15. bölüm · ÇEYREK MAFYA

GÜZEL UYKU

Ayşe Öztürk

İstanbul'un üzerindeki gri bulutlar dağılmış, sabahın ilk ışıkları Soykan konağının yüksek pencerelerinden içeri süzülmeye başlamıştı. Saat henüz sabahın altısıydı. Kuşlar bile konağın devasa bahçesinde yeni yeni şakımaya başlarken, evdeki sessizliği bozan tek şey Gece’nin koridorda parmak uçlarında ilerleyen hafif adımlarıydı.
Dün akşamki konsol maçı zaferi ve ardından yaşanan olaylı kahve kazasının ardından Gece, güne inanılmaz bir enerjiyle uyanmıştı. Üzerine geçirdiği bol gri kapüşonlusu, altında eşofmanı ve ayağındaki tüylü ev terlikleriyle tam bir "sabah sabotajcısı" gibi görünüyordu.
Günün ana hedefi belliydi: Dün akşamki iddiayı kaybeden ve kahve kazasını bahaneye dönüştürmeye çalışan Ege’yi o yataktan söküp çıkarmak.
Gece, Ege’nin oda kapısının önüne geldi. Kapı kolunu yavaşça, hiç ses çıkarmadan aşağı indirdi. İçeriye bir gölge gibi süzüldü.
Odanın perdeleri sımsıkı kapalıydı. Ege, devasa yatağının ortasında, yorganı kafasına kadar çekmiş, dün akşam dökülen kahvenin ve yenilginin yorgunluğuyla mışıl mışıl uyuyordu. Hatta odada hafif bir horlama sesi bile yankılanıyordu.
Gece, yüzünde beliren o şeytani ve muzip tebessümle yatağa doğru birkaç adım attı. Önce hafifçe öksürdü, ses çıkmadı. Sonra Ege’nin baş ucundaki komodinin üzerinde duran sürahiye gözü kaydı. Ama yok, o kadar cani olamazdı—en azından henüz değil.
"Ege Abi..." dedi Gece, fısıltıyla. "Egeee..."
Ege yorganın altından sadece bir homurtu çıkardı, öbür tarafına döndü.
Gece, derin bir nefes aldı. Bu iş böyle kibarlıkla çözülmeyecekti. Birkaç adım geriledi, hedefi belirledi ve hiç tereddüt etmeden yatağın üzerine, doğrudan Ege’nin bacaklarının olduğu kısma doğru sıçradı!
"UYAN LAAAAAN! KONDİSYON MESAİSİ BAŞLADI!"
"AĞAĞAĞAĞ! NE OLUYOR ULAN?!"
Ege, yatağın çökmelesi ve Gece’nin çığlığıyla adeta bir bomba patlamış gibi yataktan fırladı! Yorgana dolandı, dengesini kaybedip "BUM!" diye yataktan aşağı, halının üzerine yuvarlandı. Yerde bir süre yorganın içinde çırpındıktan sonra kafasını dışarı çıkarabildi. Saçları darmadağınık, gözleri uykudan küçücük kalmış bir halde Gece’ye baktı.
"Kızım..." dedi Ege, sesi uykudan pürüzlü ve hırıltılı çıkarak. "Sen akıl hastası mısın?! Saat kaç ulan?! Savaş mı çıktı?!"
Gece yatağın üzerinde bağdaş kurmuş, ellerini dizlerine koymuş bir şekilde zevkten dört köşe gülüyordu. "Savaş çıkmadı tinerci! Ama iddia iddiadır. Saat altı. Yağız Abi bahçede seni bekliyor. 10 kilometre koşun var, unuttun mu?"
Ege, halının üzerinde sırtüstü uzanıp gözlerini kapattı. "Gece... Yemin ediyorum bak, kahveyle beni yaktığın yetmedi, şimdi de kalpten götüreceksin. Git buradan. Ben ölmüşüm, cesedimi koşuturlar ancak."
"Yemezler Ege Bey!" dedi Gece, yataktan atlayıp Ege’nin ayaklarından tutarak çekmeye çalışarak. Tabii o dev adamı kımıldatması imkansızdı ama pes etmiyordu. "Kalk çabuk! Bak Yağız Abi’ye söylerim, seni buraya gelip sırtında taşır, yine de o koşuyu yaptırır!"
Tam o sırada odanın kapısı tıklandı ve kapı eşiğinde Yağız belirdi. Üzerinde siyah koşu takımı, elinde kronometresiyle tam bir askeri eğitmen gibi duruyordu.
