3. bölüm / 7
AYNI GÜN BAŞKA SON3.Bölüm
Bölümler 7Şu an: 3.Bölüm
- 1 1.Bölüm2.570 kelime
- 2 2.Bölüm1.760 kelime
- 3 3.Bölüm2.705 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4.Bölüm2.363 kelime
- 5 5.Bölüm3.341 kelime
- 6 6.Bölüm2.484 kelime
- 7 7.Bölüm2.494 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat yediyi birkaç dakika geçiyordu. Altay'ın gönderdiği konum, İstanbul'un her zamanki kalabalığından biraz uzakta, ara sokaklardan birinin içindeydi. Haritaya tekrar baktım. Sonra bir kez daha. Sanki ekrana yeterince uzun bakarsam konum değişecekmiş gibi.
“Restoran değil.”
Bunu söylerken, farkında olmadan rahatladığımı fark ettim. Aslında gösterişli bir restoran beklemiyordum. Altay, akşam yemeği için rezervasyon yaptırıp takım elbiseyle oturulacak bir yere gidecek biri gibi görünmüyordu. En azından onu tanıdığım kadarıyla.
Konumun bulunduğu sokağa girdiğimde küçük bir kafe gördüm. Dışarıdan bakıldığında neredeyse fark edilmiyordu. Eski bir apartmanın giriş katına yerleşmişti. Büyük camları vardı ama içeride göz alan parlak ışıklar yoktu. Sarı, yumuşak lambalar masaların üzerine dağılmış, mekanı olduğundan daha sakin gösteriyordu. İçeride yalnızca birkaç masa vardı.
Arabayı biraz ileride park ettim. Motoru kapattım. Sonra birkaç saniye öylece oturdum. Çünkü aklıma son derece saçma bir soru geldi.
Ya beni öldürmeye çalışırsa?
Elimi direksiyondan çektim ve kendi kendime bakıyormuşum gibi başımı iki yana salladım.
“Gerçekten mi, Alara?”
Kendi kendime söylenerek güldüm.
“Adamı daha iki gündür tanıyorsun. Mühendis. Hem de gayet normal görünen bir mühendis.”
Gülümsemem yüzümde fazla uzun kalmadı.
Videoyu hatırladım.
Beni öldüren adamın adı Altay.
İşte problem buydu.
Bu cümleyi ne kadar saçma, ne kadar gerçek dışı ve ne kadar kabul edilemez bulursam bulayım, kendi sesim söylemişti. Üstelik o sesin bana ait olduğundan emindim. İnsan kendi sesini tanırdı. Kendi yüzünü, kendi bakışını, kendi korkusunu da tanırdı.
Bir süre daha arabada oturdum. Sonra saate baktım.
19.08.
“Altı ay,” dedim. Bu kez sesim daha sakindi. “Daha altı ayım var.”
Bu düşünce nedense beni rahatlattı. Eğer video gerçekten geleceğe aitse bile... Ben henüz ölmemiştim. Altay da henüz beni öldürmemişti. Demek ki önümde zaman vardı.
Ve benim en sevdiğim şeylerden biri zamandı.
Bir problemi çözmek için yeterli zamanım varsa, o problem ne kadar karmaşık olursa olsun umurumda değildi. Bir denklemin bilinmeyenleri ne kadar fazla olursa olsun, yeterince uğraştığımda bir şekilde hepsini yerine oturturdum.
Altay da bir problemdi.
Hem de şimdiye kadar karşıma çıkanların en gariplerinden biri.
Biraz olsun rahatlamış şekilde arabadan indim. Kafenin kapısını açtığımda içerideki sıcak hava yüzüme vurdu. Kahve kokusu, çay ve eski ahşap kokusuna karışıyordu. Arka tarafta birkaç masa vardı. Pencerenin kenarında kitap okuyan yaşlı bir adam, diğer tarafta bilgisayarına bakan genç bir kadın oturuyordu. Altay en arka masadaydı. Beni görünce ayağa kalktı.
“Geç kaldım mı?” diye sordum.
“Hayır,” dedi Altay. “Ben erken geldim.” Sandalyeyi çekti. Otururken teşekkür ettim. “Ne içersin?” diye sordu.
