7. bölüm / 7
AYNI GÜN BAŞKA SON7.Bölüm
Bölümler 7Şu an: 7.Bölüm
- 1 1.Bölüm2.570 kelime
- 2 2.Bölüm1.760 kelime
- 3 3.Bölüm2.705 kelime
- 4 4.Bölüm2.363 kelime
- 5 5.Bölüm3.341 kelime
- 6 6.Bölüm2.484 kelime
- 7 7.Bölüm2.494 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Fotoğrafa birkaç saniye daha baktım. Sonra tekrar baktım. Bir insan aynı fotoğrafa iki kere bakınca görüntünün değişmesini beklemiyordu tabii.
Ama ben bekliyordum. Çünkü fotoğraftaki iki kişi... Altay ve Yusuf'tu. Üstelik eski laboratuvarın önündeydiler.
Mesajın altında yalnızca bir cümle vardı.
'Dün gece oradaydılar.'
Telefonu elimde biraz daha sıktım. Parmaklarımın arasındaki cihazın kenarları avucuma batıyordu ama fark etmiyordum. Aklımdan geçen ilk şey Altay'ı aramak oldu. Ekrandaki adına birkaç saniye baktım. Sonra arama ekranından çıktım.
Hayır.
Önce düşün.
Altay bana dün gece nerede olduğunu söylememişti. Yusuf ise birkaç dakika önce bana açıkça Altay'dan uzak durmamı söylemişti. Şimdi ise ikisinin aynı yerde, üstelik eski laboratuvarın önünde çekilmiş bir fotoğrafı elimdeydi.
Bu kadar tesadüf biraz fazla tesadüftü.
Fotoğrafı telefonuma kaydettim. Mesajın ekran görüntüsünü de aldım. Tam o sırada arkamdan gelen sesle irkildim.
“Burada ne yapıyorsun?”
Yusuf. Telefonu refleksle kilitledim ve ekranı kapattım.
“Çıkıyordum.”
Yusuf şüpheyle yüzüme baktı. Bakışları önce yüzümde, sonra elimdeki telefonda gezindi.
“Bir şey mi oldu?”
“Yok.”
“Yüzün öyle söylemiyor.”
“Benim yüzüm genelde fazla şey söylüyor.”
Hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki dikkat kaybolmadı.
“Alara. Az önce konuştuğumuz şeyi ciddiye al.”
“Alıyorum.”
“Öyle görünmüyor.”
“Çünkü korkmuş gibi davranmıyorum.”
“Ben senden korkmanı istemiyorum.”
“Ne istiyorsun?”
Yusuf cevap vermedi. Koridorun sessizliği birkaç saniye boyunca ikimizin arasında asılı kaldı. Uzaklardan bir kapının kapanma sesi geldi. Yusuf başını hafifçe yana çevirdi, sanki söyleyeceği şeyi seçmeye çalışıyordu.
“İşine dön.”
“Bu bir emir mi?”
“Bir tavsiye.”
“Son zamanlarda herkes bana tavsiye veriyor.” Gülerek omuz silktim.
“Belki dinlemen gerekiyordur.”
“Belki de herkes fazla konuşuyordur.”
Yusuf'un yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
“Keşke mesele bu kadar basit olsaydı.”
Arkasını dönüp odasına girdi. Birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Sonra telefonumu tekrar çıkardım. Fotoğraf hala ekrandaydı. Bu kez başka bir ayrıntı gözüme çarptı.
Fotoğrafın köşesinde, eski laboratuvarın cam bölmesinin yanında küçük bir tabela vardı.
L-04.
Aynı numara.
Aynı laboratuvar.
Aynı tarih.
Ama neden dün?
---
Deniz'i bulduğumda masasında yemek yiyordu.
Daha doğrusu, bilgisayarın yanında duran sandviçin yarısını yemiş, diğer yarısını da klavyenin üzerine bırakmıştı.
“Onu oradan kaldır.”
