1.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Aleyna Akbaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 1.Bölüm

Altı Ay Sonra: Nisan

Aynadaki harfe bakarken insanın aklına garip şeyler geliyor.

Mesela, insanın hayatının son birkaç dakikasında neden hala saçlarının dağınık olduğunu düşünebildiği.

Benim aklıma gelen ilk şey buydu.

K.

Aynanın buğulanmış yüzeyinin tam ortasında, parmağıyla çizilmiş gibi duran tek bir harf.

K.

Odanın içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki kendi nefesimi bile yabancı birinin nefesi gibi duyuyordum. Göğsüm her nefeste biraz daha hızlı inip kalkıyor, aldığım hava ciğerlerime ulaşmadan boğazımda düğümleniyor gibiydi.

Pencere kapalıydı.

Kapı kilitliydi.

Ve ben yalnızdım.

En azından öyle sanıyordum.

Telefonumu yatağın üzerinden aldım. Parmaklarım titriyordu. Ekranın ışığı yüzüme vurduğunda aynadaki yansımama bir kez daha baktım.

Açık kumral saçlarım darmadağınıktı. Birkaç tutam yüzüme yapışmıştı. Gözlerimse...

Tanımadığım kadar korkmuş görünüyordu.

Ben korkan biri değildim.

En azından kendime bunu yıllardır söylüyordum.

Korkuyu bastırmayı, görmezden gelmeyi, hatta bazen hiç yokmuş gibi davranmayı öğrenmiştim. Ama aynadaki kadın bütün bunları bilmiyor gibiydi. Gözlerimin içindeki korku, söylemeye çalıştığım her şeyden daha dürüsttü.

Telefonun kamerasını açtım. Kayda bastım. Kırmızı nokta yanıp sönmeye başladığında birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim. Sadece kendi yüzüme baktım. Kameranın içindeki görüntüm bana o kadar yabancı geliyordu ki bir an karşımdaki kişinin gerçekten ben olduğundan şüphe ettim. Sonra derin bir nefes aldım.

"Eğer bunu izliyorsanız..." Sesim çatladı. Bir an durdum, gözlerimi kapatıp kendimi toparlamaya çalıştım. "Eğer bunu izliyorsanız, büyük ihtimalle öldüm."

Bunu söylerken gülmek istedim ama gülemedim. Dudaklarım hafifçe kıpırdadı, fakat yüzümde gülümseme oluşmadı.

"Bunu babama göndermeyin." Bir an sustum. "Hayır. Aslında gönderin." Başımı eğdim. "Bilmiyorum."

Sesim gittikçe kısıldı. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki hiçbirini düzgün bir cümle haline getiremiyordum.

Gözlerimi kapattım.

Her şey birbirine karışıyordu.

Altı ay önce hayatımın bu noktaya geleceğini söyleselerdi, muhtemelen gülerdim. Hatta büyük ihtimalle karşımdaki insanın akıl sağlığından şüphe ederdim. Gelecekten gelen bir kayıt, ölümümün görüntüsü, aynadaki K harfi...

Bunların hiçbirine inanmazdım.

Ama şimdi...

Şimdi tek istediğim, birilerinin bu kaydı bulmasıydı.

"Beni öldüren adamın adı Altay."

O ismi söylerken içimde tuhaf bir şey oldu.

Korku değildi.

Nefret de değildi.

Daha çok...

Özlemek gibiydi.

Ve bu, her şeyden daha korkunçtu.

Çünkü bir insanın kendisini öldürecek birini özlemesi, korkudan çok daha anlaşılmazdı.

"Onu bulduğunuzda sakın..."

Kapının diğer tarafında bir ses duyuldu. Donup kaldım. Nefesim yarıda kesildi. Bir adım. Sonra bir tane daha. Ses gittikçe yaklaşıyordu.

Gözlerim kapıya kaydı. Telefonu elimde daha sıkı tuttum. Parmaklarımın eklemleri gerildi.

