17. bölüm · ÇEYREK MAFYA
RÜŞVET
İki haftalık o masalsı, dış dünyadan tamamen izole balayı, zamanın nasıl aktığını hissettirmeden sona ermişti. Ege Denizi’nin ıssız koyunda geçen günlerin ardından Karan ve Selin, dinlenmiş ama birbirlerine daha da tutkuyla bağlanmış bir şekilde Soykan konağına geri döndüler. Selin’in yüzüne yerleşen o huzurlu ışıltı ve Karan’ın üzerindeki o sakin ama sarsılmaz güç, eve adım attıkları an hissediliyordu.
Ancak konağın kapısından içeri girdikleri an, o sakin havanın yerini her zamanki gürültülü ve hareketli ortama bıraktığını gördüler.
Salonda Ege elindeki listelerle oradan oraya koşuşturuyor, Yağız ise elindeki çay bardağıyla koltuğa kurulmuş, kardeşinin bu telaşını keyifle izliyordu. Gece ise bahçeye bakan camın kenarındaki berjerde oturmuş, elindeki kitabı okumaya çalışıyordu ama aklı hiç orada değildi. Düğün gecesi loş koridorda karşılaştığı o çocuk—Demir—zihninin bir köşesinde hâlâ bir gölge gibi duruyordu.
"Geldiler! Sonunda döndünüz!" diye bağırdı Ege, valizleri içeri taşıyan korumaları görünce. "Abi, valla yokluğunda konağın bütün idari işleri bana kaldı, çöktüm iki haftada!"
Karan, Selin’in elini bırakmadan gülümsedi. "İyi olmuş, biraz adam olursun."
Selin, Gece’ye doğru yürüyüp kıza sıkıca sarıldı. "Nasıl oldun Gececiğim? Bir yaramazlık yok değil mi?"
Gece, Selin’e sarılırken yüzüne hemen o neşeli maskesini takındı. "Yok Abla, Ege Abi’yi dize getirmek dışında bir yaramazlık yapmadım. Zaten dünkü kaza olmasa gayet sakindik."
Karan’ın kaşları anında çatıldı. Katran karası gözlerini Ege’ye dikti. "Ne kazası?"
Ege alelacele elini salladı. "Yok bir şey Abi ya! Mühim bir şey değil. Sadece akşam yemeği için bir aile gelecekti, Yağız Abi'ye 'Ailenin soyadı neydi?' dedim, Karadağlar dedi. Ben de 'Aman, bizim eski dost Karadağlardır' deyip kabul ettim. Meğer yeraltı masasına yeni oturan şu büyük ortak Karadağlarmış. Adamlar yoldaymış, birazdan burada olurlar."
Karan bir an duraksadı. "Sadece Karadağlar mı geliyor, yoksa oğullarını da mı getiriyorlar?"
Ege ensesini kaşıdı. "Vallahi Abi, 'Ailecek geleceğiz, masanın yeni dengelerini çay içerek konuşalım' dediler. Ben de 'Buyrun gelin' dedim."
Gece, 'Karadağlar' lafını duyduğu an elindeki kitabı sıkıca kavradı. Mavi gözlerinde ani bir şimşek çaktı. Düğün gecesi koridorda kulağına fısıldayan o ses zihninde yankılandı: “Adım Demir... Yeraltının Karan Soykan’dan sonraki en karanlık işlerini yürüten adamın oğlu diyelim...”
Gece, Kalbinin ritminin hızlandığını hissetti ama abilerine belli etmemek için hızla ayağa kalktı. "Ben üzerimi değiştireyim, misafirler gelmeden," diyerek merdivenlere doğru yöneldi.
Yarım saat sonra konağın önünde iki siyah arazi aracı durdu. Karadağ ailesinin büyükleri, Karan ve Yağız tarafından büyük salonda ağırlandı. Nezaket fısıltıları, yeraltı dünyasının o ağır ve soğuk racon cümleleriyle harmanlanıyordu. Selin ve Ege de salondaydı, çaylar içiliyor, masadaki dengeler konuşuluyordu.
Ancak Karadağların reisi, "Bizim oğlan biraz gecikti Karan Bey, bahçede korumalarla birkaç iş detayını konuşup yukarı çıktı," dediğinde ortamın havası değişti.
O sırada üst kattaki koridorda...
Gece, üzerindeki rahat kıyafetlerle odasından çıkmış, merdivenlere doğru yürüyordu. Tam terasa çıkan loş koridorun kavşağına geldiğinde, duvara yaslanmış, cebinden çıkardığı gümüş çakmakla oynayan o tanıdık silüeti gördü.
Gece bir an adımlarını kilitledi.
Siyah kumaş pantolonu, hafifçe kıvrılmış beyaz gömleği ve dağınık siyah saçlarıyla Demir, tam karşısında duruyordu. Koridorun loş ışığında, yüzündeki o sinsi ve tehlikeli tebessümle çakmağın kapağını tık diye kapattı.
"Yine karşılaştık, çeyrek mafya," dedi Demir. Sesi, düğün gecesindeki gibi pürüzlü, kendinden emin ve meydan okuyan bir tondaydı.
Gece, şaşkınlığını hemen bastırıp çenesini dikleştirdi. Çocuğa doğru birkaç adım attı. "Sen... Senin ne işin var yukarıda? Ve daha önemlisi, bu cüreti nereden buluyorsun?"