Deniz başını kaldırdı. “Neyi?”
“Sandviçi.”
“Ekmek kırıntısı bilgisayara zarar vermez.”
“Yağ?”
“Yağ da...” Klavyeye baktı. Bir saniye sustu. “Tamam. Haklısın.” Sandviçi alıp masanın kenarına koydu. “Ne oldu?” Telefonumu önüne bıraktım. Deniz fotoğrafı açtı. İlk saniyede yüzündeki rahat ifade kayboldu. “Bu ne?”
“Ben de onu soruyorum.”
“Yusuf Bey amca ve Altay.”
“Evet.”
“Ne zaman çekilmiş?”
“Dün.”
Deniz fotoğrafı büyüttü. Görüntüyü farklı açılardan incelemeye başladı.
“Bu fotoğrafın gerçekten dün çekildiğini nereden biliyorsun?”
“Mesaj öyle söylüyor.”
“Mesaj mı?”
“Bilmediğim bir numara.”
Deniz başını kaldırıp bana baktı. “Yine mi?”
“Yine.”
“Alara, bu normal değil.”
“Farkındayım.”
“Numarayı bana atsana.”
“Atacağım.”
“Şimdi at.” Telefonu ona uzattım. Deniz numarayı kendi telefonuna kaydetti. "Bakacağım.”
“Bir şey bulabilir misin?”
“Numara kayıtlı değilse sahibini direkt bulamam.”
“Sen bulursun.”
“Bu kadar güvenme.”
"Güvendiğimi kim söyledi?"
Elini göğsüne götürdü ve yüzüne abartılı bir kırgınlık ifadesi yerleştirdi. “Çok kırıldım.”
“Geçer.”
“Geçmez.”
“İşe dön.”
“Tamam.” Bir süre daha fotoğrafa baktı. Sonra yüzünü bana çevirdi. “Bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Altay sana dün nerede olduğunu söyledi mi?”
“Hayır.”
“Sen sordun mu?”
“Hayır.”
“Niye?”
“Çünkü...”
Duraksadım. Çünkü o bana söylemeden onun nerede olduğunu araştırmam garipti.
Çünkü gelecekte beni öldürecek adamın dün gece nerede olduğunu öğrenmeye çalışmak, normal bir merakın biraz ötesindeydi.
Çünkü hayatımın içine giren her şey Altay'a bağlanmaya başlamıştı ve ben bunun ne kadarından korkmam gerektiğini bilmiyordum.
“Çünkü henüz gerek duymadım.” dedim.
Deniz kaşlarını kaldırdı. “Sen kesin bir şey saklıyorsun.”
“Sen de sürekli bir şeyler uyduruyorsun.”
“Alara.”
“Deniz.”
“Tamam.” Bir an sustu. Sonra sandviçinden küçük bir parça aldı. “Bu arada...” Bana baktığında hoşuma gitmeyecek bir şey söyleyeceğini anlamıştım. Sırıtıp devam etti. “Altay'la aranızda bir şey mi var?”
Boğazımda çay yoktu ama yine de yanlışlıkla yutkunurken zorlandım. “Ne?”
“Yanlış anlama.”
“Yanlış anlamadım. Saçmaladın.”
“Ben sadece...”
“Deniz.” dedim sabırla. “Bir daha bunu sorarsan seni güvenlik sistemine erişemeyeceğin bir pozisyona aldırırım.”
“Senin o yetkin yok.”
“Babamın var.”
“Şantaj yapıyorsun.”
“İşe yarıyor mu?”
Deniz birkaç saniye düşündü. “Biraz.”
İstemeden güldüm. İyi gelmişti. En azından birkaç saniyeliğine kafamın içindeki bütün o sesler susmuştu. Arda, L-04, Yusuf, Altay, fotoğraf, gelecek, ölüm... Hepsi birkaç saniyeliğine geri çekilmişti.
