2.Bölüm

Vaveyla Yazarı: Aleyna Akbaş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 2.Bölüm

Videoyu üç kez izledim.

İlkinde hiçbir şey anlamadım.

İkincisinde anlamaya çalıştım.

Üçüncüsünde ise videonun gerçek olamayacağına karar verdim.

En azından kendimi buna ikna etmeye çalıştım.

Telefonu masaya bıraktım. Odaya baktım. Dökülen çay hala masanın üzerinde duruyordu. Birkaç damla dosyaların üzerine sıçramış, kağıtların kenarlarında kahverengi izler bırakmıştı. Sandalyemin yanında duran çantam yere düşmüş, fermuarı açılmıştı. İçinden birkaç kalem ve not defteri çıkmış, biri masanın ayağına kadar sürüklenmişti.

Bütün bunlar birkaç dakika önce olmuştu.

Bense sanki saatlerdir aynı yerde oturuyordum.

Kıpırdamadan.

Telefon ekranına bakarak.

Gelecekteki halimin yüzüne bakarak.

"Bu mümkün değil," dedim kendi kendime.

Sesim odanın içinde tuhaf bir şekilde yankılandı.

Sanki bunu yüksek sesle söyleyince gerçekliğin kendisi düzelecekmiş gibi bir beklentiye kapılmıştım.

Ayağa kalktım. Pencereye doğru yürüdüm. Dışarı baktığımda İstanbul aynı İstanbul'du. Aşağıdaki arabalar ilerliyor, insanlar kaldırımlarda yürüyor, karşı binanın camlarına akşamın son ışıkları vuruyordu. Trafik her zamanki gibi karmaşıktı. İnsanlar ellerindeki şemsiyelerle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Bir taksi korna çaldı. Karşıdaki binanın girişinde iki kişi yağmurdan kaçmak için saçak altına sığındı.

Hayat devam ediyordu. Hiçbir şey değişmemişti. Altı ay sonra da bunların hepsi orada olacaktı.

Ben olmayacaktım.

İçimde yükselen düşünceyi hemen susturdum.

"Saçma!" Sesim biraz yüksek çıkmıştı. Pencerenin camındaki yansımama baktım. "Tamamen saçma."

Bunu ikinci kez söylediğimde sesim daha kararlı çıkmıştı. Bunun başka bir açıklaması olmalıydı. Olmak zorundaydı.

Telefonumu tekrar aldım. Videonun ayrıntılarına girdim.

06 Nisan.

Saat 23.48.

Dört dakika on yedi saniye. Dosya biyometrik doğrulamayla açılmıştı.

Kendi yüzüm.

Kendi sesim.

Ve aynadaki K.

Bir insanın gelecekteki halinin videosunu çekmesi mümkün değildi.

En azından bildiğim kadarıyla.

Ama bizim üzerinde çalıştığımız şey de zaten insanların mümkün sandığı şeylerin sınırlarını zorlamıyor muydu?

Nöral hafıza kayıt sistemi.

İnsan beynindeki belirli hafıza örüntülerini dışarı aktarabilmek.

Hatıraları yalnızca bir veri olarak değil, kişinin algısal deneyimlerinin belirli bölümlerini yeniden işleyebilecek şekilde kaydetmek.

Henüz tamamlanmamış bir teknoloji.

Ama teorik olarak...

Bir insanın ölümünden sonra geride bıraktığı kayıtların erişilebilir olması mümkün olabilirdi.

Gelecekten video göndermek değil.

Ölen bir insanın daha önce kaydettiği bir anının, ölümünden sonra ortaya çıkarılması.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Tamam."

Kendi kendime konuşmak son zamanlarda alışkanlık haline gelmişti. Çoğu zaman bundan rahatsız olmazdım. Şimdi ise odada benden başka kimse olmamasına rağmen, kendi sesimi duymak bile huzursuz ediciydi.

"Diyelim ki bu gerçek." Telefonu elimde çevirdim. "Video altı ay sonra oluşturulmadı." Bir adım atıp tekrar masaya yaklaştım. "Altı ay sonra erişime açıldı." Telefonu masaya koydum. "Peki neden şimdi?"

Cevap yoktu. Elbette yoktu. Çünkü bu açıklamanın en büyük problemi, videonun neden tam olarak bana gönderildiğini açıklayamamasıydı.

Bir süre masanın üzerindeki dosyalara baktım. Sonra aklıma başka bir şey geldi.

Videodaki kadın...

Benim gelecekteki halim...

Projenin henüz ulaşmadığı bir seviyeden bahsediyor olabilirdi.

Dosyanın bana gönderilme şekli de tesadüf değildi.

Biyometrik doğrulama.

Şifreli kayıt.

