19. bölüm · ÇEYREK MAFYA
YALNIZ
Balkonun mermer küpeştesinden süzülen buz gibi gece rüzgârı, Gece’nin yüzüne çarptıkça kızın şakaklarındaki zonklamayı artırıyordu. Karanlık çam ağaçlarının arasında az önce parıldayan o gümüş çakmağın alevi sönmüş, Demir Karadağ bir gölge gibi ağaçların derinliklerinde kaybolup gitmişti. Ama arkasında bıraktığı o yakıcı, pürüzlü ses ve 17 yaşındaki bir gencin sınır tanımaz gözü karalığı, Gece’nin zihnini darmadağın etmeye yetmişti.
Gece, elinde sımsıkı tuttuğu telefona baktı. Ekran kararmıştı ama parmak uçları hâlâ cihazın ısısını taşıyordu.
"Deli..." diye mırıldandı Gece, fısıltısı rüzgârda kaybolurken. "Harbiden aklını yitirmiş bu çocuk. Aşağıdaki adamlardan biri kafasını kaldırsa, abim tek bir talimat verse... Ne yapmaya çalışıyor bu ya?!"
Balkonun kapısını sessizce kapatıp odaya süzüldü. Işıkları açmadan kendini yatağın üzerine bıraktı. Yorganı çenesine kadar çekti ama uyku artık onun için imkânsız bir hayaldi. Karan Soykan’ın aşılmaz, geçilmez denilen kalesi, 17 yaşında belalı bir çocuk tarafından tek bir gecede göz göre göre ihlal edilmişti. Ve işin en tehlikeli yanı, Gece’nin bu ihlali abilerine söyleyemiyor oluşuydu.
Çünkü bilseydi ki Karan o tetiği çekerdi. O zaman da Karadağlar ile Soykanlar arasındaki o kırılgan masa kan gölüne dönerdi.
Ertesi sabah konak, güne her zamankinden daha ağır bir sisle uyandı.
Gece, gözlerinin altındaki hafif morlukları kapatmak için banyoda yüzüne soğuk su çarptı. Aynadaki yansımasına baktı; Soykan genlerinden gelen o çelik gibi dik duruşu toplamaya çalışsa da, içindeki o 14 yaşındaki kız çocuğunun kafa karışıklığını tamamen gizleyemiyordu. Aşağıya indiğinde yemek odasından yükselen gürültülü sesleri duydu.
Karan masanın başında, elindeki çatalı tabağın kenarına ritmik bir şekilde vurarak Ege ile Yağız’a talimatlar veriyordu. Selin ise kocasının yanına oturmuş, sakin ama pür dikkat konuşulanları dinliyordu.
"O gümrükteki sevkiyat bugün tamamlanacak," dedi Karan, gür sesiyle. "Hikmet Karadağ masada pürüz çıkarmaya çalışıyor. Oğlu Demir’i de her işin içine sokmaya başlamış. Dün gece limanda bizim adamlara yaklaşmaya çalışmışlar."
Gece, 'Demir' lafını duyduğu an merdivenin son basamağında kilitlendi.
Ege hırsla ekmeği böldü. "Abi ben anlamıyorum ya! O 17 yaşındaki tinerci kılıklı veledin limanda ne işi var?! Babası olacak o yaşlı kurt bunu bilerek öne sürüyor. Bizi zayıf anımızda yakalamak derdindeler."
Yağız çayından bir yudum aldı, gözleri merdivenlerden inen Gece’ye kaydı. "Çocuk tehlikeli Ege. Dün salondaki tavrını görmedin mi? Yaşına başına bakmadan Karan Abi’ye bile kafa tutacak kadar gözü dönmüş. Öyle tipler kural tanımaz."
Gece yavaş adımlarla masaya yaklaştı. "Günaydın..." dedi sesi hafif pürüzlü çıkarak.
Selin anında doğrulup Gece’ye gülümsedi. "Günaydın fırtına. Gel otur, rengin biraz soluk senin. İyi uyuyamadın mı?"
Gece, Selin’in yanındaki sandalyeyi çekip otururken bakışlarını abilerinden kaçırmaya çalıştı. "Biraz... Ödevler uzun sürdü de Abla, kafam davul gibi."
Karan, katran karası gözlerini kardeşinin üzerine dikti. Birkaç saniye boyunca Gece’nin yüzündeki her çizgiyi okumak ister gibi baktı. "Bugün okul çıkışı Ege seni bizzat alacak Gece. Tek bir yere bile sapmak yok. Arabadan inip doğruca eve geleceksin."
Gece çatalını tabağına bıraktı. "Abi abartmasanız mı artık? Okulun önü zaten koruma dolu, şimdi bir de Ege Abi mi nöbet tutacak başımda?"
"Benim dediğim olacak Gece," dedi Karan, sesindeki o tartışmaya kapalı, sert otoriteyle. "Piyasa hareketli. Karadağların ne yapacağı belli olmaz. Sen bizim en hassas noktamızsın, anlamıyor musun?"
