11. bölüm · ÇEYREK MAFYA

BORDO BERELİ

Ayşe Öztürk

Dağ evinin üst katındaki odada sessizlik hüküm sürüyordu ama bu, Gece’nin hayatı boyunca alıştığı o tekinsiz, ürkütücü sessizliklerden değildi. Yatağın üzerine serilmiş gece mavisi elbiseye baktı. İpek kumaş, odadaki loş ışıkta adeta parıldıyordu. Sokaklarda geçirdiği yıllar boyunca üst üste giydiği yırtık tişörtler, soğuktan korunmak için sarındığı eski battaniyeler geldi aklına. Şimdi ise elini sürerken bile çekindiği bir kıyafet duruyordu karşısında.
Kapı iki kere hafifçe çalındı. Gece daha "Gir" demeden kapı aralandı ve içeriye elinde koca bir makyaj çantası ve fön makinesiyle Selin girdi. Yüzünde o sıcacık, içten gülümsemesi vardı.
"Aşağıdaki erkekler çetesi tabağı çatalla dövmeye başlamadan önce şu işi halledelim dedim," dedi Selin, neşeyle. Çantayı komodinin üzerine bıraktı ve Gece’nin şaşkın bakışlarına aldırmadan kızı aynanın önündeki sandalyeye oturttu. "Bana bakma öyle çeyrek mafya. Aşağıda seni bekleyen üç tane dev var ve hepsi senin bu akşam ne kadar parıldayacağını görmek için sabırsızlanıyor."
Gece, aynadaki yansımasına baktı. Aynadaki kız artık o sokak köşelerinde tiner kokusundan kaçan, gözlerinin altı morarmış çocuk değildi. Yanaklarına hafif bir renk gelmiş, mavi gözlerindeki o hırçın ışık yeniden canlanmıştı. Selin, nazik hareketlerle Gece’nin nemli saçlarını kurutmaya, ardından yumuşak dalgalar yapmaya başladı.
"Karan..." dedi Gece, bir an tereddüt ederek. "Sana benim hakkımda ne anlattı?"
Selin’in elleri bir an yavaşladı. Aynadan Gece’nin gözlerine baktı. Sesi yumuşacık ve derin bir şefkatle doluydu:
"Bana senin ne kadar güçlü bir kız olduğunu anlattı. 'O benim kanım' dedi, 'Ve bu dünyada onun canını yakan kim varsa karşısında beni bulur.' Gece... Karan sert adamdır, tehlikelidir, dışarıya karşı buz gibidir. Ama seni anlatırken gözlerindeki o ışığı görsen... Seni bulduğu gün yeniden nefes almaya başladı o adam."Gece’nin boğazı düğümlendi. Yutkunmakta zorlandı ama gözlerinin dolmasına izin vermedi. Selin, elbisenin fermuarını çekmesine yardım ettikten sonra kızı omuzlarından tutup aynaya doğru çevirdi.
"İşte bu," dedi Selin gururla. "Soykan ailesinin ilk ve tek prensesi."
Aşağıda, uzun ahşap yemek masası adeta bir kuş sütü eksik sofraya dönüştürülmüştü. Karan masanın baş köşesinde oturmuş, elindeki kadehi hafifçe sallayarak merdivenlere bakıyordu. Yağız ve Ege ise sabırsızlıkla tabağa çatalla vurup tempo tutuyordu:
"Açız abi açız! Kız bir elbise giyecek diye açlıktan öleceğiz burada!" diye bağırıyordu Yağız.
Ege de ona katıldı: "Harbi abi ya! Alt tarafı bir elbise, sanki krallık tacı takıyor!"
"Kesin sesinizi," dedi Karan, alçak ama gür bir sesle. Tek bir kelimesi yetmişti, iki kardeş de anında mum gibi olup yutkundular.
Tam o sırada merdivenlerin başından topuklu ayakkabı tıkırtıları ve hafif ayak sesleri duyuldu. Masadaki tüm gürültü bir anda kesildi. Karan oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Bakışları merdivenlerden aşağı inen kıza kilitlendi.
Gece, gece mavisi elbisesinin içinde, omuzlarına dökülen hafif dalgalı saçlarıyla merdivenlerden iniyordu. Mavi gözleri, üzerindeki elbiseyle aynı renkte parıldıyordu. Yüzünde hem hafif bir utangaçlık hem de Soykan genlerinden gelen o mağrur, dik duruş vardı. Arkasından inen Selin ise gözleriyle Karan’a "Ben sana demiştim" der gibi bakıyordu.