Nöral kayıt sisteminin güvenlik protokollerine benziyordu.

Hatta fazlasıyla benziyordu.

Telefonu tekrar elime aldım. Bu kez videoyu açmadım. Şirketin teknik arşivine girdim. Projenin erişim seviyelerine baktım. Kayıtların oluşturulma sistemini açtım. Bir süre ekranda ilerledim.

Parmaklarım klavyenin üzerinde hızlı hareket ederken zihnim de aynı hızla olasılıkları sıralıyordu. Dosyanın kaynağı değişmiş olabilir miydi? Biri sisteme dışarıdan mı girmişti? Video önceden hazırlanmış olabilir miydi? Biyometrik doğrulama taklit edilmiş olabilir miydi?

Sonra durdum. Video dosyasının kod yapısında, bizim sistemde kullandığımız bir sıkıştırma algoritmasının değiştirilmiş versiyonu vardı.

Bu kez kalbim gerçekten hızlandı. "Hayır."

Ekrana biraz daha yaklaştım. Kodun tamamını açtım. Birkaç satırı karşılaştırdım.

Bir kez. Sonra bir kez daha. Sonuç aynıydı.

Birisi bizim sistemimizi kullanmıştı.

Ya da...

Bizim sistemimizin gelecekteki bir versiyonunu.

Sandalyenin arkasına yaslandım. Az önce kendimi inandırmaya çalıştığım bütün açıklamalar birer birer anlamını kaybediyordu.

Gelecekten video gönderilemezdi. Ama benim karşımdaki şeyin nasıl gönderildiğini de açıklayamıyordum.

Aldığım nefes ciğerlerime yetmiyordu. Sandalyeye oturdum. Artık videonun gerçek olup olmadığını düşünmüyordum.

Başka bir soru vardı.

Kim göndermişti?

Ve neden bana?

O gece eve giderken arabayı ben kullandım.

Normalde İstanbul trafiğinde araba kullanırken düşüncelerimi toparlamak kolay değildi. Bu kez ise tam tersine, yol boyunca hiçbir şeye tam olarak dikkat edemediğimi fark ettim.

Kırmızı ışıkta durduğumda önümdeki arabanın plakasına baktım. Yeşil ışık yandığında hareket ettim. Bir süre sonra hangi yoldan geldiğimi bile hatırlamadım.

Deniz birkaç kez aradı. Açmadım. Telefon yeniden titredi. Ekranda adını gördüm. Parmağım reddetme tuşunun üzerinde birkaç saniye bekledi.

Sonra ekran söndü. Leyla da mesaj attı.

'Eve vardın mı?'

Cevap verdim.

'Evet.'

Bir süre sonra ikinci mesaj geldi.

'İyi misin?'

Telefon ekranına baktım. Parmaklarım birkaç saniye klavyenin üzerinde bekledi. Aslında tek bir cümle yazmak istiyordum.

"Hayır."

Ama bunun ardından gelecek soruların hiçbirine cevap veremezdim.

'İyiyim. Sadece yoruldum.'

Gönderdim. Yalan söylemekten hoşlanmazdım.

Ama "Gelecekteki halim bana ölümümün videosunu gönderdi" cümlesinin de bir açıklama gerektireceği kesindi.

Ve şu an açıklama yapacak durumda değildim.

Eve çıktığımda ışıkları açmadım. Ayakkabılarımı bile doğru düzgün çıkarmadan camın önündeki koltuğa oturdum. Şehir aşağıda parlıyordu. Uzakta araçların ışıkları hareket ediyor, binaların pencerelerinde farklı hayatlar yanıp sönüyordu.

Telefonumu karşıma koydum. Bir süre ekrana dokunmadan oturdum. Sonra videoyu tekrar açtım. Bu kez yalnızca izledim. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışarak.

Gelecekteki yüzüme baktım. İlk izleyişimde yalnızca söylediklerini duymuştum.

İkinci izleyişimde ölüm kelimesine takılmıştım.

Üçüncüsünde ise yüzüne bakmaya başlamıştım. Gözlerinin altındaki morlukları fark ettim. Yüzündeki yorgunluğu. Dudaklarının konuşurken titremesini. Ve gözlerindeki korkuyu.

Daha önce fark etmemiştim. Korkuyordu. Ama benden değil. Bir şeyden kaçıyordu.

Ya da birinden.

Videoyu durdurdum. Ekranda yüzüm donmuş halde kaldı. Sonra söylediği cümleyi tekrar düşündüm.

"Neden beni kurtarmaya çalıştığını araştır."

Altay. Gözlerimi kapattım. Bugün tanıştığım adam.

Sakin.

Sessiz.

