5. bölüm / 7
AYNI GÜN BAŞKA SON5.Bölüm
Bölümler 7Şu an: 5.Bölüm
- 1 1.Bölüm2.570 kelime
- 2 2.Bölüm1.760 kelime
- 3 3.Bölüm2.705 kelime
- 4 4.Bölüm2.363 kelime
- 5 5.Bölüm3.341 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6.Bölüm2.484 kelime
- 7 7.Bölüm2.494 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Taksi hareket ettikten sonra ilk birkaç dakika hiçbir şey söylemedim. Şoför de konuşmadı. Yağmurun sesi camlara düzenli aralıklarla vuruyor, sileceklerin hareketiyle birkaç saniyeliğine silinen manzara hemen ardından yeniden suyun ve ışıkların arasına gömülüyordu. İstanbul'un gece ışıkları ıslak yollarda birbirine karışmış, kırmızı fren lambaları, sarı sokak lambaları ve beyaz farlar uzayıp kısalarak camın üzerinde garip şekiller oluşturmuştu.
Telefonumu elimde tutuyordum. Altay'ın son mesajı hala ekrandaydı.
'Çünkü seni takip edenler sadece onlar değil.'
Mesaja tekrar baktım. Sonra bir kez daha.
Sanki yeterince uzun bakarsam cümlenin altında başka bir anlam belirecekmiş gibi. Belki "onlar" dediği kişileri açıklayacak, belki beni kimin takip ettiğini söyleyecek, belki de bütün bunların neden olduğunu bir anda anlayacaktım.
Çıkmadı.
Sadece aynı cümle vardı.
Ve o cümle, kafamın içinde gittikçe daha fazla yer kaplıyordu.
"Abi," dedim sonunda.
Şoför dikiz aynasından bana baktı. "Efendim?"
"Bir yere gideceğiz ama eve değil."
"Tamam."
"Ve biraz..." Bir an durup dışarı baktım. "Normalden daha hızlı olabilir miyiz?"
Adamın kaşları hafifçe kalktı. "Polis mi kovalıyor?"
Bir an düşündüm. "Umarım hayır."
Şoförün yüzündeki ifade anında değişti. "Hanımefendi, siz iyi misiniz?"
"Hayır." Bu kez cevap vermeden önce gerçekten düşündüm. Sonra omuzlarımı hafifçe kaldırdım. "Bugün biri beni öldürmeye çalıştı."
Şoför aynadan bana baktı. "Ne?!"
"Sonra biri beni öldürmeye çalışacakmış gibi davranıp aslında beni kurtardı."
Şoför birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. "Ben sizi en yakın hastaneye götüreyim."
"Hayır."
"Polis?"
Güldüm. Kısa, anlamsız bir gülüştü.
Ne diyecektim?
Gelecekteki ben bana bir video gönderdi ve olaylar buraya geldi mi?
Bir adam beni öldürecek ama aynı adam şu an beni koruyor mu?
Üstelik o adamın benim geleceğimle ilgili benden daha fazla şey biliyor olma ihtimali var mı?
Başımı iki yana salladım. "Hayır."
Şoför bir süre sustu. "Psikiyatri?"
"Abi."
"Tamam, tamam."
Bu kez gerçekten gülümsedim. Ama gülümsemem uzun sürmedi.
Telefonum yeniden titredi. Altay'dan mesaj gelmişti.
'Neredesin?'
Hemen yazdım.
'Taksideyim.'
Cevap birkaç saniye sonra geldi.
'Hangi taksi?'
Kaşlarımı çattım.
'Plakayı alacak vaktim olmadı maalesef. Neden soruyorsun.'
İğnelememi anlamış olmalıydı. Bu kez cevap daha uzun sürdü.
'Seni kaybetmek istemiyorum.'
Ekrana bakakaldım. Kalbim bir an, tamamen saçma bir şekilde hızlandı.
Sonra kendi kendime sinirlendim. "Hayır."
Şoför tekrar aynadan baktı. "Bir şey mi dediniz?"
"Yok, hayır."
Telefonu kapattım. Şunu anlamam gerekiyordu. Bu adam beni öldürecek. Bunu kendime hatırlatmam gerekiyordu.
Ne kadar garip bir cümleydi. Bir insanın hoşuna gitmeye başlayan birinin, gelecekte kendisini öldüreceğini bilmesi...
Benim başıma gelen tam olarak buydu.
Ve daha kötüsü, o insanın şu an bana 'Seni kaybetmek istemiyorum' yazmasıydı.
