4. bölüm / 7
AYNI GÜN BAŞKA SON4.Bölüm
Bölümler 7Şu an: 4.Bölüm
- 1 1.Bölüm2.570 kelime
- 2 2.Bölüm1.760 kelime
- 3 3.Bölüm2.705 kelime
- 4 4.Bölüm2.363 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.Bölüm3.341 kelime
- 6 6.Bölüm2.484 kelime
- 7 7.Bölüm2.494 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah uyandığımda aklımda tek bir cümle vardı.
'Yarın sana her şeyi anlatacağım.'
İnsan böyle bir cümleyi duyduğunda iki şeyden birini beklerdi. Ya gerçekten her şey anlatılırdı. Ya da hiçbir şey anlatılmazdı.
Altay'ın hangisini yapacağını bilmiyordum. Ama nedense üçüncü bir ihtimalden korkuyordum.
Bana doğruyu söyleyecek, ama doğrunun tamamını söylemeyecekti.
Telefonumu komodinin üzerinden aldım. Saat 08.17'ydi. Ekranda herhangi bir mesaj yoktu. Garip bir şekilde bunu bekliyordum. Altay'dan mesaj gelmemesi bile artık dikkatimi çekiyordu. Daha birkaç gün önce hayatımda olmayan bir adamın attığı ya da atmadığı mesajları düşünerek güne başlamam komik olmalıydı.
Komik gelmedi.
Telefonu tekrar bıraktım ve tavana baktım. "Altı ay," diye mırıldandım.
Kendi sesimi duyunca kaşlarımı çattım. Bunu yüksek sesle söylemek bile artık tuhaf geliyordu. Altı ay sonra öleceğimi söyleyen bir video izlemiştim. Ve o videoda beni öldüreceği söylenen adamla aynı şirkette çalışıyordum.
Üstelik dün beni korumuştu.
Daha garibi...
Ben de onu korumuştum.
Bunun mantıklı bir açıklaması olmalıydı.
Her şeyin bir açıklaması vardı.
En azından normal dünyada.
Ama son birkaç gündür normal dünyanın kuralları bana pek uğramıyordu.
Yataktan kalkıp hazırlanırken zihnim yine aynı noktaya dönüp durdu. Altay. İki yıllık boşluğu. Eski proje. Altı Nisan. Gelecekten geldiğine inandığım video. Dün geceki saldırı. Ve bütün bunların arasında, sürekli karşıma çıkan ama henüz adını koyamadığım bir şey.
Altay'ın benden sakladığı bir gerçek.
Şirkete vardığımda koridordaki hareketlilik her zamankinden fazlaydı. Dünkü olayın etkisi hala geçmemişti. Güvenlik girişleri arttırılmış, bazı katlara geçici olarak kart erişimi koyulmuştu. Normalde çalışanların birbirine selam verip geçtiği girişte bile birkaç güvenlik görevlisi daha vardı.
Asansörden indiğimde Deniz'i güvenlik masasının yanında gördüm. Elinde tablet vardı. Beni görünce başını kaldırdı.
“Sonunda,” dedi. “Yaşıyorsun.”
Çantamı omzumda düzelterek ona baktım. “Şimdilik.”
Deniz'in yüzündeki gülümseme birkaç saniyede kayboldu. Sonra küçük bir çocuk gibi yüzünü buruşturdu.
“Bu cevabı hiç sevmedim.”
Onu onayladım. “Ben de.”
Yanımıza yaklaşan güvenlik görevlisine kısa bir şeyler söyledikten sonra Deniz tekrar bana döndü. Tabletini kapatırken yüzündeki ifade ciddileşmişti.
“Dün gece düşündüm,” dedi. “O adamların şirkete kadar gelip ortalığı karıştırması normal değil.”
“Normal değildi.”
“Altay'la ilgili miydi?”
Bir an sustum. Sonra başımı belli belirsiz salladım. “Muhtemelen.”
Deniz gözlerini kıstı. “Muhtemelen mi?”
“Şu an bildiğim tek şey bu.”
Aslında daha fazlasını biliyordum. Ama söyleyemiyordum.
Altay beni öldürecek.
Bunu Deniz'e nasıl söyleyebilirdim?
'Altı ay sonra beni öldürecek bir adam var, ama dün gece beni korudu.'
