6.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Aleyna Akbaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 6.Bölüm

Telefon hala kulağımdaydı. Ama karşı taraftan ses gelmiyordu. Aramanın bittiğini birkaç saniye sonra fark ettim. Ekrana baktım.

Görüşme sonlandırıldı.

Bir süre öylece kaldım.

Telefonu kulağımdan indirmem gerektiğini biliyordum ama elim hareket etmiyordu. Sanki o kadın biraz daha konuşacakmış, telefonu kapatmış olsa bile sesi yeniden duyulacakmış gibi bekledim.

Hiçbir şey olmadı. Sonra telefonumu yavaşça indirdim. İçimde bir şey titriyordu. Korkuyordum. Hem de sandığımdan çok daha fazla.

Ama yüzümde bunu belli edecek tek bir ifade yoktu.

Çünkü ben korktuğumda ağlayan, bağıran ya da panikleyen biri değildim.

Ben korktuğumda düşünürdüm.

Fazla düşünürdüm.

Ve şu an kafamın içinde yüzlerce düşünce aynı anda dönüyordu.

Altay beni öldürecek.

Bunu zaten biliyordum.

Altay bana aşık olacak.

Bunu ise yeni öğrenmiştim.

İkinci düşünce birincisinden daha saçmaydı.

Ama nedense daha korkutucuydu.

Çünkü bir insanın seni öldüreceğini bilmek korkunçtu.

Ama o insanın önce seni sevme ihtimali...

Bunu nasıl düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum.

Telefonu cebime koydum. "Altı ay."

Kendi kendime fısıldadım.

Altı ay.

Bu düşünce beni rahatlatıyordu.

Nasıl olduğunu bilmiyordum. Belki insan beyninin kendini koruma yöntemiydi. Belki de korkuyu kontrol altında tutmanın tek yolu ona bir tarih vermekti.

Şu an ölmeyecektim.

Çünkü videoda altı ay sonrası vardı.

Nisan.

Şu an ekimdeydik. Arada koskoca bir kış vardı. Yani önümde zaman vardı. Bu yüzden korkabilirdim. Ama paniklememe gerek yoktu.

Henüz.

Restorana döndüğümde Leyla daha sandalyeye oturmamla yüzüme baktı.

"Ne oldu?"

"Hiç."

"Alara."

"Gerçekten bir şey yok."

Leyla birkaç saniye bana baktı. Beni tanıyordu. Yalan söylediğimi anlamıştı. Ama masadaki diğerlerinin yanında üstelemedi. Sadece bakışlarını birkaç saniye daha üzerimde tutup önündeki bardağa döndü.

Yerime oturdum. Deniz telefonuna bakıyordu. Mert ise bana doğru döndü.

"İyi misin?"

"Evet."

Sesim oldukça normal çıkmıştı. Hatta fazla normal. Deniz kaşlarını çattı.

"Sen bir şey saklıyorsun."

"Bugün herkes aynı şeyi söylüyor."

"Çünkü belli oluyor."

"Ne belli oluyor?"

"Bir şey."

"Çok açıklayıcı."

Deniz omuz silkti. "Ben uzman değilim."

Leyla hemen araya girdi. "Sen hiçbir konuda uzman değilsin."

Deniz elini göğsüne götürüp alınmış gibi yaptı. "Kalp kırma ve bilgisayar konusunda uzmanım."

"Belli."

Leyla masadaki beşinci sandalyeyi işaret etti. Hepimiz Deniz'in yanından bir an olsun ayırmadığı bilgisayara baktık.

Mert güldü. Ben de gülümsedim. Kısa bir süreliğine gerçekten rahatladım. Sonra camdan dışarı baktım. Adam gitmişti. Ama artık birinin beni izlediğini bilmek, sokağın kendisini bile farklı gösteriyordu.

Aynı kaldırım. Aynı sokak lambaları. Aynı insanlar. Ama hiçbir şey eskisi kadar sıradan görünmüyordu.