Gece başını önüne eğdi. İçinden bir ses "O Karadağların veledi dün gece odamın 20 metre ötesindeki ağaçtaydı zaten" diye bağırmak istiyordu ama dudaklarını sıktı. Abilerinin ona olan bu amansız sevgisi ve korumacılığı, şu an üstüne çöken en büyük yüktü.
Öğleden sonra okul bahçesinde son zil çaldığında, Gece çantasını omzuna takıp binadan dışarı adım attı. Hava bulutlanmıştı, hafif bir çiseleme vardı. Dün sınıfta Demir ile yaşadığı o gerilimli saatlerin ardından bugün Demir okula gelmemişti. Sınıfı boştu. Gece, onun yokluğunda rahat bir nefes alacağını sanmıştı ama tam aksine, o boş sıra gün boyu gözünün önüne gelip durmuştu.
Okulun dış kapısına geldiğinde Ege’nin simsiyah VIP arazisi tam nizamide duruyordu. Ege, arabanın ön kaputuna yaslanmış, elindeki telefonla ilgileniyordu. Gece’yi görünce elini salladı.
"Gel bakalım çeyrek! Özel şoförün hizmetinizde!"
Gece gözlerini devirip arabanın arka kapısını açtı. Tam içeri adım atacaktı ki, cebindeki telefon bzzzt-bzzzt diye sertçe titredi.
Gece adımlarını durdurdu. Ege’ye fark ettirmeden cebinden telefonu çıkardı. Ekrandaki bildirimi gördüğünde kanı çekildi.
Gönderen: Bela
"Arabanın sağ dikiz aynasına bak çeyrek. Abin Ege’ye söyle, limandaki 4 numaralı depoya çok hızlı gitmesin. Babamın adamları orada ona küçük bir sürpriz hazırladı. Seviliyorsun."
Gece’nin gözleri büyüdü. Hızla başını Ege’nin durduğu arazinin sağ dikiz aynasına doğru çevirdi. Aynanın çaprazında, sokağın köşesindeki durakta duran siyah bir motosiklet vardı. Kaskının vizörü kapalı olan sürücü, tek elini gidona koymuş, diğer eliyle gümüş çakmağını havaya kaldırıp tık diye çaktı.
Demir Karadağ...
Gece’nin kalbi güm güm atmaya başladı. Demir, Ege’nin birkaç metre ötesinde, tam görüş açısındaydı ve abisine yönelik kurulacak bir pusunun haberini Gece’ye veriyordu.
"Gece? Ne bekliyorsun kızım kapıda? Bin hadi, yağmur bastıracak!" dedi Ege, arabanın etrafından dolanarak.
Gece telefonunu sımsıkı sıktı. Mavi gözleri önce Ege’nin o neşeli, gamsız yüzüne, sonra sokağın köşesindeki o belalı motosikletliye kaydı. Oyun artık sadece okul sıralarında değil, sokağın tam ortasında, kanlı bir pusunun eşiğinde oynanıyordu.Gece’nin avuçlarının içi buz kesti. Telefonu sımsıkı sıkarken bakışları bir Ege’nin o her şeyden habersiz, gamsız yüzüne, bir de sokağın köşesinde motorunun üzerinde gümüş çakmağını çakan Demir’e kayıyordu. Demir’in attığı mesaj zihninde bir yangın gibi büyüyordu: “Limandaki 4 numaralı depoya çok hızlı gitmesin. Babamın adamları orada ona küçük bir sürpriz hazırladı.”
Ege, arabanın kapısını tutmuş sabırsızca Gece’ye bakıyordu. "Gece? Kızım daldın gittin, binene arabaya! Yağmur bastırıyor, hem Karan Abi limana geçmeden eve bırakmam lazım seni."
Limana geçmeden... Ege gerçekten de doğrudan o tuzağın ortasına, 4 numaralı depoya gidecekti!
Gece bir anlık refleksle Ege’nin koluna yapıştı. Mavi gözlerinde öyle büyük bir panik dalgası esti ki, Ege bir an neye uğradığını şaşırdı.
"Ege Abi!" dedi Gece, sesi hafifçe titreyerek. "Eve gitmeyelim. Yani... limana da gitme! Bugün hiçbir yere gitme lütfen!"
Ege kaşlarını çattı, gülümsemesi yüzünde dondu. "Ne oluyoruz çeyrek? Ne limanı, ne gitmemesi? Sen nereden çıkardın şimdi limanı?"
Gece ne diyeceğini bilemeyerek bocaladı. "Şey... Ben duydum sabah Karan Abi’yle konuşurken! Gitmeyin işte Abi! Bugün içimde çok kötü bir his var, yemin ederim bak! Eve gidelim, hatta sen de gel, birlikte oturalım. Limana falan gitme nolur!"
Ege, kız kardeşinin bu sıradışı hali karşısında önce yumuşadı. Eliyle Gece’nin saçını okşadı. "Korkma güzelim ya. Bizim limanda rutin bir sevkiyat var sadece. İçin rahat olsun, abilerine bir şey olmaz. Ben seni eve bırakayım, sonra Karan Abi’nin yanına geçeceğim."