Evet.
Son derece normal bir salı sabahı konuşması.
Deniz yüzüme biraz daha dikkatli baktı.
“Bir şey saklıyorsun.”
“Ben herkesten bir şey saklıyorum.”
Omuz silkti. “Bu hiç rahatlatıcı olmadı.”
“Rahatlatmak gibi bir görevim yok.”
Gülümsedi. “Eski Alara geri geldi.”
Gülümsemesine karşılık verdim. “Ben hiç gitmedim.”
Tam o sırada telefonum titredi. Ekrana baktım.
Altay.
Mesaj tek satırdı.
'Saat 19.00. Dün konuştuğumuz yer.'
Mesajı bir kez okudum. Sonra bir kez daha. Sanki cümlenin arasında saklanmış başka bir anlam varmış gibi.
Deniz ekrana bakmaya çalışınca telefonu hemen kendime çevirdim.
Gözlerini kırpıştırdı. “Kim?”
“İş.”
“Sabahın sekiz buçuğunda?”
“İşin saati mi var?”
Deniz şüpheyle baktı ama üstelemedi. Ben ise telefonu cebime koyarken içimden yalnızca bir şey geçiyordu.
Bugün gerçeğin bir kısmını öğrenecektim.
Ve nedense bundan hiç emin değildim.
Saatler geçmek bilmedi.
Çalışmaya uğraştım.
Gerçekten uğraştım.
Ama önümdeki kodlara bakarken zihnim sürekli başka bir yere gidiyordu. Aynı satırı birkaç kez okuyor, sonra ne okuduğumu bile hatırlamadığımı fark ediyordum.
Altay'ın iki yıllık boşluğu.
Eski proje kayıtları.
Dünkü adamlar.
Ve o video.
ALARA_06.04.
Dosyayı tekrar açmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Bir şeyi defalarca izlemek, içindeki gerçeği değiştirmiyordu.
Ama ayrıntıları değiştirebilirdi.
En azından benim onları görme biçimimi.
Ve ben yeni bir ayrıntı bulmaktan korkuyordum.
Çünkü her yeni ayrıntı, hayatımın biraz daha kontrolümden çıktığını hissettiriyordu.
Öğleden sonra Leyla aradı. “Akşam müsait misin?” diye sordu.
“Hayır,” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu. “Altay mı?”
Elimdeki kalem havada kaldı. “Sen bunu nasıl...”
“Deniz dün gece anlattı.”
Gözlerimi kapattım. “Deniz'in ağzını bir gün dikeceğim.”
Leyla güldü. “Abartma.”
“Abartmıyorum.”
“Akşam hastaneden çıkınca uğrayacağım.”
“Senin nöbetin yok mu?”
“Bugün yok.” Sonra bir an durdu. “Gerçi yarın var.”
“Doktor hayatı.”
“Acilden çıkınca hiçbir hayat normal kalmıyor zaten.”
Gülümseyerek sandalyeye yaslandım. “Sen acilde çalışmayı gerçekten istiyorsun, değil mi?”
“İstiyorum.” Sesindeki kesinlik dikkatimi çekti. “İnsanların en kötü anlarında yanında olmak... bilmiyorum. Bana doğru geliyor.”
“Ben olsam herkes bağırdığı için kaçardım.”
Güldü. “Sen zaten insanların bağırmasına gerek kalmadan kaçıyorsun.”
“Doğru.”
İkimiz de güldük. Telefonu kapattığımda birkaç saniye ekrana baktım.
Leyla'nın doktor olması ilk defa bu kadar önemli görünmüştü. Henüz nedenini bilmiyordum. Ama içimde garip bir his vardı. Sanki ileride onun o beyaz önlüğüne ihtiyacım olacaktı.
Bu düşünceyi hemen uzaklaştırdım.
Gelecekle ilgili her hissime anlam yüklemek istemiyordum.
Zaten yeterince fazla şey vardı.
Saat 18.52'de şirketten çıktım.
Hava soğuktu.
İstanbul'un ekim akşamları tuhaf olurdu. Kalabalığın içinde herkes bir yerlere yetişmeye çalışırken insan kendisini nedense daha yalnız hissederdi. Arabaların farları ıslak yollarda uzayıp gidiyor, kaldırımda yürüyen insanlar montlarının içine biraz daha gömülüyordu.