Demir, duvardan doğrulup Gece’ye doğru ağır adımlarla yürüdü. Aralarındaki mesafe azaldıkça üzerindeki o pahalı tütün ve odunsu koku Gece’nin etrafını sardı.
"Demiştim sana," dedi Demir, Gece’nin tam önünde durarak. Boy farkından dolayı Gece başını hafifçe kaldırmak zorunda kaldı. "Bu konağa daha çok geleceğim diye. Ailemin Karadağlar olduğunu öğrendiğinde yüzünün alacağı şekli görmek için yukarı çıktım."
"Sen gerçekten delisin," dedi Gece, gözlerini kısarak. "Aşağıda abim Karan Soykan var. Eğer senin bu katta, benim karşımda böyle fütursuzca durduğunu görürse, babanın masadaki ortaklığı seni kurtarmaya yetmez. Buradan cesedin çıkar."
Demir hafifçe kıkırdadı. O tehlikeli, çocuksu ama bir cellat kadar soğukkanlı tebessümü yüzüne yayıldı. "Karan Soykan’ın kuralcı olduğunu biliyorum. Ama benim kurallarla pek aram yok Gece. Ayrıca..." Demir biraz daha eğilip Gece’nin kulağına doğru fısıldadı: "...senin o tehlikeli gözlerin varken aşağıda sıkıcı iş adamlarını dinlemek bana göre değil."
Gece’nin kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı ama geri adım atmadı. Parmağını çocuğun göğsüne bastırarak onu bir adım geriye itti.
"Bana bak Demir Karadağ," dedi Gece, sesi buz gibi bir kararlılıkla. "O tatlı canını seviyorsan şimdi o merdivenlerden aşağı inersin. Benimle böyle oyunlar oynayamazsın. Ben senin bildiğin o süslü mafya kızlarından değilim."
Demir, Gece’nin parmağının dokunduğu göğsüne baktı, sonra tekrar Gece’nin mavi gözlerine kilitlendi. Bakışlarındaki o yakıcı ışık daha da derinleşti.
"Biliyorum," dedi Demir, sesi bu kez daha alçak ve ciddi bir tona bürünerek. "Süslü bir kız olmadığını biliyorum. Zaten tam da bu yüzden buradayım."
Tam o sırada aşağıdan Karan’ın gür sesi yankılandı: "Gece! Demir nerede, misafirler aşağıda!"
Gece ve Demir aynı anda merdiven başa doğru baktılar. Demir, Gece’ye son bir kez sinsi bir bakış atıp viski bardağını elinde salladı.
"Sonra görüşürüz çeyrek," dedi Demir ve karizmatik adımlarla merdivenlerden aşağı, bahçedeki devlerin arasına doğru süzüldü.
Gece ise koridorda tek başına kaldı. Elini hızla çarpan kalbinin üzerine koydu. Soykan konağına yeni bir fırtına yaklaşıyordu ve bu fırtınanın adı Demir Karadağ’dı.Gece, koridorun loşluğunda derin bir nefes alıp kalbinin ritmini düzeltmeye çalıştı. Parmağının ucunda hâlâ Demir’in gömleğine dokunduğu o his, burnunda ise çocuğun o odunsu parfümünün kokusu vardı. Yüzüne her zamanki mağrur, umursamaz ve sert "Soykan" ifadesini takındı. Islak saçlarını geriye atıp üzerindeki elbiseyi düzeltti ve ağır, kendinden emin adımlarla merdivenleri inmeye başladı.
Geniş salona adım attığında ortamdaki hava adeta bir bıçak sırtı gibi keskindi. Bir yanda Karan, heybetli gövdesiyle berjerde oturmuş, Katran karası gözlerini karşı masaya dikmişti. Selin onun hemen yanında, elini Karan’ın dizine koymuş, kocasının her an patlamaya hazır o sert enerjisini yatıştırmaya çalışıyordu. Ege ve Yağız ise salonun iki farklı köşesinde, elleri ceplerinde, hazır kıta nöbetçi gibi dikiliyorlardı.
Demir çoktan aşağı inmiş, babasının yanında, tek kişilik koltuğa kurulmuştu. Elindeki bardağı hafifçe sallarken yüzünde o sinsi, umursamaz gülümseme hâlâ duruyordu. Gece merdivenlerden inip salona girdiğinde, Demir’in koyu renk gözleri anında kıza kilitlendi.
Karan, kardeşinin salona girdiğini görünce bakışlarını yumuşatıp Gece’ye işaret etti. "Gel Gece, yanıma otur."
Gece, abisinin sözünü ikiletmeden Karan’ın diğer tarafındaki ikili koltuğa, Selin’in yanına kuruldu. Bakışlarını Demir’den tamamen kaçırmaya çalışıyordu ama çocuğun üzerindeki o yakıcı bakışları hissetmemek imkansızdı.
Karadağ ailesinin reisi, saçları şakaklarından kırlaşmış, yüzündeki her çizgeden yeraltı dünyasının acımasızlığı okunan Hikmet Karadağ, çayından bir yudum alıp fincanı tabağına bıraktı. Gözleri masanın ortasında oturan Gece’ye kaydı. Adamın bakışlarında, bir iş ortağının ailesine gösterdiği nezaketten ziyade, sinsi ve tartıcı bir ifade belirdi.