Taksiyi evimin birkaç sokak ötesinde durdurdum. Şoföre teşekkür edip indim. Yağmur hala yağıyordu. Şemsiyem yoktu. Birkaç saniye içinde saçlarım yeniden yüzüme yapışmış, montumun omuzları ıslanmıştı. Kaldırımın kenarındaki su birikintilerine basmamaya çalışarak apartmana doğru yürüdüm.
Tamamen ıslanmış ve çamur olmuştum. Apartmana koşarak girdim. Güvenlik görevlisi beni görünce hemen ayağa kalktı.
"İyi akşamlar Alara Hanım."
"İyi akşamlar."
Birkaç adım attıktan sonra durdum. Altay bana eve gitmememi söylemişti. O an yeniden hatırladım.
"Bugün buraya benden başka biri geldi mi?"
Güvenlik görevlisi düşünerek kaşlarını çattı. "Bir beyefendi geldi."
Kalbim hızlandı. "Kim?"
"İsmini söylemedi."
"Nasıl biriydi?"
"Orta boylu. Koyu renk mont. Şapka vardı."
"Ne zaman geldi?"
"Yaklaşık yarım saat önce."
Yarım saat. Telefonumu çıkardım. Altay'a yazmak üzereydim. Parmağım ekranın üzerinde birkaç saniye bekledi. Sonra vazgeçtim.
"İçeri girdi mi?"
"Hayır." Adam kısa bir süre düşündü. "Bir süre dışarıda bekledi."
"Sonra?"
"Sonra gitti."
Başımı yavaşça salladım. "Teşekkür ederim."
Bloğa yürüdüm. Binaya girdim ve asansöre bindim. Kapılar kapanırken karşımdaki aynada kendime baktım.
Saçlarım yağmurdan yüzüme yapışmıştı. Üzerimde hala kafeden çıkarken giydiğim mont vardı. Ayakkabılarım çamur içindeydi. Yüzümde ise saklamaya çalışsam da beceremediğim bir korku vardı.
Birkaç saat önce hayatımın en büyük sırrını öğrenmeye çalışıyordum.
Şimdi ise kendi evime girip girmemeyi düşünüyordum.
Asansör durdu. Kapılar açıldı. Koridora çıktım. Dairemin önüne geldiğimde adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Sonra durdum.
Kapının kilidi açıktı. Olduğum yerde kaldım. Ben çıkarken kilitlemiştim. Eminim. Çünkü her sabah kapıyı iki kez kontrol ederdim. Hatta bazen üçüncü kez dönüp baktığım bile olurdu.
Elimi çantamın içine attım. Telefonumu çıkardım. Polisi aramak üzereydim ki telefonum çaldı.
Altay. Açtım.
"Ne oldu?"
"Kapının önündesin."
Bu bir soru değildi. Donup kaldım.
"Sen nereden biliyorsun?"
"İçeri girme."
Sesindeki ton değişmişti. Öncekinden daha sert, daha kontrollüydü.
"Altay..."
"Alara, beni dinle."
"Sen benim evimin nerede olduğunu biliyorsun."
Sessizlik. O birkaç saniyelik sessizlik, verdiği cevaptan daha rahatsız ediciydi.
Sonra "Evet." Dedi.
"Nasıl?"
"Sonra anlatacağım."
"Hayır. Şimdi."
"Kapıyı açma."
"Belki içeride kimse yok."
"Belki de var."
"Sen nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Çünkü..."
Durdu.
"Çünkü ne?"
"Ben de o kapının önündeyim."
Başımı yavaşça kaldırdım. Koridorun sonuna baktım. Kimse yoktu.
"Neredesin?"
"Arkanı dönme."
Nefesim kesildi.
"Altay..."
"Arkanı dönme."
Telefon kulağımdaydı. Koridor sessizdi. Sonra arkamdan çok hafif bir ayak sesi geldi.
Döndüm. Kimse yoktu. Ama koridorun diğer ucundaki yangın merdiveni kapısı açıktı.
Altay telefonda konuşmaya devam etti. "Arkana bakma demiştim." Sesi düzdü ama hoşuna gitmemiş gibiydi. "Şimdi sağındaki duvara yaslan."
Dediğini yaptım. Sırtımı duvara yasladığım anda soğuk yüzey montumun içinden bile hissedildi.
"Telefonu kapatma."
"Sen neredesin?"
"Yakındayım."
"Ne kadar yakın?"
"Otuz saniye."
