı olduğu için mi bu kadar ilgini çekiyor?" Kadın, Karan’ın kulağına doğru eğildi, dudaklarını adamın kulağının kıvrımına bastırarak fısıldadı. "Bana bak Karan. Başkalarına değil. Sadece bana odaklan."
Salondaki hava ağırlaştı. Gece, elindeki kumandayı o kadar sıkıyordu ki, eklem yerleri beyazlamıştı. Televizyondaki karakterin bağırması, odadaki sessizliği bozmaya yetmiyordu. Gece içinden, “Burası benim evim değil mi? Neden bu kadar rahatsız oluyorum?” diye geçirdi. Selin’in o yapmacık tavırları, Karan’a olan o yapışkan sahiplenme çabası, Gece’nin midesini bulandırıyordu.
Karan, Selin’i kendisinden biraz uzaklaştırdı, gözlerinin içine dik dik baktı. "Sınırlarını biliyorsun Selin. Zorlama."
Selin, geri çekilip dudak büktü ama yüzünde hâlâ o zafer kazanmış, meydan okuyan ifade vardı. "Peki," dedi alaycı bir tonla. "Senin kuralların olsun."
Gece, televizyonun sesini aniden kıstı. Salon, şöminenin çıtırtısından başka ses kalmayacak şekilde sessizleşti. Gece, oturduğu yerden yavaşça doğruldu, hiçbir şey görmemiş gibi yapmaya çalışarak ayağa kalktı.
"Televizyon çok sıkıcı," dedi Gece, kimseye bakmadan. Sesi soğuk ve mesafeliydi. "Ben yukarı çıkıyorum. Yarın erken kalkacağız, değil mi Karan?"
Karan başını salladı. "Evet, erkenden konağa geçeceğiz."
Gece mutfağa doğru yürüdü, mutfak kapısından geçerken duraksadı, Selin’e şöyle bir baktı ve gözlerini devirerek yukarıdaki merdivenlere yöneldi. Arkasında bıraktığı o gergin, yoğun havayı hissediyordu. Selin’in ona zaferle baktığını biliyordu ama Gece’nin umurunda değildi. O, Soykan kanını taşıyordu ve bu evde, o kadının Karan üzerinde kurmaya çalıştığı o ucuz hakimiyete ihtiyacı yoktu.
Yukarıya, odasına çıktığında kapıyı kapattı ve derin bir nefes verdi. Kalbi göğsüne sığmıyordu. “Sadece bir yabancı,” dedi kendi kendine. “Sadece bir yabancı ama yine de... Karan’ın o bakışları neden bu kadar farklıydı?” Yatağına uzandı, dışarıdaki dağ rüzgarının sesini dinlemeye başladı. Evin aşağısındaki o flörtleşme sesleri, yavaş yavaş odasının sessizliğinde kayboluyordu ama Gece, o gece uykusuna daldığında bile zihninden o görüntüyü atamıyordu.Gece’nin odasının kapısını kapatıp uzaklaşmasının ardından, dağ evinin salonunda yankılanan o ağır sessizlik, Selin için bir davetiyeye dönüştü. Genç kadın, Gece’nin gidişinden aldığı cesaretle, Karan’ın üzerine daha fazla ağırlığını vererek ona doğru bir adım daha attı.
Karan, koltukta oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Selin’in kendisine olan bu tutkulu ve ısrarcı yaklaşımına karşı, ifadesiz bir maske takınmıştı. Kadın, ince parmaklarını Karan’ın siyah gömleğinin yakasında gezdirdi, tırnaklarını hafifçe adamın ensesindeki sert deriye bastırdı.
"Gitti," dedi Selin, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Artık sadece biz varız."
Karan, kadının bu zafer dolu bakışlarına karşılık, elini yavaşça Selin’in beline yerleştirdi. Adamın avucundaki güç, kadının ince bedenini sarsacak cinstendi. Karan’ın bakışları bir anlığına merdiven boşluğuna kaysa da, Selin’in yüzüne geri döndüğünde artık o tehlikeli, karanlık kararlılık hakimdi.
Selin, Karan’ın göğsüne iyice yaslandı, dudakları adamın çenesine değdiğinde derin bir nefes verdi. "Seni özledim Karan. Bu dağ evinde, bu insanların arasında... Beni unutmanı istemiyorum."
Karan, Selin’in çenesini hafifçe kavrayıp yüzünü kendine doğru çevirdi. Selin’in gözlerinde yanıp tutuşan o hırsı ve tutkuyu gördü. Adamın dudaklarında, neşeden çok uzak, sadece karanlık bir arzuyu andıran o silik gülümseme belirdi.
"Unutmam," dedi Karan, sesi odanın içinde bir yankı gibi dağılırken. "Sadece sınırlarını bilmen gerektiğini hatırlatırım."