"Ooo, bakıyorum şafak operasyonu başarılı geçmiş," dedi Yağız, yerdeki Ege’ye bakarak sırıttı. "Aferin çeyrek mafya, gözüme giriyorsun."
Ege halıdan kafasını kaldırıp Yağız’a dik dik baktı. "Abi sen de mi bu kıza uyuyorsun ya? Dün akşam chest bölgem üçüncü derece yandı benim, unuttun mu? Ben yaralı bir savaşçıyım!"
Yağız saatine baktı. "Gördüm gördüm, krem sürmüşsün geçmiş. Hadi Ege, bahçede hava mis gibi. İki dakika içinde aşağıda olmazsan kilometreyi 15’e çıkarırım. Karan Abi de uyanmak üzere, biliyorsun."
"Karan Abi" lafını duyan Ege’nin gözlerindeki o uykulu perde bir anda aralandı. Karan’ın sabah disiplinini çok iyi bildiği için uzandığı yerden hızla doğruldu. "Tamam tamam! Belalılar çetesi! Düşün yakamdan, üstümü giyinip geliyorum!"
Gece kapıya doğru yürürken dönüp Ege’ye zafer işareti yaptı. "Aferin tinerci. Bak ben de çok iyi bir insan olduğum için terasta oturup çayımı içerken senin o muazzam koşu formunu izleyeceğim."
Ege yataktan bir yastık kaptığı gibi Gece’ye fırlattı ama Gece ışık hızıyla kapının arkasına saklanıp yastıktan kaçmayı başardı. Kahkahaları koridorda yankılanırken, Ege arkasından söylenerek spor ayakkabılarını aramaya başladı.
Yarım saat sonra, konağın geniş bahçesinde sabahın serinliği hakimken, Gece terastaki rahat koltuğuna kurulmuş, elinde dumanı tüten çayıyla aşağıdaki manzarayı izliyordu.
Aşağıda Yağız tempolu ve kusursuz bir adımla koşarken, yanında Ege adeta bir zombi gibi ayaklarını sürüyerek onu takip etmeye çalışıyordu. Ege her terasın altından geçişinde kafasını kaldırıp Gece’ye kötü kötü bakıyor, Gece ise her defasında çay bardağını havaya kaldırıp ona el sallıyordu.
Tam o sırada arkasından ağır adımlar duyuldu. Karan, elinde kahvesiyle terasa çıktı. Üzerinde siyah tişörtü ve rahat pantolonu vardı. Gece’nin yanına gelip saçlarını hafifçe okşadı, ardından aşağıda sürünen Ege’ye baktı.
"Yine ne yaptın çocuklara?" diye sordu Karan, dudaklarının kenarındaki o gizli gülümsemeyle.
Gece, Karan’a sokulup başını koluna yasladı. "Hiçbir şey yapmadım Karan Abi. Sadece verilen sözlerin tutulmasını denetleyen bir yönetim kurulu üyesiyim."
Karan alçak sesle gür bir kahkaha attı. "Aferin çeyrek mafya. Disiplin her şeydir."
Aşağıdan Ege’nin cılız sesi yükseldi: "Abi! Bu kız senin arkana sığınıyor ama bir gün elime düşecek!"
Karan aşağıya doğru sertçe seslendi: "Ege! Tempoyu düşürme, 2 kilometre daha eklerim!"
Ege’nin "Ağabeyy!" diye feryat edişi bahçede yankılanırken, Gece abisinin yanında, sabahın bu erken saatinde konağa yayılan o neşeli ve güven dolu havanın tadını çıkarıyordu.Ağustos ayının o kavurucu İstanbul sıcağı, Soykan konağının taş duvarlarını bile ısıtmış, bahçedeki devasa çam ağaçlarının gölgesini bile yetersiz kılmaya başlamıştı. Bahçedeki koşu mesaisi çoktan bitmiş, Ege ve Yağız duşlarını alıp terasın gölgesine sığınmışlardı. Ancak Ege’nin zihninde, sabahki uykusuzluğun ve koşunun intikamını alma hırsı hâlâ dipdiri duruyordu.
Ege, terastaki masada oturan Yağız ve Karan’a doğru muzipçe eğildi. Sesini kısarak gizli bir operasyon yönetiyormuş gibi fısıldadı:
"Abi, bakın," dedi Ege, gözlerini kısarak. "Hava kaç derece farkında mısınız? Dışarıda yaprak kıpırdamıyor. Şimdi biz bu ısıyı fırsata çevirip konağın en büyük operasyonunu düzenliyoruz. Hedef: Çeyrek Mafya ve Selin Abla."