"Altay," diye fısıldadım. Kapının kolu yavaşça aşağı indi. "Eğer bunu bir şekilde görüyorsan..." Sesim neredeyse çıkmıyordu. "Beni neden öldürdüğünü değil..." Bir an sustum. Gözlerim aynadaki K harfine kaydı. "...neden kurtarmaya çalıştığını bul."

Kapı açıldı. Kayıt kesilmedi. Ben de kesmedim. Sadece kameraya son kez baktım. "Ve ne olur..." Gözlerim doldu. "Bu kez bana inan."

Ekran karardı.

Altı Ay Önce: Ekim

Ekim'in ilk haftasıydı.

İstanbul'da yağmurun ne zaman başlayacağını tahmin etmek, piyango çekilişinin sonucunu önceden bilmekten farksızdı. Sabah güneş açar, öğlen gökyüzü kararır, akşam ise insan kendini bir anda kaldırımda yağmurun altında bulabilirdi. Şehir, özellikle sonbaharda, kendi kararlarını bile son dakikada veren biri gibiydi.

Bu sabah da durum farklı değildi.

Pencerenin camına vuran yağmur sesini duyuyordum ama yataktan çıkmak gibi bir niyetim yoktu. Dışarıdaki gri gökyüzü, odanın içine de aynı renkte bir hava doldurmuştu. Yorganın altında biraz daha kalmak için insanın ihtiyaç duyabileceği bütün bahanelere sahiptim.

Telefonum komodinin üzerinde üçüncü kez titredi. Elimi yorganın dışına çıkarıp ekrana baktım.

Deniz.

Aramayı reddettim. Telefon yeniden çaldı. Kaşlarımı çattım. Bir insan sabahın bu saatinde neden bu kadar ısrarcı olabilirdi?

Arama kesildi ve hemen ardından bir mesaj geldi.

'Telefonu aç.'

Mesajın hemen ardından bir tane daha geldi.

'Açmazsan kapına geliyorum.'

Kaşlarımı daha da çattım.

'Zaten kapımın önündesin.'

Üç nokta belirdi.

'Nereden biliyorsun?'

Yataktan doğruldum. Perdeyi araladığımda aşağıdaki kaldırımda duran arabasını gördüm.

'Çünkü seni görüyorum.'

Cevabı birkaç saniye sonra geldi.

'Kahvaltı yaptın mı?'

'Hayır.'

'Güzel. Beş dakika sonra aşağı in.'

Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Beş dakika sonra aşağı inmek gibi bir planım yoktu. Hatta açık konuşmak gerekirse, bugün mümkünse öğlene kadar yataktan çıkmamak gibi çok daha güzel bir planım vardı.

Tam tekrar yatağa uzanacaktım ki kapı zili çaldı.

Gözlerimi kapattım. "İnanılmazsın."

Kapı yeniden çaldı. Bu sefer daha uzun.

Yatağımdan kalkıp üstüme ilk geçirdiğim hırkayla koridora çıktım. Uykunun ağırlığı hala üzerimdeydi. Kapıya yaklaşırken bir kez daha zil çaldı.

Elimi kapı koluna koydum. "Bir gün de normal bir insan gibi beklemeyi denesen..."

Kapıyı açtığımda Deniz, elinde bir çay ve kahve ile karşımdaki duvara yaslanmış beni bekliyordu. Yüzünde, beni tam olarak beklediği yerde bulmuş olmanın rahatlığı vardı.

Beni baştan aşağı süzdü. "Beş dakika demiştim."

"Ben de sana gelmeyeceğimi söylemiştim."

"Hayır, söylemedin."

"İçimden söyledim."

Deniz'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu. "İçinden söylediklerini artık duymaya başladığımı sanmıyorum."

Elindeki çayı bana uzattı. İstemsizce aldım.

"Şeker?"

"Tek şeker."

"İyi."