“Çay.”
“Tek şeker?”
Elim masanın kenarında bir an durdu. Zihnimde bir şey, kilitli bir kapıyı açmaya çalışıyormuş gibi hissettirdi. Tek şeker. Soru basit olmalıydı. Ama değildi. İnsanlar genellikle “Şekerli mi, şekersiz mi?” diye sorardı. En fazla “Kaç şeker?” derdi.
Ama Altay doğrudan cevabı biliyormuş gibi sormuştu.
“Bir,” dedim fazla beklemeden.
Bir şeylerden şüphelendiğimi anlamasını istemiyordum.
Başını salladı. “Ben de çay alayım,” dedi ve garsona sipariş verdi.
Sonra yeniden bana döndü. Birkaç saniye birbirimize baktık.
İş yerinde konuşmak kolaydı. Önümüzde bilgisayar vardı. Dosyalar vardı. Denklemler vardı. Laboratuvar vardı. Konuşmanın bir amacı vardı ve gerektiğinde sessizlik bile işle ilgiliymiş gibi davranabilirdi.
Şimdi ise sadece ikimiz vardık.
Sessizlik bir anda daha görünür hale gelmişti.
Bunu daha fazla uzatmadan konuşmaya başladım.
“Bana eski kayıtları gösterecektin.”
“Göstereceğim.”
“Yanında mı?”
“Bazıları.” Telefonundan birkaç dosya açtı ve ekranı bana çevirdi. “Bunlar araştırma dönemimden.”
Ekrana eğildim. İsimler, tarihler, teknik raporlar, deney sonuçları ve birbirinden anlamsız görünen kodlar vardı.
“Bunların çoğu şirket arşivinde yok,” dedim.
“Olmaması normal.”
“Neden?”
“Proje tamamlanmadı.”
Başımı kaldırdım. “Tamamlanmadı mı?”
“Bir noktada durduruldu.”
Söylediği cümle o kadar sakindi ki, sanki çok sıradan bir projeden bahsediyordu. Oysa benim için artık bu proje, altı ay sonra öleceğimi söyleyen bir videonun tam ortasında duruyordu.
“Peki...” dedim ve başımı hafifçe yana yatırarak ona baktım. “Sen neden ayrıldın?”
Altay birkaç saniye sessiz kaldı. Gözlerini telefondaki dosyalardan çekti. Bana baktı.
“Bazı şeyler istediğimiz gibi gitmedi.”
“Bu cevap değil.”
“Biliyorum.”
“Ben gerçek cevabı sordum.”
“Ben de gerçek cevabı verdim.”
Tam o sırada garson geldi. İkimiz de sustuk. Çaylarımız masaya bırakıldıktan sonra garson uzaklaştı.
Bardağı elime aldım. Tek şekerimi attım. Kaşığı bardağın içinde yavaşça çevirirken gözlerimi Altay'dan ayırmadım.
“Sen her soruya böyle mi cevap veriyorsun?”
“Anlamadım?”
“Cevap veriyormuş gibi yapıp aslında hiçbir şey söylemeyerek.”
Altay çayından bir yudum aldı. “Her soruya cevap vermek zorunda değilim.”
“Değilsin,” dedim.
“Güzel.”
Gülümsedim. “Ama ben yine de sorarım.”
“Bunu fark ettim.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ve vazgeçmem.”
Dudağının sağ kenarı hafifçe kıvrıldı. O kadar kısa sürdü ki, gerçekten gülümsediğinden bile emin olamadım.
“Bunu da fark ettim.”
Çayımdan bir yudum aldım. Sıcaklık boğazımdan aşağı inerken aklımdaki soru daha da büyüdü. Bu adam beni gerçekten öldürecek miydi?
Karşımda oturan adamı dikkatlice inceledim. Yüzünde öfke yoktu. Bana karşı düşmanlık da görmüyordum. Hatta aksine... Oldukça normal davranıyordu.
Bu daha mı kötüydü?
İnsanlar birini öldürmeye karar verdiğinde nasıl davranırdı?
Bilmiyordum. Açıkçası bilmek de istemiyordum.
Ama gelecekteki ben biliyordu.