Yağız’ın elindeki çatal pat diye tabağa düştü. Ege’nin ağzı açık kaldı.
"Oha..." diye mırıldandı Ege, gözlerini ovuşturarak. "Lan bu bizim havuza düşen kedi değil mi?"
Yağız hemen ayağa kalkıp Ege’nin ensesine bir tokat attı. "Düzgün konuş lan çeyrek mafyayla! Kız bildiğin prenses olmuş!"Gece masaya yaklaştığında Karan adımlarını ona doğru attı. Kızın tam karşısında durdu. O devasa, heybetli adam, küçük kızın önünde hafifçe eğildi. Gözleri Gece’nin yüzünün her bir noktasında gezindi. Gurur, şefkat ve katıksız bir sahipleniş vardı bakışlarında.
"Çok güzel olmuşsun çeyrek mafya," dedi Karan, sesi pürüzlü ve derindi. Kızın elini tutup hafifçe öptü. "Çok güzel."
Gece’nin yanakları kızardı ama başını dik tuttu. "Senin kardeşinim sonuçta çakma mafya. Kötü olma şansım var mı?"
Salonda bir anda gür bir kahkaha koptu. Yağız ve Ege sandalyesine geri otururken Karan başını sallayarak gülümsedi ve Gece’nin sandalyesini çekip oturmasına yardım etti. Selin de Karan’ın yanındaki yerini aldı.
Yemek boyunca masada tam bir aile havası hakim oldu. Ege ve Yağız her zamanki gibi atışıyor, Gece’nin tabağını etle, mezelerle doldurmak için birbirleriyle yarışıyorlardı.
"Gece bak bunu ye, bu biftek senin boyun kadar uzamanı sağlar!" diyordu Yağız.
"Bırak onu, şu salatadan ye, vitamin olsun!" diye lafa atılıyordu Ege.
Gece, önündeki tepeleme dolu tabağa bakıp güldü. "Yahu siz beni patlatmak mı istiyorsunuz? Mide ameliyatı geçirdim ben, unuttunuz mu?"
Karan araya girdi, tek bir bakışıyla kardeşlerini durdurdu. "Zorlamayın kızı. Yiyebildiği kadar yesin." Sonra Gece’ye döndü, gözlerindeki o korumacı karanlık yeniden belirdi. "Ama o tabak bitecek çeyrek mafya. Sıfır tolerans."
Gece gözlerini devirse de çatalını eline aldı. İlk kez bir sofrada otururken arkasını kollamak zorunda değildi. İlk kez önündeki yemeğin elinden alınması korkusu yaşamıyordu.Yemeğin sonuna doğru, dışarıda çakan bir şimşek dağ evinin camlarını titretti. Aniden bastıran şiddetli yağmur, çatıyı dövmeye başladı. O an salondaki neşeli hava yerini kısa süreli bir sessizliğe bıraktı. Dışarıdaki o karanlık ve fırtına, geçmişi; evin içindeki o sıcak şömine, bol yemekli sofra ve arkasındaki devasa adamlar ise geleceği simgeliyordu.
Gece, bardağındaki sudan bir yudum aldı ve masanın etrafındaki insanlara baktı. Sert, tehlikeli ama ona karşı çelikten bir kalkan olan Karan; hırçın ama bir o kadar komik Yağız; neşeli Ege ve ona ablalık eden Selin...
Karan kadehini kaldırdı. Gözleri doğrudan Gece’nin gözlerinin içine bakıyordu.
"Bu gece," dedi Karan, gür sesi şöminenin çıtırtısını bastırarak. "Soykan ailesinin eksik parçası tamamlandı. Bundan sonra bu aileye dokunmaya kalkan, bu kızın gözünden tek bir damla yaş getiren kim olursa olsun... Şehri başlarına yıkarız."
Yağız ve Ege de kadehlerini kaldırdı. "Şehri başlarına yıkarız!" diye tekrarladılar.
Gece gülümsedi. Artık kaçacak bir yeri yoktu, çünkü zaten olması gerektiği yerdeydi. Yıllardır aradığı o sığınak, meğer bu adamların gölgesiymiş.Dağ evindeki o sıcak ve gürültülü yemeğin ardından, fırtına yerini dingin bir sabah serinliğine bırakmıştı. Şile’nin çam kokulu havası, kapının önünde sıra sıra dizilmiş siyah, zırhlı araçların motor sesleriyle bölünüyordu. Artık şehre, Soykan ailesinin gerçek kalbi olan o devasa konağa dönme vakti gelmişti.