Çayın sıcaklığı avuçlarımı ısıtırken Deniz bir an yüzüme baktı. Bakışlarında alışıldık dalga geçme hali vardı ama sanki söyleyeceği şey için de biraz bekliyordu.

"Bugün önemli bir gün."

Çayımdan bir yudum aldım. "Şirketi mi satın alıyoruz?"

Yüzünü buruşturdu. "Hayır."

Şirket zaten babamındı ve evet, satın almak gayet iyi bir düşünceydi.

"Evleniyor musun?" diye sordum.

"Allah korusun," dedi.

Gülümsedim. "Öyleyse benim için önemli değil."

Deniz başını iki yana sallarken gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Yusuf amca bey seni bekliyor."

İşte o anda uykum tamamen açıldı. "Babam aradı mı?"

"Hayır."

"Ne zamandır bekliyor?"

"Bir saattir."

Kaşlarımı kaldırdım. "Bir saat önce neden aramadın?"

Deniz gözlerini kaçırdı. "Aradım."

"Telefonum çalmadı."

"Ben Leyla'yı aradım."

"Deniz!"

"Sonra Leyla seni aramaya çalıştı."

"Deniz."

"Sonra..."

Susması için elimi kaldırdım. "Devam etme."

Gülümsemesini saklamaya çalışarak başını eğdi. "Tamam."

Kapıyı kapatıp odama geri döndüm. Bugün şirkete gitmek için özel bir sebebim vardı. Babam yaklaşık iki hafta önce yurt dışına çıkmıştı. Yeni bir teknoloji anlaşması için birkaç ülkede toplantıları vardı ve dönüşünün ne zaman olacağı hala belli değildi. Gitmeden önce şirketin günlük yönetimini, çocukluğundan beri en yakın arkadaşı olan Yusuf Bey'e bırakmıştı.

Yusuf benim için sadece babamın ortağı değildi. Çocukluğumdan beri hayatımızdaydı.

Yağız hayattayken de vardı.

Belki de bu yüzden onu hiçbir zaman babamın çalışanı gibi görememiştim.

Telefonumu çantama atarken aynanın karşısında bir an durdum. Açık kumral saçlarımı gelişigüzel topladım. Kahverengi gözlerimin altındaki hafif morluklara baktım.

"Harika." Kendi yansımama hafifçe gülümsedim. "İnsanlara güven veren bir yüz."

Telefonum yeniden titredi. Bu kez Leyla'dan mesaj vardı.

'Deniz'i öldürmeden şirkete getir lütfen.'

Gülümsedim.

'Söz veremem.'

Aşağı indiğimde ikisini de apartmanın girişinde buldum. Leyla elinde şemsiyeyle duruyor, Deniz ise telefonuna bakıyordu. Beni görünce Leyla şemsiyeyi açtı.

"Sonunda."

"Sabahın köründe beni yatağımdan kaldırdığınız için ikinize de teşekkür ederim."

Leyla gülerek yanıma sokuldu. "Rica ederiz."

Deniz arabanın kapısını açtı. "Bugün yeni mühendis geliyor. Senin iş görüşmesi dahi yapmadan seçtiğin mühendis."

Otuz iki diş sırıttım.

Babam, "Şirketi sana devredeceksem yavaştan alışman lazım," deyip bana elli bir kişiden oluşan bir liste vermişti ve ben hiçbir araştırma yapmadan, "Şanslı sayım beş," deyip listedeki beşinci kişiyi seçmiştim.

Bazen önemli kararları fazla kolay verdiğimin farkındaydım.

Ama hayatım boyunca bunun kötü sonuçlarını yaşamamıştım.

En azından o sabaha kadar.

Başımı salladım. "Yusuf geleceğini söylemişti."

"Adı Altay."

Başımı ona çevirdim. "Tanıyor musun?"

"Hayır." Deniz bir an düşündü. "Yani tanıyorum sayılır."

"Bu nasıl cevap?"