Eve dönerken arabada müziği açmadım. Sessizlik daha iyiydi. Kafamda sürekli aynı cümle dönüyordu.

'Altay'dan uzak dur.'

Sonra diğer cümle.

'O seni öldürmeden önce sana aşık olacak.'

Direksiyonu biraz daha sıkı tuttum.

"Saçmalık."

Bunu sesli söylediğimi fark ettiğimde kaşlarımı çattım. Ama kime söylediğimi bilmiyordum.

Kadına mı?

Kendime mi?

Yoksa kalbimin birkaç saniyedir saçma bir şekilde hızlanmasına mı?

Apartmanın otoparkına girdim. Arabayı park ettim. Tam inecekken telefonum çaldı.

Altay.

Bir süre ekrana baktım. Açmamalıydım.

Açmayacaktım.

Açtım.

"Efendim?"

"Neredesin?"

"Eve geldim."

"İyi." Sesi sakindi. "Bugün bir sorun oldu mu?"

"Hayır."

Yalan.

"Alara."

"Evet?"

"Sesin değişmiş."

İçimden küfrettim. "Yorgunum."

"Tamam." Kısa bir sessizlik oldu. Sonra "Yarın işe gelme." Dedi.

Şaşkınlık ses tonuma yansıdı. "Neden?"

"Evde kal."

"Niye?"

"Bir süre seni takip eden kişiyi bulmamız lazım."

"Biz mi?"

"Evet."

"Sen neden beni korumaya çalışıyorsun?"

Bu kez sessizlik daha uzun sürdü. Öyle uzun sürdü ki bir an telefonu kapattığını sandım. Sonra Altay'ın sesi geldi.

"Çünkü şu an seni öldürmek isteyen tek kişi ben değilim."

Kalbim sıkıştı.

'Tek kişi ben değilim.'

O cümle içimde bir yere oturdu.

"Şaka yapıyorum, Alara."

"Altay..."

"Efendim?"

Söyleyemedim. Kalbim boğazımda atıyordu.

Beni öldürecek misin?

Bunu sormak istiyordum. Ama cevabını duymaktan korkuyordum.

"Bu konu şaka yapılacak bir konu değil."

Haklısın, demedi.

Şaka değildi, demedi.

Sadece "İyi geceler." Dedi.

"İyi geceler."

Telefon kapandı. Arabanın içinde birkaç saniye daha oturdum. Sonra başımı koltuğa yasladım.

Gözlerimi kapattım.

Altı ay.

Şu an güvendeydim. Öyle olması gerekiyordu. Çünkü eğer gelecekteki video doğruysa... Altay'ın beni öldürmesine daha zaman vardı. Bu düşünce rahatlatıcıydı. Ve bundan nefret ediyordum.

Ertesi sabah işe gitmedim. İlk defa kendi isteğimle değil, Altay'ın söylediği için evde kaldım. Bunun bile beni rahatsız etmesi gerekiyordu. Ama asıl rahatsız olduğum şey, onun söylediğini düşünmeden dinlemiş olmamdı.

Saat 10.16'da telefonum çaldı.

Deniz.

"Sen bugün işe gelmiyor musun?"

"Hayır."

"Yusuf Bey amca seni sordu."

"Altay söyledi."

Sorgulayıcı bir ses tonuyla "Altay mı?" Dedi.

"Evet."

Deniz birkaç saniye sustu. "Alara."

"Evet?"

"Sen bu adama fazla güvenmeye başladın."

İçimden bir ürperti geçti. "Hayır."

Cevabım fazla hızlı çıkmıştı. Deniz bunu fark etti. "Tamam," dedi sadece.

"Gerçekten."

"Ben bir şey demedim." Savunmaya geçmişti. Sonra konuşmayı değiştirdi. "Bu arada dün gece restorandan çıkarken peşinden gelen biri olmuş."