Gece, üzerindeki rahat ama şık kıyafetlerle konağa dönmenin verdiği o tuhaf heyecan ve gerginliği bir arada yaşıyordu. Karan, Selin’le birlikte aracın yanında korumalarla son talimatları konuşurken, Yağız ve Ege bagajlara son eşyaları yerleştiriyordu.
"Hadi bakalım çeyrek mafya!" diye seslendi Yağız, arabanın kapısını açarak. "Ağalara layık bir karşılama hazırlattım konağa, kaçırma."
Gece gülümsedi. Dağ evinin taş merdivenlerinden aşağıya, bahçedeki araçlara doğru adımlamaya başladı. Ancak yağmurun geceleğin ıslattığı çimler ve mermer basamaklar son derece kaygandı. Tam son basamağa geldiğinde, dikkatsiz bir anında bileği gaddar bir açıyla içe doğru büküldü!
"AH!"
Gece’nin ağzından hırçın bir acı çığlığı koptu. Dengesi tamamen bozulan kız, sert bir şekilde çimlerin üzerine kapaklandı.
"GECE!"
Karan’ın sesi bahçede bir gök gürültüsü gibi patladı. Adam elindeki evrakları yere düşürüp anında kızın yanına koştu. Aynı salisede Yağız ve Ege de depar atarak Gece’nin etrafını sardı.
"Ne oldu? Neresi?" dedi Karan, dizlerinin üzerine çöküp kızı omuzlarından tutarak. Yüzündeki o sarsılmaz sakinlik anında yerini katıksız bir paniğe bırakmıştı.
Gece, acıdan gözlerini sıkıca kapatmış, sol ayağını tutuyordu. "Ayağım... Çok kötü burkuldu, çok acıyor!"Yağız, Karan’ın yanına çöküp soğukkanlı ama hızlı hareketlerle Gece’nin bileğine doğru uzandı. Yurt dışındaki operasyonlarda ve saha görevlerinde bu tür ilk yardım müdahalelerinde oldukça tecrübeliydi. Kızın ayakkabısını ve çorabını inanılmaz bir hassasiyetle çıkardı. Bilek anında şişmeye ve morarmaya başlamıştı.
"Kemikte bir şey yok ama eklem yerinden oynamış abi," dedi Yağız, parmaklarıyla bileği hafifçe muayene ederek. Bakışları Gece’ye kaydı. "Gece, bana bak abim."
Gece gözyaşlarının arasından Yağız’a baktı. "Yağız çok acıyor, dokunma!"
"Tamam, dokunmuyorum," dedi Yağız, sesini yumuşatmaya çalışarak. Ancak elleri kızın topuğunu ve bileğini sıkıca kavramıştı bile. "Bana bak, Ege’ye bak. Ege sana ne dedi az önce?"
"Ne?" dedi Gece, dikkati dağılarak.
ÇIT!
Yağız, Gece’nin bir anlık dalgınlığından faydalanıp bileği tek bir profesyonel, sert ve hızlı hamleyle yerine oturtu!
"AAAAAAH! YAĞIZ ALLAH SENİ KAHRETSİN!"
Gece’nin feryadı dağ evinin bahçesinde yankılandı. Acı öyle keskindi ki kız refleksle Yağız’ın koluna yapışıp tırnaklarını adama geçirdi. Gözlerinden sicim gibi yaşlar döküldü, nefesi kesildi.
"Tamam! Bitti, geçti çeyrek mafya, bitti!" dedi Yağız, kızın tırnaklarını koluna geçirmesine hiç aldırış etmeden. Yüzünde hem suçluluk hem de rahatlama vardı. "Yerine oturdu, yoksa yürüyemezdin günlerce."
Karan, Yağız’a öfkeli bir bakış fırlattı. "Yavaş olsana ulan!" diyerek Gece’yi anında kucağına aldı. Kızın başı Karan’ın göğsüne gömüldü, acıdan hâlâ içini çekerek ağlıyordu.
Selin panikle yanlarına gelip Gece’nin saçlarını okşadı. "İyi misin bitanem? Çok mu acıdı?""Aşağılık adam..." diye mırıldandı Gece, Karan’ın göğsünden başını çıkarıp gıcık gıcık sırıtan Yağız’a bakarak. "Bileğimi koptu sandım!"
Yağız hafifçe kıkırdadı. "İyiliğin içindi hırçın kız. Hem bak, acısı hemen geçmeye başlayacak."