"Bir arkadaşım tanıyor."

"Sen tanımıyor musun?"

"Hayır."

Leyla kendi arabasına ilerlerken başını iki yana salladı. "Sabahları neden bu kadar zor olduğunu hala anlamıyorum." Sonra bakışlarını bana çevirdi. "Mert'in kuzeni ama uzun zamandır görüşmüyorlar."

Mert...

Leyla'ya ilk gördüğü an asık olup gururundan asla söylemeyen ve sürekli Leyla'nın imalarına maruz kalan lise arkadaşımız.

Onun birçok kuzenini tanıyorduk. Altay'ı bilmeme sebebimiz görüşmüyor olmalarıydı demek ki.

"Her neyse. Ben hastaneye geçiyorum. Sana Deniz ile başarılar."

Leyla bana öpücük attı. Ben de gülümseyip el salladım.

Arabası yağmurun altında uzaklaşırken bir süre arkasından baktım. Sonra ön koltuğa oturdum. Deniz direksiyona geçip kontağı çalıştırdı.

"Sana Deniz ile başarılar." Bakışlarımı Deniz'e çevirdim. Misilleme yapıyordu. "Benden bela gibi bahsediyor."

Gülümsedim. Çocukluğumuzdan beri böyleydiler. Aynı sitede büyümüştük. Benim evim onların evinin tam karşısındaydı. Önce Yağız da vardı.

Kardeşim.

Sonra hayatımızdan biri eksildi.

Bazı boşluklar zamanla kapanmıyordu.

Sadece etrafında yaşamayı öğreniyordunuz.

Arabanın camından süzülen yağmur damlalarını izlerken bir süre hiçbirimiz konuşmadık. İstanbul'un sabah trafiği yavaş yavaş yoğunlaşıyor, gri binalar camdaki su izlerinin arasından bulanıklaşıp tekrar netleşiyordu.

Bir süre sonra şirketin bulunduğu bölgeye girdik. Babamın şirketi, şehrin merkezindeki yüksek rezidansların ve plazaların arasında yükselen cam cepheli bir binanın on dördüncü katından başlayıp birkaç katına yayılıyordu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir teknoloji şirketi gibi görünüyordu. İçerideyse durum biraz farklıydı. Özellikle üzerinde çalıştığımız proje yüzünden.

Nöral hafıza kayıt sistemi.

Henüz kamuya açık değildi. Hatta şirketin büyük kısmı bile projenin bütün ayrıntılarını bilmiyordu. Bilmesi gereken insanların bile yalnızca kendi bölümleriyle ilgili kısmı görmesine izin veriliyordu. Çünkü üzerinde çalıştığımız şey, sıradan bir teknoloji projesi değildi.

İnsan beyninin hafızasını kaydetmek, veriye dönüştürmek ve gerektiğinde yeniden işlemek fikri bile tek başına yeterince ürkütücüydü.

Deniz arabayı otoparka bıraktı. Asansöre yürürken bana baktı. "Ben güvenlik sistemlerine geçiyorum."

"Biliyorum."

"Bir sorun olursa haber ver."

"Deniz."

"Efendim?"

"İki dakika önce beni işe bıraktın."

"Evet."

"Şimdi güvenlik görevlisi gibi davranma."

"Ben güvenlik görevlisi değilim." Başımı salladım. "Ben siber güvenlik uzmanıyım."

"Biliyorum."

"Güzel."

Asansör geldi. Kapılar açıldı.

Deniz içeri girerken bana baktı. "Kolay gelsin."

"Sağ ol."

Kapılar kapandı. Ben kendi katıma çıktım. Ve o andan sonra günün geri kalanında Deniz'i bir daha görmedim.

---

Masamın üzerinde beni bekleyen üç dosya vardı.

İlkini açtım.

İkinciyi kapattım.

Üçüncüye hiç dokunmadım.

Çünkü bugün asıl ilgilendiğim şey onlarda değildi.