Selin, bu uyarıya rağmen aldırış etmedi, aksine daha da sokuldu. Dudakları, Karan’ın dudaklarıyla buluştuğunda, odadaki tüm gerginlik bir anda ateşli bir temasa dönüştü. Öpüşmeleri, dışarıdaki fırtınanın hızıyla yarışacak kadar şiddetli ve keskin bir havaya sahipti. Selin’in elleri Karan’ın saçlarına daldı, parmaklarını adamın sert saç telleri arasında kenetledi.
Karan, Selin’in bu baskın tavrına karşılık vererek onu kendine biraz daha çekti. Bu yakınlıkta ne bir şefkat ne de bir aşkın yumuşaklığı vardı; sadece iki insanın birbirine olan o karanlık, sahiplenici tutkusu hakimdi. Karan’ın elleri Selin’in sırtında aşağı yukarı gezinirken, adam kadını koltuğun kenarına doğru biraz daha itti. Salonun loş ışığında, şöminenin yansımaları ikilinin yüzlerinde ve bedenlerinde gölgeler oluşturuyordu.
Selin, Karan’ın bu soğuk ama yoğun karşılığı karşısında kendinden geçiyor, her dokunuşuyla daha fazla yakınlık istiyordu. Karan ise, kadının bu yoğun ilgisini kabul ederken bile zihninin derinliklerinde hala yarınki konak planını, Gece’nin güvenliğini ve üzerindeki o ağır sorumluluğu taşıyordu. Bu anlık yakınlık, onun dünyasındaki sertliğe bir mola gibiydi, ama hiçbir zaman tam bir teslimiyet değildi.Karan, Selin’den ayrılıp kadının boynuna, o hassas noktasına doğru eğildiğinde, Selin’in boğazından çıkan o memnuniyet dolu fısıltı sessizliği böldü. Karan’ın dudakları boynunda gezindiğinde, kadının nefesi kesilir gibi oldu.
Salonda sadece ikilinin hırıltılı nefes alışverişleri ve şöminedeki ateşin sesleri kalmıştı. Karan, Selin’i tamamen kontrolü altına almıştı. Kadının üzerindeki tüm o iddialı, manipülatif duruşu, Karan’ın varlığı altında eriyip gidiyordu.
Ancak o an, Karan’ın bakışları bir kez daha boşluğa, Gece’nin merdivenlerden çıktığı o karanlık yöne doğru kaydı. Selin’in o anki tutkusuna karşılık verirken bile, zihninin bir köşesinde o küçük kızın, Gece’nin güvende olup olmadığını sorgulayan o korumacı tarafı, bir gölge gibi tepesinde bekliyordu.
Selin, Karan’ın bu kısa süreli dalgınlığını hissetmedi bile; o, sadece adamın tenindeki o sıcaklığa ve kendine has o keskin kokusuna kilitlenmişti. Gece, yukarıdaki odasında sessizliğe gömülürken, alt katta Selin ile Karan’ın arasında yaşanan bu yoğun anlar, dağ evinin karanlığında bir sır gibi asılı kalmıştı.Gece, sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtığında, dün gece alt katta yaşananları ve zihninde kurduğu o yeni stratejiyi düşündü. Artık kaçmak yoktu, artık savunma duvarlarını yükseltmek yoktu. Bir Soykan olmanın ağırlığını, ancak o ailenin bir parçası gibi davranarak taşıyabilirdi. En önemlisi; Karan’ın hayatındaki kadının, düşmanı değil, belki de hayatına giren ilk "abla" figürü olabileceğini hissetti.
Aşağıya indiğinde mutfaktan gelen taze kahve kokusu ve dışarıdan duyulan araç motorlarının gürültüsü, evin statik havasını bir anda dağıttı. Kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeriye elinde koca alışveriş torbalarıyla Ege ve Yağız daldı.
"Kime diyorum! Yağız, o torbaları tezgaha değil yere bırak, her yer kırılacak!" diye bağırıyordu Ege, elindeki devasa ayakkabı kutularını havaya kaldırarak.
Yağız, sanki bir savaştan dönmüş gibi ganimetleri masaya boşalttı. "Oğlum sanki saray mı taşıyoruz? Alt tarafı Gece’ye birkaç parça kıyafet aldık."
Gece’yi gördükleri an ikisinin de yüzü aydınlandı. Ege, elindeki kutuları bir kenara fırlatıp Gece’ye doğru koştu. Yağız ise daha ağırbaşlı ama o her zamanki muzip tavrıyla kıza yaklaştı.
Ege, Gece’ye ulaştığı an kızı belinden yakaladığı gibi havaya kaldırdı ve etrafında döndürmeye başladı. "Baksana şuna! Uykusunu almış, prenses gibi olmuş!"