"Hayır!" diye neredeyse kükredi Gece. Ege’nin ceketinin yakasını tuttu. "Anlamıyorsun Ege Abi! Gitmeyeceksin diyorum sana! Gitme işte, bir gün de gitmeyiver! Eğer gidersen... ben de seninle gelirim! Bırakmam seni tek başına!"
Gece’nin bu aşırı, kontrolsüz ve panik dolu tepkisi ortamdaki havayı bir anda buz kesti. Ege’nin yüzündeki o abilik şefkati yerini şüpheci ve dikkatli bir ciddiyete bıraktı. Ege, arkadaki VIP arazinin içinde oturan korumalara eliyle "bekleyin" işareti yaptı.
O sırada Ege’nin telefonu çaldı. Arayan Karan’dı. Ege telefonu açıp kulağına götürdü, gözlerini bir an bile Gece’den ayırmıyordu.
"Söyle Abi... Yok, okulun önündeyim, Gece’yi aldım. Ama Abi..." Ege duraksadı, bakışları Gece’nin titreyen ellerine kaydı. "...Gece bir garip. Nereden duyduysa limandaki sevkiyatı öğrenmiş. Çıldırmış gibi 'Limana gitme, oraya gitmeyin, içimde kötü bir his var' diye bağırıyor. Bırakmıyor beni."
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Ardından Karan Soykan’ın o Katran karası, kuyu gibi derin ve tehlikeli sesi Ege’nin ahizesinden dışarı taştı. Karan’ın nefes alışı bile değişmişti.
"Telefonu hoparlöre al Ege," dedi Karan.
Ege denileni yaptı. Karan’ın gür ve sorgulayıcı sesi arabanın içinde yankılandı: "Gece. Beni dinle."
Gece yutkundu, sesini toplamaya çalıştı. "Karan Abi... Lütfen Ege Abi’yi limana gönderme. Siz de gitmeyin. Yemin ederim bugün bir uğursuzluk var, hissediyorum."
"Gece," dedi Karan, her kelimenin üzerine basarak. "Sen hissediyorum demezsin. Sen Soykan kızısın, hislerle hareket etmezsin. Bana doğruyu söyle... Limandaki 4 numaralı depoda bir şey olduğunu sana kim söyledi?"
Gece’nin kalbi duracak gibi oldu. Karan '4 numaralı depo' dememişti ama Gece’nin bu kadar paniklemesinden, ortada soyut bir hissiyattan fazlası olduğunu anında sezmişti. Karan Soykan’ın zekası ve yeraltı tecrübesi, kardeşinin halindeki bu anormal değişikliği kaçırmayacak kadar keskindi.
"Kimse söylemedi Abi!" dedi Gece, sesi kısılarak. "Sadece... sadece korkuyorum!"
"Yalan söylüyorsun Gece," dedi Karan. Sesi fırtına öncesi o korkunç sessizliğe bürünmüştü. "Ege! Gece’nin elindeki telefonu al. Son aramalara, mesajlara bak. Hemen!"
Gece neye uğradığını şaşırmadan Ege hamle yaptı. Gece telefonu arkasına saklamaya çalıştı, "Ege Abi yapma!" diye bağırdı ama Ege tek hamlede kızın elindeki telefonu söküp aldı.
Gece’nin gözlerinden sinir ve çaresizlik yaşları süzülürken, Ege telefonun ekranını açtı. Ekrandaki son mesaja baktığında Ege’nin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Yüzü öfkeden mosmor kesildi.
"Abi..." dedi Ege, sesi titreyerek. "Mesaj var."
"Kimden?!" diye kükredi Karan telefonda.
Ege, Gece’ye nefret ve hayal kırıklığı karışımı dehşet bir bakış attı. "Rehberde 'Bela' diye kayıtlı bir numara. 'Limandaki 4 numaralı depoya gitmesin, babamın adamları pusu kurdu' yazmış..." Ege duraksadı, mesajın devamını okuyunca dişlerini sıktı: "...'Abilerini ayakta uyutuyoruz çeyrek' yazıyor Abi. Karadağların piçi bu! Demir Karadağ!"
Telefondan devasa bir gürültü geldi. Karan’ın limandaki masaya vurduğu yumruğun sesi ahizeyi patlatacak gibi yankılandı.
"GECE!" diye kükredi Karan. O ses, sadece telefonun içinden değil, sanki tüm İstanbul’un tepesinden gürledi. "O velet seninle iletişimde miydi?! Sene başından beri o piçle mi mesajlaşıyorsun sen?!"
"Abi dinle açıklayabilirim!" diye feryat etti Gece. "Ben bir şey yapmadım! O zorla yazdı, ben sizi korumak için—"
"Kes sesini!" dedi Karan, buz gibi bir katliam tonuyla. "Ege! Gece’yi eve kilitliyorsun! Kapısına dört adam koyuyorsun, telefonunu parçalıyorsunuz! Ve sen... derhal limana, yanıma geliyorsun. Karadağlar pusu mu kurmuş? Gidip o pusuyu babasıyla birlikte kafalarına yıkacağız!"