Arabaya bindim. Motoru çalıştırmadan önce birkaç saniye direksiyona baktım.
Sonra derin bir nefes aldım. “Tamam.” Kendi kendime konuşuyordum. “Git.”
Saat 19.03'te kafeye girdim. Altay benden önce gelmişti. Cam kenarındaki masada oturuyordu. Önünde kahve vardı. Beni görünce ayağa kalktı.
“Geç kaldım,” dedim.
“Üç dakika.”
“Bu geç kalmak.”
“Benim için değil.”
Otururken istemsizce gülümsedim. “Çok mu dakiksin?”
“Genelde.”
“Sinir bozucu.”
“Öyle olduğunu söyleyen olmadı.”
“Ben söylüyorum.”
Karşıma oturdu. Birkaç saniye birbirimize baktık. Bu kez sessizliği ben bozmadım. O da bozmadı.
Masadaki iki bardak arasında garip bir gerilim vardı. Geçen sefer burada oturduğumuzda onun hakkında soru sormaktan başka bir şey düşünmemiştim. Şimdi ise sorularımın cevaplarını duymaktan daha fazla korkuyordum.
Sonunda Altay ellerini masanın üzerinde birleştirdi. “Dün sana her şeyi anlatacağımı söyledim.”
“Evet.”
“Her şeyi anlatmayacağım.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Şaşırtmadın.”
“Çünkü bazı şeyleri henüz bilmiyorum.”
Bu cevabı beklemiyordum. “Bilmiyor musun?”
“Hayır.”
“Kim biliyor?”
Altay gözlerini kaçırmadan bana baktı. “Belki de yanlış soruyu soruyorsun.”
“Yanlış soru sormayı sevmem.”
“Ben de yanlış cevap vermeyi sevmem.”
Bir an sustum. “Tamam,” dedim. “O zaman en başından başlayalım.”
Altay başını hafifçe eğdi. “İki yıl.” Anlamsızca ona baktım. “CV'mdeki iki yıllık boşluk.” Kalbim bir an hızlandı. “İki yıl önce şirketteki ilk neural-memory projesi üzerinde çalışıyordum.”
Kalem çıkarmadım. Telefonumu da açmadım. Sadece dinledim.
“Projede bazı veriler kayboldu,” diye devam etti. “Resmi kayıtlarda teknik hata olarak geçti.”
“Gerçekte?”
“Teknik hata değildi.”
İçimde bir şey düğümlendi. “Ne oldu?”
Altay birkaç saniye sessiz kaldı. Kafedeki insanların konuşmaları, bardakların masaya bırakılma sesleri ve dışarıdan gelen araba uğultuları bir anda çok uzaktaymış gibi geldi.
“Bir insan öldü.”
Nefesimi tuttuğumu fark ettim. “Kim?”
“Onu söyleyemem. Henüz değil.” Derin bir nefes aldı. “Her şeyi anlatabilmem için önce emin olmam gereken bir şey var.”
“Ne gibi?”
Bana doğru biraz eğildi. “Mesela... Senin o dosyayı neden alabildiğin.”
Nefesim kesildi. Dosya.
ALARA_06.04.
Altay biliyor muydu? Yoksa tahmin mi ediyordu? Yüzüne bakarken mümkün olduğunca sakin görünmeye çalıştım.
“Ben dosyadan bahsetmedim,” dedim.
“Ben de dosyanın adını söylemedim.”
Bakışlarımız kilitlendi. İşte o anda fark ettim. Dün beni korurken yüzünde gördüğüm o ifade...
Korku değildi. Şaşkınlık da değildi. Tanıma hissiydi.
“Altay,” dedim yavaşça. “Beni daha önce gördün mü?”
Bu kez cevap vermedi. Masadaki kahvesine baktı. Sonra tekrar bana döndü.
“Bir insanı ilk kez gördüğünü sanıp aslında daha önce görmüş olman mümkün mü?”
“Bilimsel olarak mı soruyorsun?”
“Hayır.” Sesi ilk kez bu kadar düşük çıkmıştı. “Hayat olarak soruyorum.”
Boğazımı temizledim. “Ben seni ilk kez birkaç gün önce gördüm.”
“Ben de öyle sanıyordum.”