O yüzden bu adamı gözlemlemem gerekiyordu. Hem de çok dikkatli bir şekilde.
“Bana neden bu projeyi seçtiğini anlatır mısın?” diye sordum.
Altay kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Projeyi mi?”
“Evet.”
“Çünkü ilginç.”
“Yeterli cevap değil.”
“Bilimsel olarak önemli.”
“Bu da değil.”
Bu kez bakışları doğrudan bana döndü. “Sen neden seçtin?”
Soruyu bana çevirmişti. Gülümsedim. “Ben soruyorum.”
“Ben de sana soruyorum.”
Bir an düşündüm. Sonra dürüstçe cevap verdim. “Çünkü hafızanın matematiksel olarak modellenebileceğini düşünüyorum.”
Altay'ın yüzündeki ifade değişti. Bu kez gerçekten ilgilenmişti. “Çoğu insan projeyi psikolojik tarafıyla ilgilendiği için seçer.”
“Ben çoğu insan değilim.”
“Fark ettim.”
“Beyindeki sinyallerin kendisini değil, aralarındaki ilişkiyi anlamaya çalışıyorum,” dedim. “Bir hafıza tek bir veri değil. Birbiriyle bağlantılı milyonlarca değişken var. Eğer o bağlantıların matematiksel yapısını doğru kurabilirsek, teorik olarak kaydı yalnızca saklamakla kalmayız.”
“Yeniden oluşturabiliriz,” dedi Altay.
Bir an sustum. “Hatıranın kendisini değil ama ona ait örüntüyü oluşturabiliriz.”
“Doğru.” Altay birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra beklemediğim bir şey söyledi. “Bunu daha önce bir yerde söylemiştin.”
Anlamsızca kaşlarımı çattım. “Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Bana birkaç saniye baktı. Sonra gözlerini çayına indirdi. “Yanlış hatırlamışım.”
İçimde küçük bir şey kıpırdadı. Daha önce karşılaşmış olabilir miydik?
Videodaki cümle aklıma geldi.
Onu tanıdığını sanıyorsun. Ama o seni çok daha önce tanıyordu.
Sandalyemde hafifçe geriye yaslandım. “Altay.”
“Efendim?”
“Daha önce karşılaştık mı?”
Bu kez cevap vermesi biraz uzun sürdü. “Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Gözlerini gözlerimden ayırmadı. Yalan söylüyor olabilir miydi?
Bilmiyordum.
Ve bu beni rahatsız ediyordu.
Ama bir yandan da başka bir şey vardı.
Merak.
İnanılmaz derecede güçlü bir merak.
Bütün hayatım boyunca bir şeyi bilmediğimde huzursuz olmuştum. Bir sorunun cevabını bulamadığımda zihnim onu kendi kendine çevirmeye devam ederdi. Şimdi önümde, geleceğimle ilgili hiçbir şey bilmediğim bir adam oturuyordu. Üstelik gelecekteki ben onun adını kendi ölümümle birlikte söylemişti.
Böyle bir durumda normal bir insan uzak dururdu.
Ben ise tam tersini yapıyordum.
Yaklaşıyordum.
“Bir şey soracağım,” dedim.
“Sor.”
“Benden hoşlanmıyorsan bunu söyle.”
Altay'ın kaşları çatıldı. “Böyle bir şey neden düşündün?”
Omuz silktim. “Bilmiyorum.”
“Senden hoşlanmadığımı mı düşünüyorsun?”
“Hayır.”
“Benden korkuyor musun?”
Soruyu beklemiyordum. Elimdeki çay bardağı bir an havada kaldı.
“Hayır.” Yalan söyledim. “Senden neden korkayım ki?”
Altay bunu anlamış olabilir miydi?
Bilmiyordum. Ama yüzünde herhangi bir değişiklik olmadı.
“Güzel,” dedi.
“Güzel mi?”
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü korkmanı gerektirecek bir şey yapmadım.”
İçimden henüz, diye geçirdim.
Bunu söylemedim. Çayımdan bir yudum daha aldım. Altay telefonunu masaya bıraktı.
“Bir şey daha var,” dedi.
“Nedir?”