"Otuz saniye mi?" Nefes alışverişlerim sıklaşmıştı. "Belki daha az."
"Bu hiç rahatlatıcı değil," dedim.
"Rahatlamanı istemiyorum."
"Ne istiyorsun?"
Kısa bir sessizlik oldu. "Hayatta kalmanı."
Sustum. Bu kez verecek cevabı bulamadım.
Otuz saniye geçmeden merdiven boşluğundan bir ses geldi.
Bir adam hızla koridora çıktı. Beni gördü. Ben de onu gördüm.
Yüzünü tam seçemiyordum ama tek bir şeyden emindim.
Altay değildi.
Telefon elimden neredeyse kayacak gibi oldu. Bir adım geri çekildim.
Adam üzerime doğru yürümeye başladı.
"Alara!" Altay'ın sesi telefondan geldi. "Koş!"
Koştum. Adam da arkamdan geldi. Koridorun sonuna ulaştığımda asansörün düğmesine bastım.
Bir saniye.
İki saniye.
Asansör gelene kadar adam beni yakalardı.
Yangın merdivenine yöneldim. Kapıyı açıp içeri girdim. Aşağıya doğru koşmaya başladım. Ayak sesleri arkamdaydı.
"Altay!"
"Devam et."
"Merdivendeyim!"
"Biliyorum."
"Nasıl biliyorsun?"
"Telefonunun sesinden."
"Benim telefonum sessizde."
Bir saniyelik sessizlik oldu. Sonra "Koşmaya devam et." Dedi.
İçimden küfür ettim. Bu adam gerçekten sinir bozucuydu.
Üç kat aşağı indim. Nefesim kesilmişti. Göğsüm yanıyor, bacaklarım artık benimle aynı fikirde değilmiş gibi titriyordu.
Bir anda arkamdaki adamın ayağı kaydı. "Ah!" Sesini duydum. Dönüp baktım. Adam merdivenlerde dengesini kaybetmişti.
Bir an durdum. Belki yardım etmeliydim. Belki kaçmalıydım.
Sonra içimden başka bir ses çok daha yüksek bağırdı.
Devam et.
Koştum.
Zemin kata geldiğimde kapıyı açtım. Tam dışarı çıkacaktım ki biri kolumdan tuttu. Çığlık atmaya hazırlanırken tanıdık bir ses duydum.
"Benim." Altay kolumu hemen bıraktı. "İyi misin?"
Sık nefes alışverişlerimin arasında ona baktım. "Nereden çıktın sen?"
Omzunun üzerinden başparmağıyla arka tarafı işaret etti. "Arka giriş."
"Sen normal bir insan mısın?"
"Şu an bunun sırası değil."
"Benim için tam sırası."
Altay bir an yüzüme baktı. Sonra gözleri omzumun arkasına kaydı.
"Buradan çıkıyoruz."
"Yine mi?"
"Evet."
"Bu sefer nereye?"
"Arabama."
"Araban nerede?"
"İki sokak ötede."
"Koşacak mıyız?"
"Hayır."
Gözlerimi kapattım. "Çok şükür."
Biraz daha koşarsam ben ölmeden önce ciğerlerim sönecekti.
"Yürüyeceğiz."
Yağmur hala yağıyordu.
Altay önden yürüyordu. Ben birkaç adım arkasından gidiyordum. Sokak lambalarının altında kaldırım taşları parlıyor, yağmur suyu yolun kenarından ince çizgiler halinde akıyordu.
Bir süre sonra Altay bir anda durdu. Ben de durdum.
"Ne oldu?"
Yere baktı. "Kaygan." Kaşlarımı çattım. "Kaldırım." Sonra bana baktı. "Yavaş yürü."
Bir an yüzüne baktım. Sonra gözlerimi kıstım.
"Sen bunu özellikle mi yapıyorsun?"
"Neyi?"
Sesinde hafif bir merak vardı. "Her beş dakikada bir 'kaygan, dikkat et' demeyi."
"Çünkü gerçekten kaygan."
"Az önce de söyledin."
"Az önce de kaygandı."
"Ben düşüp ölürsem ne olacak?"
Altay birkaç saniye bana baktı. Yüzünde anlayamadığım bir ifade vardı. Sanki sorum, beklediğinden daha ağır bir yere dokunmuştu.
Sonra çok sakin bir şekilde konuştu. "Öyle bir şey olmayacak."
Nedense bu cümle içimi rahatlattı. Ama yalnızca birkaç saniyeliğine. Çünkü zihnimin bir köşesinde gelecekteki Alara'nın sesi vardı.