Merakla ona baktım. “Sanıyordun?”
Altay cevap vermeden önce kapının açıldığını fark etti. Başını kaldırdı. İçeri iki adam girdi. Biri etrafa bakındı. Diğeri doğrudan bizim masaya baktı. Altay'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Sakinliği gitmedi. Ama omuzları gerildi.
“Buradan çıkıyoruz,” dedi.
“Kim bunlar?”
“Şimdi değil.”
Ayağa kalktı. Ben de kalktım.
“Altay, neler oluyor?”
“Alara.” İlk kez ismimi söylerken sesinde sertlik vardı. “Şu an ne söylersem söyleyeyim, sana zarar verebilir.”
“Zaten altı ay sonra-”
Sözüm ağzımda kaldı. Altay bana baktı.
“Ne dedin?”
Yutkundum. “Hiç.”
Gözleri üzerimde birkaç saniye daha kaldı. Sonra elimi tuttu. Beni kapıya doğru çekti. Ve ben ilk kez şunu düşündüm: Belki de gelecekte beni öldüren adam... Şu anda beni hayatta tutmaya çalışıyordu.
Altay'ın eli hala bileğimdeydi.
İçimde bir şeyler kaynıyor gibi hissediyordum. Kafedeki iki adamdan biri bize doğru ilerlerken diğerinin kapının yanında kaldığını gördüm.
İçimde kötü bir his yükseldi.
“Altay,” dedim alçak sesle. “Bunlar kim?”
“Şu an bilmen gerekmiyor.”
“Az önce de aynı şeyi söyledin.”
“Ve hala aynı fikirdeyim.”
Beni kapıya doğru götürdü. Adamın biri yolumuzu kesmek için hareketlenince Altay durdu.
“Arkana bakma,” dedi.
Sanki bunu daha önce defalarca söylemişti.
“Efendim!?” dedim hissettiğim garip duyguyla.
“Arkana bakma ve benim söylediğim yere git.”
Sesindeki sakinlik sinir bozucuydu. Sanki kaçmıyorduk. Sanki bir toplantıya yetişiyorduk.
Kapının önüne geldiğimizde dışarıdaki yağmuru fark ettim. İnce ama yoğun bir yağmur vardı. Kaldırım ışıkların altında parlıyor, sokak lambalarının yansımaları su birikintilerinin üzerinde titriyordu.
Altay kapıyı açtı. “Yavaş ol.”
Ona baktım. “Şaka mı yapıyorsun?” Sorarcasına bana baktı. “Peşimizde iki adam var.”
“Farkındayım.”
“Ve sen bana yavaş diyorsun.”
Altay dışarı çıktı. “Yağmur artacak. Çıkarken dikkat et. Zemin kaygan.”
Bir saniye ona boş boş baktım. Beni öldürmesi beklenen adam, şu anda kayıp düşmeyeyim diye uyarıyordu.
Yoksa beni öldürecek ama kaza süsü mü verecekti?
Aman Allah'ım!
Hayatım gerçekten saçma bir hal almıştı.
Arkamızdan kapının açılma sesi geldi. Altay'ın yüzü değişti. “Şimdi koş.”
Koştum. Kaldırımın sonuna geldiğimizde sağa döndük.
Altay önden gidiyordu. Ben birkaç adım arkasındaydım. Hem kaçıyor hem dikkatli olmaya çalışıyordum. Ayakkabılarım ıslak zeminde kayıyor, yağmur yüzüme çarpıyor, nefesim giderek hızlanıyordu.
Arkamızdan ayak sesleri geliyordu. Yaklaşıyorlardı. “Altay!”
“Devam et.”
“Nereye gidiyoruz?”
“İleride otopark var.”
“Arabaya mı?”
“Hayır.”
“Harika,” dedim sinirden gülerek. Bir yandan da sol kolumla gözüme çarpıp canımı acıtan yağmur damlalarını engellemeye çalışıyordum. “Çok mantıklı.”
Altay dönüp bana baktı. “Sağa dön!”
Adımlarımın yönünü sağa çevirdim. Dar bir ara sokağa girdik. İki tarafımız yüksek binalarla çevriliydi. Yağmur yukarıdan neredeyse dik düşüyor, kaldırımın kenarında küçük su birikintileri oluşturuyordu.