“Projeyle ilgili bazı eski dosyalar bende.”
Merakla ona baktım. “Ne kadar eski?”
“İlk dönem.”
“Onları görmek istiyorum.”
“Gösterebilirim.”
“Ne zaman?”
“Yarın.”
“Tamam.”
Kalkmak üzereyken Altay yeniden bana baktı. “Bir şey daha.”
“Evet?”
“Bu gece yalnız kalmak istemiyorsan Deniz'i arayabilirsin.”
Şaşırdım. “Bunu neden söyledin?”
“Yorgun görünüyorsun.”
“Yine mi?”
“Evet.”
“Sen gerçekten fazla gözlemliyorsun.”
“Mesleki alışkanlık.”
“Her şeyin bir mesleki alışkanlık mı?”
Altay kısa bir süre düşündü. “Hayır.”
Sonra ayağa kalktı. “Bazı şeyler sadece alışkanlık.”
Ne demek istediğini anlayamadım. Ama sormadım.
Kafeden çıktığımızda hava serinlemişti. Yağmur yoktu. Sokağın sarı ışıkları kaldırıma vuruyor, geceyi olduğundan daha sakin gösteriyordu.
Arabamın yanında durdum. Altay birkaç adım ötede bekledi. “İyi geceler,” dedi.
“İyi geceler.”
Arabama bindim. Motoru çalıştırmadan önce camdan dışarı baktım. Altay hala oradaydı. Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı.
Ben ise koltuğa yaslandım. Bir süre gözlerimi kapattım.
Beni öldürecek mi?
Soruyu zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım.
Olabilirdi.
Ama şu an elimde bunu kanıtlayan tek şey, altı ay sonrasından geldiğine inandığım dört dakikalık bir videoydu.
Ve altı ay...
Altı ay uzun bir süreydi.
En azından bana öyle geliyordu.
Önümde yüz seksenden fazla gün vardı.
Bir insanı tanımak için fazlasıyla yeterli.
Hele ki o insanın gelecekte seni öldürüp öldürmeyeceğini anlamaya çalışıyorsan.
Peki neden zaten tanıyor gibi hissediyorum?
Gözlerimi açtım. Direksiyona ellerimi koydum. “Altı ayım var,” dedim. Bu kez korkuyla değil, kararlılıkla söyledim. “Önce seni çözeceğim, Altay.”
Sonra arabayı çalıştırdım. Henüz bilmiyordum. Altı ayın düşündüğüm kadar uzun olmadığını.
---
Altay'ı çözmeye karar verdiğim gecenin üzerinden üç gün geçmişti.
Ve üç gündür hiçbir şey olmuyordu.
Normalde bu iyi bir şeydi. Benim için değildi.
Çünkü insan zihni çözemediği bir şeyi bir süre sonra kendi kendine tamamlamaya başlıyordu. Ben de başlamıştım.
Altay'ın iki yıllık geçmişi.
Eski araştırma grubu.
Nöral hafıza projesi.
Benim gelecekteki videom.
Altı Nisan.
Ve bütün bunların tam ortasında, hayatımın altı ay sonra sona ereceğini söyleyen kendi yüzüm.
Bazen videoyu gerçekten gördüğümden bile şüphe ediyordum. Sonra telefondaki kayıt açılıyordu. Ve her şey yeniden başlıyordu.
O akşam eve erken dönmeye karar verdim.
Deniz mesaj atmıştı.
'Bu akşam dışarı çıkıyor musun?'
Cevap vermedim. Bir dakika sonra tekrar yazdı.
'Leyla nöbette. Ben yalnızım.'
Telefonu elime aldım.
'Bunun benim problemim olduğunu düşünmüyorum.'
Mesajı gönderir göndermez cevap geldi.
'Arkadaşlık dediğin böyle zamanlarda belli olur.'
Gülümsedim.
'Senin arkadaşlığın bana neden sürekli yemek ısmarlatıyor?'
'Çünkü seni seviyorum.'
Sesli güldüm.
'Duygusal şantaj.'
'İşe yarıyor mu?'
Görmesi mümkünmüş gibi başımı iki yana salladım.
'Hayır.'
'Tamam. O zaman yarın.'