Ta ki telefonum titreyene kadar. Yeni mesaj. Aynı numara. Mesajı açtım.
'Fotoğraftaki yere gitme.'
Altında hemen ikinci bir mesaj belirdi.
'Altay oraya yalnız gitmedi.'
Deniz'in yüzündeki gülümseme kayboldu. “Bu artık şaka değil.”
“Hiç şaka olduğunu düşünmedim.”
“Polise git.”
“Ne diyeceğim?” Deniz sustu. “Birisi bana gizemli mesajlar atıyor ve iki adamın fotoğrafını gönderiyor mu?”
“En azından kayıt altına alırsın.”
“Polis şu an bununla ne yapabilir?”
“Hiçbir şey.” Deniz telefonu bana geri verdi. “Yine de dikkatli ol.”
Başımı salladım. “Olacağım.”
Akşam şirkette kimse kalmadığında masamda oturup eski proje kayıtlarını incelemeye devam ettim.
Arda.
L-04.
Subject 04.
K.
Ve şimdi Yusuf.
Hepsini aynı yere koyduğumda ortaya bir hikaye çıkıyordu. Ama hikayenin bazı sayfaları eksikti. Belki de en önemli sayfalar.
Dosyalardaki tarihler birbirine bağlanıyor, isimler birbirinin yanından geçiyor, bazı kayıtlar ortadan kayboluyor ve her seferinde aynı birkaç şey karşıma çıkıyordu. L-04. 6 Nisan. K. Arda.
Ve şimdi Altay ile Yusuf.
Tam o sırada kapının önünde bir gölge belirdi. Başımı kaldırdım.
Altay.
Kapının kenarına yaslanmış, sessizce bana bakıyordu.
“Burada mısın hala?”
“Sen de buradasın.”
“Benim işim vardı.”
“Benim de.” Odaya girdi. Masanın üzerindeki dosyalara baktı. Sonra gözlerini bana çevirdi. “Yine Arda.”
“Evet.”
“Alara. Bunu neden bu kadar kurcalıyorsun?”
Sorunun cevabını biliyordum. Çünkü gelecekte beni öldürecek bir adamın geçmişini anlamaya çalışıyordum.
Ama bunu söyleyemezdim.
“Çünkü bir şeylerin yanlış olduğunu düşünüyorum.”
“Ne gibi?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Bilmediğin bir şey için bu kadar uğraşıyorsun.”
“Sen de uğraşıyorsun.”
Altay birkaç saniye sustu. “Benim sebebim farklı. Arda'yı tanıyordum.”
Bu kez gerçekten şaşırdım. “Ne kadar zamandır?”
“Çok değil.”
“Birlikte mi çalıştınız?”
“Bir süre.”
“Niye daha önce söylemedin?”
“Çünkü sormadın.”
“Bu çok saçma.”
“Olabilir.”
“Sen her soruya böyle cevap mı veriyorsun?”
“Hangisine?”
“Saçma dediğim sorulara.”
“Hayır.”
“Hangilerine böyle cevap veriyorsun?”
Altay bana doğru bir adım attı. Sonra bir adım daha. Aramızdaki mesafe artık metreler değil, santimlerdi.
“Kaçmak istediğim sorulara.”
Bir an sustum. “Bu da dürüstlük mü?”
“Evet.”
“Garip bir dürüstlük anlayışın var.”
“Senin de garip bir sorgulama şeklin var.”
“Ben sorgulamıyorum.” dedim, kabul etmeyerek.
“Şu an beni sorguluyorsun.”
“Çünkü sen sürekli bir şey saklıyorsun.”
Altay'ın yüzündeki ifade değişti. “Sen de.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Biliyordu.
Hayır.
Bilemezdi.
Bunu düşünmem bile saçmaydı. Sakin ol. Altay yalnızca davranışlarımdan bahsediyordu. Son günlerde onun karşısında ne kadar fazla soru sorduğumu, ne kadar fazla şeyi sakladığımı anlamıştı.