Karan, Gece’yi sarsmadan siyah SUV’un arka koltuğuna yerleştirdi. Yanına kendisi oturdu, kızın başını dizine yatırdı ve şişen bileğinin altına bir yastık koydu. Selin ön koltuğa geçerken, Ege ve Yağız da öndeki araca bindiler.
Konak konvoyu yola çıktığında, Gece, Karan’ın nasırlı ellerinin saçlarında dolandığını hissetti. Acısı yavaş yavaş zonklamaya dönüyordu ama yanındaki bu devasa koruma kalkanı sayesinde, konağa doğru giden bu yolda kendini hiç olmadığı kadar güvende hissediyordu.Konvoy, Soykan ailesinin Boğaz’a nazır devasa ve heybetli konağının yüksek demir kapılarından içeri süzüldü. Bahçede sıraya dizilmiş onlarca koruma ve hizmetli, araçların durmasıyla birlikte hazır ola geçti. Ancak Karan, arabanın kapısı açılır açılmaz elini kaldırıp tek bir kelime dahi edilmesini engelledi.
Hiç kimseye tek bir laf etmeden, karşılama seremonisine fırsat vermeden Gece’yi kucağına aldı. Yağız, Ege ve Selin de arkalarından sessizce geliyordu. Konağın gürültülü ihtişamını arkalarında bırakıp doğrudan üst kattaki geniş, yüksek tavanlı çalışma ve oturma odasına çıktılar.
Karan, Gece’yi oodanın ortasındaki yumuşak deri koltuğa incitmeden bıraktı. Ege anında kızın sakatlanan ayağının altına pufu iterken, Selin de mutfaktan buz torbası getirmek için aşağı indi.
Ortam bir anda derin bir sakinliğe büründü. Gece, bileğindeki zonklama azalsa da hâlâ hafifçe içini çekiyordu. Karan koltuğun kenarına ilişti, Yağız ise karşılarındaki masanın üzerine oturup kollarını göğsünde birleştirdi. Ege de yerdeki mindere çekildi.
"Eee," dedi Ege, ortamdaki o sessizliği dağıtmak için derin bir nefes alarak. "Nihayet evdeyiz çeyrek mafya. Ayağın da toparlayınca artık senin şu gelecek işlerini konuşmamız gerekecek. Okul, dersler, ne olmak istediğin..."
Gece başını kaldırıp kardeşlerine baktı. Mavi gözlerinde meraklı bir ışıltı vardı. "Siz ne iş yapıyorsunuz ki tam olarak? Yani tamam, hepiniz tehlikelisiniz ama..."
Yağız hafifçe kıkırdayıp başını salladı. "Bizim hikaye biraz karışık çeyrek mafya. Ben... Askerim. Bordo Bereli özel kuvvettim. Şimdilerde devletin ve ailenin sınır dışı operasyonlarını, karanlıkta kalması gereken görevlerini yürütüyorum. Yani anlayacağın, ben bu ailenin kanun tarafındayım."
Gece’nin bakışları anında değişti. Mavi gözleri kocaman açıldı, içindeki o çocuksu hayranlık bir anda yüzüne yansıdı. Yağız’ın o dimdik duruşuna, omuzlarındaki o askeri disipline bakarken bakışlarındaki o ışık Karan’ın bile gözünden kaçmadı."Peki ya siz?" dedi Gece, bakışlarını Karan ve Ege’ye çevirerek.
Ege acı bir tebessümle omuz silkti. "Biz Karan Abi’yle işin kirli tarafındayız güzelim. Kötü adamlarız anlayacağın. Yeraltı dünyası, gayriresmi kurallar, raconlar, silahlar... Biz kanunun ulaşamadığı yerde kendi kanunumuzu koyarız. Yani bu ailede Yağız Vatan için kurşun sıkar, biz ise bu ailenin ve krallığın ayakta kalması için kötü adamı oynarız."
Karan, Gece’nin yüzündeki ifadeyi dikkatle izliyordu. Kızın bakışları Ege ve kendisinden kayıp tekrar Yağız’a kilitlenmişti. O gözlerdeki katıksız saygı ve hayranlık o kadar belirgindi ki...
"Sen ne olmak istiyorsun?" diye sordu Karan, alçak ve meraklı bir tonla. "Bizim gibi bu karanlığın parçası mı olacaksın, yoksa..."