Arkamı dönüp baktım. İki adam sokağın başına ulaşmıştı.
“Çabuk!”
Altay kolumdan çekti ve elimi tuttu. Yine aynı hisle karşı karşıya kaldım.
Elinin sıcaklığı, koşarken bileğimi bırakmaması, sanki daha önce bunu yapmış gibi doğal davranması...
Ama zihnimi kaçmak dışında başka düşüncelerle doldurmak istemedim.
Sorgulamak yerine koşmaya devam ettim.
Sokağın sonunda demir bir kapı vardı. Altay kapıyı açmaya çalıştı. Kilitliydi.
“Şaka yapıyorsun,” dedim sitem ederek. “Çok güzel.”
Adamların ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Altay etrafa baktı. Sonra yan taraftaki merdiveni gösterdi.
“Yukarı.”
Bakışlarımı yukarı çevirdim. Yağmur damlaları görüş alanımı kısıtlıyordu.
“Orası nereye çıkıyor?”
“Bilmiyorum.”
“Harika.” Ellerimi iki yana açtım. “Birilerinden kaçarken yukarı çıkmak ne kadar mantıklı?”
“Alara.”
“Tamam, tamam.”
Merdivenleri çıkmaya başladım. İkinci kata ulaştığımızda dar bir yangın merdivenine çıktık.
Altay arkamızdaki kapıyı kapattı. “Buradan.”
Yolu biliyor gibiydi. “Sen daha önce buraya geldin mi?”
“Hayır.”
“Bu hiç güven vermedi.”
“Şu an güven aramıyoruz.”
Aşağıdan sesler geldi. Kapı açıldı. Bizi bulmuşlardı. Altay bana baktı.
“Koş.”
Koştum.
Bacaklarımda oluşan ağırlık giderek rahatsız edici hale geliyordu ama duramazdım. Yangın merdiveninin diğer tarafındaki kapı açıktı. Altay önce geçip ardından beni içeri aldı.
Bir apartman boşluğuna girdik. Altay kapıyı arkamızdan kapattı.
Duvara yaslandım. Bir elim göğsümde, nefes almaya çalışıyordum.
“Nefes alamıyorum,” dedim.
Sesim kesik kesik çıkıyordu. Aldığım nefes ciğerlerime ulaşamadan geri gidiyor gibiydi.
Altay dikkatlice bana baktı. “Biraz dinlen.”
“Sen niye yorulmuyorsun?” diye sordum.
“Yoruldum.”
Ona baktım. Nefes nefese değildi ve gayet dinç duruyordu.
“Hiç belli olmuyor.”
“İyi saklıyorum.”
Tam o sırada aşağıdan kapının çarpma sesi geldi.
Altay başını kaldırdı. “Devam.”
“Ben artık seni dinlemeyi bırakacağım.”
“Mantıklı ama şu an değil.” Kolumdan tutup beni yanına çekti. “Sonra bırakırsın.”
Merdivenlerden aşağı indik. Zemin kata geldiğimizde apartmanın ana kapısından çıkmak yerine Altay beni otoparka yönlendirdi.
“Buradan çıkacağız.”
“Ya içeride biri varsa?”
“Varsa geri döneriz.”
“Çok güven verici.”
Otoparkın kapısından çıktığımızda yağmur yüzüme vurdu. Bir an gözlerimi kapattım.
Altay önümde durdu. “İyi misin?”
“Evet.”
“Başın dönüyor mu?”
“Hayır.”
“Koşabilir misin?”
“Altay.”
“Evet?”
“Ben bir insanım,” dedim. “Şarj edilen robot değilim.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Tamam.” Sonra tekrar ciddileşti. “Şurada.”
Otoparkın diğer ucunda küçük bir çıkış kapısı vardı. Oraya doğru ilerledik. Tam kapıya yaklaşmıştık ki bir ses duyuldu.
“Dur!”
İkimiz de aynı anda döndük. Adamlardan biri otoparkın girişindeydi. Elinde silah yoktu. Ama yüzündeki ifade yeterince açıktı.
Altay önümde durdu. “Benimle gel.”
Adam birkaç adım attı. “Dosyayı ver.”
Altay'ın yüzü değişti. Ben ona baktım.
“Ne dosyası?”
Cevap vermedi.