“Ben ne saklıyormuşum?” diye sordum.
Altay cevap vermedi. Bana baktı. Sonra masadaki dosyaya uzandı.
“Bu dosyayı nereden buldun?”
“Şirket arşivinden.”
“Kim verdi?”
“Kimse.”
“Tek başına mı girdin?”
“Evet.”
“Alara... Oraya herkes giremez.”
“Ben herkes değilim.”
Altay'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Fark ettim.”
Bir an göz göze kaldık. Bakışımı kaçırmak istedim. Kaçıramadım. Sonunda Altay dosyayı kapattı.
“Bu gece burada kalma.”
“Neden?”
“Geç oldu.”
“Bu mu yani?”
“Evet.”
“Bir şey biliyorsun.”
“Biliyorum.”
“Neyi?”
“Burada tek başına kalmanın iyi bir fikir olmadığını.”
“Bu cevap değil.”
“Şimdilik bu kadar.”
Ayağa kalktı. Ben de kalktım.
“Altay.”
Kapının yanında durdu. “Evet?”
“Dün gece neredeydin?”
Sessizlik.
İşte.
Sonunda.
Altay bana döndü. “Niye soruyorsun?”
“Merak ettim.”
“Bu kadar mı?”
“Bu kadar.”
Bana birkaç saniye baktı. “Eski laboratuvara gittim.”
Kalbim hızlandı. “Yalnız mı?”
Altay'ın bakışları yüzümde kaldı. “Hayır.”
“Yusuf'la mı?”
Bu kez sessizlik daha uzun sürdü. Kaşları çatıldı. Bütün dikkati bir anda üzerimde toplandı.
“Nereden biliyorsun?”
İşte o an anladım. Fotoğrafı bildiğimi bilmiyordu. Mesajları bilmiyordu. Benim ne bildiğimi bilmiyordu. Ve bunu böyle bırakmalıydım.
“Fotoğrafını gördüm.”
“Kim gönderdi?”
“Bilmiyorum.”
Altay'ın yüzü ciddileşti. “Telefonunu ver.”
“Neden?”
“Fotoğrafı görmek istiyorum.”
“Hayır.”
“Alara.”
“Hayır dedim.”
İlk defa sesim biraz sert çıkmıştı. Altay bana birkaç saniye baktı. Sonra geri çekildi.
“Tamam.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Bu kadar kolay?”
“Telefonunu zorla alacak değilim.” Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu. “Fotoğrafı sana kim gönderdiyse...” Bana dönmeden devam etti. “...ona dikkat et.”
“Senin için mi endişeleneyim?”
Altay bu kez bana baktı. “Hayır.” Kısa bir sessizlik oldu. “Kendin için.”
Sonra çıktı. Kapı kapandı. Ben olduğum yerde kaldım. Kalbim yine hızlanmıştı. Ama bu kez korkudan mı, başka bir şeyden mi emin değildim.
Telefonumu çıkardım. Fotoğrafa baktım. Sonra Altay'ın az önce söylediği cümleyi düşündüm.
Kendin için.
Gelecekte beni öldürecek olan adam... Şu anda beni korumaya çalışıyor gibi görünüyordu.
Ama videodaki ben bir şeyi özellikle söylemişti.
Neden beni kurtarmaya çalıştığını bul.
Demek ki mesele tam olarak buydu.
Altay'ın bana zarar vermek istemesi değildi yalnızca.
Bir noktada... Bir şey değişecekti.
Ve ben o değişimin ne olduğunu bulmalıydım.
Çünkü önümde hala altı ay vardı.
Altı ay...
Onu anlamak için yeterli miydi?
Yoksa onu anlamaya çalışırken...
Ona aşık mı olacaktım?
Bu düşünce aklımdan geçtiği anda kendi kendime kızdım.
“Saçmalama.”
Telefon yeniden titredi. Bu kez gelen mesaj tek cümleydi.
'Altı ay sandığın kadar uzun değil.'