Yağız, soğuk suyundan bir yudum alıp tek kaşını kaldırdı. "Ne planlıyorsun yine tinerci? Yine kahve gibi başımıza bir iş açmayasın?"
"Abi ne işi ya!" dedi Ege, heyecanla ellerini birleştirerek. "Aşağıdaki dev açık havuzu dün temizlettim, buz gibi su doldu. Plan şu: Önce Gece’yi ve Selin Abla’yı bir bahaneyle havuz kenarına çekeceğiz. Zaten Gece hâlâ sabahki koşunun zafer sarhoşluğunda, hiç şüphelenmez. Sonra ben Selin Abla’yı, Yağız Abi sen de Gece’yi kucakladığımız gibi havuza! Karan Abi, sen de çıkış hatlarını tutarsın, kaçmalarına izin vermezsin!"
Karan, elindeki finansal dosyayı yavaşça masaya bıraktı. Katran karası gözlerinde o az görülen muzip ve tehlikeli ışık belirdi. "Selin’i havuza atarsan iki gün sana yemek vermez Ege," dedi Karan, alçak ve gür sesiyle. Sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Ama fikir fena değil. Hava gerçekten sıcak."
Yağız sırıttı. "Ben varım. Gece’yi havuza atmak, dünkü konsol maçı intikamı için biçilmiş kaftan."
On dakika sonra operasyon düğmesine basıldı.
Ege, bahçedeki şezlongların oradan panik içinde konağa doğru koştu. "Abla! Gece! Çabuk gelin! Bahçedeki o süs havuzunun filtresine bir şey sıkışmış, garip sesler çıkarıyor, su fışkırtacak!"
Selin ve Gece, ellerinde buzlu limonatalarla ne olduğunu anlamadan mutfaktan dışarı fırladılar. Gece, üzerinde şortu ve tişörtüyle Ege’nin arkasından koşarken, "Yine neyi bozdun Ege Abi?!" diye bağırıyordu.
Havuz kenarına geldiklerinde ortam son derece sakindi. Mavi, buz gibi su pırıl pırıl parıldıyordu.
"Hani lan nerede fışkırıyor?" dedi Selin, havuzun kenarına kadar gelip eğilerek.
İşte o an kapan kapandı!
Ege bir anda Selin’in arkasında belirdi. "Sürpriz Abla!" diye bağırarak Selin’i belinden kavradığı gibi havuzun derin yerine doğru fırlattı!
"EGEEEEEE!"
Selin’in çığlığı, devasa bir ÇOOMMFF! sesiyle suya gömüldü.
Gece, şok içinde Ege’ye dönüp "Sen bittin!" diye bağırmaya kalmadan, arkasından Bordo Bereli hızıyla yaklaşan Yağız’ı fark etti. Gece kaçmak için hamle yaptı ama Yağız kızı tek hamlede omzuna aldı.
"Yağız Abi dur! Valla yüzme biliyorum ama tişörtümle değil! Abi yapmaaa!" diye çığlık attı Gece.
Yağız hiç acımadı. "Konsol maçının hesabı çeyrek mafya!" diyerek Gece’yi havuzun ortasına doğru fırlattı!
"BUMMM!"
Gece, suyun dibini boylayıp saniyeler sonra nefes nefese yüzeye çıktı. Islak saçlarını yüzünden geriye itti, gözlerinden ateş fışkırıyordu. Yanında Selin de sudan çıkmış, ıslanmış saçlarıyla Ege’ye ölümcül bakışlar atıyordu.
"Ege... Seni bu evde yaşatmayacağım!" diye bağırdı Selin, havuzun kenarına tutunarak.
Ege ve Yağız havuz kenarında zafer dansı yapıp kahkahalarla katılırken, Gece sinsi bir tebessümle kenarda duran Karan’a baktı. Karan, kollarını göğsünde birleştirmiş, ciddiyetini korumaya çalışarak onları izliyordu.
"Karan Abi!" diye seslendi Gece, pürüzlü ve şirin sesiyle. "Bak bunlar beni ıslattı! Yardım etmeyecek misin kardeşine?"
Karan ağır adımlarla havuz kenarına yaklaştı. Ege’ye baktı, sonra Yağız’a. "Kıza kumpas kurmak kolay tabii..." dedi Karan.
Ege sırıttı. "Abi sen de gelseydin ya, su harika!"
O an Karan’ın yüzünde tekinsiz bir gülümseme belirdi. Karan bir anda kollarını açıp iki dev kardeşi, Ege ve Yağız’ı enselerinden yakaladı! İkisi de neye uğradığını anlayamadı. Karan, o muazzam gücüyle ikisini birden havuzun içine doğru sürükledi ve devasa bir kütle olarak suyun içine atladı!