Bir anda doğruldum. "Kim söyledi?"

"Güvenlik kamerası."

"Sen kameraya mı baktın?"

"Evet. Dün gece tavırların normal değildi."

"Kimdi?" Diye sordum hemen.

"Henüz bilmiyorum."

"Fotoğrafı var mı?"

"Var."

Birkaç saniye sonra telefonuma bir fotoğraf geldi. Açtım. Siyah mont. Şapka. Aynı adam. Bu kez yüzü biraz daha görünüyordu. Ama yine de seçilemiyordu. Fotoğrafı büyüttüm. Yüzünü incelemeye çalışırken başka bir ayrıntı gözüme çarptı. Adamın sağ elinde bir yüzük vardı.

Üzerinde küçük bir işaret.

K.

Telefon elimden kayacak gibi oldu. "Deniz."

"Hı?"

"Fotoğrafı biraz daha netleştirebilir misin?"

"Deniyorum."

"Ekranda görüneni bana tekrar gönder."

"Tamam."

Telefonu kapattım.

K harfi.

Bir kez daha.

Aynada görmüştüm.

Fotoğrafta görmüştüm.

Eski laboratuvarla ilgili her şeyin arasında bir şekilde karşıma çıkıyordu. Ve artık bunun tesadüf olduğuna inanmak giderek zorlaşıyordu.

Öğleden sonra kapım çaldı. Yerimden kalktım. Dürbünden baktım.

Altay.

Kalbim hızlandı. Bir an kapıyı açmamayı düşündüm. Sonra kendi kendime güldüm.

"Alara, adam seni öldürecek diye biliyorsun. Bir de kapıyı açmaktan mı korkuyorsun?"

Kapıyı açtım. Altay karşımdaydı. Elinde iki bardak vardı.

"Biri senin."

"Bana neden çay aldın?"

"Bir şekerli."

Bardağı bana uzattı. Bardağa baktım.
Sonra ona.

"Benim çayı nasıl içtiğimi nereden biliyorsun?"

Altay bir an durdu. "Hatırladım."

"Ne demek hatırladın?"

"Kafede ve şirkette birkaç kez içtiğini gördüm."

"Senin de dediğin gibi." Bardağı elimde biraz daha sıkı tuttum. "Birkaç kez."

"Birkaç kez yetti."

İçimde yine o tuhaf his oluştu. Sanki bu konuşma... Daha önce olmuştu.

Aynı cümleler.

Aynı bakış.

Aynı adam.

Ama nerede?

Ne zaman?

Bunu düşünmek istemedim. Altay içeri girdi. Ben kapıyı kapattım. Salona geçerken bana baktı.

"Evde yalnız mısın?"

"Evet."

"İyi."

Bir adım geriledim. "Neden?"

"Çünkü konuşmamız lazım."

Sesindeki ciddiyet, az önceki çaydan tamamen farklıydı. Biraz korku, biraz da merakla ona yaklaştım. Karşılıklı oturduk. Altay cebinden küçük bir zarf çıkardı. Masaya bıraktı.

"Bu ne?"

"Arda'nın dosyasından aldığım bir şey."

Zarfı açtım. İçinden küçük bir fotoğraf çıktı. Bir laboratuvar. Aynı eski laboratuvar. Ama bu kez fotoğrafın arkasında bir tarih vardı.

06.04.

Nefesim kesildi. Altay bunu fark etti.

"Bir şey mi oldu?"

Başımı hızlıca iki yana salladım. "Bu tarih neden önemli?"

"Çünkü Arda'nın öldüğü gün."

06.04.

Gelecekteki videonun tarihi de aynıydı.

Altı Nisan.

Aynı tarih.

Aynı proje.

Aynı adam.

Aynı ben.

Ama Altay bunun farkında değildi. En azından bildiğim kadarıyla.

"Arda nasıl öldü?" diye sordum.