Altay'ın dosyasındaydı.

Dün işe alırken özgeçmişini incelemiştim. Yirmi altı yaşında. Elektronik ve haberleşme mühendisliği. Sonrasında hesaplamalı sinirbilim üzerine çalışmış. İki farklı araştırma laboratuvarında görev yapmış. Bir süre yurt dışında bulunmuş.

Yayınları vardı. Referansları iyiydi. Fazlasıyla iyiydi. Ama bir şey eksikti.

Geçmişinin yaklaşık iki yıllık bölümünde ciddi bir boşluk vardı.

Özgeçmişinde bununla ilgili tek cümle vardı: 'Bağımsız araştırma çalışmaları.'

Bu kadar.

Bir insan iki yıl boyunca ne araştırırdı?

Ve neden bundan daha fazla bahsetmezdi?

Dosyayı kapattım. Sonra tekrar açtım.
Kendime kızarak güldüm.

Daha ilk günden adamın geçmişini kurcalıyordum.

Normal bir insan gibi davranabilirdim.

Ama ben hiçbir zaman normal bir insan gibi merak etmemiştim.

Kapı çaldı. Başımı kaldırdım. Altay kapıda duruyordu.

Fotoğraflarda gördüğümden daha farklıydı. Daha gerçekti. Daha dikkat çekiciydi. Siyaha çalan koyu kahve gözleri, karşısındaki şeyi yalnızca görmekle yetinmeyen, onu anlamaya çalışan birinin bakışlarına sahipti. Avını gözüne kestirmiş bir şahini andırıyordu. Onu ilk defa fotoğraflardan değil de direkt karşımda görmek garip hissettirdi.

Hani yıllar sonra alınan bir koku, bir tat, bir cümle...

Hatta bir his.

İnsanın ne olduğunu açıklayamadığı halde bir yerden tanıdığına emin olduğu türden.

"Girebilir miyim?"

"Gel."

İçeri girdi. Elindeki birkaç dosyayı masaya bıraktı.

"Yusuf Bey toplantıda."

"Biliyorum."

"Laboratuvarı görmek istiyorum."

Kaşlarımı kaldırdım. "Şimdi mi?"

"Uygunsa."

Ayağa kalktım. "Uygun."

Birlikte odadan çıktık. Koridorda yan yana yürürken ikimiz de bir süre konuşmadık. Bu sessizlik bazı zamanlarda hissettiğim gibi rahatsız edici değildi. Aksine, garip bir şekilde dikkatimi çekiyordu.

Onu izliyordum. Yürüyüşünü. Çevresine bakışını. İnsanların konuşmalarına tepki vermemesini. Sanki bulunduğu her ortamı önce sessizce ölçüyordu.

Sanki bir yere gerçekten girmeden önce orayı zihninde çoktan haritalandırıyordu.

Laboratuvara geldiğimizde kartımı okuttum. Kapı açıldı. İçeri girdik.

"Buradaki sistemin temel amacı," dedim, "nöral aktivitenin belirli bir zaman aralığındaki örüntülerini kaydedip matematiksel bir modele dönüştürmek."

Altay başını salladı. "Sonra yeniden işlemek."

"Evet."

"Ve gerektiğinde dış ortamda yeniden oluşturmak."

Başımı hafifçe sağa eğdim. "Teorik olarak."

"Pratikte?" diye sordu.

"Henüz tam olarak değil."

Altay masadaki ekranlardan birine baktı. Grafikleri ve oranları dikkatle inceledi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra ekrandaki değerlerden birine işaret etti.

"En büyük sorun veri kaybı mı?"

Hızlıca cevap verdim. "Hayır."

"Gürültü?"

"Hayır."

"Zamanlama?"

"Yaklaştın."

Bana baktı. "Faz kayması."

İstemsizce gülümsedim. "Evet."

"Bunu çözemediniz."