'Altay beni öldürdü.'
Şimdi yanımda yürüyen adam ise ayağım kaymasın diye kaldırımdaki suya dikkat etmemi söylüyordu.
Belki de insanın kaderiyle dalga geçmesinin en kötü yolu buydu.
Arabaya ulaştığımızda Altay kapıyı açtı. Ben binerken o da diğer tarafa geçti. Motoru çalıştırdı. Birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık.Sonra daha fazla dayanamadım.
Ona bakmadan sordum. "İki yıl önceki dosyada ne var?"
"Eski proje kayıtları."
"Kim öldü?"
"Bir mühendis."
"Adı?"
Altay ellerini direksiyonda biraz daha sıktı. "Arda."
İsim aramızda asılı kaldı. "Arda kim?"
"Projede benimle çalışan biriydi."
"Ve öldü."
"Evet."
"Kaza mı?"
Altay bana baktı. "Resmi olarak."
İçimde soğuk bir şey dolaştı. "Gerçekte?"
"Gerçekte bunun bir kaza olduğuna inanmıyorum."
Silecekler camdaki yağmur damlalarını bir sağa bir sola savurup yok ediyor, ardından gelen yeni damlalara yine aynı şekilde davranıyordu.
Bir döngüye girmiş gibiydiler.
Bir süre o görüntüyü izledim. Sonra Altay'a baktım.
"Ne olduğuna inanıyorsun?"
Hiç düşünmeden cevap verdi. "Birilerinin onu susturduğuna."
"Kim?"
"Bilmiyorum."
"Dosya neden bu kadar önemli?"
"Çünkü ölümünden üç saat önce yaptığı son işlem dosyanın içinde."
"Ne işlemi?" Altay cevap vermedi. "Altay."
"Bir kayıt."
"Ne kaydı?"
"Bir insanın hafızasına ait."
Donup kaldım. Neural-memory projesi. Yine aynı yere geliyorduk.
"Arda'nın hafızası mı?"
"Tam olarak değil."
"Ne demek tam olarak değil?"
"Çünkü kayıt Arda'ya ait görünmüyor." Derin bir nefes aldı. "Dosyada başka birinin hafızası var."
Bir süre konuşamadım. Bakışlarımı yeniden ön cama çevirdim. Yağmurun tıkırtısı sessizliğimize eşlik ediyordu.
Dayanamayıp sordum. "Kimin olduğunu bilmiyor musun?"
"Biliyorum."
Kocaman gözlerle ona döndüm. "Kim?"
Altay gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi. "Henüz sana söyleyemem."
Sinirle koltuğa yaslandım. "Seninle konuşmak neden sürekli duvara konuşmak gibi?"
"Çünkü duvarlar bazen daha az soru soruyor."
İstemeden güldüm. Altay'ın dudaklarının kenarı da çok hafif kıvrıldı. Ama o gülümseme uzun sürmedi. Yüzü yeniden ciddileşti.
"Alara."
"Evet?"
"Bu gece gördüğün adamlar Arda'nın dosyasının peşinde."
"Ve beni neden takip ediyorlar?"
"Çünkü sen dosyayı açabilecek tek kişisin."
Kaşlarımı çattım. "Ben mi?"
Sesim farkında olmadan yükselmişti. Altay ise benim aksime oldukça sakindi.
"Ben o dosyayı hiç görmedim."
"Biliyorum."
"Öyleyse nasıl açacağım?"
Altay bana baktı. "İşte bunu ben de anlamaya çalışıyorum."
Yolun geri kalanı sessiz geçti. Arabadan indiğimizde yağmur biraz hafiflemişti. Altay beni evime götürmedi. Bunun yerine etrafı sakin görünen bir otelin önünde durdu.
"Burada kalacaksın."
"Otelde mi?"
"Evet."
"Sen ciddi misin?"
"Son derece."
"Ben neden kendi evime giremiyorum?"
"Çünkü kapın açıktı."
"Belki ben açık bıraktım."
"Sen bırakmadın."
"Sen nereden biliyorsun?"
Altay bana döndü. "Çünkü kilidi iki kez kontrol ettiğini biliyorum."
Olduğum yerde kaldım. Bunu o kadar rahat söylemişti ki, sanki beni uzun zamandır tanıyormuş gibi. Sanki benimle ilgili çok sıradan bir ayrıntıdan bahsediyordu. Oysa benim için hiç sıradan değildi.
"Sen beni ne kadar zamandır araştırıyorsun?"