"Karan Bey..." dedi Hikmet Karadağ, sesi boğuk ve derinden geliyordu. "Masanın yeni ortaklığını konuşuyoruz ama Soykan konağının asıl cevherini gözden kaçırıyormuşuz meğer. Kız kardeşin Gece Hanım... Masada adını çok duyduk ama maşallah, göz alıcı bir güzelliği varmış. Soykanların namına yakışır, asil ve dikkat çekici bir kız."
Salondaki hava bir anda sıfırın altına düştü.
Ege’nin elindeki çay kaşığı tık diye tabağa çarptı. Yağız, durduğu yerde dikleşip gözlerini Hikmet’e dikti. Karan’ın ise çenesi öyle bir kenetlendi ki, şakakındaki damar adeta dışarı fırladı. Karan Soykan için Gece, sadece bir kardeş değil, bu dünyada üzerine titrediği en büyük kutsaldı. Bir yabancının, hele ki yeraltından bir adamın kız kardeşi hakkında imalı bir şekilde "güzelliğinden" bahsetmesi, Soykan raconunda çizginin çoktan aşıldığı anlamına geliyordu.
Hikmet Karadağ durmadı. Yüzündeki o küstah tebessümle devam etti, bakışlarını Demir’e ve ardından tekrar Gece’ye kaydırarak: "Bizim Demir de malum... Yeraltında adından çok söz ettiriyor ama yanına şöyle güçlü, köklü bir ailenin asil kızını yakıştırır herkes. İki ailenin ortaklığı sadece masada kalmamalı belki de, ne dersin Karan Bey? İleride daha yakın bağlar kurmak iki taraf için de büyük kazanç olur."
Selin, Karan’ın elini hızla kavradı çünkü Karan’ın ayağa kalkmak üzere olduğunu hissetti. Karan’ın katran karası gözlerinde adeta bir katliamın ateşi yandı. O gür, sarsılmaz ve buz gibi sesi salonda bir gülle gibi patladı:
"Hikmet Karadağ."
Karan tek bir kelimeyle salonu buz kestirdi. Ağır ağır doğruldu, gövdesi Karadağların üzerine bir kabus gibi çöktü.
"Benim masama ortak olursun, ticaretini yaparsın, raconunu kesersin," dedi Karan, her kelimenin üzerine basa basa. "Ama benim kardeşimin adını, güzelliğini ya da geleceğini o kirli ağzına bir daha alırsan... O masayı da, ortaklığı da, senin o çok güvendiğin Karadağ soyadını da bu İstanbul’un altına gömerim. Anlaşıldı mı?"
Hikmet Karadağ, Karan’ın bu korkunç çıkışı karşısında yutkunmak zorunda kaldı. Yüzündeki o kendinden emin ifade bir anda yok oldu.
O sırada, babasının yanında oturan Demir hafifçe öne eğildi. Yüzündeki o sinsi gülümseme hiç bozulmamıştı. Babasının aksine Karan’ın bu kükremesinden en ufak bir korku duymadığı her halinden belliydi. Gözlerini Karan’dan ayırıp doğrudan Gece’ye dikti.
"Babam biraz patavatsızdır Karan Bey," dedi Demir, pürüzlü ve kendinden emin sesiyle. "Ama haksız da sayılmaz... Çeyrek mafyanın namı kadar kendisi de etkileyici. Yine de merak etmeyin, biz alacağımız şeyi masada pazarlıkla değil, vakti geldiğinde kendi yöntemlerimizle alırız."
Bu sözler, açık bir meydan okumaydı. Demir, Karan Soykan’ın gözlerinin içine bakarak Gece’ye olan ilgisini ve niyetini tüm salona ilan etmişti.
Yağız bir adım öne çıktı. "Ulan zibidi, sen kimin evinde kime racon kesiyorsun?!"
Gece, kalbinin göğsünden fırlayacağını hissetti. Demir’in o küstah, korkusuz ve tehlikeli duruşu karşısında ne diyeceğini bilemedi. Çocuk, abilerinin kükrediği bu salonda adeta ateşle oynuyor ama bundan büyük bir zevk alıyordu.
Karan, eliyle Yağız’ı durdurdu. Bakışları Demir’in üzerindeydi. İki tehlikeli adamın bakışları havada çarpıştı.
"Toplantı bitmiştir Hikmet," dedi Karan, buz gibi bir sesle. "Oğlunu da al, konağımdan defolun. Bir daha bu kapıdan içeri girmeden önce, nerede durmanız gerektiğini iyi öğrenin."
Hikmet Karadağ, durumun kontrolden çıktığını anlayarak hızla ayağa kalktı. "Gidelim Demir," dedi gergin bir sesle.
Demir yavaşça oturduğu yerden kalktı. İpek ceketini düzeltti. Salondan çıkmadan önce son kez Gece’ye baktı. Sadece kızın duyabileceği bir şekilde dudaklarını kıpırdattı: “Görüşeceğiz.”