"ÇOOOMMMFFF!"
Havuzdan adeta dev bir dalga fırladı! Bahçedeki şezlonglar bile ıslandı.
Suyun yüzeyine önce Ege öksürerek çıktı. "Abi! Sen bizim tarafımızdaydın hani?!"
Karan, ıslak saçlarını geriye atarak suyun içinden yükseldi. Katran karası gözlerinde büyük bir keyif vardı. "Ben her zaman çeyrek mafyanın tarafındayım."
Gece ve Selin, bu durumu fırsat bilip anında karşı atağa geçtiler. Gece, Ege’nin kafasını suya bastırmaya çalışırken, Selin de Yağız’a su sıçratmaya başladı. Havuz bir anda tam bir savaş alanına dönüştü. Ege kaçmaya çalışıyor, Yağız Gece’yi sudan fırlatmaya çalışıyor, Karan ise hepsinin ortasında o devasa varlığıyla su savaşının hakimi gibi duruyordu.
"Yorgan kavgası bitti, şimdi havuz kavgası başladı!" diye bağırdı Ege, Gece’nin attığı sudan korunmaya çalışırken.
"O kelimeyi bir daha söyleme, seni dipte bağlarım tinerci!" diye karşılık verdi Gece, kahkahalar içinde.
Soykan ailesinin dev adamları, raconları ve silahları bir kenara bırakmış, kavurucu Ağustos sıcağında, bir çocuğun neşesiyle suyun içinde birbirleriyle yarışıyordu. Gece, suyun ortasında abilerinin bu halini izlerken, aldığı en güzel serinliğin bu aile bağları olduğunu bir kez daha hissetti.Havuzda saatlerce süren o çılgınca su savaşının, kahkahaların ve bitmek bilmeyen kovalamacanın ardından güneş yavaş yavaş İstanbul ufuklarından çekilmişti. Konağın üzerine tatlı bir akşam serinliği çökerken, evdeki herkesin bedenini devasa bir yorgunluk dalgası kapladı.
Duşlar alınıp üzerler değiştirildikten sonra, o kadar enerjik olan gruptan eser kalmamıştı. Gece, Ege ve Yağız, salondaki devasa L koltuğa adeta birer çuval gibi devrilmişlerdi.
Televizyonda kısıktan bir film dönüyordu ama üçünün de ekrana bakacak hali kalmamıştı. Gece, yumuşacık bir battaniyenin altına büzüşmüş, başını Yağız’ın kolunun altına gömmüştü. Ege ise koltuğun diğer ucunda, bacaklarını Gece’ye doğru uzatmış, elindeki kumandayı düşürmek üzereydi. Dünkü 20 kilometrelik koşu, sabahki baskın ve üstüne saatlerce süren havuz mesaisi, dev adamların bile fişini çekmişti.
Yağız’ın göz kapakları ilk pes eden oldu. Ağır ağır kapandı, derin ve ritmik bir nefes almaya başladı. Hemen ardından Ege’nin başı yana kaydı, kumanda elinden halının üzerine tık diye düştü. Gece ise abilerinin ortasındaki o sıcak ve güvenli alanda, abilerinin nefes sesleri eşliğinde gözlerini daha fazla açık tutamadı. Üçü de birbirine sokulmuş vaziyette, derin bir uykuya daldılar.
Salona giren Selin, koltuktaki bu manzarayı görünce yüzünde yumuşacık bir tebessüm belirdi. Televizyonun sesini tamamen kapatıp üzerlerini biraz daha örttü. O sırada kapıda beliren Karan, kollarını göğsünde birleştirmiş, koltukta bir arada uyuyan kardeşlerine bakıyordu.
Karan, hafifçe eğilip Gece’nin alnına sessiz bir öpücük kondurdu. Ardından Selin’e dönüp başıyla yukarı katı işaret etti.
İkinci kattaki yatak odasının kapısı kapandığı an, alt kattaki o masum ve sakin hava bir anda yerini tutkulu bir fırtınaya bıraktı.
Selin, kapının kilitlenme sesini duyar duymaz arkasını döndü ama daha adım atamadan Karan’ın devasa gövdesiyle karşı karşıya kaldı. Karan, aralarındaki mesafeyi tek bir adımda kapatıp Selin’i belinden kavradı ve sırtını kapının ahşap yüzeyine yasladı. Katran karası gözlerinde, alt katta kardeşlerine gösterdiği o şefkatli ağabeyden eser yoktu; sadece yakıcı bir arzu vardı.