Altay sustu. Sonra gözlerimin içine baktı. "Sandığından daha uzun."
Bu cevap hiç hoşuma gitmedi. Ama daha da kötüsü... Bir yerden tanıdık gelmesiydi.
Sanki bu konuşmayı daha önce yapmıştık.
Sanki bu cümleyi daha önce duymuştum.
'Sandığından daha uzun.'
Başımın içinde kısa bir uğultu oluştu. Gözlerimi kapattım. Bir görüntü geldi. Çok kısa.
Bir kapı.
Bir ayna.
Ve aynanın üzerinde tek bir harf.
K.
Gözlerimi açtığımda nefes alamıyor gibiydim. Elim istemsizce boğazıma gitti. Altay bana bakıyordu.
"İyi misin?"
"Evet."
"Yüzün bembeyaz oldu."
"Bir şey hatırladım."
"Ne?"
Cevap vermeden önce ona baktım. Onunla bir şeyler paylaşamazdım.
"Hiçbir şey."
Altay birkaç saniye sustu. Sonra başını hafifçe eğdi. "Tamam."
Ama yüzündeki ifade... Bana inanmadığını söylüyordu. Ben de ona inanmadığımı fark ettim.
O gece otel odasında tek başıma kaldım. Kapı kapandıktan sonra odanın sessizliği bir anda üzerime çöktü. Dışarıda arada bir araba sesi duyuluyor, yağmurun hafifleyen sesi camın ardından belli belirsiz geliyordu.
Yatağın kenarına oturdum. Telefonumu çıkardım. Altay'ın mesajlarını tekrar okudum.
'Seni kaybetmek istemiyorum.'
'Eve gitme.'
'Bekle.'
'Hayatta kalmanı istiyorum.'
Sonra gelecekteki Alara'nın videosunu açtım.
Ekranda kendi yüzüm belirdi. Şu ankinden daha yorgundu. Hatta daha korkmuştu. Ama gözlerindeki şey korkudan daha ağırdı. Sanki yalnızca bir şeyden korkmuyordu. Sanki bir şeyi çok uzun süre taşımıştı.
Videodaki ben kameraya bakıp fısıldadı: "Bu kez bana inan."
Videoyu durdurdum. "Bu kez..."
Kelime ağzımdan istemsizce çıktı.
Bu kez.
Neden bu kez?
İlk kez bunu düşünmüyordum. Ama ilk kez bunun gerçekten önemli olduğunu hissediyordum.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Tam uyumaya çalışırken bir bildirim geldi.
Bilinmeyen numara. Mesaj tek cümleydi.
'Altay'a güvenme.'
Bir saniye sonra ikinci mesaj geldi.
'Çünkü bu hikayeyi daha önce de kaybettiniz.'
Telefon elimden düştü. Ve ben ilk kez...
Gelecekteki Alara'nın neden 'Bu kez bana inan' dediğini merak etmekten çok korktum.
Telefon parmaklarımın arasından kayıp yatağın üzerine düştü.
Birkaç saniye hareket edemedim. Ekran hala açıktı.
'Altay'a güvenme. Çünkü bu hikayeyi daha önce de kaybettiniz.'
İkinci cümleye tekrar baktım.
Daha önce.
Siz.
Kimdi bu 'siz'?
Ben ve Altay mı?
Yoksa benden habersiz başka biri mi vardı?
Mesajın ekran görüntüsünü aldım. Sonra numarayı aramayı düşündüm.
Vazgeçtim.
Böyle durumlarda insanın aklına gelen ilk şeylerden biri polisi aramak olmalıydı.
Benim aklıma gelen ilk şey ise mesajın kimden geldiğini çözmekti.
Bu da sanırım benim normal olmadığımı gösteriyordu.
Ama sorun şu ki, şu ana kadar yaşadıklarımda normal değildi.
Telefonu elime aldım ve numarayı kaydetmeden tekrar mesaj ekranına girdim. Numara gizli değildi. Ama profil fotoğrafı yoktu. İsim yoktu. Sadece numara. Mesaj yazma kutusuna birkaç kelime yazdım.
'Kimsin?'
Göndermeden sildim. Sonra tekrar yazdım.
'Beni neden uyarıyorsun?'
Yine sildim. Telefonu kapattım. "Hayır." Kendi kendime fısıldadım. "Önce düşün."
Yatağın üzerinde bağdaş kurup oturdum. O gece uyumamaya karar vermedim. Ama yine de uyuyamadım.