Karadağlar konaktan ayrıldığında salonda fırtına sonrası bir sessizlik hakim oldu. Karan, çenesini sıkmış bir halde bahçeye doğru bakarken, Ege ve Yağız öfkeden köpürüyordu. Gece ise oturduğu koltukta, Demir’in o son bakışının bıraktığı sıcaklıkla ve yaklaşan büyük fırtınanın ayak sesleriyle baş başa kalmıştı.Karadağların araçlarının konaktan uzaklaşan motor sesleri bahçede kaybolduğu an, salondaki o ağır ve basık hava adeta patlamaya hazır bir dinamit lokmanına dönüştü. Kapının pat diye kapanma sesiyle birlikte Karan, arkasını dönüp devasa gövdesiyle doğrudan Gece’nin tepesine dikildi. Katran karası gözlerinden adeta kıvılcımlar saçılıyordu.
"Bu neydi Gece?!" diye kükredi Karan. Sesi konağın taş duvarlarında yankılandı, tavandaki kristal avize hafifçe titredi. "Bu velet kimden cesaret alıp da senin adını, güzelliğini bizim masamızda, bizim yüzümüze karşı ağzına alabiliyor?!"
Selin, Karan’ın koluna dokunmaya çalıştı. "Karan, dur bir dakika, kızın bir suçu—"
"Selin, sen karışma!" dedi Karan, sesindeki o sert, tavizsiz tınıyla. Bakışlarını bir an bile Gece’den ayırmadı. "Gece! Sana soruyorum! Yukarıda ne oldu? O zibidi aşağı inmeden önce yukarıdaydı. Senin yanında mıydı?!"
Gece, oturduğu koltukta bacaklarını kendine doğru çekip yutkundu. Abisinin bu halini çok iyi biliyordu; Karan Soykan gürlediği zaman konağın içinde yaprak bile kıpırdamazdı. Ama tam o sırada Ege de öfkeyle öne fırladı, yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişti.
"Abi ben sana söyleyeyim, bu kız bu veledi tanıyor!" diye bağırdı Ege, parmağıyla Gece’yi göstererek. "Düğün gecesi de bir ara ortadan kaybolmuştu bu! Ben diyorum size, bu tinerci veledin bir parmağı var bu işte! Ulan Gece, sen kiminle muhatap olduğunun farkında mısın?! O Karadağlar denilen pisliklerin ne mal olduğunu bilmiyor musun sen?!"
Yağız da ellerini cebinden çıkarıp adeta bir duvar gibi Ege’nin yanında durdu. Sesi Ege gibi bağırarak çıkmıyordu ama o soğuk, bıçak gibi keskin tonu Gece’yi daha çok üşüttü. "Gece," dedi Yağız, gözlerini kızın mavi gözlerine dikerek. "Abilerin dışarıda kurşunların ortasında senin kılına zarar gelmesin diye milleti biçerken, sen yeraltının en tekinsiz piçiyle konakta süzülüyor musun? Bize yalan mı söylüyorsun?"
Gece’nin gözleri doldu ama ağlamadı. Çene kemikleri kasıldı, o Soykan gururu anında şahlandı. Koltuktan roket gibi fırladı.
"Siz ne saçmalıyorsunuz ya?!" diye bağırdı Gece, abilerinin karşısına dikilerek. "Ben kimseden cesaret vermedim! Düğün gecesi de, bugün de koridorda önümü kesti! Ben adamı tanımıyorum bile! Kapıdaki korumaları atlatıp yukarı çıkan o! Ege Abi, Karadağları eve davet eden sensin! Soyadını bile sormadan içeri sokan sensin! Şimdi faturayı bana mı kesiyorsunuz?!"
Ege bir an duraksadı, kem küre etti ama siniri geri adım atmasına izin vermedi. "Ben iş konuşmaya geldiler sandım! Adamın dünkü piçini senin peşine takacağını nereden bileyim ben?!"
"O zaman güvenliği siz sağlayacaksınız!" diye kükredi Gece, abilerine tek tek bakarak. "Bordo Bereli takılıyorsunuz evde! Adam elini kolunu sallaya sallaya ikinci kata çıkıyor, benim odamın önüne kadar geliyor! Benim suçum ne burada?! Yüzüne tükürüp kovdum ben o çocuğu yukarıda! Siz gelmiş bana hesap soruyorsunuz!"
Karan bir adım öne çıktı. Aralarındaki mesafe sıfırlandı. Karan’ın heybeti Gece’nin üzerine gölge gibi çöktü.
"Bana bak çeyrek mafya," dedi Karan, her kelimesi fırtına öncesi sessizlik kadar tehlikeli bir tonla. "Eğer o velet bir daha bu konağın sınırlarına yaklaşırsa, seninle tek bir kelime konuşursa, onun o küstah kafasını gövdesinden koparırım. Karadağ falan dinlemem, ortalığı kan gölüne çeviririm!"
Karan arkasını dönüp Ege ile Yağız’a baktı. "İkiniz... Şu dakikadan itibaren kapıdaki koruma sayısını iki katına çıkarıyorsunuz. Gece bahçeye bile yalnız çıkmayacak! Her adımında arkasında bir adam olacak. O Karadağ piçi bu sokağa adım attığı an vuracaksınız!"
"Anlaşıldı Abi!" dedi Yağız ve Ege aynı anda.
Gece, gözlerinden süzülmek üzere olan bir damla yaşı hırsla sildi. "Beni eve mi hapsediyorsunuz yani?! Bravo size! Harika abilersiniz gerçekten!"