Selin’in dudaklarından hafif bir nefes döküldü. "Karan..."
Karan, kadının cümlesini bitirmesine izin vermeden dudaklarını Selin’in dudaklarına mühürledi. Öpücükleri sert, aç ve uzun zamandır ertelenmiş bir özlemin patlaması gibiydi. Karan’ın büyük, güçlü elleri Selin’in belini sıkıca kavrarken, Selin de ellerini Karan’ın ensesindeki ıslak saçlara doladı.
Karan, öpücüğünü kesmeden ellerini Selin’in üzerindeki ipek gömleğin düğmelerine kaydırdı. Sabırsız parmakları düğmeleri birer birer çözerken, kumaşın omuzlardan aşağı kaymasına izin verdi. Selin’in sıcak nefesi Karan’ın boynunu yakıyordu.
Karan, kadını kucağına aldığı gibi yatağa doğru yürüdü. İpek gömlek ve Karan’ın siyah tişörtü hırsla kenara atıldı. Odadaki tek ses, ikisinin düzensizleşen nefesleri ve dışarıdan gelen hafif rüzgarın uğultusuydu.
Karan, Selin’in üzerine eğilerek boynundan köprücük kemiklerine doğru yakıcı öpücükler kondurmaya başladı. Her temasta Selin’in parmakları Karan’ın sırtındaki kaslara daha da gömülüyordu. Karan’ın kemerinin tokası büyük bir sabırsızlıkla söküldü, kıyafetler odanın zeminine birer birer dağıldı.
Aşağıda üç kardeş, hayatlarının en huzurlu uykusunu uyurken; yukarıdaki odada Karan ve Selin, gecenin karanlığında birbirlerinin bedeninde kaybolarak tutkunun zirvesine tırmanıyorlardı. Soykan konağı, o gece hem en masum uykulara hem de en derin arzulara ev sahipliği yapıyordu.Odadaki atmosfer, gece ilerledikçe tamamen kontrolden çıkan yakıcı bir tutkuyla ağırlaşmıştı. Yatak odasının kapalı kapısı ardında, dünyayla olan tüm bağlar kopmuş gibiydi. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu, ikisinin hızlanan nefeslerine ve odada yankılanan fısıltılara karışıyordu.
Karan, Selin’in üzerine tamamen eğilmişti. Devasa gövdesi, kadının narin bedenini adeta kendi gölgesinde saklıyordu. Dudakları, Selin’in çenesinden aşağı kayıp boynundaki o hassas noktaya mühürlendiğinde, Selin dudaklarını ısırarak boğuk bir nefes verdi. Elleri, Karan’ın geniş ve kaslı sırtında, kürek kemiklerinin üzerinde çaresizce gezinirken parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
"Karan..." dedi Selin, kısılan ve titreyen sesiyle. "Yavaş..."
Karan başını kaldırıp katran karası gözlerini Selin’in yeşillerine dikti. Gözlerinde en ufak bir geri adım emaresi yoktu; aksine bir fırtınanın tam ortasındaki o tehlikeli kararlılık vardı. "Yavaşlayamam," diye fısıldadı Karan, gür ve pürüzlü sesiyle. "Bu gece değil."
Karan, ellerini Selin’in sırtına kaydırdı. İpek gömleğin zemine düşmesiyle açıkta kalan ince dantelli siyah sütyenin kopçasına dokundu. Sabırsız parmaklarının tek bir sert ve pratik hamlesiyle sütyenin kopçası çözüldü. Siyah kumaş parçası, kayarak yatağın kenarından halının üzerine düştü.
Selin, göğsüne çarpan soğuk havayla hafifçe irkildi ama Karan’ın sıcak, nasırlı avuç içleri anında tenini buldu. İkisinin de teninden yayılan sıcaklık odayı bir fırına çevirmiş gibiydi. Karan’ın dudakları Selin’in açıkta kalan tenini adım adım fethederken, Selin başını geriye doğru attı, gözleri tutkuyla kapandı.
Karan, boynundan aşağı, köprücük kemiklerine ve göğüs kafesine inen yakıcı öpücüklerle kadını çıldırtacak bir tempoda ilerliyordu. Selin’in bacakları, Karan’ın beline dolandı; aralarındaki en ufak mesafeyi bile yok etmek istercesine adamı kendine çekti. Odadaki hava adeta bir gerdek gecesinin o ağır, mahrem ve kaçınılmaz kutsallığıyla dolmuştu.
Karan’ın eli Selin’in belindeki son kumaş parçasını da hırsla kenara sıyırırken, Selin de Karan’ın pantolonunun düğmesini söküp attı. Gecenin karanlığında iki beden, hiçbir engel kalmadan tamamen birbirine kenetlendi.