Sabah olduğunda ilk yaptığım şey telefona bakmak oldu. Yeni mesaj yoktu. Numara hala oradaydı. Gece yaşadıklarımın rüya olmadığını kanıtlayan tek şey buydu.
İkinci olarak saate baktım. 08.03.
Üçüncü olarak da kendime baktım. Gözlerimin altında morluklar vardı.
"Harika."
Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Sonra aynaya baktım. Bir anlığına dün gece gördüğüm görüntü aklıma geldi.
Ayna.
Kapı.
K.
Elimi aynaya koydum. "Bu neydi?"
Cevap yoktu. Tabii ki yoktu. Aynalar genelde cevap vermiyordu. Ama ben artık her sessiz yüzeyden şüphelenmeye başlamıştım.
Aşağı indiğimde Altay lobideydi. Beni görür görmez ayağa kalktı.
"Günaydın."
"Günaydın."
Bana birkaç saniye baktı. "Uyumadın değil mi?"
"Sen de uyumamışsın."
"Benimki alışkanlık."
Başımı sağ omzuma doğru eğdim. "Benimki senin yüzünden."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Üzgünüm."
Güldüm. "Hiç öyle görünmüyorsun."
"İçimden üzülüyorum."
"Çok belli."
Eliyle dış kapıyı işaret etti. Birlikte dışarı çıktık. Yağmur dinmişti. Ama kaldırımlar hala ıslaktı.
Altay kapının önünde durdu. "Yavaş." Elini kaldırıp durmamı sağladı. "Zemin hala kaygan."
Derin bir nefes alıp bıraktım. "Sen gerçekten bir gün beni bu cümleyle öldüreceksin."
Altay bana baktı. Bir saniye. İki saniye. Rahatsız olmuş gibiydi ama yüzündeki ifade değişmedi.
"Belki."
Kalbim duracak gibi oldu. Altay ise yürümeye devam etti. Bense olduğum yerde kaldım.
"Şaka yaptım," dedi arkasını dönmeden.
"Komik değildi," diye seslendim.
"Komik olduğunu düşünmedim."
Yanına yetiştim. "Bir daha böyle şaka yapma."
"Tamam."
Ama içimdeki rahatsızlık geçmedi. Çünkü o tek kelime...
Belki.
Gelecekteki ben bana onun beni öldüreceğini söylemişti.
Şimdi ise bu adam, farkında olmadan bile olsa, o cümleye benzeyen şeyler söylüyordu.
Belki de artık her şeyi fazla ciddiye alıyordum.
Şirketin arşiv bölümüne indiğimizde Altay'ın elinde eski bir dosya vardı. Dosyanın üzerinde tarih yazıyordu.
12.11.
İki yıl öncesi.
"Bu mu?"
"Arda'nın dosyası."
"Gerçek dosya mı?"
"Hayır."
"Az önce orijinalinin sende olduğunu söylemiştin."
"Orijinali bende değil."
"Öyleyse?"
"Bu, orijinalin eksik bir kopyası."
Dosyayı masaya bıraktı. Kapağını açtı. İlk sayfada teknik bilgiler vardı. Proje kodları. Personel isimleri. Test tarihleri. Sonra bir sayfada durdu. Parmağıyla tek bir satırı gösterdi.
NEURAL MEMORY — SUBJECT 04
"Subject 04 kim?"
"Bilmiyorum."
"Dosyada isim yok."
"Arda'nın ölümüyle bağlantısı ne?"
"Arda bu kayıt üzerinde çalışıyordu."
"Ve sonra öldü."
"Evet."
"Sen de iki yıl boyunca ortadan kayboldun."
Altay başını kaldırdı. "Ortadan kaybolmadım."
"CV'nde öyle görünüyor."
"Çünkü o iki yılın çoğunu kayıt dışı araştırma yaparak geçirdim."
"Şirketten ayrıldın mı?"
"Evet."
"Neden?"
"Çünkü bana anlatılanlarla gördüklerim birbirini tutmuyordu."
Merakla ona baktım. "Ne gördün?"
Altay bir süre sustu. Sonra dosyanın içinden küçük bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta eski laboratuvar vardı.
Masalar.
Bilgisayarlar.
Cam bölmeler.
Ve arka tarafta bir kişi.
Fotoğraf bulanıktı. Yüzü görünmüyordu. Ama boynunda siyah bir kart vardı. Üzerinde tek bir harf.
K.
Nefesim kesildi. Altay fotoğrafı bana uzattı.