Gece, daha fazla durmayarak merdivenlere doğru koştu. Ayak sesleri üst katta yankılanırken odasının kapısını BUM diye çarptı.
Salonda derin ve sinirli bir sessizlik kaldı. Karan, elini yüzüne götürüp derin bir nefes aldı. Selin yavaşça yanına gelip kocasının elini tuttu. Karan, karısının elini sıkarken katran karası gözlerini pencereden dışarıya, karanlık İstanbul gecesine dikti. Demir Karadağ büyük bir oyun başlatmıştı ve Karan Soykan bu oyunu o çocuğun kanıyla bitirmeye kararlıydı.Odasının kapısını arkasından hırsla kapatan Gece, kilit sesinin koridorda çınlamasına izin vermeden kendini yatağın üzerine bıraktı. Yastığı kucağına sıkıca basıp gözlerini tavana dikti. Göğsü hâlâ öfkeyle ve adrenalinle hızlı hızlı kalkıp iniyordu.
"Ayılara bak ya..." diye mırıldandı sinirle. "Hem korumayı beceremiyorlar hem de gelip bana bağırıyorlar! Ege Abi kendi hatalarını üzerime yıkmaya bayılıyor zaten. Yağız Abi desen sanki ajans çalışanıymışım gibi sorguya çekiyor. Karan Abi de... Of, Karan Abi!"
Aklına Karan’ın o Katran karası gözlerindeki sonsuz öfke ve "Onun o küstah kafasını gövdesinden koparırım" dediği an geldi. Gece bir an duraksadı. Kucağındaki yastığı biraz daha sıktı. Karan Soykan’ın racon dünyasında şaka yapmadığını, kurşunun laftan önce konuştuğunu çok iyi biliyordu. Eğer Demir tek bir yanlış adım daha atarsa, Karan onu Karadağ ailesinin gözünün yaşına bakmadan silip süpürürdü.
Zihninde bir an Demir’in o loş koridorda çakmağıyla oynayışı, pürüzlü sesi ve yüzündeki o sinsi, korkusuz gülümseme canlandı.
"Eğer bir daha gelirse... Karan Abi onu gerçekten vurur," diye düşündü Gece. İçini garip, tanımlayamadığı hafif bir endişe kapladı. Çocuk resmen ateşe yürüyordu. Abilerinin ne kadar tehlikeli olduğunu bilmesine rağmen gözünü bile kırpmadan Karan Soykan’ın karşısında durmuş, üstelik Gece’ye olan ilgisini tüm salona ilan etmişti.
"Geri zekalı," diye mırıldandı Gece kendi kendine. "Resmen intihar etmeye çalışıyor. Sana ne oluyor ki Gece? Geberirse gebersin, bana ne ya!"
Gece hırsla omzunu silkti, yastığı kenara fırlatıp yatakta doğruldu. Neden o ukala Karadağ veledini düşünüyordu ki? Bıraksındı, Karan Abi’nin gazabıyla yüzleşsindi. Hak etmişti zaten; kimse Soykan konağında gelip çeyrek mafyaya 'güzelim' diyerek racon kesemezdi.
Ancak zihni durmuyordu. Yaş farkları geldi aklına bir anda.
Gece daha henüz 14 yaşındaydı. Yaşına göre çok daha akıllı, abilerinin yanında büyüdüğü için hayatın sert yüzünü erken öğrenmiş, 'çeyrek mafya' lakabını hakkıyla taşıyan bir kız çocuğuydu ama sonuçta henüz 14’ündeydi.
Demir ise... Demir 17 yaşındaydı. Yeraltı dünyasının o karanlık sokaklarında erken büyümek zorunda kalmış, yirmili yaşlarındaki adamların bile cesaret edemediği işlere gözünü kırpmadan giren, reşit olmanın eşiğinde tehlikeli bir gençti.
"Aralarında sadece üç yaş var..." diye geçirdi içinden Gece. Demir ona yetişkin bir adam gibi görünmüştü dümende; duruşu, o odunsu kokusu, gözlerindeki o cellat soğukkanlılığı... Ama aslında o da bir çocuktu. 17 yaşında, abilerinin karşısında tek başına durmaya çalışan, belasına koşan bir çocuk.
14 yaşındaki bir kız çocuğu olarak ilk defa birinin bakışlarında kendi akranı olmayan, yetişkinlerin o karanlık dünyasına adım atmış ama hâlâ o gençliğin getirdiği tehlikeli cesareti taşıyan birini görmüştü. Demir ona 'çocuk' derken aslında kendisinin de henüz 17 yaşında bir genç olduğunu unutuyordu belki de.
Gece ayağa kalkıp odasının penceresine doğru yürüdü. Bahçede Ege ve Yağız’ın korumalarla konuşmasını, konağın etrafındaki güvenlik çemberini iki katına çıkarmalarını izledi.
"17 yaşında olsan da fark etmez Demir Karadağ," dedi pencere camına doğru fısıldayarak. Yüzünde Soykanlara özü o küçük, sinsi gülümseme belirdi. "Bu konağın kuralları vardır. Abilerimden önce benimle baş etmen gerekecek. Ve bir daha o koridora gelirsen... Seni o terastan gerçekten atarım."