Gece derin bir nefes aldı. İçindeki o yıllardır sakladığı en büyük sırrı, en masum hayali ilk kez dışarı vurmanın heyecanıyla yutkundu.
"Ben..." dedi Gece, bakışlarını Yağız’dan ayırmadan. "Ben 5 yaşımdan beri asker olmak istiyorum. O sokaklarda soğuktan titrerken, Yılmaz’ın o lanetli evinde dayak yerken hep bayrağı, orduyu düşündüm. Bir gün Bordo Bereli olacağım, o üniformayı giyip kendi vatanımın sınırlarında zayıf olanları, kimsesiz çocukları koruyacağım derdim... Yağız Abi gibi olmak istiyorum."
Yağız’ın yüzündeki o sert, disiplinli ifade bir anda tamamen kırıldı. Bakışlarına derin bir gurur ve şefkat oturdu. Göğsü kabararak Gece’ye baktı. Karan ise kızın bu kurduğu hayalle gururlanırken, bir yandan da içindeki o korumacı bencil tarafın sızladığını hissetti; o tehlikeli askeri hayatı kardeşine yakıştıramıyordu ama kızın gözlerindeki o tutku tartışmasızdı."Demek Bordo Bereli..." dedi Yağız, masadan kalkıp Gece’nin yanına adımlayarak. "Demek benim izimden geleceksin ha küçük kız?"
"Gerçekten istiyorum!" dedi Gece heyecanla. "Sokakta büyüdüm ben, acıya dayanıklıyım, pes etmem!"
Yağız, Gece’nin yanına diz çöktü. "Göreceğiz bakalım ne kadar dayanıklısın. Madem öyle, önce ilk testi yapalım. Şuraya bir imza at bakalım, eğitim planını hazırlayalım."
Yağız cebinden taktik kalemini çıkarıp masadaki boş bir not kağıdıyla birlikte Gece’ye uzattı. Gece, heyecanla kalemi tuttu.
Sol eliyle.
Kalemi sol eline alıp kağıda hızla adını yazmaya başladığında, masanın etrafındaki üç adam da aynı anda donakaldı. Karan’ın gözleri genişledi, Yağız uzattığı eli havada asılı kaldı, Ege ise oturduğu yerden fırladı!
"Lan..." dedi Ege, gözlerini ovuşturarak. "Sen solak mısın?"
Gece duraksadı, kalemi tuttuğu sol eline baktı, sonra onlara döndü. "Evet? Ne oldu ki? Doğuştan solakım ben."
Karan, katran karası gözlerinde beliren o büyük şaşkınlık ve ardındaki derin tebessümle geriye yaslandı.
"Soykan sülalesinde tek bir solak vardı," dedi Karan, sesi gururla titreyerek. "O da rahmetli dedem Bahri Soykan’dı. Dedem bu ailenin en keskin nişancısı, en efsanevi lideriydi. Soykanların solakları özel olur çeyrek mafya..."
Yağız gür bir kahkaha atarak Gece’nin saçlarını karıştırdı. "Ulan! Hem solak hem Bordo Bereli adayı! Senden harika bir keskin nişancı olur kızım! Solak nişancıların atış açısı hedefler için tam bir kabustur!"
Gece, sol eline ve kağıttaki imzasına baktı. Sokaklarda hep bir "kusur" ya da "farklılık" olarak görülen bu özelliği, bu evde bir miras, bir efsane gibi karşılanmıştı.Karan ayağa kalktı, Gece’nin yanına gelip sol elini kendi devasa avucunun içine aldı. "Demek asker olacaksın... Demek dedemin mirasını taşıyorsun. Yarından itibaren Yağız senin özel eğitmenin. Ama önce o ayağın iyileşecek çeyrek mafya. Bordo Bereli olacaksan, önce komutanlarının sözünü dinleyeceksin."
Gece, Karan’ın gözlerindeki o sarsılmaz desteğe, Yağız’ın gururlu gülüşüne ve Ege’nin neşesine baktı. Sol elini sıkıca kapattı. Artık sadece hayal kuran bir sokak çocuğu değildi; arkasında koskoca bir ordu gibi duran abileriyle, kendi kaderini çizen bir Soykan’dı.Oturma odasındaki hava, Gece’nin o sol eliyle attığı imzanın ve arkasındaki efsanevi dede mirasının etkisiyle bambaşka bir boyuta evrilmişti. Karan, kızın sol elini tutmaya devam ederken bakışlarındaki o korumacı, çelikten ifade hiç yumuşamamıştı. Kızının bir asker olup dağlarda, sınır hatlarında kurşunların hedefi olma fikri, onun gibi bir mafya liderinin yüreğine ağır oturuyordu.