Telefon ekranındaki mesajı birkaç saniye daha izledim.
İnsan böyle bir mesajı alınca ne yapardı?
Polisi arardı.
Birini arardı.
Paniklerdi.
Ben ise telefonu kapatıp çantama koydum.
Çünkü mesajdaki en korkunç şey altı ay değildi.
Beni asıl korkutan, karşımdaki kişinin altı ayım olduğunu bilmesiydi.
Bunu kim biliyordu?
Ben.
Gelecekteki ben.
Ve...
Belki de başka biri.
“Tamam.” diye fısıldadım kendi kendime. “Sakin ol.”
Altı ay.
Daha altı ay vardı.
Bu düşünce nedense beni her seferinde biraz toparlıyordu. Sanki ölümüm kesinleşmiş olsa bile tarihinin belli olması bana garip bir kontrol hissi veriyordu. En azından ne kadar zamanım olduğunu biliyordum. İnsan bazen önündeki uçurumun yerini bilince, ondan daha az korkacağını sanıyordu.
Ama bir yandan da... Ya o tarih sandığım kadar kesin değilse?
Telefonumu tekrar çıkardım. Mesajın ekran görüntüsünü aldım. Sonra Deniz'e gönderdim.
'Bunu da araştır.'
Birkaç saniye sonra cevap geldi.
'Şu an mı?'
'Evet.'
'Saat gece 11.'
'Farkındayım.'
'Normal insanların uyuduğu saat.'
'Belki de ben normal değilim.'
Üç nokta belirdi.
'Bunu zaten biliyordum.'
İstemeden güldüm. En azından hala Deniz vardı.
Ertesi sabah şirkete girdiğimde Deniz beni kapının önünde bekliyordu. Elinde iki kahve vardı. Birini bana uzattı.
“Al.”
“Ben kahve içmiyorum.”
“İçiyorsun.”
“İçmiyorum.”
“Tamam. Yanlışlıkla kahve almışım.”
Bardağa baktım. “Fark ettim.”
“Alara, sabah sabah sorgulama beni lütfen.”
Bardaklardan birini aldım. “Numarayı bulabildin mi?”
Deniz'in yüzü ciddileşti. “Bir kısmını.”
Kahveden bir yudum aldım. Fazla acıydı. Yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum.
“Ne demek bir kısmını?”
“Numara sahte. Hat gerçek ama kayıt bilgileri değiştirilmiş.”
“Kim değiştirmiş?”
“Onu bulamadım.”
“Başka?”
“Mesajların gönderildiği baz istasyonlarını çıkardım.”
“Ve?”
“Şirketin çevresinden.”
Bir an sustum. “Şirket mi?”
“Evet.”
“Ne kadar yakın?”
“Son üç mesajın ikisi şirketin içinden gönderilmiş.”
“İçinden?”
“Yaklaşık yüz elli metre.”
Kaşlarımı çattım. “Bu mümkün mü?”
“Gayet.”
“Yani biri burada mı?”
“Ya burada...” Omuzlarını kaldırdı. “...ya da buraya çok yakın.”
Telefonumu çıkardım. “Fotoğraf da?”
“Evet.”
“Onu da buradan mı göndermiş?”
“Muhtemelen.”
“Harika.”
Deniz bana baktı. “Harika değil.”
“Biliyorum.”
“Alara, biri seni izliyor olabilir.”
“Farkındayım.”
“Bu kadar sakin söyleme.”
“Ne yapayım?”
“Bağır.”
“Neden?”
“Ben daha iyi hissederim.”
Gözlerimi devirdim. “Senin rahatlaman için bağırmayacağım.”
“Çok düşüncesizsin.”
Güldüm. Tam o sırada arkamızdan bir ses geldi.
“Sabah sabah neyi tartışıyorsunuz?”
Altay. Deniz'in yüzündeki ifade anında değişti. Ben ise istemsizce gerildim.