Gözlerini bahçedeki hareketlilikten çekip yatağına döndü. Gece ilerliyordu ama Soykan konağındaki kimse için bu gece kolay bir uyku getirmeyecekti. Demir Karadağ bir taş atmıştı ve o taşın yarattığı dalgalar, 14 yaşındaki Gece’nin dünyasını düşündüğünden çok daha fazla karıştıracaktı.Gece’nin odasından yükselen o son kapı çarpma sesinin yankısı üst katta dindiğinde, salondaki ağır sessizlik yerini vicdan azabıyla karışık sert bir gerginliğe bıraktı.
Karan, çatık kaşlarıyla bir süre merdivenlerin başına baktı. Selin, kocasının elini yavaşça sıktı. "Çok üzerine gittiniz Karan," dedi sessizce. "O daha bir çocuk. Üstelik bir suçu olmadığını o da söyledi. Kendini savunmaya çalışırken bile gururu kırıldı."
Karan derin bir nefes verdi. Katran karası gözlerindeki o az önceki katliam ateşi, yerini kardeşine kıyamayan o tanıdık korumacı hüzne bıraktı. Ege ile Yağız’a döndü.
"Yürüyün," dedi Karan, gür ama yorgun bir sesle. "Gidip gönlünü alacağız."
Üç dev adam, arkalarında Selin’in endişeli bakışlarını bırakarak ağır adımlarla merdivenleri tırmandı. Gece’nin oda kapısının önüne geldiklerinde, dışarıdan bakıldığında yeraltı dünyasını titreten üç lider değil, küçük kız kardeşlerinin kapısında çaresiz kalmış üç abi gibi duruyorlardı.
Ege, elini kaldırıp kapıya iki kez hafifçe vurdu. "Gece... Kızım, aç şu kapıyı. Bak valla ben biraz heyecan yaptım aşağıda, Karadağ veledine sinirlenip sana patladım. Aç da bir konuşalım."
İçeriden tık ses bile gelmedi.
Yağız öne çıktı, pürüzlü sesiyle kapıya yaklaştı. "Gece, abim... Bak benim sesim biraz sert çıktı, biliyorsun huyumu. Senin bir kabahatin olmadığını biliyoruz. Aç kapıyı, yüzümüze bakarak bağır çağır ama böyle kilitlenme içeri."
Hâlâ çıt yoktu.
Son olarak Karan adım attı. Devasa gövdesiyle kapının hemen önünde durdu. Eliyle kapının ahşabına hafifçe vurdu, sesi bu kez kükreyen bir komutanın değil, bir babanın şefkatiyle doluydu:
"Çeyrek..." dedi Karan, sesi alçak ama derindi. "Abin geldi. Aç kapıyı. Sana bağırmam hataydı, kabul ediyorum. Ama o veledin adını masada duyunca gözüm döndü. Senin kılına zarar gelme ihtimali bile benim aklımı başımdan alıyor, biliyorsun. Gel, sarılalım, kapansın bu konu."
İçeride, yatağın üzerinde bağdaş kurup oturan Gece, abilerinin bu yumuşak tonunu duyunca içinin eridiğini hissetti. Ağlamamak için alt dudağını ısırdı. Ama hayır, bu sefer o kadar kolay değildi! Hem suçlu olup hem üste çıkmışlar, bir de bütün konağın önünde onu azarlamışlardı. Soykan damarı bir kere şahlanmıştı.
Gece, yataktan bağırdı: "Hiç boşuna çabalamayın! Kapı kilitli! Sabaha kadar da açmıyorum! Gidin o çok güvendiğiniz korumalarınızla konuşun, bana bağırmayı biliyorsunuz ancak! Affetmiyorum sizi!"
Üç abi kapının önünde bakıştı. Ege ensesini kaşıdı. "Abi bu kız harbi Soykan... Hiç geri adım atmıyor."
Karan derin bir sine çekti, kapının koluna son kez dokunup fısıldadı: "Tamam... Şimdilik dinlen. Ama bu konu kapanmadı."
On dakika sonra konağın alt katındaki devasa, aynalarla kaplı ve boks ringinin bulunduğu antrenman salonu, üç abinin biriken öfkesini kusacağı bir savaş alanına dönüştü.
Salondaki boks çuvallarının gümleme sesleri, yüksek sesli bir hip-hop müziğin ritmine karışıyordu. Karan, üzerindeki siyah atletini çıkarmış, sadece eşofman altıyla boks bandajlarını eline sarıyordu. Kaslı göğsündeki ve sırtındaki yara izleri, ışığın altında daha da belirginleşmişti.
Ege, kum çuvalına ardı ardına sert kroşeler savuruyordu. GÜM! GÜM! GÜM!
"Ulan o Karadağ veledi var ya!" diye bağırdı Ege, çuvalla dövüşürken. "O veledi elime bir geçirirsem, o 17 yaşındaki havayla nasıl faka basacağını göstereceğim ona!"
Yağız, şınav barından kalkıp üzerindeki teri havluyla sildi. "Ege, çuvala vurmayı bırak da ringe gir. Laf yetiştireceğine enerjini harca."
Karan, eldivenlerinin cırt cırtlarını dişleriyle sıkarak ringin kırmızı iplerinin arasından içeri süzüldü. Katran karası gözleri doğrudan iki kardeşine kilitlendi. Yüzünde o spordan önceki tehlikeli tebessüm belirdi.