İnsanların çoğunun fark etmediği ayrıntıları fark eden biri. Ve iki yıl boyunca özgeçmişinde açıklanmayan bir dönem. Nöral hafıza araştırmalarıyla bağlantılı.

Bu kadar tesadüf biraz fazlaydı.

Ama yine de Altay'ın videoyla ilgisi olduğunu düşünmek için elimde hiçbir kanıt yoktu.

Hatta tam tersine. Eğer gelecekte beni öldüren kişi gerçekten Altay'sa...

Neden onu bugün işe almıştım?

Cevap çok basitti.

Çünkü işinde iyiydi.

Ve ben onun geçmişini araştırırken bir şey fark etmiştim.

İki yıl önce çalıştığı araştırma grubunun adı, bizim projemizin eski dosyalarında da geçiyordu.

Bu sabah onu işe almamın sebebi buydu.

Bunu kimseye söylememiştim. Çünkü daha kendim bile emin değildim.

---

Ertesi gün şirkete herkesten erken gittim. Binaya girdiğimde koridorlar henüz alıştığım kalabalığa ulaşmamıştı. Çalışanların çoğu daha gelmemişti. Temizlik görevlilerinin birkaçını gördüm. Asansörün önünde beklerken camlardan içeri süzülen sabah ışığı zemine uzun çizgiler halinde düşüyordu.

Normal bir sabah gibi görünüyordu.

Ama benim için hiçbir şey normal değildi.

Bilgisayarımı açtım. Altay'ın dosyasını tekrar ekrana getirdim. Bu kez özgeçmişine değil, eski kayıtlarına baktım. Bir saat boyunca hiçbir şey bulamadım.

Her dosyayı tek tek açtım. Eski araştırma kayıtlarını, proje bağlantılarını, görev değişikliklerini, arşivlenmiş belgeleri inceledim. Birkaç kez aynı klasöre geri döndüm. Sonra eski bir proje raporuna ulaştım. Dosya oldukça eskiydi. Başlığı görünce nefesimi tuttum.

Nöral Hafıza Kayıt Protokolü: Ön Çalışma.

Altında araştırma ekibinin isimleri vardı.

Beş kişi. Dördünü tanımıyordum. Birinin adını ise biliyordum.

Altay.

Dosyayı açtım. İlk birkaç sayfada teknik bilgiler vardı. Tarihler, deney sonuçları, kullanılan algoritmalar ve kayıt sistemlerinin ilk taslakları...

Sonra bir tarih dikkatimi çekti. Projenin ilk deneysel kaydı.

06 Nisan.

Elim fare üzerinde hareketsiz kaldı.

Aynı tarih.

Videonun tarihi.

Altı ay sonrası.

Sandalyede geriye yaslandım. "Tesadüf," dedim.

Ama bu kez kendimi ikna edemedim. Ekrandaki tarihe bakmaya devam ettim.

Aynı tarih neden bu kadar önemliydi?

Neden videonun üzerinde de vardı?

Neden Altay'ın adı bu projenin içinde geçiyordu?

Ve neden bütün bunlar, daha dün karşıma çıkan bir videoyla aynı anda önüme düşüyordu?

Kapının açılmasıyla bakışlarımı ekrandan ayırdım. Altay içeri girdi.

"Günaydın," dedi.

"Günaydın."

Ses tonumdaki soğukluğun şiddeti bir rüzgar gibi esip geçmişti.

Ben bile kendi sesimi duyduğumda fark ettim.

Altay birkaç saniye bana baktı. "Bir sorun mu var?" diye sordu.

"Yok."

Cevabım fazla hızlı çıkmıştı. Bunu ben de fark ettim. Altay da fark etmiş olmalıydı. Masama doğru ilerledi.

"Emin misin?"

"Evet."

"Dün de iyi görünmüyordun."

"Dün iyiydim."

"Bugün?" diye sordu.

Sesi fazla sorgulayıcıydı.

"Bugün de iyiyim," diye cevap verdim.

Altay masasının yanına geldi. "İnsanlar iyi olduğunu kanıtlamaya çalışırken genellikle iyi görünmezler."

Ekranı kapattım. Dönen sandalyede kollarımı göğsüme sarıp bedenimi ona doğru çevirdim.

"Sen herkesi böyle gözlemliyor musun?"

"Hayır."

"Beni?"

Bir an sessiz kaldı. "Bazen."

Nedense bu cevabın devamını bekledim. Ama gelmedi.

"Bu biraz rahatsız edici," dedim.

"Özür dilerim."

Burnumdan nefes verdim. "Özür dilemen daha da rahatsız edici."

Altay'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Bugün farklısın." Sorarcasına ona baktım. "Daha sessiz."

"Normalde çok mu konuşuyorum?"