"Kaza."

İçim buz kesti. "Nasıl?"

"Laboratuvarın üst katındaki merdivenlerden düşmüş." Elimdeki çay bardağı titredi. Altay bana baktı. "İyi misin?"

"Evet."

Merdivenden düşmüş.

Gelecekte ben de bir odada ölecektim.

Belki de...

Hayır.

Bunu düşünmeyecektim.

"Raporda kaza yazıyor," dedi Altay.

"Sen inanmıyorsun." Bakışlarımı gözlerine sabitledim. "Değil mi?"

"İnanmıyorum."

"Neden?"

"Çünkü Arda düşmeden birkaç dakika önce bana mesaj attı."

"Ne yazdı?"

Altay telefonunu çıkardı. Ekranı bana çevirdi. Tek bir mesaj.

'Eğer bana bir şey olursa, K'nın söylediğine inanma.'

Boğazım düğümlendi. "Sen bunu neden daha önce söylemedin?"

"Çünkü bunun için seni de araştırmam gerekiyordu."

"Benimle ne ilgisi var?"

Altay gözlerini üzerimden ayırmadı. "Henüz bilmiyorum."

O an fark ettim. Altay da korkuyordu. Ama onun korkusu benimkinden farklıydı.

Ben ölümümden korkuyordum.

O ise gerçeğin ne çıkacağından korkuyordu.

Telefonum masanın üzerinde titredi. İkimiz de aynı anda baktık. Bilinmeyen numara. Yeni mesaj. Bu kez yalnızca üç kelime vardı.

'Hatırlamaya başladın, Alara.'

Altay mesajı gördü. Yüzündeki bütün ifade değişti. Elini uzattığında telefonu geri çekmek istedim ama o benden önce davranıp telefonu aldı. Diğer eliyle göğsümün önünde durmamı işaret etti.

"Bu numara kim?"

Derin bir iç çektim. "Bilmiyorum."

"Ne zamandır mesaj atıyor?"

"Restoranda adamlardan kaçtığımız gece başladı."

"Başka mesaj var mı?"

"Evet."

Telefonu bana uzattı. Mesajları açmam için gözlerini gözlerime sabitledi. Hisettiğim baskıdan dolayı şifreyi girip telefonu ona uzattım.

Altay hepsini okudu. Sonra bir anda ayağa kalktı.

"Ne oldu?" Cevap vermedi. Pencereye doğru yürüdü. Perdeyi açmadan camın önünde durdu. "Altay?"

"Bugün evden çıkmayacaksın."

"Yine mi?"

"Evet."

"Ne gördün?"

Altay bu kez bana döndü. "Bu mesajı daha önce aldım."

Kalbim hızlandı. "Ne zaman?"

"İki yıl önce."

Sessizlik.

"Kimden?"

Altay gözlerini üzerimde tuttu. "Arda'dan."

Dünyam bir anda sessizleşti. Çünkü telefonumdaki mesajın altında hala aynı kelime duruyordu.

'Hatırlamaya başladın.'

Ve ilk kez...

Altı ayın bana güven vermediğini fark ettim.

Çünkü belki de mesele benim ne zaman öleceğim değildi.

Belki mesele...

Neyi hatırlayacağımdı.

Boğazımı temizledim. "Arda'dan mı?"

Sesim beklediğimden sakin çıktı. Altay başını salladı. Masadaki telefona baktım. Mesaj hala ekrandaydı.

'Hatırlamaya başladın, Alara.'

İçimden buz gibi bir şey geçti. Ama yüzümü değiştirmedim. Değiştiremezdim. Çünkü karşımdaki adamın bilmediği bir şey vardı.

Ben onun gelecekte beni öldüreceğini biliyordum.

O ise benim bunu bildiğimi bilmiyordu.

Bu sırrı korumak zorundaydım.

Şimdilik.

"Arda sana ne zaman mesaj attı?" diye sordum.