Ege telefonu kapattı. Gece’nin elindeki telefonu hırsla yere fırlatıp topuğuyla ezdi. Plastik ve cam parçaları ıslak asfaltın üzerine saçıldı.
Ege, Gece’ye bakarken gözleri alev saçıyordu. "Yazıklar olsun sana Gece... Bize yalan söyledin. O tinerci kılıklı veletle arkamızdan iş çevirdin!"
"Ege Abi valla öyle değil! Sizi öldüreceklerdi, mesajı görünce engel olmaya çalıştım!" diye bağırdı Gece, abisinin kolları arasında çırpınırken.
Ege, Gece’yi bir çuval gibi VIP arazinin arka koltuğuna fırlattı, kapıyı BUM diye yüzüne kapattı. Korumalara döndü: "Doğruca konağa! Odasından çıkarmayacaksınız, dışarıyla tek bir temas kurmayacak! Bir kaza olursa alayınızı vururum!"
Araba hızla okulun önünden uzaklaşırken, Gece arka camdan dışarı baktı. Sokağın köşesindeki o siyah motosikletli silüet hâlâ oradaydı. Demir Karadağ, kaskının arkasından arabanın gidişini izliyor, elindeki gümüş çakmağın alevi yağmurun altında sönmüyordu.
Gece başını ellerinin arasına aldı. Gizli oyun bitmişti. Karadağlar ile Soykanlar arasındaki kanlı savaş resmen başlamıştı ve Gece bu savaşın tam merkezinde, kendi evinde bir mahkumdu.VIP arazi konağın devasa demir kapılarından içeri adeta savrularak girdiğinde, fren sesleri taş duvarda çınladı. Ege’nin kesin talimatıyla korumalar Gece’yi kollarından tutmadan ama etrafında aşılmaz bir etten duvar örerek doğrudan üst kata çıkardılar.
"Ege Abi! Durun, yapmayın! Tuzağa gidiyorsunuz diyorum size, dinleyin beni!" diye haykırdı Gece, koridor boyunca çırpınarak.
Ancak Ege arkasını bile dönmedi. Yüzündeki o her zamanki neşeli, makara yapan ifadeden eser kalmamıştı; yerini bıçak kadar keskin, soğuk bir Soykan öfkesi almıştı. Gece’yi odasına sokup kapıyı BUM diye kapattılar. Dışarıdan kilit sesi yankılandı. Kapının önüne iki ağır koruma dikildi.
Gece, kapıyı yumruklamaya başladı. "Açın şu kapıyı! Karan Abi! Ege Abi!"
İçeride çaresizlikten nefesi kesilirken, aşağıda motor sesleri kükredi. Ege, belindeki iki tabancanın şarjörünü kontrol edip Yağız’ın sürdüğü siyah arazi aracına atladı. Konağın bahçesinden konvoy halinde sekiz siyah araç, sirenler ve çakar ışıklarıyla limana doğru fırtına gibi aktı.
Limanın 4 numaralı deposunun etrafı, denizden esen poyrazın ve ince yağmurun etkisiyle buz gibi bir sisle kaplıydı. Konteynerlerin gölgesinde, Karadağların reisinin adamları pusuya yatmış, Karan Soykan’ın gelmesini bekliyordu.
Ancak Karadağların hesaplayamadığı tek bir şey vardı: Karan Soykan tuzağa yürümüyordu, tuzağı başlarına yıkmaya geliyordu.
Siyah konvoy deponun paslı demir kapılarını GÜM diye kırarak içeri daldı! Araçların kapıları aynı anda açıldı. Karan, göğsünde kurşun geçirmez yeleği, elinde uzun namlulu tüfeğiyle arabadan indi. Katran karası gözleri sisten adeta bir kurt gibi parıldıyordu.
"HİKMET KARADAĞ!" diye kükredi Karan. Sesi deponun saç tavanlarında yankılandı. "Çık ulan ortaya! Pusunu da al, o tinerci oğlunu da al, karşıma çık!"
Deponun üst katındaki vinç iskelesinden gürültülü bir kahkaha yükseldi. Hikmet Karadağ, etrafındaki yirmiye yakın silahlı adamıyla aşağıya bakıyordu. "Karan Bey..." dedi Hikmet, elindeki puroyu kenara atarak. "Geleceğini biliyordum. Ama bu kadar erken ve bu kadar hazırlıksız geleceğini düşünmemiştim. Masada racon kesmek kolaydı değil mi? Bak bakalım şimdi buradan canlı çıkabiliyor musun!"
"Sıkın!" diye bağırdı Hikmet.
O anda deponun içinde kıyamet koptu! TAT-TAT-TAT-TAT!
Görkemli çatışmanın ilk kurşunları konteynerlere çarpıp kıvılcımlar saçtı. Ege ve Yağız, abilerinin iki yanında siper alarak ateşe karşılık verdiler. Ege, duvardan seken kurşunlara aldırış etmeden öne fırladı, iki adamı tek hamlede devirdi. Yağız ise vinç iskelesindeki nişancıları avlıyordu.
"Abi! Hikmet yukarıda!" diye bağırdı Yağız, şarjör değiştirirken.