Karan, Selin’in kulak memusunu hafifçe ısırmakla öpmek arasında bir hamle yapıp fısıldadı: "Benimsin."
Selin, Karan’ın saçlarını avuçlayıp adamın dudaklarını tekrar kendi dudaklarına çekerken, boğuk bir iç çekişle karşılık verdi: "Seninim..."
Yatak odasında zaman kavramı yitip gitti. Birbirlerinin teninde kaybolan, her dokunuşta daha da derinleşen bu tutkulu ritim, gecenin en karanlık saatlerini aydınlatan tek şey oldu.
Aşağıda Ege, Yağız ve Gece L koltukta derin, masum uykularına devam ederken; üst katta Soykan konağının sahibi, hayatının tek kadınıyla gecenin sonsuzluğuna teslim olmuştu.Gece derinleşip sabaha karşı en zifiri karanlık anına ulaştığında, üst kattaki o fırtınalı tutku yerini odanın içinde yankılanan ağır ve ritmik nefes seslerine bırakmıştı. Yatak odası, yoğun bir ten kokusu ve mahrem bir sessizlikle sarmalanmıştı. Dışarıdan esen serin rüzgar, aralık kalan pencereden tülleri hafifçe havalandırıyor, yaz gecesinin o yakıcı sıcaklığını biraz olsun kırıyordu.
Karan, sırtüstü uzanmış, devasa ve kaslı kolunu Selin’in başının altına yastık yapmıştı. Selin ise başını Karan’ın geniş göğsüne yaslamış, bir elini adamın kalbinin üzerine koymuştu. Yorgan ikisinin üzerini bel hizasına kadar örtüyordu. Selin’in dağılmış saçları Karan’ın esmer tenine yayılmıştı; tenleri hâlâ birbirine temas ettiği her noktada alev alev yanıyordu.
Karan, nasırlı ve irileşmiş parmaklarıyla Selin’in çıplak omzunu, ardından sırtının kıvrımlarını ağır ağır okşamaya başladı. Sesi, gecenin sessizliğinde derinden gelen bir gürlemeyle fısıltı arasındaydı:
"Selin..."
Selin, gözleri kapalı bir halde hafifçe kıpırdandı. Başını kaldırıp Karan’ın çenesine yumuşak bir öpücük kondurdu. "Efendim?"
"Bu konak," dedi Karan, katran karası gözlerini odanın tavanına dikerek. "Yıllarca sadece barut koktu. Kan koktu, intikam koktu. Çocukluğumdan beri bu duvarların arasında sadece racon, kural ve ölüm konuşuldu. Ama sen..." Karan duraksadı, elini Selin’in saçlarının arasına daldırıp başını kendine doğru çekti. "Sen bu eve geldiğinden beri, ilk defa buranın bir yuva olabileceğini hissettim."
Selin gülümsedi. Parmağının ucuyla Karan’ın göğsündeki eski bir kurşun yarasının izini takip etti. "Sadece ben değil Karan. Gece de geldi. O çocuk bu evin kasvetini dağıttı. Sen ona baktığında, gözlerindeki o sert adamın nasıl bir abiye dönüştüğünü görüyorsun."
"Gece benim canımdan bir parça," dedi Karan, sesi bir anlığına o korumacı tonuna bürünerek. "Ama sen... Sen benim ruhumsun. Sana bir şey olursa, bu dünyadaki hiçbir kural, hiçbir güç beni durduramaz."
Selin, Karan’ın bu sert ama katıksız sevgisi karşısında içinin eridiğini hissetti. Yorganın altından elini uzatıp Karan’ın belini sıkıca sardı. Bacağını adamın bacağının üzerine attı. İki beden, gecenin bu saatinde bir kez daha aralarında tek bir santim bile boşluk kalmayacak şekilde kenetlendi.
Karan, Selin’i belinden kavrayıp hafifçe kendi üzerine çekti. Selin’in çıplak göğsü Karan’ın sıcak tenine bastırıldığında ikisinin de nefesi bir anda kesildi. Karan, kadının belini tutan ellerini biraz daha sıktı, gözlerindeki o arzunun ateşi yeniden harlandı.
"Uyumak yok mu bu gece?" diye fısıldadı Selin, dudakları Karan’ın dudaklarına birkaç milim mesafedeyken.
"Seni böyle bulmuşken uyumak vakit kaybı," dedi Karan, pürüzlü bir sesle.