"Ölümünden yaklaşık yirmi dakika önce."

"Sonra?"

"Aradım."

"Telefonu açmadı."

"Açmadı."

"Sen laboratuvara gittin mi?"

Altay birkaç saniye sustu. "Gittim."

"Ve onu ölü buldun."

"Evet."

Sesi ilk defa biraz değişti. Çok hafif. Ama fark ettim. Altay bazı şeyleri anlatırken sesini kontrol edebiliyordu. Bazı şeylerde ise kontrol etmek zorlaşıyordu.

"Onu sen mi buldun?"

"Evet."

"Polis?"

"Ben çağırdım."

"Ve rapora kaza yazıldı."

"Evet."

"Sen neden hala araştırıyorsun?"

Altay gözlerini bana çevirdi. "Çünkü Arda düşmeden önce korkuyordu."

"Nasıl biliyorsun?"

"Çünkü bana söyledi."

"Ne söyledi?"

Altay bir süre cevap vermedi. Sonra "Bana, projede bir şeyin yanlış olduğunu söyledi." Dedi. "Bir kişinin hafızası üzerinde çalışıyorlardı."

"Kimin?"

"İşte bunu bilmiyorum."

"Arda biliyordu."

"Evet."

"Ve sana söylemedi."

"Söyleyemedi."

"Neden olabilir?"

"Çünkü o sırada laboratuvarda yalnız değildi."

Kaşlarımı çattım. "Kim vardı?"

"Arda'nın ölümünden sonra kamera kayıtları silindi."

Bir süre düşündüm. Sonra farkında olmadan gülümsedim. Altay kaşını kaldırdı.

"Neye gülüyorsun?"

"Hiç."

"Hiçbir şeye gülmedin, öyle mi?"

"İnsan bazen sinirden güler."

"Sen sinirli misin?"

"Evet."

"Neden?"

"Çünkü önümde bir adam oturuyor ve bana iki yıldır çözemediği bir gizemi anlatıyor."

"İstersen anlatmam."

"Hayır." Cevabım o kadar hızlı çıkmıştı ki ikimiz de sustuk. Altay bana baktı. Ben çay bardağına baktım. "Yani..." dedim. "Merak ediyorum."

"Anladım." Sesi hafifçe yumuşadı. "Merakını anladım."

Altay gittikten sonra kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. Nefesimi tuttum. Sonra yavaşça bıraktım.

"Tamam."

Salona geçtim. Çayı masanın üzerinde kalmıştı. Bir yudum aldım. Soğumuştu. Ama bir şekerliydi. Benim sevdiğim gibi. Bardağa baktım. Sonra kendime kızdım.

"Bir bardak çayla etkilenme."

Ama mesele çay değildi. Mesele, Altay'ın bana karşı ne kadar dikkatli olduğuydu. Ve bu beni korkutuyordu.

Çünkü gelecekteki videodaki ben... Onu tanıyordu. Sadece tanımıyordu. Onun hakkında kesin konuşuyordu.

'Beni öldüren adam Altay.'

Bunu söylerken yüzümdeki korkuyu hatırlıyordum. Ama aynı videonun sonunda 'Neden beni kurtarmaya çalıştığını bul.' demiştim. Demek ki bir şey değişmişti. Bir insanı öldürmek isteyen biri neden onu kurtarmaya çalışırdı?

Daha önemlisi... Bunu nasıl fark etmiştim?

Telefonumu aldım. Mesajları tekrar açtım. Bilinmeyen numaranın gönderdiği fotoğraflar. Uyarılar. Ve son mesaj.

'Hatırlamaya başladın.'

Hatırlamaya başlamıştım. Ama neyi?

Gözlerimi kapattım. Dün geceki görüntüyü düşünmeye çalıştım.

Ayna.

K.

Kapı.

Sonra başka bir görüntü geldi. Çok kısa. Bir laboratuvar. Camın arkasında biri.