Karan, mermilerin yağmur gibi yağdığı koridorda gözünü bile kırpmadan ilerledi. "O yaşlı kurdu bana bırakın! Siz etrafı temizleyin!"
Karan, deponun paslı demir merdivenlerini tırmanmaya başladı. Önüne çıkan Karadağ adamlarını acımasızca deviriyordu. Yüzüne sıçrayan kanı elinin tersiyle sildi. Gözlerinde sadece tek bir şey vardı: Kardeşine dokunmaya çalışan, evine göz diken bu aileyi haritadan silmek.
Üst kata çıktığında Hikmet Karadağ köşeye sıkışmıştı. Elindeki tabancayı Karan’a doğrultmaya çalıştı ama Karan, devasa cüssesiyle adamın üzerine bir kabus gibi çöktü! Tabancayı tek hamlede adamın elinden söküp aldı, Hikmet’i boğazından yakalayıp demir parmaklıklara yapıştırdı.
"Sana ne demiştim Hikmet?" dedi Karan, sesi ölümün kendisi gibi alçak ve pürüzsüzdü. "Benim aileme, benim kardeşime dokunursan seni bu İstanbul’un altına gömerim demedim mi?!"
Hikmet nefessiz kalarak doğrulmaya çalıştı. "Oğlum... Demir... O seni..."
"Oğlun bir velet!" diye kükredi Karan. "Ve o veledin cezasını da bizzat ben keseceğim!"
Karan, Hikmet’i demir iskeleden aşağı, deponun sert beton zeminine savurdu. Hikmet’in acı çığlığı çatışmanın gürültüsünü kesti. Aşağıda kalan Karadağ adamları reislerinin düştüğünü görünce silahlarını bırakıp kaçışmaya başladılar. Yağız ve Ege deponun kontrolünü tamamen eline almıştı.
Tam o sırada deponun arka kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.
Dışarıdaki yağmurun ve sisin içinden, üzerinde siyah deri ceketi, elinde tuttuğu gümüş çakmağıyla bir silüet içeri adım attı.
Demir Karadağ...
17 yaşındaki genç, yerde kanlar içinde yatan babasına baktı. Yüzündeki o ukala, sinsi ifade bir anlığına dondu ama gözlerinde en ufak bir korku belirmedi. Başını yavaşça yukarı kaldırdı. Demir merdivenlerin tepesinde, elinde kanlı tüfeğiyle duran devasa Karan Soykan ile göz göze geldi.
Aşağıda Ege ve Yağız anında silahlarını Demir’e doğrulttu. "Kımıldama ulan piç!" diye bağırdı Ege.
Demir, Ege ve Yağız’ın silahlarına bakmadı bile. Bakışlarını doğrudan Karan’a dikti. Pürüzlü ve kendinden emin sesi deponun içinde yankılandı:
"Babama ne yaptıysan hak etti Karan Soykan," dedi Demir, sakin bir tonla. "Zaten ihtiyar artık oyunu kuramıyordu."
Karan ağır adımlarla merdivenlerden aşağı indi. Her basamakta tehlike çanları çalıyordu. Demir’in tam karşısında durdu. Aralarında birkaç metre kalmıştı.
"Seni vurmamak için tek bir neden söyle Karadağ," dedi Karan, tüfeğin namlusunu Demir’in alnının ortasına dayayarak. "Kardeşimin okuluna gittin. Odasının önüne kadar geldin. Şimdi de karşımdasın."
Demir, alnına dayalı buz gibi namluya rağmen gözünü bile kırpmadı. Yüzüne tekrar o meşhur, sinsi tebessümü yerleşti.
"Tek bir nedenim var," dedi Demir, sesini Karan’ın duyabileceği bir fısıltıya düşürerek. "Eğer beni burada vurursan... Gece’nin yüzüne bir daha asla bakamazsın. Çünkü o mesajı bana attıran da, bu tuzağı öğrenip sana haber verdirten de senin o çeyrek mafya dediğin kardeşindi. Beni vurursan, onun güvenini tamamen kaybedersin."
Karan’ın katran karası gözlerinde bir şimşek çaktı. Namluyu Demir’in alnına biraz daha bastırdı. "Gece’yi bu kirli oyunlarına alet etmeyeceksin!"
"O zaten bu oyunun tam ortasında," dedi Demir, gümüş çakmağını tık diye kapatıp cebine atarak. "Ve inan bana Karan Bey... Bu sadece başlangıç."
Karan, tüfeğin dipçiğiyle Demir’in suratına sert bir darbe indirdi! Demir geriye doğru sendeleyip yere düştü, dudağından kan süzüldü ama yine de hafifçe kıkırdadı.
"Alın bunu!" dedi Karan, Ege ve Yağız’a dönerek. "Babasıyla birlikte depoya kilitleyin. Polise teslim etmeyin, Karadağların masadaki işlerini tamamen bitireceğiz. İstanbul’da tek bir nefes bile alamayacaklar!"