Başarısız olmuşuz gibi söylemesi hoşuma gitmemişti. Hafifçe kaşlarımı çattım.

"Çözemedik diyemeyiz."

"Çözmediniz."

Sesi kendinden oldukça emindi. Kısa bir nefes aldım.

"Şimdilik."

Altay da hafifçe gülümsedi. "Bu daha dürüst."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Ben zaten dürüstüm."

Kafasını belli belirsiz salladı. "Bazen."

Başımı ona çevirdim. "Bu ilk günün."

"Evet."

Sanki sorar gibi söylemişti. Gülümsedim.

"Bana fazla alışma."

"Alışmam."

Cevabı o kadar sakindi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Sanki gerçekten alışmayacağını biliyordu.

Sanki bunu söylemek için herhangi bir sebebe ihtiyacı yoktu.

Sonra bilgisayara döndüm. "Şu modeli açar mısın?"

Altay açtı. Ekranda karmaşık bir denklem sistemi belirdi.

"Buradaki katsayıyı neden böyle aldınız?"

"Ben almadım."

"Kim aldı?"

"Önceki ekip."

"Yanlış."

Kafamı salladım. "Biliyorum."

Bana baktı. "Biliyorsan neden hala burada?"

"Çünkü yanlış olduğunu kanıtlamadan değiştiremiyorum."

"Kanıtlayabiliriz."

Gözlerimi ekrandan ayırıp onun gözleriyle buluşturdum.

Garip bir histi.

Sanki içimde küçük bir çocuk heyecandan yerinde zıplayıp ellerini birbirine vuruyor gibiydi. Bir şeyin çalışabileceğini düşünmekten çok, karşımdaki insanın benim düşündüğüm yere birkaç saniye içinde ulaşmış olması hoşuma gitmişti.

Hızlıca düşünceleri savurdum. "Nasıl?" diye sordum.

Altay klavyeye birkaç komut girdi. "Modeli sınır koşullarından başlatacağız."

"Sonuç?"

"Eğer düşündüğüm gibiyse hata burada." Parmağıyla ekrandaki küçük bir bölümü gösterdi. Yaklaştım.

"Bu fiziksel bir varsayım." Ona baktım. "Bunu değiştirmek bütün modeli etkiler."

"Evet."

"Ve yanlış çıkarsa?"

Sakince cevap verdi. "Baştan yaparız."

Burnumdan nefes verip güldüm. "Bunu söylemek kolay."

"Yapmak da zor değil."

"Sen kendine fazla güveniyorsun."

"İşim gereği."

"Ben de kendime güveniyorum."

"Fark ettim."

Ses tonundaki hafif kırıklığı sezmiştim. "Bu kötü bir şey mi?" diye sordum.

"Hayır." Altay gözlerini tekrar ekrana çevirdi. "İyi bir şey."

Nedense bu iki kelime, söylediği diğer her şeyden daha fazla aklımda kaldı.

Öğleden sonra laboratuvardan çıktığımda koridorda yalnızdım.

Çayımı alıp cam kenarındaki koltuğa oturdum. Bir şeker attım. Çayın içinde yavaşça eriyen şekeri izlerken Altay'ın dosyası aklıma geldi.

İki yıl.

Bağımsız araştırma.

Sonra bizim şirket.

Ve özellikle bu proje.

Tesadüf olabilir miydi?

Elbette olabilirdi.

Ama benim için "olabilir" hiçbir zaman yeterli bir cevap değildi.

Telefonumu çıkardım. Şirketin iç sistemine girdim. Çalışan bilgilerinden Altay'ın eski görev kayıtlarını açtım.

Bir süre baktım. İki yıl gerçekten boştu.

Tam ekranı kapatacaktım ki bir satır dikkatimi çekti.

Nöral Hafıza Transfer Araştırma Grubu — Danışman Araştırmacı.

Tarih: İki yıl önce.

Kaşlarım çatıldı. Bu kayıt neden özgeçmişinde yoktu?