Ve... Ben. Kendimi gördüm. Ama görüntü bulanıktı. Üzerimde beyaz bir önlük vardı. Laboratuvarın ortasında duruyordum. Karşımda Altay vardı. Bir şey söylüyordu. Duyamıyordum.

Sonra görüntü kayboldu. Gözlerimi açtım. Kalbim hızlı atıyordu.

"Ben orada değildim." Kendi kendime söyledim. "En azından hatırladığım kadarıyla."

Ama görüntü o kadar gerçekti ki... Bir an gerçekten o laboratuvarda bulunmuşum gibi hissettim.

Telefonumu tekrar açtım. Fotoğraftaki eski laboratuvarı buldum. Görüntüyü büyüttüm. Cam bölmenin kenarında küçük bir yazı vardı.

L-04.

Aynı anda aklıma başka bir şey geldi.

ALARA_06.04.

Dört.

Altı.

Tarihin kendisi. Bunun tesadüf olduğunu söylemek kolaydı. Ama artık tesadüflere inancım ciddi şekilde azalmıştı.

Ertesi gün şirkete gittiğimde Altay ortalıkta yoktu. Masasına baktım. Boştu. İçimde anlamsız bir huzursuzluk oluştu. Bundan nefret ettim. Çünkü dün gece boyunca onun beni öldüreceğini düşünüp korkmuştum. Şimdi ise ortalıkta görünmeyince merak ediyordum.

İnsan psikolojisi gerçekten rezaletti.

Deniz yanıma geldi. "Altay'ı mı arıyorsun?"

"Hayır."

"Masasına bakıyordun."

"Masasına bakmak, onu aradığım anlamına gelmez."

"Tabii."

"Deniz."

Ellerini teslim olur gibi kaldırdı. "Tamam, sustum." Tabletini bana uzattı. "Şuna bak."

Ekranda şirketin eski erişim kayıtları vardı. "Ne bu?"

"Dün gece biraz araştırdım."

"Sen benim için araştırmadın, değil mi?"

"Hayır."

"Deniz."

"Tamam, senin için araştırdım." Ekranı kaydırdı. "Arda'nın öldüğü gece laboratuvarın güvenlik sistemine üç farklı kart giriş yapmış."

"Üç?"

"Evet."

"Kimler?"

"İki kartın sahibi belli."

"Üçüncüsü?"

Deniz başını iki yana salladı. "Silinmiş."

"Silinmiş derken?"

"Çalışanın kaydı sistemden kaldırılmış."

İçim ürperdi. "Kim kaldırmış?"

"Yönetici yetkisi."

"Kim?"

Deniz ekrana baktı. "Yusuf Bey amca."

Bir anda sustum. Yusuf. Babamın en güvendiği insan.

"Kesin mi?"

"Evet."

"Belki sistemde hata olmuştur."

"Olabilir." Deniz bana baktı. "Ama..."

"Ama ne?"

"Üçüncü kartın sahibiyle ilgili başka bir şey buldum." Merakla ona baktım. "Bu kartın erişim yetkisi sadece bir kişide yokmuş."

"Kimlerde varmış?"

Deniz ekrana baktı. "Senin babanda."

Bir süre konuşamadım. "Benim..." dedim, anlamaya çalışır gibi. "Babam mı?"

"Evet."

O akşam babamı aradım. Telefon uzun süre çaldı. Açmadı. Bir daha aradım. Yine açmadı.

Mesaj attım.

"Baba, eski neural-memory projesiyle ilgili bir şey soracağım. Müsait olduğunda ara."

Gönderdikten birkaç dakika sonra cevap geldi.

'Bu konuyu Yusuf'la konuş. Ben şu an toplantıdayım.'

Ekrana baktım. Yusuf'la konuş. Tam da ihtiyacım olan şey buydu.