Altı ay.
Altı ay.
Bunu düşündüğüm anda nefesimi yavaşlatmaya çalıştım.
Altay yanımıza geldi. Önce bana, sonra Deniz'e baktı. “Bir sorun mu var?”
“Yok.” dedim.
Deniz aynı anda “Var.” dedi. Ona baktım. O da bana baktı. “Ne?” dedi.
“Bir dakika önce sorun yoktu.”
“Ben sonradan karar verdim.”
Altay kaşlarını hafifçe çattı. “Ne oldu?”
“Bir numara.” dedim.
“Kim?”
“Bilmiyoruz.”
Altay'ın bakışı doğrudan bana döndü. “Yine mi?”
“Yine.”
“Mesaj mı?”
“Evet.”
“Ne yazdı?”
Bir an durdum. “Önemli değil.”
Altay'ın sesi sakin kaldı. “Önemli değilse neden araştırıyorsunuz?”
“Çünkü sürekli geliyor.”
“Ne zamandır?”
“Bir süredir.”
“Niye bana söylemedin?”
Bu soru beklemediğim kadar sert geldi. “Niye söylemem gerekiyordu?”
Altay birkaç saniye sustu. “Çünkü dün sana dikkat etmeni söyledim.”
Omuz silktim. “Sen söyledin diye her şeyi sana anlatmam gerekmiyor.”
“Öyle bir şey demedim.”
“Ama öyle söyledin.”
“Hayır.” Altay sesini yükseltmedi. Hatta tam tersine, sesi daha da sakinleşti. “Ben sadece başına bir şey gelmesini istemiyorum.”
Kalbim bir an hızlandı. O cümleyi duymak istemiyordum. Çünkü gelecekteki ben... Onun beni öldürdüğünü söylemişti.
Şimdiki Altay ise önümde durup bana zarar gelmesini istemediğini söylüyordu.
İnsan aynı kişiye hem güvenmek hem de ondan korkmak zorunda kalınca ne yapardı?
Ben hiçbir şey yapmadım.
Sadece “Tamam.” dedim.
Altay birkaç saniye bana baktı. Sonra Deniz'e döndü.
“Numarayla ilgili bir şey buldun mu?”
Deniz başını salladı. “Şirket çevresinden gönderilmiş.”
Altay'ın yüzü değişti. Çok küçük bir değişiklikti. Ama gördüm.
“Ne kadar yakın?”
“Yüz elli metre.”
“Son mesaj?”
“Yaklaşık üç dakika önce.”
Altay telefonunu çıkardı. “Numarayı bana gönder.”
Deniz tereddüt etti. “Neden yapayım?”
Altay ona baktı. “Çünkü aynı kişiyi ben de araştırıyorum.”
“Nasıl?!” diye sordum. Sesim biraz yüksek çıkmıştı. Altay bana baktı.
“Bir süredir.”
“Kim olduğunu biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ne zamandır?”
“Arda'nın ölümünden beri.”
Bu kez gerçekten şaşırdım. “Yani...” Cümleyi tamamlayamadım. Altay devam etti.
“Arda ölmeden önce de bu numaraya benzer bir hat kullanılmış.”
Deniz'in yüzü düştü. “Şaka yapıyorsun.”
“Hayır.”
“Bu iki yıl önceydi.” dedi Deniz.
Altay başıyla onayladı. “Ve şimdi tekrar ortaya çıktı.”
Deniz bana baktı. “Bu biraz... çok kötü.”
“Teşekkürler Deniz.” dedim. “İçimi rahatlattın.”
“Rica ederim.”
Öğleden sonra Altay beni toplantı odasına çağırdı.
Tek başına.
İçeri girdiğimde masanın üzerinde eski bir dosya duruyordu. Dosyayı görünce durdum.
“Bu nedir?”
“Arda'nın dosyası.”
“Az önce de gördüm.”
“Bu başka.”