"İkiniz birden girin," dedi Karan, sesi salonda bir komut gibi çınlayarak.
Ege ve Yağız duraksadı. Ege eldivenlerini bağlarken sırıttı. "Abi, bak zaten sinirliyiz, acımayız söcontent."
"Tek başınıza yetmezsiniz," dedi Karan, gardını alarak. "Gelin de hem Gece’yi koruyamamanın cezasını kesin kendinize, hem de şu stresinizi atın."
Yağız ve Ege aynı anda ringe adımlarını attılar. İki taraf da ne kadar dolduysa, ringdeki o ilk temas o kadar şiddetli oldu.
Yağız doğrudan Karan’ın karın bölgesine sol direkt savurdu. Karan darbeyi direseğiyle sönümleyip Ege’den gelen sağ kroşeyi başını yatırarak boşa çıkardı. Ringin ahşap zemini, üç dev adamın sert adımlarıyla sarsılıyordu. Karan, Ege’nin açık veren göğsüne sert bir aparkat çıkardı. Ege geriye doğru sendeleyip iplere çarptı.
"Ah! Abi yavaş, ciğerimi söktün!" diye bağırdı Ege.
"Daha hızlı olacaksın Ege!" diye kükredi Karan, Yağız’ın kombine hücumunu elleriyle karşılayarak. "Karadağların veledi konağın ikinci katına çıkarken neredeydi bu hızın?!"
Yağız, Karan’ın sol tarafına geçip sert bir combination denedi. GÜM! GÜM! Karan darbeleri göğsünde yumuşatıp Yağız’ı belinden yakaladığı gibi ringin köşesine savurdu. Üçü de kan ter içinde kalmıştı; kasları şişmiş, ciğerleri körük gibi çalışıyordu.
Ege tekrar toparlanıp hamle yaptı ama Karan onu tek hamlede yere serip dizini hafifçe göğsüne bastırdı. Yağız da yerden kalkıp nefes nefese iplere yaslandı.
Karan, Ege’nin üzerindeki baskıyı kaldırıp eldivenli elini uzatarak kardeşini ayağa kaldırdı. Üçü de ringin ortasında ter içinde durmuş, ağır ağır nefes alıp veriyorlardı.
Karan, eldivenlerini çözüp yere attı. Sweatshirt’ünü eline alırken ikisine baktı. "O çocuk... Demir. Sıradan bir mafya veliahtı değil. Gözlerinde korku yok. Gece’nin etrafındaki çemberi daha da daraltacağız. Ama önce... Yarın sabah Gece’nin sevdiği o çikolatalı kruvasanlardan alıp kapısına dizeceksiniz. O kızın gönlü alınacak."
Ege, gülerek terini sildi. "Emrin olur komutanım. Yeter ki ringe bir daha böyle girmeyelim, pestilimi çıkardın."
Aşağıda boks eldivenlerinin ve terin birleştiği o sert antrenman gecenin geç saatlerine kadar sürerken, üst katta Gece, yatağında abilerinin sadakatinden ve sevgisinden emin olmanın verdiği o gizli huzurla gözlerini kapattı. Fırtına yaklaşıyordu ama Soykanlar her zamanki gibi kenetleniyordu.Sabahın ilk ışıkları konağın pencerelerinden süzülürken, alt katta tam anlamıyla bir "kız kardeşin gönlünü alma" operasyonu yürütülüyordu.
Ege ve Yağız, gecenin yorgunluğunu ve Karan’ın ringdeki sert darbelerinin ağrısını hâlâ üzerlerinde taşısalar da, sabahın köründe İstanbul’un en iyi fırınlarını gezmişlerdi. Mutfak adasının üzeri adeta bir tatlı cennetine dönmüştü: Sıcak çikolatalı kruvasanlar, taze çilekli tartlar, Gece’nin bayıldığı o özel Belçika çikolataları ve sıcacık börekler...
Ege, elindeki devasa tepsiyi büyük bir gizlilikle taşırken Yağız’a fısıldadı: "Abi, bak bu kruvasanlar da işe yaramazsa benim elimde başka koz kalmadı. Kız resmen bize cephe aldı."
Yağız elindeki çikolata kutularını düzeltirken gözlerini devirdi. "Kıza boş yere yüklendik Ege, haklıydı. Sesini çıkarma da şu tepsiyi kapısının önüne yerleştir."
İkili, parmak uçlarında tırmandıkları merdivenlerde en ufak bir ses çıkarmamaya çalışarak Gece’nin odasının önüne geldiklerinde adeta bir bubi tuzağı hazırlar gibi titiz davranıyorlardı. Gece’nin kapısının hemen dibine tepsileri, çikolata kutularını ve sıcak sütü nizami bir şekilde dizdiler. Üzerine de Ege’nin alelacele yazdığı, “Çeyrek Mafya, bizi affetmezsen bu fırını tamamen yakacağız – Abilerin” notunu bıraktılar.
Operasyonun ilk aşaması tamamdı. Şimdi sırada bekleyiş vardı.
Ege ve Yağız, Gece’nin kapısı açıldığı an kızı kaçırmamak ve onun o meşhur "kapıyı yüzümüze çarpma" eylemini engellemek için koridorun sonundaki büyük berjerlerin arkasına ve sütunun gölgesine pusudaydılar.