"Askerlik çocuk oyuncağı değil Gece," dedi Karan, sesi odanın içinde bir kayanın ağırlığıyla yankılanarak. "Yağız o Üniformayı giyebilmek için kaç kere ölümün eşiğinden döndü biliyor musun? O hayat; çamur, kan, yalnızlık ve emirlere itaattir. Seni sokaklardan çekip kurtardık ki bir daha o soğukta, o tehlikede durmayasın. Benim tek amacım seni bu dünyadan korumak."
Gece, Karan’ın elini bırakmadı. Aksine, o küçük ama dirençli parmaklarıyla adamın nasırlı elini daha da sıktı. Omuzlarını dikleştirdi, mavi gözlerini Karan’ın katran karası gözlerine direkt dikti. Yüzünde, Soykan kanının o katıksız, boyun eğmez ve kibirli ama bir o kadar da kararlı ifadesi belirdi.
"Siz beni yanlış anladınız çakma mafya," dedi Gece, sesi öyle kendinden emin ve mağrur çıktı ki, odadaki üç adam da bir anlığına nefeslerini tuttu. "Ben sadece o üniformayı giyip dağlarda dolaşmak istemiyorum. Ben hem bu vatanın en keskin askeri olacağım... Hem de vakti geldiğinde, sizin inşa ettiğiniz bu imparatorluğun başına geçip bu aileyi ben yöneteceğim!"
Ege oturduğu minderde kala kaldı. Yağız’ın kaşları hayretle yukarı kalktı. Karan ise kızın gözlerinin içindeki o yangını izlerken donakalmıştı.
"Ne dedin sen?" diye mırıldandı Karan, inanmaz ama içten içe hayranlıkla."Duydun işte," dedi Gece, gözlerini bir an bile kırpmadan. "Siz bana 'Soykan adı üzerine yazıldı' demediniz mi? Ben bu ailenin tek kızıyım. Asker olmam, bu ailenin kanını ve kurallarını taşıyor oluşumu değiştirmez. Yağız Abi hem devletin özel kuvveti hem de sizin operasyonlarınızı yürütmüyor mu? Ben de gündüz kanunun en keskin kılıcı, gece ise bu Soykan krallığının tek lideri olacağım! Sol elimle o tetiği çekerken, sağ elimle bu konağın dizginlerini tutacağım. Kimse beni sadece korunan bir prenses olarak göremez!"
Oturma odasında birkaç saniyelik ölümcül bir sessizlik oldu. Ardından Yağız, sessizliği kabadayıca, gururlu bir kahkahayla yardı.
"Ulan!" diye kükredi Yağız, masaya sertçe vurarak. "Kız haklı! Ulan tam dedem Bahri Soykan’ın kopyası çıktı bu! Dedem de ordudayken bu ailenin tüm raconunu tek kelimesiyle keserdi. Hem asker hem patron! Çeyrek mafya dedik ama kız meğerse yarı imparatoriçeymiş!"
Ege de kahkahaya katılarak ayağa fırladı. "Abi biz boşuna plan yapıyormuşuz! Kız tahtı gözüne kestirmiş bile! Vay be... Yıllar sonra konak bir kadın lider görecek desene!"
Karan, kardeşlerinin neşesine rağmen Gece’ye bakmaya devam ediyordu. Kızın yüzündeki o sarsılmaz irade, sokakların korkusunu çoktan aşmış, gerçek bir Soykan’ın soğukkanlılığına dönüşmüştü. Kızını korumak istiyordu ama onun içindeki bu ateşi söndürmenin de imkansız olduğunu biliyordu. Karan’ın dudaklarında, o ana kadar kimsenin görmediği kadar derin, gururlu ve tehlikeli bir tebessüm belirdi.
Karan eğildi, Gece’nin alnını kızın şakaklarına bastırarak uzunca öptü.
"Demek hem asker olup hem de beni tahtımdan edeceksin ha?" diye fısıldadı Karan, gür sesiyle. "Öyle olsun çeyrek mafya. Eğer bu masaya oturmak istiyorsan, o zaman bedelini ödeyeceksin. Yağız sana askeri disiplini ve silahı öğretecek. Ben ise sana bu şehri nasıl yöneteceğini, düşmanını tek bir kelimeyle nasıl dize getireceğini öğreteceğim.""Kabul," dedi Gece, yüzünde zafer kazanmış bir gülümsemeyle. "Ama önce şu ayağımı tamamen iyileştirin de antrenmanlara başlayalım komutanım."