"Ege bırak beni! Başım dönüyor!" diye bağırdı Gece, gülmekten nefesi kesilerek.
Yağız hemen devreye girdi, Ege’nin kucağından Gece’yi kaptı ve kendi omzuna aldı. "Senin o saçlarını taratmayalım mı bugün? Bak dünya kadar aksesuar aldık sana. Tam bir Soykan kızı olacaksın!"
Gece, Yağız’ın omzunda baş aşağı dururken kahkahalar atıyordu. Bir anlığına o sokakların karanlığı, o açlık ve sefalet tamamen yok olmuştu. Ege ve Yağız, sanki küçük bir çocukla oyun oynar gibi Gece’yi yerden yere savuruyor, gıdıklıyor ve şakalaşıyorlardı.
Tam o sırada Karan ve Selin merdivenlerden aşağı indiler. Karan, kardeşlerinin bu çocuksu neşesine bakarken dudaklarında o nadir görülen, hafif bir gülümseme belirdi. Selin ise bu tabloya sevgiyle, hatta bir hayranlıkla bakıyordu. Onun gözlerinde ne bir kıskançlık ne de bir yabancılık vardı; sanki çoktan bu ailenin neşesine ortak olmuştu.
Gece, Yağız’ın omzundan yere indirildi. Saçları darmadağın olmuştu ama yüzünde hayatında ilk kez bu kadar samimi bir gülümseme vardı. Selin’i gördüğü an duraksadı. Planını hatırladı. Derin bir nefes alıp Selin’e doğru birkaç adım attı.
"Günaydın Selin," dedi Gece, sesi biraz titreyerek ama kararlı bir şekilde. "Dün gece... Sanırım biraz soğuk davrandım. Kusura bakma, buraya yeni alıştığım için biraz gerginim."Selin, Gece’nin bu beklenmedik barışçıl yaklaşımı karşısında gülümsedi. Hiç düşünmeden, şefkatli bir hareketle Gece’nin saçlarını düzeltti, yüzünü ellerinin arasına aldı.
"Gece, güzelim, özür dilemene hiç gerek yok," dedi Selin, sesi o kadar yumuşak ve içtendi ki, Gece’nin içindeki o son savunma duvarları da tamamen eridi. "Ben senin neler yaşadığını az çok tahmin edebiliyorum. Buraya alışman, bize güvenmen zaman alacak ve ben bunun için buradayım. Kıskanmak mı? Asla. Aksine, Karan’ın senin gibi bir kardeşi olduğu için ne kadar şanslı olduğunu görebiliyorum."
Selin’in bu samimiyeti, Gece’yi şaşkına çevirdi. Kadının gözlerinde hiçbir yapmacıklık yoktu; sadece içten bir sevgi vardı.
"Bak, aldıklarımıza bir bakalım mı?" dedi Selin, elindeki torbalardan birini heyecanla açarak. "Ege gerçekten zevksizmiş ama ben bazılarını seçtim. Bu mavi elbise tam sana göre!"
Yağız, araya girerek kolunu Gece’nin omzuna attı. "Bak sen şu işe! Bizim küçük kız diplomatik görevlere başlamış!"
Ege, elindeki torbalardan birini Gece’ye uzattı. "Hadi bakalım, defile başlasın! Karan Abi, sen de o sırada bize güzel bir ziyafet ayarla, biz bu kıza prensesler gibi bakacağız!"
Karan, sevgilisi ile kardeşinin bu kadar çabuk uyum sağlamasından memnun, kollarını göğsünde birleştirmiş onları izliyordu. Selin’in, Gece’nin saçını okşayarak ona bir şeyler anlatması, Karan için bu yeni hayattaki en huzurlu manzaraydı.
"Bugün hep beraberiz," dedi Karan, gür bir sesle. "Akşam yemeğinde hepimiz sofrada olacağız. Ve Gece, o elbiseyi giyip aşağı indiğinde, bu evin gerçek hanımefendisi kimmiş herkes görecek."
Gece, elindeki mavi elbiseye baktı. Artık bir taraftaydı. Yanında ona ablalık yapmaya hazır bir Selin, ona kalkan olan bir Karan ve her anını neşeye boğan Ege ile Yağız vardı. Artık karanlık, sadece geçmişin tozlu bir hatırasıydı.
"Hazırlanacağım," dedi Gece, Selin’e gülümseyerek. "Ve bu sefer, kesinlikle en güzel halimle geleceğim."
Ev, Soykan kardeşlerin neşesiyle çalkalanırken, Gece odasına girdiğinde kapıyı kapattı. Yatağın üzerindeki elbiseye bakarken, artık sadece bir evde değil, gerçekten bir yuvanın içindeydi.