Karan, Selin’in kalçalarından tutarak onu tamamen kendi üzerine aldı. Dudakları bir kez daha hırsla, açlıkla buluştu. İlk elverişli hamlede Selin’in boğuk bir iç çekişi odanın tavanına yükseldi. Gece, bu odada durmak bilmeyen bir tutku sarmalıyla sabaha kadar akıp gitmeye devam etti.
Saat sabahın yedisine geldiğinde, pencerelerden içeri süzülen altın sarısı güneş ışıkları alt kattaki salona vurmaya başladı.
Salondaki devasa L koltukta ise hâlâ hayat emaresi yok gibiydi. Yağız, bir kolunu koltuğun arkasına atmış, başı geriye düşmüş bir şekilde mışıl mışıl uyuyordu. Ege, bacaklarını tamamen uzatmış, battaniyenin yarısını Gece’nin üzerinden çekip kendi üzerine almıştı. Gece ise Yağız’ın göğsüne doğru büzüşmüş, eliyle Yağız’ın tişörtünün ucunu sıkı sıkı tutmuştu.
Güneş ışığı doğrudan Gece’nin yüzüne vurunca, kız hafifçe huzursuzlanarak kıpırdandı. Mavi gözlerini yavaşça araladı. İlk an nerede olduğunu anlayamadı; şakaklarında ne o dünkü migren ağrısı kalmıştı ne de karnında o amansız kramplar. Bedenindeki yorgunluk gitmiş, yerini garip bir hafifliğe bırakmıştı.
Gece, Yağız’ın kolunun altından sıyrılıp koltukta doğruldu. Yanında horlayan Ege’ye baktı. Ege’nin ağzı hafif açık kalmış, dünkü havuz kavgası ve koşunun yorgunluğuyla adeta komaya girmişti.
Gece sinsi sinsi gülümsedi. Yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki battaniyeyi düzeltip mutfağa doğru parmak uçlarında yürüdü.
Mutfakta kahve makinesini çalıştırdı. Taze kahve kokusu birkaç dakika içinde geniş mutfağı ve koridoru kaplamaya başladı. Gece, kendine büyük bir kupa kahve koyup içine biraz süt ekledi. Mutfak adasındaki yüksek sandalyeye oturup sıcak kupayı iki eliyle kavradı.
Tam o sırada merdivenlerden ağır, ritmik adımlar duyuldu.
Gelen Karan’dı. Üzerine siyah, rahat bir eşofman altı ve füme renkli bir tişört giymişti. Saçları hâlâ hafif nemliydi. Yüzünde, dün gecenin o yorucu ama derin tatmininden kaynaklanan dingin, sarsılmaz bir ifade vardı. Merdivenleri inip doğrudan mutfağa yöneldi.
Gece’yi mutfakta kahve içerken görünce duraksadı. Katran karası gözlerinde anında o şefkatli abilik ışığı yandı.
"Çeyrek mafya?" dedi Karan, sesi sabahın ilk saatlerine özel bir kısıklıkla. "Erkencisin. Nasıl oldun? Ağrın var mı?"
Gece, kupasından bir yudum alıp gülümsedi. "Hiçbir şeyim kalmadı Karan Abi. Bomba gibiyim. Ağrı falan hak getire."
Karan, Gece’nin yanına kadar yürüdü. Devasa elini kızın alnına koydu, ateşini kontrol etti. Ardından saçlarını geriye doğru okşayıp alnına derin bir öpücük kondurdu. "Güzel. Bir daha öyle yataklara düşmek yok."
"Abi," dedi Gece, gözlerini kısıp kapıya doğru bakarak. "Salondakiler hâlâ leş gibi uyuyor. Ege Abi’nin ağzı açık kalmış, salya akıtacak birazdan."
Karan hafifçe güldü. Kendi kahvesini almak için tezgaha doğru yürüdü. Tam o sırada merdivenlerde ikinci bir hareketlilik oldu. Selin, üzerinde bol bir hırka, saçları hafif dağınık ama gözlerinin içi parıldayarak aşağı indi.
Selin mutfağa adım attığı an, Karan’ın bakışları anında kadına kilitlendi. İkisinin gözleri havada buluştuğunda, aralarında sadece ikisinin anlayabileceği o sessiz, dün geceden kalan yakıcı elektrik yeniden geçti. Selin’in yanakları hafifçe kızardı ama bakışlarını Karan’dan kaçırmadı. Karan ise dudaklarının kenarıyla sinsi ve mağrur bir şekilde gülümsedi.
Gece, bu iki yetişkin arasındaki garip havayı anında sezinledi. Kupasını masaya koyup gözlerini bir Selin’e bir Karan’a dikti.