"Bu kişiyi tanıyor musun?"
Başımı yavaşça salladım. "Hayır."
Yalan söyledim. Çünkü o harfi dün gece bir anımda ve videoda görmüştüm.
Ama nerede?
Bilmiyordum.
O anı bana mı aitti, yoksa beynimin bana oynadığı bir oyundan mı ibaretti, bundan emin değildim.
"Sen?"
"Ben de tanımıyorum."
"Fotoğrafı nereden buldun?"
"Arda'nın eski bilgisayarından."
"Bu kişi hala hayatta mı?"
"Bilmiyorum."
"Şirket çalışanı mı?"
"Artık değil."
"Adı?"
"Silinmiş."
"Nasıl silinmiş?"
Altay bana baktı. "Bir insanın şirket kayıtlarından tamamen silinmesi normal mi?"
"Hayır."
"İşte ben de bunu anlamaya çalışıyorum." Dosyayı kapattı. "Ve senin bu işin içinde olduğunu düşünmüyorum."
İçimden bir şey düştü. "Neden?"
"Çünkü sen o dönemde bu projede değildin."
"Babamın şirketindeydim."
"Stajyer olarak."
"Yine de."
"Yine de bu dosyada yoksun."
Bu cümle tuhaf bir şekilde canımı sıktı. "Belki olmamam gerekiyordu."
Altay bana baktı. "Ne demek bu?"
"Bilmiyorum."
Gerçekten bilmiyordum. Ama dün geceki mesaj hala aklımdaydı.
'Bu hikayeyi daha önce de kaybettiniz.'
Öğle arasında Leyla aradı.
"Hayatta mısın?"
"Şimdilik."
"Bu kelimeyi kullanmayı bırak."
"Güzel. Deniz de aynısını söyledi."
"Çünkü ikiniz de garip insanlarsınız." Sessizleştim. Devam etti. "Olanları duydum."
Tahmin edeyim. Deniz anlattı.
"Deniz'i susturacağım."
Leyla güldü. Sonra sesi biraz ciddileşti. "Gerçekten iyi misin?"
Bir an sustum. "Hayır."
"Ne oldu?"
"Anlatamam."
"Altay mı?"
"Evet."
"Alara..."
Bir süre aklındaki cümleleri bir araya getirmeye çalıştı. Ardından "Onunla yalnız kalıyorsan dikkat et." Dedi.
Bu cümle beni şaşırttı. "Sen de mi?"
"Ne demek sen de?"
"Hiç."
Leyla birkaç saniye sustu. "Ben sadece seni tanıyorum. Bir şey kafana takıldığında sonuna kadar gidersin." Doğruydu. "Ve bazen bunun bedelini ödüyorsun."
Gülümsedim. "Merak etme."
"Bu cümleyi de sevmiyorum."
"Neden?"
"Çünkü sen ne zaman 'merak etme' desen, bir şey oluyor."
"Bu kadar kötü mü?"
"Evet." Tam telefonu kapatacaktım ki Leyla tekrar konuştu. "Bu arada bu akşam hastaneden erken çıkacağım. Gelirsen yemek yeriz."
"Olur."
"Deniz de gelecek."
"Tabii."
"Bir de Mert." Güldüm. Leyla gülüşümün ardından "Ay!" diyerek sitem etti ve telefonu kapattı.
Ama Leyla'nın son cümlesi aklımda kaldı.
'Bir şey kafana takıldığında sonuna kadar gidersin.'
Belki de sorun buydu. Ben artık geri dönemeyecek kadar merak ediyordum.
Akşam Leyla'nın seçtiği küçük restoranda buluştuk. Deniz çoktan gelmişti. Mert de onun yanındaydı. Beni görünce ikisi de ayağa kalktı.
Mert sandalye çekti. "Buraya oturabilirsin."
"Teşekkür ederim."
Leyla karşıma oturdu. Deniz menüyü eline aldı.
"O kadar acıktım ki açlıktan insanlara zarar verebilirim."
Leyla ona baktı. "Bir kere de dramatik olma."
"Ben dramatik değilim. Açım."
Mert gülümseyerek başını iki yana salladı. "Senin açken ne yaptığını biliyorum."
Deniz kaşlarını kaldırdı. "Ne yapıyormuşum?"
"Geçen sefer üç kişilik yemek söylemiştin."
"Çünkü üç kişilik açtım."
Leyla gözlerini devirdi. Bir süre gerçekten normal bir akşam geçirdik.