Yağız hazır ola geçip Gece’ye askeri bir selam çaktı. "Emredersiniz patron!"
Gece, koltukta arkasına yaslanıp ayağındaki buz torbasını düzeltti. Artık o sadece sığınılan bir çocuk değil, geleceğin en büyük lider adayıydı. Ve bu konak, onun ilk karargahı olacaktı.Gece’nin bileğindeki şişlik ve morluk, Yağız’ın uyguladığı özel merhemler ve birkaç günlük sıkı istirahat sayesinde hızla dağıldı. Sokakların sert şartlarında büyüdüğü için vücudu acıya ve yaralanmalara zaten inanılmaz bir direnç gösteriyordu. Dördüncü günün sabahında, bileğinde neredeyse hiçbir ağrı kalmamıştı.
Konağın en alt katı, dışarıdan bakıldığında sıradan bir bodrum gibi görünse de ağır demir kapının ardında profesyonel bir askeri eğitim tesisi barındırıyordu. Boks ringi, kum torbaları, atış simülatörleri, ağırlık istasyonları ve yer kaplaması tamamen özel minderlerle döşenmiş geniş bir tatami alanı vardı.
Gece, üzerine giydiği siyah spor büstiyer, bol gri altlık ve ellerine sardığı siyah bandajlarla merdivenlerden aşağı indi. Saçlarını tepeden sıkı bir atkuyruğu yapmıştı. Yıllarca sokaklarda, tinerci çetelerle ve mahallenin belalılarıyla boğuşurken öğrendiği hırçın, kuralsız bir dövüş tarzı zaten vardı. Sokak ona vurmayı, kaçmayı ve hayatta kalmayı öğretmişti. Ama burası sokak değildi.
Minderin ortasında, üzerinde sadece siyah bir atlet ve şortla duran Yağız, kızın içeri girdiğini görünce elindeki boks eldivenlerini kenara bıraktı. Yüzünde o disiplinli, asker edası vardı.
"Hoş geldin asker," dedi Yağız, sesi salonda yankılanarak. "Bileğin tamamen iyi mi?"
"Bileğim turp gibi," dedi Gece, el bileklerini döndürerek mindere adım atarken. "Hatta seni yere sermek için sabırsızlanıyorum."
Yağız hafifçe gülümsedi. "Sokakta dövüşmeyi bilmen güzel bir avantaj çeyrek mafya. Ama sokak dövüşü öfkeyle yapılır, askeri dövüş ise tamamen soğukkanlılık, teknik ve güç kontrolüdür. Bakalım o hırçınlığın benim karşımda ne kadar işe yarayacak."
"Görürüz," dedi Gece ve hiç beklemeden gardını alıp Yağız’a doğru hamle yaptı!Gece, sokaklardaki gibi hızlı, kıvrak ve beklenmedik adımlarla Yağız’ın sol tarafına sızdı. Sağ kroşeyle doğrudan adamın çenesini hedef aldı. Hareketi son derece seri ve etkiliydi. Ancak Yağız, bir milim bile kıpırdamadan sadece başını hafifçe geriye çekti. Gece’nin yumruğu boşa düştü.
Kız dengesini toplamaya çalışırken Yağız, kızın açıkta kalan belini ve dengesini kaybettiği ayağını fark etti. Sadece hafif bir kalça hamlesi ve kol çelmesiyle Gece’yi sırtüstü mindere bıraktı!
GÜM!
Gece, ciğerlerindeki havanın bir kısmını boşaltan o sert temasla mindere yapıştı. Tavana bakıp nefeslenirken Yağız tepesinde durmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti.
"Öfkeyle saldırdın. Açık verdin. Yere düştün," dedi Yağız, buz gibi bir tonla. "Kalk."
Gece dişlerini sıktı. Hırsla ayağa fırladı, üzerindeki tozu sildi. "Bu sadece ısınmaydı!"
Bu kez daha dikkatli adımlarla yaklaştı. Solak olmanın avantajını kullanmak istedi. Sol eliyle fevkalade hızlı iki direk yumruk salladı. Yağız ilk yumruğu blokladı, ikincisini savuşturdu. Gece hemen ardından alt seviyeden bir döner tekmeyle adamın diz kapağını hedef aldı. Tekme tam yerine ulaştı ama Yağız’ın bacağı adeta beton bir sütun gibiydi; yerinden bile kıpırdamadı!