Adam tekrar bağırdı. “Dosyayı ver, Altay!”
Altay birkaç saniye sustu. Sonra bana doğru eğildi.
“Kapıdan çıkınca sola dön.”
“Ya sen?”
“Ben arkandan geleceğim.”
“Hayır.”
“Alara.”
“Hayır.” Bu kez sesim daha sert çıktı. “Beni buraya kadar getirdin. Ne olduğunu bilmeden bir yere gitmeyeceğim.”
Adam yeniden yaklaşmaya başladı.
Altay bana baktı. “Bu dosya seninle ilgili değil.” İçimde tuhaf bir şey oldu. “Senin bilmediğin eski bir proje.”
“Ne projesi?”
“İki yıl önceki.”
Dünkü konuşması aklıma geldi.
Bir insan öldü.
Resmi kayıtlarda teknik hata olarak geçti.
Altay'ın bakışlarında ilk kez açık bir öfke gördüm. Ama bana değil. Adama bakıyordu.
“Dosya bende değil,” dedi.
Adam durdu. “Yalan söyleme.”
“Dosyanın kopyası bende.” Hiç konuşmadım. Altay devam etti. “Ama orijinali sizde.”
Adamın yüzündeki ifade değişti. Demek ki Altay'ın elinde gerçekten bir şey vardı. Ama bu benim dosyam değildi. Benim ölüm videomla ilgisi yoktu.
En azından şimdilik.
“Alara,” dedi Altay.
“Evet?”
“Şimdi sola.”
“Sen?”
“Ben geleceğim.”
“Altay-”
“Git.”
Bu kez gittim. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Yağmur iyice hızlanmıştı. Sola döndüm. Birkaç metre sonra arkamdan metal bir ses geldi. Sonra bir şey yere düştü. Olduğum yerde durdum ve yavaşça dönüp baktım.
Altay hala kapının oradaydı. İki adamdan biri üstüne yürüyordu. Diğeri onu geçmeye çalışıyordu. Kalbim hızlandı. Koşmaya devam etmek yerine olduğum yerde kaldım.
“Alara!” diye bağırdı Altay.
Ben hala hareket etmiyordum. Sonra arkamdaki adam bana doğru koşmaya başladı. O an anladım. Beni yakalamaya çalışıyordu. Ve Altay'ın az önce söylediği şey kafamda yankılandı.
'Bu dosya seninle ilgili değil.'
Belki değildi. Ama adam neden şimdi benim peşimden geliyordu?
Koşmaya başladım. Bu kez gerçekten kaçıyordum. Çıkış kapısına ulaşıp dışarı çıktığımda yağmur şiddetini arttırmıştı. Yüzümü sertçe düşen yağmur damlalarından korumak için başımı yere eğdim. Su birikintilerinden birine adım attığımda sıçrayan su bacaklarımı diz kapağıma kadar ıslattı.
Soğuk karşısında irkildim. Ama peşimde bir adam varken duramazdım. Sokağın köşesine geldiğimde bir taksi gördüm. Elimi kaldırdım. Taksi durdu. Kapıyı açıp içine atladım.
“Abi, lütfen hemen sür.”
Şoför şaşkınlıkla bana baktı. “İyi misiniz?”
“Hayır.”
Arka camdan baktım. Adam köşeye ulaşmıştı. Ama taksi hareket etti. Derin bir nefes aldım. Sonra telefonumu çıkardım. Ekranda bir mesaj vardı.
Altay.
Mesaj sadece üç kelimeydi.
'Eve gitme. Bekle.'
Kaşlarımı çattım. Hemen cevap yazdım.
'Neden?'
Mesajım görüldü. Cevap gelmedi. Bir dakika. İki dakika. Sonra telefonum tekrar titredi.
'Çünkü seni takip edenler sadece onlar değil.'
Ekrana bakakaldım. Yağmur taksinin camına sertçe vuruyordu.
Sokak ışıkları camdaki damlaların arasında dağılıyor, dışarıdaki şehir bulanık bir görüntüye dönüşüyordu.
Ve ilk kez şunu düşündüm: Belki de bu gece Altay'la birlikte kaçmamız gereken kişiler sadece o iki adam değildi.
Belki de...
Beni takip eden biri çok daha yakındı.
Bölüm etkileşimi