Yaklaştım. Altay dosyayı açtı. İçinden eski bir fotoğraf çıkardı. Aynı laboratuvar. Aynı cam bölme. Aynı L-04. Ama bu kez fotoğrafta dört kişi vardı.
Arda.
Altay.
Tanımadığım bir kadın.
Ve yüzü görünmeyen biri.
O kişinin elinde siyah bir kart vardı.
Kartın üzerinde tek bir harf: K.
Sertçe yutkundum. Fotoğrafı elime aldım.
“Bu kişi kim?”
“Bilmiyorum.”
“Yüzü neden görünmüyor?”
“Fotoğraf çekildiğinde arkasını dönmüş.”
“Tesadüf mü?”
Altay'ın bakışları fotoğrafın üzerinde kaldı. “Artık bir şeylerin tesadüf olduğundan emin değilim.”
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
Bir tarih vardı.
6 Nisan.
Altay'a katılıyordum.
Ben de artık bir şeylerin tesadüf olduğundan emin değildim.
Altay gözlerindeki değişimi fark etmişti.
“Bir şey mi oldu?”
“Hayır.”
“Yüzün değişti.”
“Değişmedi.”
“Değişti.”
“Altay...”
“Evet?”
“Sen neden bana bunları gösteriyorsun?”
Bu kez cevap vermesi uzun sürdü. “Çünkü artık bu işin içinde senin de olduğunu düşünüyorum.”
İçim buz kesti. “Ne demek istiyorsun?”
“Eski projeyle ilgilenmen.”
Elimle etrafı gösterdim. “Farkında mısın bilmiyorum ama burası babamın şirketi.”
“Bu kadar basit değil.”
Altay dosyanın bir sayfasını önüme itti. Sayfada bir deney kodu vardı.
SUBJECT 04.
Altında ise tek bir isim: ALARA.
Nefesim kesildi. Altay bunu gördü.
“Bu kişiyi tanıyor musun?”
Bakışlarımı sayfadan ayırmadım. “Hayır.”
Yalan.
Benim adım.
Benim ismim.
İki yıl önceki bir dosyada.
Ama Altay'ın bilmediği başka bir şey vardı.
Ben gelecekteki videoda bu projeyle ilgili hiçbir şey söylememiştim.
Demek ki videonun bana göstermediği bir geçmiş vardı.
Altay dosyayı kapatmadı. “Alara.”
Başımı kaldırdım. “Efendim?”
“Bu dosyada senin adın neden var?”
Cevap vermedim. Çünkü bilmiyordum. Ve ilk defa...
Altı ay bana güven vermedi.
Tam tersine.
Altı ayın çok kısa olduğunu hissettim.
---
O gece eve dönerken yağmur başladı.
Camdan süzülen damlalar sokak ışıklarını birbirine karıştırıyor, şehrin bütün görüntüsünü bulanıklaştırıyordu. Arabayı otoparka bıraktım. Çıkışa doğru yürürken telefonum titredi.
Mesaj. Açtım.
'L-04'e tek başına gitme.'
Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.
'Çünkü orada seni bekleyen kişi Altay değil.'
Durup ekrana baktım. İçimdeki bütün sesler bir anda sustu. Sonra arkamdan bir ayak sesi geldi. Döndüm. Kimse yoktu. Bir adım daha attım. Ayak sesi yeniden duyuldu. Bu kez daha yakındı. Kalbim hızlandı.
Telefonumu cebime koydum. “Kim var orada?”
Cevap gelmedi. Karanlık otoparkta yalnızca yağmurun sesi vardı. Bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra telefonum tekrar titredi. Bu kez mesajın altında bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafı açtığım anda nefesim kesildi. Fotoğraf... Benim evimin kapısından çekilmişti. Ve fotoğrafın köşesinde biri duruyordu. Yüzü görünmüyordu. Ama elindeki siyah kartı görebiliyordum.
Üzerinde tek bir harf vardı. K.
Bölüm etkileşimi