Karan arkasını dönüp depodan çıkarken yağmur şiddetini artırmıştı. Aklında tek bir isim, tek bir soru vardı: Konağa döndüğünde 14 yaşındaki Gece ile yapacağı o büyük, son hesaplaşma.Konağın avlusuna giren siyah araçların fren sesleri, gecenin karanlığını bir bıçak gibi kesti. Limandaki kanlı hesaplaşmanın ardından dönen abilerin öfkesi, araçların kapıları vurularak kapatıldığında tüm bahçeyi sardı. Karan, yüzünde kurumuş kan lekeleri ve katran karası gözlerindeki o korkunç yıkımla içeri girdi. Arkasından gelen Ege ve Yağız’ın yüzleri ise adeta taştan yontulmuş gibi soğuk ve ifadesizdi.
Selin salonda endişeyle bekliyordu. Karan’ın üzerindeki kanı ve abilerin o katı halini görünce dehşetle ayağa kalktı. "Karan! İyi misiniz? Ne oldu limanda?"
Karan karısına tek bir kelime bile etmedi. Bakışları doğrudan yukarıya, Gece’nin kilitli odasına dikildi. "Selin, sen odana git," dedi. Sesi o kadar alçak, o kadar tekinsizdi ki Selin bile itiraz edemeden geriledi.
Karan, Ege ve Yağız ağır adımlarla merdivenleri tırmandı. Kapıdaki iki koruma abileri görünce anında kenara çekildi. Ege cebinden çıkardığı anahtarla kilitli kapıyı TİK diye açtı.
Gece, saatlerdir odada ağlamaktan gözleri kızarmış, yatağın kenarına büzülmüş bir halde kapıya baktı. Üç abisi birden odaya girdiğinde odanın havası bir anda sıfırın altına düştü. Ama bu kez ne kükreyen bir Karan, ne de bağırıp çağıran bir Ege vardı. Bu kez en tehlikeli olanı vardı: İhanete uğramış adamların sessiz, buz gibi nefreti.
Gece hızla ayağa kalktı. "Karan Abi! Ege Abi! İyisiniz değil mi? Bir şey olmadı size?"
Karan odanın ortasında durdu. Devasa gövdesiyle Gece’nin üzerine gölge gibi çöktü ama kıza bir adım bile yaklaşmadı. Katran karası gözlerinde ilk kez Gece’ye karşı tek bir kırıntı bile şefkat yoktu.
"Biz iyiyiz Gece," dedi Karan. Sesi buz tutmuş bir nehir gibi düz, hissiz ve uzaktı. "Ama sen... Sen bizim kardeşimiz değilsin artık."
Gece beyninden vurulmuşa döndü. Yüzündeki kan çekildi. "Abi... Ne diyorsun sen?"
Ege öne çıktı. Yüzünde Gece’nin alışık olduğu o neşeli abiden eser yoktu. Mavi gözleri neşeyle değil, derin bir nefret ve kırgınlıkla bakıyordu. "Ne dediğini çok iyi duydun," dedi Ege, dişlerinin arasından. "Seni korumak için, sana bir şey olmasın diye biz kendimizi mermilerin önüne atıyoruz. Sen ise o düşmanın piçiyle arkamızdan iş çeviriyorsun! Bize yalan söylüyorsun, o veledin mesajlarıyla bizi yönlendirmeye çalışıyorsun!"
"Ben sizi korumak için yaptım!" diye feryat etti Gece, gözlerinden yaşlar süzülürken. "Tuzak kurduklarını öğrendim! Sizi öldüreceklerdi! Gitmeyin diye çırpındım Ege Abi, görmedin mi?!"
Yağız, elleri cebinde, duvara yaslanmış bir halde soğuk bir gülüş attı. O gülüş Gece’nin kalbine bir bıçak gibi saplandı. "Sizi korumak içinmiş..." dedi Yağız, başını iki yana sallayarak. "Gece, sen 14 yaşındasın. O velet seni parmağında oynatmış. Telefonuna girmesine izin vermişsin, okulda yanına oturmasına izin vermişsin, odanın önüne kadar gelmesine göz yummuşsun! Sen Soykan adını o veledin ayaklarının altına serdin. Bizi korumuşmuş... Bize ihanet ettin sen."
"Etmedim!" diye kükredi Gece, çaresizlik içinde ağlayarak. "Yemin ederim etmedim! Ben o çocuğu istemiyorum! Nefret ediyorum ondan!"
"Yeter," dedi Karan. Tek bir kelimesiyle odadaki tüm ses kesildi.
Karan, kardeşine son kez baktı. Ama bu bakış, Gece’yi tamamen yok sayan, onu bir yabancı gibi gören bir bakıştı. "Bana bak Gece. Bu konakta kalacaksın. Çünkü dışarıda o Karadağ piçinin maskarası olmana izin veremem, Soykan soyadı bunu kaldırmaz. Ama bundan sonra bu evde ne bir abin var, ne de senin bir ailen var."
Gece’nin dizlerinin bağı çözüldü. "Karan Abi yapma... Nolur yapma! Döv beni, vur bana, ama böyle konuşma nolur!"