Telefonu bıraktım. Tam çantamı alıyordum ki telefon tekrar titreşti.
Bu kez Altay'dı.
'Çıkıyor musun?'
Kaşlarımı çattım.
'Evet.'
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
'Nereye gidiyorsun?'
Ekrana baktım. Bu soru neden sorulmuştu?
'Eve.'
Cevap vermesi kısa sürdü.
'Tamam.'
Telefonu kapattım. Sonra birkaç saniye öylece durdum. Altay neden bana eve gidip gitmediğimi soruyordu? Sonra kendime kızdım. Her hareketinin altında bir anlam aramaya başlamıştım.
Bu iyi değildi.
Çantamı aldım ve binadan çıktım. Otoparka indiğimde yağmur başlamıştı. İstanbul'da yağmurun garip bir huyu vardı. Ne zaman hazırlıksız olsan yağıyordu. Sanki özellikle bekliyordu.
Arabaya binmek üzereyken telefonum çaldı.
Deniz.
Bu kez açtım.
“Ne oldu?”
“Bir şey olmadı.”
“Bu saatte arayıp ‘bir şey olmadı’ diyorsan kesin bir şey oldu.”
“Şirketteyim,” dedi.
“Ben de az önce çıktım.”
“Biliyorum.”
“Beni takip mi ediyorsun?” diye sordum.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.” Sonra gülüş sesi duyuldu. “Alara, farkında mısın bilmiyorum ama son birkaç gündür biraz paranoyak oldun.”
Gözlerimi devirdim. “Ne istiyorsun?”
“Altay'ı gördün mü?”
Kalbim bir an hızlandı. “Hayır. Neden?”
“Bir şey yok.”
“Deniz.”
“Gerçekten bir şey yok.”
“Deniz.”
Telefonun diğer ucunda iç çekti. “Altay'ın arabası hala aşağıda.”
Kaşlarım çatıldı. “Şirkette mi?”
“Evet.”
“Bu saatte?”
“Evet.”
Bir an düşündüm. Hala şirkette olup olmadığımı ve nereye gideceğimi sorması tesadüf olamazdı.
“Yanına gidiyorum.”
“Alara-”
Telefonu kapattım. Hızlıca otoparkın asansör bölümüne ilerledim ve düğmeye bastım. Kapı iki yana açıldığında hemen asansöre bindim. On dördüncü kata çıktığımda ışıkların çoğu kapalıydı. Koridorun sonunda yalnızca laboratuvarın ışığı yanıyordu. Adımlarımı yavaşlattım. Kapıya yaklaştığımda içeriden ses geldi.
Bir erkek sesi.
Altay değildi.
Durup kapının yanında bekledim.
İkinci bir ses duyuldu.
“Dosyayı nereden aldığını biliyoruz.”
Diğer adam daha sert konuşuyordu.
“Bana bunu burada yaptırmayın.”
Altay.
Kalbim hızlandı. Ve gereksiz bir özgüvenle kapıyı açtım.
İçeride üç kişi vardı. Altay ortadaydı. Karşısında iki adam duruyordu.
Masaların üzerinde birkaç cihaz yere düşmüş, kablolar etrafa dağılmıştı. Laboratuvarın düzeni birkaç dakika içinde bozulmuş gibiydi. Adamların biri Altay'ın yakasına yapışmıştı.
"Öncelikle merhaba." Elimi kaldırıp parmaklarımı hareket ettirerek el salladım. Ardından Altay'ı işaret ettim. “Bırak onu.”
Üçü birden bana döndü.
Altay'ın yüzündeki ifade ilk kez gerçekten değişti. “Alara?” Kendini adamın ellerinden kurtarıp bana doğru bir adım attı. “Burada ne yapıyorsun?”
“Ben de sana aynı şeyi soracaktım.”
Adamların biri bana baktı. “Bu kim?”
Altay cevap vermeden önce diğer adam araya girdi. Doğrudan benimle göz teması kurdu.
“Sen dışarı çık.”
Ses tonundan hiç hoşlanmadım. “Hayır.”
Altay bana baktı. “Alara, dışarı çık.”
“Hayır.”
“Şimdi.”