Öğlene doğru saatler ilerledi, ardından öğleden sonra oldu. Saatler geçiyor, içeriden tık ses gelmiyordu. Ege sütunun dibine çökmüş, bacakları uyuşmuş bir halde fısıldıyordu: "Abi, bu kız odada kış uykusuna mı yattı, ne yaptı? Belim koptu burada beklemekten!"
Yağız çenesini sıkmış, gözünü kapıdan ayırmıyordu. "Ses çıkarma Ege, bekle. Soykan kızı bu, inadı kırılana kadar çıkmaz."
Akşama doğru, koridordaki ışıklar turuncudan loş bir morluğa dönerken, nihayet o beklenen ses duyuldu. Tık. Kapının kilidi yavaşça döndü.
Gece, üzerindeki bol eşofman takımı, dağınık saçları ve uykulu mavi gözleriyle kapıyı hafifçe araladı. Karnından gelen gurultulara daha fazla dayanamamıştı. Tam dışarı adım atacaktı ki, ayağı kapının önüne yığılmış çikolata ve kruvasan kulelerine çarptı.
Gece şaşkınlıkla aşağı baktı. Mis gibi kokan sıcak çikolata ve hamur kokusu burnuna dolduğunda gözleri parladı ama hemen o sert, tavizsiz ifadesini takındı. "Rüşvetçi ayılar..." diye mırıldandı kendi kendine.
Tam tepsiden bir kruvasan kapıp odasına kaçacaktı ki, pusudaki iki dev adam aynı anda saklandıkları yerden fırladı!
Ege bir roket gibi atılıp Gece’nin arkasındaki kapının kapanmasını engellerken, Yağız devasa kollarını kızın etrafına sarıp onu tek hamlede havaya kaldırdı!
"Yakalandın çeyrek!" diye bağırdı Ege zafer çığlığı atarak. "Kaçış yok artık!"
"Ya bırakın beni! Bırak Yağız Abi!" diye çırpındı Gece, havada bacaklarını sallayarak. "Affetmedim diyorum size! Saldın beni!"
Yağız, Gece’yi kucağında tutarken gülmemek için kendini zor tutuyordu. Kızın saçlarını karıştırıp onu koridordaki L koltuğa doğru taşıdı. "Hiç çırpınma Gece Hanım. Bu konu burada çözülecek. Akşama kadar helak olduk kapıda beklemekten!"
Karan ve Selin de gürültüyü duyup merdivenlerden yukarı çıktılar. Karan, kız kardeşinin abilerinin kucağında çırpındığını ama yüzündeki o saklamaya çalıştığı gülümsemeyi görünce derin, rahat bir nefes aldı.
Gece’yi koltuğun ortasına oturttular. Ege hemen yanına kurulup tepsideki çikolatalı kruvasanı Gece’nin ağzına doğru uzattı. "Al bakalım, önce şunu bir ye. Sinirin geçsin."
Gece kafasını çevirmeye çalıştı ama kruvasanın o muhteşem kokusuna daha fazla dayanamayıp kocaman bir ısırık aldı. Çikolata çenesine bulaşırken abilerine ters ters bakmaya devam etti. "Beni tatlıyla kandıramazsınız."
"Kandırmıyoruz çeyrek," dedi Yağız, kızın yanına oturup kolunu omzuna atarak. "Özür diliyoruz. Dün sana öyle patlamamalıydık. Sen bizim canımızsın, sana bir şey olma fikri bile bizi çıldırtıyor."
Karan da gelip Gece’nin tam karşısında diz çöktü. Devasa elini kızın dizine koydu. Katran karası gözlerinde katıksız bir şefkat vardı. "Benim fırtınam sana değildi Gece. Ben o Karadağ veledine sinirlendim. Ama senin kalbini kırdım. Affettin mi abini?"
Gece, çenesindeki çikolatayı silip abilerine baktı. Karan’ın o sarsılmaz duruşunun arkasındaki derin sevgiyi, Ege ve Yağız’ın gün boyu kapıda nöbet tutacak kadar ona değer verdiğini görmek içindeki tüm kırgınlığı sildi.
"Tamam... Affettim," dedi Gece, sesini hafifçe nazlı tutarak. "Ama bir şartla! Bir daha bana o korumalar gibi davranmayacaksınız. Ben de bu ailenin bir parçasıyım!"
Ege hemen kızın boynuna sarıldı. "Kabul! Yeter ki o güzel yüzün gülsün çeyrek!"
Konak, saatler sonra tekrar o eski neşeli, gürültülü ve sıcak havasına kavuşmuştu. Birlikte yenen akşam yemeği, kahkahalar ve takılmalarla geçti. Gece, abilerinin arasında, Selin’in sıcacık ilgisiyle kendini güvende hissediyordu.
Ancak gece yarısı olup herkes odasına çekildiğinde, Gece yatağında uzanmış dışarıdaki dolunayı izliyordu. Abilerini affetmişti, evet. Huzurluydu. Ama zihninin en karanlık, en saklı köşesinde hâlâ bir ses yankılanıyordu.
Demir Karadağ’ın o pürüzlü, tekinsiz fısıltısı: “Görüşeceğiz.”
Gece gözlerini kapattı. Fırtına ertelenmişti ama dinmemişti. Ve o fırtınanın ne zaman kopacağını ikisi de çok iyi biliyordu.