Karan arkasını döndü. "Yarın sabahtan itibaren okula gitmeyeceksin. Özel derslerin evde verilecek. Odanın kapısı açık kalacak ama bahçeye adım atmak yasak. Bizimle aynı masaya oturmayacaksın. Bizimle tek bir kelime konuşmayacaksın."
Ege ve Yağız da tek bir kelime bile etmeden Karan’ın arkasından odadan çıktılar. Ege çıkarken Gece’ye son bir kez baktı; gözlerindeki o kırgınlık ve yabancılık, Gece’nin canını fiziki bir acıdan çok daha fazla yaktı.
Kapı kapanmadı, açık bırakıldı. Ama Gece için o kapının açık kalması, içeri giren buzul havasından başka bir şey değildi.
Gece hıçkırıklara boğularak yere çöktü. Dizlerini göğsüne çekip başını halıya koydu. Abileri onu affetmemişti. Ondan nefret ediyorlardı. Onu bir hain gibi görüyorlardı.
O sırada, cebi olmadığı için eşofmanının kenarına sıkıştırdığı, abilerinin ezdiği ama SIM kartını kurtardığı ve odadaki eski yedek telefonuna taktığı cihaz hafifçe titredi.
Gece titreyen elleriyle telefonu açtı. Ekranda yeni bir mesaj vardı.
Gönderen: Bela
"Seni o kaleden çıkaracağım çeyrek. Ağlama."
Gece, ekrandaki mesaja bakarken gözyaşları ekranın üzerine damladı. Demir Karadağ bir aileyi darmadağın etmiş, Soykanların kalesini içeriden yıkmıştı. Ve Gece, hayatında ilk kez bu kadar yalnız, bu kadar kimsesiz hissetti.Gecenin zifiri karanlığı Soykan konağının taş duvarlarına bir karabasan gibi çökmüştü. Gece, odasındaki halının üzerinde ne kadar öylece yattığını, kaç damla gözyaşının şakaklarından süzülüp ahşap parkeyi ıslattığını bilmiyordu. Göğsündeki o ağır baskı, nefes almasını bile imkânsız hale getiriyordu. Abilerinin o soğuk, yabancı bakışları, Karan’ın "Sen bizim kardeşimiz değilsin artık" diyen buz gibi sesi zihninin içinde kırk parçaya bölünüp her bir parçasıyla kalbine batıyordu.
Boğazı kuruluktan yanıyordu. İçinde yükselen o hıçkırık dalgasını bastırmak, boğulur gibi hissettiği o odadan bir an olsun uzaklaşmak için ayağa kalktı. Çıplak ayakları soğuk parkeye değdiğinde titredi. Bedeninde derman kalmamıştı ama bir yudum su alabilmek umuduyla odasından çıktı.
Üst kat koridoru adeta bir mezarlık kadar sessizdi. Gece, koridorun duvarına tutuna tutuna, adım seslerini bile çıkarmaktan korkarak merdivenlere doğru yürüdü. 14 yıllık hayatında ilk kez bu evde kendini bir işgalci, bir yabancı gibi hissediyordu.
Merdivenleri inerken Karan ve Selin’in odasının önünden geçmek zorundaydı. Odanın kapısı hafifçe aralıktı ve içeriden dışarıya cılız bir sarı ışık süzülüyordu. Gece adımlarını yavaşlattı. Tam oradan hızla geçip gitmek isterken, içeriden gelen seslerle olduğu yerde kilitlendi.
Karan’ın o gür ama bu kez derin bir yıkılmışlıkla kısılan sesi duvarlarda yankılandı.
"Bitti Selin..." diyordu Karan. Sesi öylesine ağır, öylesine kırgındı ki Gece daha önce abisini hiç böyle duymamıştı. "Ben bu kızı gözümden sakındım. Kurşunların önüne atladım, canımı ortaya koydum. Karadağların piçiyle mesajlaşsın, bize yalan söylesin diye mi büyüttüm ben onu? İçim yanıyor Selin... Yemin ederim içim sökülüyor ama yüzüne her baktığımda o ihaneti görüyorum."
Selin’in sakinleştirici sesi araya girdi: "Karan, yapma nolur... O daha çok küçük. 14 yaşında bir kız çocuğu. O velet onu manipüle etmiş, korkutmuş belli ki. Gece sizi korumak istediğini söyledi—"
"Bana yalan söyledi Selin!" diye kestirip attı Karan. Sesindeki o dehşet kırgınlık koridora kadar taştı. "Sözünün bir hükmü kalmadı artık benim için. Bir daha ona bakarken 'benim kardeşim' diyebilir miyim, bilmiyorum. Bir kere o güven kırıldı mı, bir daha eskisi gibi olmaz. Benim artık o isimde bir kardeşim yok."
Gece, duyduğu bu son cümleyle elini ağzına kapattı. Göğsünden kopan devasa bir hıçkırık boğazına düğümlendi. İki büklüm oldu, sırtını koridorun soğuk duvarına yasladı. Gözyaşları sicim gibi yanaklarından süzülürken, bağırarak ağlamamak için kendi elini ısırdı. Karan Soykan için artık yoktu. Abisinin kalbindeki yeri tamamen silinmişti.