"Siz ikiniz niye öyle bakışıyorsunuz ya?" dedi Gece, şüpheci bir tonla. "Sanki gizli bir operasyondan dönmüş gibisiniz."
Selin hafifçe öksürerek toparlandı, alelacele tezgaha yürüdü. "Şey... Hiç. Uykumu alamadım da ondan Gececiğim. Günaydın."
Karan ise hiç istifini bozmadan kahvesinden bir yudum aldı. "Gece, sen salondaki iki kütüğü uyandır. Bahçede kahvaltı yapacağız. Bugün işler yoğun."
Gece sandalyeden fırladı. "Emriniz olur komutanım! Uyandırma görevi bende!"
Gece neşeyle salona doğru koşarken, Karan arkadan Selin’in belini kavrayıp kendine çekti. Selin’in kulağına doğru eğilerek, o pürüzlü ve derinden gelen sesiyle fısıldadı:
"Günaydın, ruhumun tek sahibi."
Selin, Karan’ın göğsüne hafifçe vurup gülümsedi. Yanakları utançla değil, gecenin verdiği tatlı bir huzurla kızarmıştı. "Deli adam... Çocuklar her an buraya damlayabilir, biraz daha dikkatli olmalısın."
Karan ise sadece sinsi bir gülümsemeyle karşılık verdi; etrafındaki dünyadan habersiz, sadece Selin'in varlığıyla dengesini bulan bir adamın mağrur sakinliğiyle bakıyordu kadına. "Çocuklar mı? Onlar zaten başkalarıyla meşgul," dedi, salondan gelen bağrışmaları işaret ederek.
Salondan ise az sonra Ege’nin feryadı yükseldi:
"Ulan Geceeee! Kulağıma soğuk su damlatmak ne demek ulan?! O sürahiyi nereye koydun çabuk söyle!"
"Kaçın kurası Ege Abi! Hadi çabuk, Karan Abi bahçede kahvaltı masasında görmek istiyor sizi!" diye bağıran Gece’nin kahkahaları evin her köşesine yayıldı.
Ege ve Yağız, sırılsıklam ve sinirli bir şekilde mutfağa doğru yönelirken, Karan ve Selin aralarındaki o mahrem mesafeyi bozmadan bahçeye, güneşin en parlak ışıklarının düştüğü büyük masaya doğru yürüdüler.
Karan, Selin’in sandalyesini çekip oturmasına yardım etti. Masanın başına geçtiğinde, her zamanki o sert ve yöneten ifadesi yerindeydi ama Selin’e her bakışında gözlerinde sadece ikisinin bildiği o saklı alev parlıyordu.
Ege ve Yağız mutfaktan ellerinde tabaklarla, birbirlerine sataşarak bahçeye girdiler. Yağız, tişörtünü çekiştirirken Ege’ye ters ters bakıyordu.
"Karan Abi," dedi Ege, masaya otururken. "Bu küçük cadı bizi evde barındırmayacak, haberin olsun. Yağız Abi'yle bizim yerimize onu başka bir aileye versen mi acaba?"
Gece, Ege'nin karşısına kurulup keyifle kahvaltısını yapmaya başladı. "Siz anca yiyip uyuyun, biraz hareket lazım size. Hem Karan Abi beni asla göndermez, değil mi Abi?"
Karan, elindeki çay bardağını masaya bıraktı ve bakışlarını masadaki herkese, tek tek gezdirdi. Bakışları Selin'in üzerinde durduğunda bir anlığına yumuşadı.
"Bu evde herkesin yeri belli," dedi Karan, otoriter ama huzurlu bir tonla. "Ege, sen şu bitmek bilmeyen enerjini işlere odakla. Yağız, Gece ile uğraşmayı bırak. Selin ise..."
Karan duraksadı, Selin'in gözlerinin içine baktı. "...o artık bu evin düzeninden olduğu kadar, huzurundan da sorumlu."
Selin, Karan’ın bu cümlesindeki derin anlamı ve sahiplenmeyi hissetti. Masa örtüsünün altındaki elini, Karan’ın dizinin üzerine hafifçe koydu. Karan, elini kadının elinin üzerine kapatıp sıkıca tuttu.
Soykan konağında kahkaha sesleri, tabak çanak şırtıları ve hafif bir sabah rüzgarıyla yeni bir dönem başlıyordu. Karan Soykan, hayatında ilk defa intikamın dışında bir şeye tutunmuştu; Selin de bu yeni dünyada, kendi yerini emin adımlarla inşa ediyordu. Her şey, tam da olması gerektiği gibi, sessiz ve derinden kök salıyordu.