Yusuf'un odasına girdiğimde masasının üzerinde birkaç dosya vardı. Beni görünce ayağa kalktı.

"Alara. Bir şey mi oldu?"

"Eski proje hakkında konuşmak istiyorum."

Yüzündeki ifade yalnızca bir saniyeliğine değişti. Ama gördüm.

"Hangisi?"

"Neural-memory."

"Çok eski."

"Arda'nın çalıştığı."

Yusuf sandalyesine oturdu. "Arda'yı neden soruyorsun?"

"Bir dosya buldum."

"Ne dosyası?"

"Onun ölümünden önceki proje kayıtları."

Yusuf ellerini birleştirdi. "Alara, bazı eski projelerin detaylarını kurcalamak gereksiz."

"Ben gereksiz şeyleri kurcalamayı seviyorum."

"Bu konuda ciddi söylüyorum."

"Ben de."

Yusuf birkaç saniye bana baktı. Sonra "Arda'nın ölümü bir kazaydı." Dedi.

"Altay öyle düşünmüyor."

"Altay kim?"

"Yeni mühendis."

"Onun bu konuyla ne ilgisi var?" İşte bu soruya cevap veremedim. Çünkü bunu ben de bilmiyordum. Yusuf ayağa kalktı. "Alara, baban sana güveniyor."

"Ben de ona güveniyorum."

"Öyleyse bu eski meseleleri bırak."

"Hayır."

Cevabım netti. Yusuf'un yüzündeki ifade sertleşti.

"Bu konu düşündüğünden daha tehlikeli."

"Bu bir tehdit mi?"

"Uyarı."

Bir an sessiz kaldım. Sonra ayağa kalktım. "Ben uyarılardan pek hoşlanmam."

Kapıya yöneldim. Tam çıkacakken Yusuf arkamdan konuştu.

"Alara." Döndüm. "Altay'dan uzak dur."

İçimden bir ürperti geçti. Ama yüzüme hiçbir şey yansıtmadım.

"Nedeni nedir peki?"

Yusuf bir süre cevap vermedi. Sadece bana baktı. "Çünkü bazı insanlar hayatınıza girdiklerinde..." Bir an durdu. "...hayatınızı değiştirmek için girmezler."

Kapıyı açtım. Çıkmadan önce döndüm. "Ne için girerler?"

Yusuf'un cevabı çok sakindi. "Bitirmek için."

Gülümsedim. Kafamı sallayıp odadan çıktım. Koridora çıktığımda nefesimi tuttum. Sonra yavaşça bıraktım. Telefonumu çıkardım.

Altay'a mesaj yazmak için ekranı açtım.

'Yusuf senin hakkında...'

Durup sildim.

Hayır.

Henüz değil.

Çünkü Altay'a güvenip güvenmediğimi bilmiyordum.

Daha doğrusu... Onun bana zarar verip vermeyeceğini değil.

Ne zaman zarar vereceğini biliyordum.

Altı ay sonra.

Bu yüzden şimdilik korkmam gerekmiyordu.

Öyle değil mi?

Telefonu cebime koydum. Koridorun sonuna doğru yürüdüm. Tam köşeyi dönecekken telefonum yeniden titredi. Bilinmeyen numara. Bir fotoğraf. Açtım. Fotoğrafta Yusuf vardı.

Yanında ise... Altay.

İkisi eski laboratuvarın önünde duruyordu.

Fotoğrafın tarihi: 6 Nisan.

Ama fotoğraf iki yıl öncesine ait değildi. Fotoğrafın altında başka bir tarih vardı.

Dün.

Vücudumdan soğuk bir elektrik dalgası geçti. Ellerim titriyordu. Ekrana bakarken içimden tek bir düşünce geçti.

Altay bana dün gece her şeyi anlatmamıştı.Ben de ona her şeyi anlatmıyordum.

Ve artık...

İkimizden hangisinin daha büyük bir sırrı olduğunu bilmiyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.