Hıçkırıklarını içine göme göme, bacakları titreyerek merdivenleri koşar adım indi. Kendini alt kattaki karanlık mutfağa attı.
Mutfak buz gibiydi. Gece devasa tezgahın kenarına tutundu, tezgaha dayanak yaparak yere doğru kaydı. Tezgahın altına büzüldü, dizlerini göğsüne çekip başını kollarına gömdü ve hıçkırıklara boğuldu. Sessizce ağlamaya çalışmak gırtlağını yırtıyordu. İçinde patlayan o fırtına, 14 yaşındaki bedenine çok fazlaydı.
"Ben yalan söylemedim..." diye fısıldadı karanlığa doğru, gözyaşları dizlerini ıslatırken. "Sizi korumak istedim... Ben bir şey yapmadım..."
Aklı, abilerinin ona attığı o nefret dolu bakışlara gitti. Ege’nin 'Yazıklar olsun sana' deyişi, Yağız’ın o acımasız gülüşü... Hepsi zihninde dönüp duruyordu. Artık bu evde bir geleceği yoktu. Bu duvarlar onu koruyan bir kale değil, üzerine çöken bir hapishaneden farksızdı.
O sırada, tezgahın üzerinde duran cebindeki o eski yedek telefon tekrar bzzzt-bzzzt diye titredi.
Gece titreyen, buz gibi olmuş elleriyle telefonu cebinden çıkardı. Ekranın ışığı mutfağın karanlığında yüzünü aydınlattı. Ağlamaktan şişmiş mavi gözleri ekrandaki mesaja kaydı.
Gönderen: Bela
"Mutfaktasın ve ağlıyorsun. Sesin buraya kadar gelmiyor ama canının nasıl yandığını hissedebiliyorum çeyrek. O ev sana artık dar. Pencereden dışarı bak."
Gece’nin nefesi kesildi. Şok içinde başını kaldırdı. Demir... Demir nereden biliyordu mutfakta olduğunu?
Korku ve merakla tezgaha tutunup ayağa kalktı. Mutfaktaki geniş, bahçeye bakan fransız pencereye doğru birkaç ağır adım attı. Tülün arkasından dışarıya, karanlık bahçeye baktı.
Konağın yüksek bahçe duvarının üzerindeki demir parmaklıkların hemen ardında, karanlığın ve hafifçe çilseleyen yağmurun ortasında bir silüet duruyordu. Siyah kapüşonunu kafasına geçirmiş, tek elini cebine atmış olan Demir Karadağ, doğrudan mutfağın penceresine bakıyordu.
Gece tülü hafifçe kenara çektiğinde, Demir cebindeki gümüş çakmağı çıkardı. Küçük, sarı alevi çaktı. Alevin ışığı yüzünü aydınlatırken, Demir telefonu kulağına götürdü.
Saniyeler sonra Gece’nin elindeki telefon tekrar çaldı. Gece, titreyen parmaklarıyla telefonu açıp kulağına dayadı. Hiçbir şey söyleyemedi, sadece hıçkırıklarının bastırılmış sesi telefona yansıdı.
Telefondan Demir’in o pürüzlü, derin ve her zamanki gibi tekinsiz sesi geldi. Ama bu kez sesinde alay yoktu; garip, yakıcı bir ciddiyet vardı.
"Ağlama..." dedi Demir, yağmurun sesine karışan pürüzlü fısıltısıyla. "Sen Soykanların gözden çıkardığı o kız değilsin Gece. Seni o evde bir hain gibi yaşatmalarına izin vermeyeceğim."
Gece hıçkırıklarının arasından, "Sen..." dedi, sesi kırık dökük çıkarak. "Sen mahvettin her şeyi... Benim ailem bitti senin yüzünden..."
"Onlar senin ailen olsaydı," dedi Demir, çakmağın kapağını tık diye kapatıp karanlığa gömülerek. "Tek bir mesajla seni silip atmazlardı. Seni dinlemediler bile, değil mi? Seni bir suçlu gibi o odaya kilitlediler."
Gece sustu. Demir’in her kelimesi, az önce Karan’ın odasından duyduğu o acı gerçekleri yüzüne bir tokat gibi çarpıyordu.
"Şimdi beni iyi dinle çeyrek mafya," dedi Demir. Sesi bu kez bir emir değil, bir vaat gibiydi. "O konak senin hapishanen oldu. Ama ben seni oradan alacağım. Abilerin masayı da devirse, dünyayı da yaksa... Seni o soğuk duvarların arasında yalnız bırakmayacağım."
Gece pencerenin camına alnını yasladı. Dışarıdaki o belalı 17 yaşındaki çocuğa, hayatını darmadağın eden o düşmana baktı. Abileri onu silmişti, evdeki herkes ona bir yabancı gibi bakıyordu. Ve ironiktir ki, bu zifiri karanlık gecede onu duyan, hisseden tek kişi, hayatını karartan Demir Karadağ’dı.
Gece cevapsız kalan telefonu yavaşça kulağından indirdi. Fırtına kopmuştu, kale yıkılmıştı ve Gece artık o yıkıntıların arasında tamamen yapayalnızdı.