“Bana emir verme.”
Adamın biri güldü. “Bayağı cesurmuş.”
Ona baktım. Altay gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi. “Alara.”
“Evet?”
“Sus.”
“Hayır.”
Adam yeniden Altay'a yaklaşıp yakasını tuttu. “Senin arkadaşın mı?”
“Hayır,” dedim.
Altay bana baktı. Bir saniye sustu. Sonra, “Çalışma arkadaşım,” dedi.
Adamın yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu. “Ne fark eder?”
Ben ise masanın üzerindeki dosyaya baktım. Üzerinde şirketin eski proje kodlarından biri vardı. Aynı kodu daha önce görmüştüm. Videodan sonra araştırdığım dosyalarda.
Altay da onu fark ettiğimi anlamıştı. Bakışlarımız kesişti. Hiçbir şey söylemedi. Ama o an anladım. Buraya tesadüfen gelmemişti. Bir şey arıyordu. Ve bu adamlar da aynı şeyi arıyordu.
“Dosyayı ver,” dedi adamlardan biri.
Altay cevap vermedi.
“Son kez söylüyorum.”
“Vermeyeceğim,” dedi Altay.
Adam bir anda yumruğunu savurdu. Altay yana çekildi. Yumruk arkasındaki metal dolaba çarptı. Çıkan ses laboratuvarın içinde yankılandı. Sonrası birkaç saniye içinde oldu.
İkinci adam Altay'a saldırdı. Altay karşılık verdi. Ben birkaç adım geriye çekildim. Ne yapacağımı düşünmeye çalışıyordum. Kavga etmeyi bilmiyordum. Ama panik yapmıyordum. Çünkü iki adamın da aynı hedefe odaklandığını fark etmiştim.
Ve kapı hala açıktı.
Koridorda güvenlik kameraları vardı.
Tek yapmam gereken birkaç saniye kazanmaktı.
Masaya uzanıp alarm düğmesine bastım. Keskin bir ses bütün kata yayıldı. Adamlar bir an durdu.
“Ne yaptın?” diye bağırdı biri.
“Güvenliği çağırdım,” dedim.
Adam bana doğru yöneldi. Altay önüne geçip engel oldu.
“Bana bak,” dedi.
Adam Altay'a saldırdı. Attığı yumruk yüzüne gelmişti. Bedeni hafifçe savruldu. Kafasını kaldırdığında kaşlarından süzülen kanı gördüm.
Küçük bir kan çizgisi yüzünün yanından aşağı indi. Bir an donup kaldım.
Gelecekteki videodaki yüzüm gözümün önüne geldi.
Beni öldüren adamın adı Altay.
Ben ise şu anda o adamın kanamasını nasıl durduracağımı düşünüyorum.
Hayat gerçekten kötü bir şaka yapıyordu.
Adam cebinden bir şey çıkardı. Karanlıkta metal parladı.
Bıçak.
“Altay!”
Bağırdığım anda Altay geri çekildi. Bıçak kolunun dış kısmını sıyırdı. Gömleğinde ince bir yırtık oluştu.
Dehşetle ona baktım. “İyi misin?”
“İyiyim.”
“Yalan söyleme.”
“Ciddi değil.”
“Kanıyor.”
“Fark ettim.”
Adam yeniden saldırmak üzereyken yerdeki metal sandalyeyi ayağımla ona doğru ittirdim. Sandalyeye çarpan adam dengesini kaybetti.
Altay bu fırsattan yararlanarak onu kolundan yakalayıp yere yatırdı.
Diğer adam kapıya doğru koştu.
Güvenlik görevlilerinin sesleri koridordan gelmeye başlamıştı.
Adam kaçtı.
Diğeri birkaç saniye sonra güvenlik tarafından yakalandı. Laboratuvar bir anda insanlarla doldu. Ben ise doğrudan Altay'ın yanına gittim.
“Kolunu bakayım,” dedim elimi uzatarak.
Kendini hafifçe geri çekti. “Gerek yok.”
“Altay.” Ona bakarken ellerimin titrediğini fark ettim. Korkmuş muydum? Peki tam olarak neyden? “Kolunu göster.”