Yağız, kızın bacağını havada yakaladığı gibi hafifçe yukarı itti. Gece bir kez daha dengesini kaybetti ve kontrolsüzce mindere savruldu.
GÜM!
"Ayağını riske attın," dedi Yağız, tepesinde dikilerek. "Rakibinin kütlesini hesaplamadan atılan her tekme seni yere serer. Kalk."Gece’nin alnından terler süzülüyordu. Sırtı, omuzları mindere çarpmaktan zonklamaya başlamıştı ama gözlerindeki o yangın zerre kadar sönmemişti. Hırsla tekrar ayağa kalktı. Yanakları öfkeden alev alev yanıyordu.
"Devam et!" diye bağırdı Gece, tekrar gardını alarak. "Yeniden!"
Sonraki bir saat boyunca salonda sadece darbelerin, sert nefes alıp vermelerin ve mindere düşen bedenlerin gürültüsü yankılandı. Gece onlarca kez saldırdı; dirsek darbeleri denedi, kilit teknikleri uygulamaya çalıştı, hatta bir ara Yağız’ın sırtına tırmanıp boyun kilidine almaya çalıştı.
Ama Yağız bir Bordo Bereliydi. Yılların getirdiği o ezici kas gücü, refleks ve teknik üstünlük karşısında Gece ne yaparsa yapsın kendini saniyeler içinde yeniden yerde buluyordu.
Yirminci kez mindere kapaklandığında, Gece sırtüstı yatıp tavanı izlemeye başladı. Göğsü hızla kalkıp iniyor, terden sırılsıklam olmuş saçları yüzüne yapışıyordu. Kolları ve bacakları pelte gibi olmuştu.
Yağız, kızın yanına diz çöktü. Sesi ilk kez o askeri sertlikten sıyrılıp derin bir gururla yumuşadı.
"Yeterli bugünlük," dedi Yağız, elini kıza uzatarak. "Harika dayandın. Normal bir insan beşinci düşüşte pes eder, 'ben yapamıyorum' diye ağlardı. Ama sen yirmi kez düştün ve her defasında daha hırslı kalktın."
Gece, Yağız’ın elini tutmadı. Bunun yerine, tüm son gücünü toplayarak kendi imkanlarıyla, dirseklerinden destek alıp doğruldu. Yağız’a baktı; mavi gözlerinde pes etmenin p’si bile yoktu.
"Pes etmedim," dedi Gece, pürüzlü ve yorgun sesiyle. "Sadece nefesleniyorum."O an, salona giren ayak sesleri duyuldu. Merdivenlerden aşağı inen Karan, kollarını göğsünde birleştirmiş, kapı eşinde duruyordu. Dövüşün son yarım saatini gizlice oradan izlemişti. Kızının defalarca yere vurulmasını izlemek onun gibi korumacı bir adam için katıksız bir işkenceydi ama Gece’nin her defasında ayağa kalktığını gördükçe içindeki gurur dağ gibi büyümüştü.
Karan, ağır adımlarla mindere yaklaştı. Yağız kenara çekilip abisine alan açtı. Karan, tek dizinin üzerine çöküp Gece’nin terli alnını sildi.
"Nasıl hissettiriyor çeyrek mafya?" diye sordu Karan, gür ve alçak sesiyle. "O çok güvendiğin sokak teknikleri işe yaradı mı?"
Gece, başını Karan’ın dizine yasladı. "Yarayamadı... Çok güçlü. Duvara vuruyor gibiyim."
"Güçlü çünkü o eğitildi," dedi Karan, kızın çenesini tutup yüzünü yukarı kaldırarak. "Sen de eğitileceksin. Bu gördüğün kaslar, teknikler sana bir günde gelmeyecek. Ama sen bugün burada en önemli şeyi kanıtladın."
"Neyi?" diye sordu Gece, cılız bir sesle.
"Bedenin yere düşse de ruhunun asla diz çökmediğini," dedi Karan. Adam, tüy kadar hafifmiş gibi kızı kucağına aldı. Gece artık yorgunluktan kıpırdayamayacak haldeydi, başını Karan’ın omuzuna bıraktı.
Karan, kucağında geleceğin Bordo Bereli ve Soykan lider adayıyla merdivenlere doğru yürürken Yağız’a döndü. Yağız başıyla onayladı; ikisi de biliyordu ki bu kız sadece bu ailenin prensesi değil, yakında bu şehrin en tehlikeli fırtınası olacaktı.