"Hayır."

"E o zaman?"

"Normalde düşüncelerini saklamıyorsun."

Ona baktım. Bunu nasıl fark etmişti?Daha dün tanışmıştık. Bir insanın başka bir insan hakkında böyle küçük ayrıntıları fark etmesi için ne kadar zaman gerekiyordu?

"Beni daha iki gündür tanıyorsun," dedim.

"İki gün bazı şeyleri anlamak için yeterli olabilir."

Gülümsedim. "Benim hakkımda iki günde karar vermen biraz iddialı."

"Karar vermedim."

"Az önce anlıyorum dedin."

"Anlamakla karar vermek aynı şey değil."

Bu kez cevap veremedim. Gözlerimi kısa bir an kaçırdım. Sonra fark etmeden gülümsedim.

"Bazı şeyleri anlamak için iki yıl bile yetmez."

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Altay'ın bakışları değişti. Çok kısa bir andı. Ama gördüm.

İki yıl.

Ben özellikle o kelimeyi seçmiştim.

O ise bunu fark etmişti.

"İki yıldan mı bahsediyorsun?" diye sordu.

Onu araştırdığımı bilmemesi gerekiyordu. "Hayır."

"Az önce söyledin."

"Genel olarak söyledim."

"Öyle mi?"

"Evet."

Altay birkaç saniye sessiz kaldı. Sanki söylemek istediği bir şey vardı. Sonra konuyu değiştirdi.

"Bugün laboratuvarda yeni bir test yapacağım."

"Ben de geleceğim."

"Olur."

"Bir de..." Dedim ama devamını getirmeden durdum.

Koyu kahve gözlerini açık kahve gözlerime sabitledi.

Sanki gözlerinde bir volkan patladı.

Özlemle...

Nefretle...

Yutkundum. Böyle bir hissetme hakkım bile yoktu.

Daha dün tanıştığım bir adamın gözlerine bakıp özlem hissetmek neyin nesiydi?

Üstelik gelecekteki ben onun adını ölümümle birlikte söylemişken.

"Bir şey isteyeceğim senden."

"Nedir?"

"Eski çalışmalarından birkaçını görmek istiyorum."

Altay'ın yüzündeki sakin ifade bozulmadı. Ama gözleri bir anlığına benimkilerden ayrıldı.

"Hangilerini?"

"Özellikle nöral hafıza kayıtlarıyla ilgili olanları."

"Çoğu şirket arşivinde."

"Bulduğum kadarıyla öyle."

"Geri kalan?"

"Onları da bulmak istiyorum."

Altay bana baktı. "Meraklısın."

Başımı aşağı yukarı salladım. "Bazen fazla."

"Bunu dün de söyleyebilirdin."

"Dün seni tanımıyordum."

"Şimdi?"

"Şimdi biraz tanıyorum."

"Ve?" Altay bir süre cevap vermedi. Sonra sakin bir şekilde konuştu. "Henüz karar vermedim."

İlk kez onunla konuşurken ne diyeceğimi bilemedim. Altay dosyalarını aldı ve kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken durdu.

"Akşam boş musun?" diye sordu.

Şaşırdım. "Evet, neden?"

"Konuşmak istediğin eski kayıtların bir kısmı bende olabilir."

"Şirkette konuşabiliriz."

Omuz silkti. "Olabilir."

"Olabilir ama?"

"Şirket dışında konuşmak daha kolay olabilir."

Bir an ona baktım. Bunun işle ilgili olduğunu biliyordum. Ama nedense cümle yalnızca işle ilgiliymiş gibi gelmedi.

"Tamam," dedim.

"Akşam yedide uygun mu?"

"Uygun."

"Adresi sen mi gönderirsin?"

"Sen seç," dedim.

Mekan seçme konusunda iyi olduğum söylenmezdi. Kim benden fikir alsa vereceğim tek bir cevap vardı.

Fark etmez.

Altay başını hafifçe salladı. "Olur."

Odadan çıktı. Kapı kapandı.Ben birkaç saniye yerimden kıpırdamadım. Sonra bilgisayar ekranına baktım. Ekranda hala dün gece bulduğum eski proje raporu duruyordu.

06 Nisan.

Aynı tarih.

Aynı proje.

Ve şimdi Altay.

Henüz onun bana zarar vermek istediğine inanmıyordum.

Hatta gelecekteki videonun gerçek olduğuna bile tamamen inanmıyordum.

Ama bir şeyi artık biliyordum.

Bu video bana rastgele ulaşmamıştı.

Ve eğer gelecekteki ben gerçekten bu kaydı bırakmışsa...

Altay'ın neden hayatıma girdiğini öğrenmeden onu hayatımdan çıkarmayacaktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.