Bana baktı. Kararlı bakışlarıma yenik düştü. Sonunda kolunu uzattı. Gömleğinin kolunu biraz sıyırdım. Kesik derin değildi ama kanıyordu.
“Buna ciddi değil mi diyorsun?”
“Değil.”
“Ben doktor değilim ama bu konuda senden daha az aptal olduğumu düşünüyorum.”
Altay ilk kez gerçekten güldü. Çok kısa sürdü. Ama gördüm.
“Doktor olan arkadaşın ne yapardı?” diye sordu.
Bunu nereden bildiğini merak ettim ama sorgulamadım. “Muhtemelen seni azarlardı,” dedim.
“Sen ne yapacaksın?”
Sırıttım. “Ben de azarlayacağım.”
“Bekliyorum.”
Yarım saat sonra şirketten çıktık. Polisler ifadeler için ertesi gün tekrar gelmemizi söylemişti. Olayın ayrıntıları hala kafamda dönüp duruyordu. Kimdi bu adamlar? Dosyada ne vardı? Neden Altay'ın peşindeydiler?
Ama bunların hiçbirini o anda cevaplayamıyordum.
Altay arabasının yanında durdu. “Beni neden takip ettin?” diye sordu.
“Takip etmedim.”
“Buraya geldin.”
“Deniz aradı.”
“Deniz mi?”
Başımı aşağı yukarı salladım. “Arabanın hala burada olduğunu söyledi.”
Altay başını salladı. “Buraya gelmemeliydin.”
“Sen de tek başına burada kalmamalıydın.”
“Ben kendimi koruyabilirim.”
“Gördüm.” Kolundaki kesiğe baktım. “Gerçekten mükemmel korudun.”
Altay hafifçe gülümsedi. Sonra yüzündeki ifade ciddileşti.
“Bunu neden yaptın?”
“Neyi?” dedim tek kaşımı çatarak.
“Beni kurtardın.”
“Sen de beni korudun.”
“Bu farklı.”
“Değil.”
Bir süre birbirimize baktık. Sokak sessizdi. Şirketin girişindeki ışık ikimizin arasında uzanan kaldırıma vuruyordu.
Sonra Altay başını eğdi. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Arabaya doğru yürüdüm. Tam kapıyı açacakken arkamdan seslendi.
“Alara.”
Döndüm. “Efendim?”
“Bu gece yalnız kalma.”
Kalbim yine hızlandı. “Neden?”
“Çünkü bugün seni buraya kadar getiren şeyin ne olduğunu bilmiyorum.” Bir an sustu. “Ve bazı şeylerin tesadüf olduğuna inanmıyorum.”
Bu cümleyle birlikte yüzüme baktı. Sanki benden bir cevap bekliyordu. Ama benim aklımda başka bir şey vardı.
O da bir şey biliyordu.
Belki videoyu bilmiyordu.
Belki benim gelecekte öleceğimi bilmiyordu.
Ama bugün burada olmasının sebebi sıradan değildi.
“Altay.”
“Evet?”
“Bugün o dosyada ne vardı?”
Bakışları değişti. “Bunu şu an konuşmak istemiyorum.”
“Yarın konuşuruz.”
“Belki.”
“Ben ‘belki’ cevabını sevmiyorum.”
“Biliyorum.”
Arabasına yöneldi. Ben de kendi arabama bindim. Motoru çalıştırmadan önce bir süre camdan dışarı baktım. Sonra elimdeki telefonuma baktım. Video hala oradaydı.
Gelecekteki ben.
K.
Altı Nisan.
Ve şimdi eski proje dosyasını almak isteyen iki adam.
Bir şeyler birbirine bağlanıyordu.
Henüz ne olduğunu bilmiyordum.
Ama ilk kez Altay'ın gelecekte beni öldürüp öldürmeyeceğinden daha önemli bir soru vardı.
Altay neden o dosyayı koruyordu?
Telefonum titredi. Ekranda Altay'ın adı vardı. Mesaj tek cümleydi.
'Yarın sana her şeyi anlatacağım.'
Mesaja baktım. Sonra istemsizce güldüm.
“Bakalım,” dedim. “Ne kadarını.”
Bölüm etkileşimi