Ekranın görüntüsünü aldım. Sonra sayfayı kapattım. Tam o sırada telefonum titreşti.

Bilinmeyen bir numara.

Mesaj yoktu. Sadece tek bir dosya gönderilmişti.

Dosyanın adı: ALARA_06.04

Kalbim bir an duracak gibi oldu. Dosyayı açmak için parmağımı ekranın üzerine götürdüm.

Ama tıklayamadım. Duraksadım.

Bu neydi?

Gönderen kimdi?

Telefon ekranında dosyanın yanında küçük bir uyarı vardı: Şifreli kayıt: Yalnızca biyometrik doğrulama ile açılabilir.

Kaşlarımı çattım. Telefonun yüz tanımasını açtım. Ekran karardı. Sonra yeniden aydınlandı.

Dosya açıldı. Bir video.

Süre: 04:17

Videonun oluşturulma tarihi:

06 Nisan: 23:48

Yıl kısmına baktım. Nefesim kesildi. Altı ay sonrasını gösteriyordu!

Parmağım ekranda hareketsiz kaldı. Bunun mümkün olmadığını düşündüm. Sonra daha kötü bir ihtimal geldi aklıma.

Birisi benimle oynuyordu.

Merakıma engel olamadım ve videoyu açtım. Ekran birkaç saniye karanlık kaldı. Sonra görüntü geldi.

Karanlık bir oda.

Duvar.

Ayna.

Ve aynanın üzerinde tek bir harf vardı.

K.

Kamera yavaşça hareket etti. Bir kadın görüntünün içine girdi.

Ben?

Kendi yüzümü gördüm. Ama o yüz bana ait değildi.

Daha solgun, daha yorgun, gözlerinin altında morluklar olan bir kadın vardı karşımda.

Gelecekteki bendim.

Ve kamera karşısında birkaç saniye hiçbir şey söylemeden durdu.

Sonra dudakları hareket etti. "Eğer bunu izliyorsan..." Nefes aldı. Bir süre gözlerini kapattı ve geri açtığında göz göze geldik. "Muhtemelen ölmüşüm."

Elimdeki çay bardağını fark etmeden sıktım. Ekrana biraz daha yaklaştım. Gelecekteki Alara gözlerini kameradan ayırmadan devam etti.

"Beni öldüren adamın adı..."

Görüntü birkaç saniyeliğine bozuldu.
Ses kesildi. Kalbim hızlandı. Sonra görüntü yeniden geldi. Ve o isim duyuldu.

"Altay."

Nefes alış verişlerim bir süre durdu. Vücudum bir süre işlevsiz kaldı. Parmaklarım arasındaki bardak kayıp düştü, çay masaya döküldü.

Ama umurumda olmadı.

Çünkü ekrandaki kadın konuşmaya devam ediyordu.

"Onun seni öldürmeye çalıştığını sanacaksın."

Kısa bir nefes aldı. "Öyle düşünme."
Gözleri doldu. "Onun neden beni öldürdüğünü araştırma." Bir saniye durdu. "Neden beni kurtarmaya çalıştığını araştır."

Görüntü titredi. Gelecekteki ben kameraya biraz daha yaklaştı.

"Ve Alara..." Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü. "Bu kez bana inan."

Video bir anda karardı. Ekranda yalnızca tek bir yazı kaldı: KAYIT SONU.

Birkaç saniye boyunca kıpırdamadım.

Duyduklarım inanabileceğim türden bir şey değildi ve inanmam tamamen saçmalıktı.

Gelecekten video göndermek mümkün müydü?

Gözlerimi kapattım. Ve aklıma sabah laboratuvarda yanımda duran adam geldi.

Altay.

Daha dün işe aldığım adam. Şimdi ise gelecekteki ben, onun adını ölümümün içine bırakmıştı.

Ve ilk kez…

Onu merak etmekten korktum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 10beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.