Güldük. Yemeklerden konuştuk. Deniz'in bitmek bilmeyen açlığıyla dalga geçtik. İlk defa birkaç saattir Altay'ı düşünmemeye çalıştım.
Başaramadım.
Düşüncelerim yine dönüp dolaşıp aynı adama geliyordu.
Sonunda farkında olmadan ağzımdan çıktı. "Mert." Mert lokmasını çiğnerken mavi gözlerini bana çevirdi. Konuşmaya devam etmemi bekledi. "Biliyor musun? Kuzenin Altay artık bizim şirkette çalışıyor."
Mert lokmasını yuttu. "Altay kim?" Sonra Leyla'ya döndü. "Ha!" Yeniden bana baktı. "Kuzenim. Uzun zamandır görüşmüyoruz. Neye benzediğini bile unuttum."
Gülümsedim. "Neden görüşmüyordunuz?"
Mert önünde duran etten bir dilim keserken hiç düşünmeden cevap verdi.
"O hep meşgul ve mesafeli biri. Onun yanında sıkılıyordum."
Dürüstlüğüne hafifçe kıkırdadım. Başka bir soru soracaktım ki telefonum masanın üzerinde titredi.
Ekrana baktım. Bilinmeyen numara. Yeni mesaj. Bu kez sadece bir fotoğraf vardı.
Açtım. Fotoğrafta ben vardım. Şirketten çıkarken çekilmişti. Yanımda Altay vardı. Fotoğraf birkaç saat önce çekilmişti.
Altında tek cümle yazıyordu:
'Onun seni koruduğunu sanıyorsun.'
Bir sonraki mesaj hemen geldi.
'Ama seni öldürmek için seçilen kişi hala o.'
Nefesim kesildi. Telefonu masanın altına indirdim. Kimse fark etmedi. Ama tam o sırada Leyla bana baktı.
"Alara?"
"Evet?"
"Yüzün değişti."
"Bir şey yok."
Leyla gözlerimin içine baktı. "Var."
Cevap vermedim. Telefonu kapattım. O sırada restoranın camından dışarı baktım. Karşı kaldırımda biri duruyordu. Siyah mont. Şapka. Başını hafifçe eğmişti. Bize bakıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda adam arkasını dönüp yürümeye başladı.
Sandalyeyi itip ayağa kalktım. "Ben geliyorum."
Deniz şaşkınlıkla bana baktı. "Nereye?"
"Cebimde bir şey düşürmüşüm."
"Ne düştü?"
"Hiçbir şey."
Hızla restorandan çıktım. Adam çoktan köşeyi dönmüştü. Arkasından koştum. Son birkaç gündür sürekli koşuyordum.
Gerçekten bir noktada bu işin fiziksel kondisyon sınavına dönüşeceğini düşünmeye başlamıştım.
Sokağın sonuna ulaştığımda kimse yoktu. Sağa baktım. Boş. Sola baktım. Boş.
Telefonum yeniden titredi. Bu kez mesaj yoktu. Bir arama. Numara gizliydi. Açtım.
"Sen kimsin?"
Karşı taraftan birkaç saniye ses gelmedi. Sonra bir kadın sesi duyuldu.
"Bu kez daha erken fark ettin."
Donup kaldım. "Ne?"
Kadın hafifçe güldü. "Demek hala hatırlamıyorsun."
"Sen kimsin?"
"Alara..." Ses tonu değişti. Bu kez daha ciddi konuştu. "Altay'dan uzak dur."
"Neden?"
"Çünkü o seni öldürmeden önce..." Bir sessizlik oldu. Kalbimin atışını kulaklarımda duyabiliyordum. Kadın devam etti. "...sana aşık olacak."
Telefon elimde dondu. Kadın telefonu kapattı. Birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Sokak boştu.
Yağmurdan sonra asfalt hala ıslaktı.
Şehir etrafımda normal bir gece yaşıyormuş gibi hareket etmeye devam ediyordu.
İnsanlar yürüyordu. Arabalar geçiyordu. Bir yerlerde insanlar yemek yiyor, gülüyor, eve dönüyordu.
Ben ise sokağın ortasında, geleceğim hakkında benden daha fazla şey bilen bir yabancının cümlesiyle baş başa kalmıştım.
Bu kadın benim geleceğimi biliyordu.
Ve daha kötüsü...
Söylediği şey, gelecekteki videoda hiç geçmeyen bir ayrıntıydı.
Altay beni öldürecekti.
Ama ya önce...
Beni gerçekten severse?
Bölüm etkileşimi
